Edirne -1

Edirneye gidelim diyoruz ama gidemiyoruz ne zamandır. Sonunda kardeşimle yollara düşüyoruz. Otobüs c.tesi sabah 7 ‘de Esenler otogarından kalkacağı için Cuma akşamı annaneme gidiyoruz. Kadıncağızın gönlü oluyor ama uyku hak getire.Sabah 5 gibi kalkıp toparlanıyor ve servis ile otogara geçiyoruz.

 

Edirne yolu çok rahat. Topu topu iki saat onbeş dakika sürdü. Edirne otobüs terminali ile merkez arasında epeyce mesafe varmış. Halbuki google earthden  baktığımda yürünebilir bir mesafeymiş gibi görünmekteydi. Neyseki terminal ve merkez arasında ücretsiz servisler var. Servisler Selimiye Camiinin hemen yakınında belediye binasının yanına gelmekte. Terminale dönerken de buradan binmeniz gerekiyor. Şehirde ayrıca terminal ve merkez arasında işleyen minibüsler de mevcut.

 

Edirneyi gezmeden şöylece bir bahsedeyim tarihinden. Trakyalılar burada Orestia adında bir kasaba kurarlar. Romalılar gelince buranın yerini oldukça beğenirler. Nasıl beğenmesinler ki. Su sıkıntısı yaşanması mümkün olmayan Asyayı Avrupaya bağlayan yolun üzerinde bir yerleşim. Hadrianus bunun üzerine kasabaya şehir statüsünü bahşeder ve şehrin adı da Hadrianopoils olarak değişir.

 

Şehir etrafında her zaman büyük savaşlar olur. Constantinus Licinius ‘u Roma surlarının dışında yendikten sonra burada bir kez daha yener. Licinius şehre sığınır ama bir kez daha yenilince bu kez Byzantium ‘a kaçar. Constantinus peşine düşer. Romanın yeni başkenti Constantinopolis olunca Edirne Via Egnatia da yani Roma- İstanbul yolunun üzerinde olduğu için ticari açıdan çok gelişir. Sonrasında Roma ikiye ayrılır, doğuda kalır. Pek çok kez kuşatılır, kimisi surlarından kös kös geri dönerken Atilla Edirnenin içinde gezer bir müddet. Avarlar da duvarları aşar. Sonrasında bir dönem Bulgarlar ve Bizanslılar arasında pin  pon topu gibi defalarca el değiştirir.

 

Hatta 2. Haçlı seferinde Haçlı ordusunca kuşatılır ama saldırının son aşamasında Edirneliler bir halk hareketi ile karşı saldırı düzenleyerek haçlıların kuşatma araçlarını, kulelerini yakar büyük kayıplar verdirirler. Şehir kuşatılır, işgal edilir, defalarca el değiştirir ama  hala zengin bir ticaret kentidir.

 

Türkler Gelibolu üzerinden Avrupaya çıkınca önce Dimetoka ele geçirilir. Burası günümüzde belki Yunanistandaki en fakir, en çaresiz yerleşimdir ama o tarihlerde yörenin en büyük yerleşimi ve en güçlü kalesidir. Ardından İstanbul yolundaki kalelerde ele geçirilince Edirnedeki Bizans güçleriyle karşılaşma da kaçınılmaz hale gelir. Yapılan mücadeleyi bizimkiler kazanır ve Bizans güçleri Edirne kalesine sığınır. Ordu Edirneye gelince şehri savaşmadan teslim ederler.

 

Şehir alınınca sultan gönderdiği mektuplarda  şehrin isminden “Edrine” diye bahseder. Dar-ül Mülk, Dar-ül Karar,Dar-ül Meymene ise diğer isimleridir.18. yy da Edrine ‘de unutulup Edirne ‘ye dönüşmeye başlar.

 

Sonrasında bir dönem başkent olur Osmanlıya. Sultanlar İstanbulda olsalar bile sıklıkla buraya gelirler yada işlerine karışan aile üyelerini buradaki saraya gönderirler. Hatta kimileri burada yaşamayı tercih eder kimi zaman. Rivayettir başkenti tekrar buraya taşımak isteyeni de çıkmıştır ama akıbeti pek iyi neticelenmemiştir.

Sakin geçen yüzyıllar sonunda kötü günlerde gelir çatar. İşgaller tekrar başlar. Nihayet şehir bizde kalır.

 

Artık şehre geliyoruz. Selimiye Camii hemen dibimizde. Önce arastayı gezdik. Bir zamanlar camiye gelir sağlamak için ayakkabıcılar tarafından işletilen arasta günümüzde zamana daha doğrusu turizme uyarak hediyelik eşyaların satıldığı bir çarşı görünümüne bürünmüş. Edirnenin karakteristik hediyelik eşyaları olan küçüklü, büyüklü oyuncak bebekler, aynalı süpürgeler, kokulu, meyve şeklindeki sabunlardan badem ezmesine dek her şeyi temin etme imkanınız var. Meyveli sabunlar için bir parantez açmam gerekiyor sanırım. Şehre gelen yolda meyve sabunu heykeli var bunu da unutmadan eklemeliyim.

 

Alacaklarımızı dönüşte alırız diyerek önce camiye yöneliyoruz. Selimiye Camii hakkında arada çeşitli bilgiler vereceğim. Gerçi ansiklopedik bilgi ama bazı sayısal bilgiler üzerinde durulmazsa olmaz. Şahsi açıdan üzerinde durmam gereken mantıksal tutarsızlıklar da var.

Önce Osmanlı döneminin hatta tahminen tüm Türk tarihinin en büyük kubbesi bu. (Yeni yapılan hilkat garebesi kubbeleri kaale almıyorum ) Yaklaşık 31,3 m lik kubbe hakkında yaptığım araştırmalarda tıpkı rakibi Aya Sofya gibi tam yuvarlak değilmiş. Ama Aya Sofya hafif elipsleşmiş 31 ‘e 32 m. lik kubbesi ile Selimiye ‘yi hem geçmiş hem geçilmiş. Mimar Sinan ‘ın eserlerini kaleme aldırdığı tezkirnamesinde Selimiye Camii ile küffar mimarları alt ettiğini söylemiş. Bana bu mantıksız geliyor. Mimar Sinan kendi inşa ettiği kubbe ile avcunun içi gibi bildiği Aya Sofya ‘nın kubbelerini ölçemeyecek birisi olamaz. Bugün Aya Sofya halen ayaktaysa Koca Sinan ‘ın eklediği o iki minarenin sayesinde ayakta. Bunu Haldun Hürel de düşünmüş ve araştırmış. Aya Sofya ‘nın kubbe ölçülerinin diğer kimi ölçüleri ile orantılandığında hristiyanlıkla ilgili kimi rakamlara ulaşıldığını bu mantıkla yola çıkılırsa bir üst kademe kubbenin çapının yaklaşık 47 m olacağını bulmuş.

 

Sayılar burada da önemli. Mesela on iki şerefe 2. Selim ‘in onikinci sultan olmasından kaynaklanıyor.

 

Yapının inşası 1568 ‘de başlayarak altı sene sürmüş. Neden Edirneye bu büyüklükte bir cami yapıldığı hala bilinmesede pek çok rivayet var elbette. Bunlardan biri gene rüya yoluyla tebliğ. Bu kez İslam peygamberi sultanın rüyasına girer ve camiyi Edirnede yapmasını söyler şeklinde.

 

Muazzam büyüklükte bir kubbe yapabilmek ancak muazzam bir meblağın harcanması ile mümkün. Yapının finansmanı içinde türlü söylentiler varsa da Kıbrıs adasının fethinden sağlanan gelir ile inşa edildiği ağır basmakta. Araştırırken en merak ettiğim konulardan birinin cevabını bulabildim. “Daha önce ne vardı?” Daha öncesinde 1. Murat ‘ın inşa ettirdiği ve Yıldırım Bayezıd zamanında da kullanılan Eski Saray yer almaktaymış burada. Mimar Sinan bu camiyi yaptığında “ustalık” dönemi eserini inşa ettiğini de söylemiş.  Bu caminin bir bakıma prototip sayabileceğimiz bir  örneğini ise İstanbul Azapkapıdaki Sokollu Mehmet Paşa Camiini inşa ederken yapmış.

 

Caminin bahçesine giriş yapılan kapılara zincirler yerleştirilmiş. Böylelikle eğilmeden giremiyorsunuz. Tahminen camiye saygı amaçlı.

 

İç avluda çok sade, bence camiye pekte yakışmayan bir şadırvan var. Bunun mükemmel olduğunu söyleyenler varsa da benim görüşüm bu şekilde. Son cemaat yeri ve diğer kısımları taşıyan sütunların arasında epeyce devşirme parçada mevcut. Çoğunluğunun Enez civarındaki kalıntılardan getirildiği tahmin edilmekte.

 

Caminin içi havadar, geniş bir mekan. Bir o kadar da sade. Devasa kubbeyi taşıyan fil ayakları duvarların arasına öyle ustalıkla giydirilmiş ki gözü rahatsız etmiyor kesinlikle. Uzaktan da bakıldığında kubbenin adeta bir kapak gibi yerleşmiş olduğunu görebiliyorsunuz. Ortada zarif bir müezzin mahfeli var. Altında küçük, mermer bir şadırvan mevcut ve mahfelin sağında solunda öyle bir ahşap işçiliği var ki uzaktan kadife kaplı gibi gelen işlemelerin ne olduğunu ancak dokununca anlayabiliyorsunuz.

 

Meşhur ters lalede bu mahfelin bacaklarının birindeymiş. Ben ne yazık ki kubbeye şartlanıp gitmiş ardından da ahşap işçiliğine kendimi kaptırınca lalede aklımdan uçup gitti. Rivayete göre caminin yapılacağı arazi bir lale bahçesidir ve sahibi aksi bir insandır. Tüm uğraşlara karşın bir türlü arsasını satmaya yanaşmaz. Baskılar sonucunda ikna olur ve cami içinde kendisini anımsatacak bir şey yapılmasını talep eder. Aksiliği nedeniyle ters bir lale deseni konur. Ama yapının inşa edildiği arazide eski saray olduğunu söylemiştim. Bu rivayette şehir efsanesi olarak kalıyor. Daha akla yatkın başka bir kurama göre ise Allah ve lale kelimelerinin benzerliği şeklinde kendini gösteriyor. Ayrıca Arap harfleri ile lale kelimesini tersten yazar ve okursanız hilal kelimesi oluşuyormuş. Ne yazık ki üzerinde pekte araştırma yapılmamış ezoterik İslam felsefesi caminin içindeki küçücük bir şekilde dahi derin anlamlar içerebiliyor. Kim bilir bazı konular biraz silkelenebilse Da Vinci şifresi gibi kaç kitap çıkacak ortaya. 

 

Kubbeden de bahsedelim. Oldukça büyük. Aya Sofya yada San Pietro kadar yüksek olmadığından daha da büyük görünüyor perspektif nedeniyle.  Yüksek değil dediğime bakmayın gene de kırk metreyi aşan bir yüksekliğe sahip.

 

Minber güzel. Üstündeki külah İstanbuldaki bir iki camideki benzerlerinde de olduğu gibi çini kaplı. Aynı zarif çinilere mihrap kısmında da rastlanmaktaki caminin çinilerinin önemli bir kısmı 77-78 Rus savaşında şehri işgal eden Ruslar tarafından götürülmüş.

 

Minareye çıkma hayalimiz suya düşüyor. Konuşup izin alabileceğimiz bir yetkiliye denk  gelmiyoruz. Çıkamamış olsakta minarelerden bahsetmemek olmaz. Eski yoldan şehre yaklaşırken belli bir noktada cami iki minareli gibi görünürmüş. Minarelerden iki tanesinde şerefelere giden üçer yol var. Öyle ayarlanmış ki üç koridorda daracık minarenin içinden geçmekte. Fakat her yol ayrı bir şerefeye çıkmakta. Yani üç kişi ayrı koridorlardan giripte en üstteki şerefeye kim çıkacak diye yarışma şansınız yok, ancak acaba hangimiz en üst şerefeye çıkacak deme şansınız var. Bunun bir evvelki örneği daha sonra anlatacağım “üç şerefeli cami”nin şerefesinde görülebilir.

 

Küçük bir detay ise klasik İslam ve Türk mimarisinin en yüksek ikinci minareleri bunlar. Babürlülerin Delhide diktikleri Kutup Minar biraz daha yukarıya ulaşabilmiş.

 

Camiden çıkıyoruz. Hedefimiz haritaya göre hemen caminin yanında yer alan arkeoloji müzesi. Arada eski medrese binasında Selimiye Camii müzesi diye de bir yer var ama oraya sonra uğrarız diyerek eliyoruz. Sonradan görüyorum ki epeyce bir şey kaçırmışız bu şekilde.

 

Cami ile müze arasında mezartaşlarının sergilendiği bir kısım var. Genelde son dönem taşlar mevcut fakat İstanbuldakiler kadarda göze güzel gelmiyor. Bununla beraber burası mutlaka dolaşılması gereken bir yer. Neden derseniz çok sayıda yeniçeri mezar taşı burada görülebilir. Yeniçeri ocağının kaldırılması sonucunda mezar taşlarına dek imha edilen bu kültüre ait hurafe ve efsaneler dışında çok az bir şeyler kalabilmiş günümüze.

 

Müzeye giriş 3 TL. Giriş sırasında her yerde olduğu gibi sırt çantamı bir kenara koyabilmeme olanak sağladılar. İyi de oldu. Tahminen fazla gelen giden olmadığı için yakın davranabiliyorlar bizlere.

 

İlk kısım Edirne ve yöresine ait etnografik eserlerin sergilendiği kısım. Genelde çok ilgilenmem ama burası gerçekten görülmeye değer. Yöredeki yerel kıyafetler oldukça renkli ve kaliteli imiş. Kardeşimle yine konuşuyoruz bunu. Neden Avrupanın bazı kırsal bölgelerinde yaşayan  insanlar belki turistik olduğu belki de bir  yaşam biçimi olduğu için halen kendi özgün kıyafetlerini giyip korurken biz neden bu yaşam biçimini terk etmiş olabiliriz. Salonda kilimler, halılar, çeşitli mutfak eşyaları var. Nispeten en büyük kentlerden biri olduğu eşyaların materyallerinde de kendini gösteriyor. Ayrıca Ispartanın gülcülüğünün kökeninin Edirneli üreticiler olduğunu da öğreniyoruz. Ispartanın gül yetiştirmede yetersiz toprağında bu işi başarabilecek yetkinlikte bir buranın çiftçileri bulunmuş. Başarmışlarda. Burada ayrıca detayını bilemediğim “Edirnekari ” tekniğiyle yapılan çeşitli ahşap parçaların yanı sıra Atatürk ‘ün Edirneye geldiğinde kullandığı eşyalar yer almakta.

 

Buradan bilimum fosilimsi kalıntıları da geçerek arkeolojik kısma geçiyoruz. Önce bizi ortada bir ştel karşılıyor. Roma şteli ama yunanca yazılmış. Yunan kültürü nasıl Romayı bu denli etkileyebildi, Roma vasıtasıyla mı korkunç bir coğrafyaya yayıldı? Bir başka tartışma konusu daha.  Diğer ştellere de bakıyoruz. Lahitlerde mevcut.

 

Biraz ötede pişmiş topraktan yapılmış çok sayıda Afrodit heykelciğinin sergilendiği camekana bakınıyoruz. Oldukça kadınsı hatları olan heykelcikler. Aynı tarzda duran, çeşitli boylarda çok sayıda heykelcik. Bu taraftaki camekanlarda küçük bronz yada mermer heykelcikler de sergilenmekte. Karşısındaki duvarda ise daha büyükçe parçalar var. Bunların içinde benim oldukça hoşuma gidenler bir maymun maskı, büyükçe bir mezar şteli ve üzerinde üç kadının betimlendiği bir başka ştel.

 

Biraz ileride nispeten yeni parçalar var. Burada da Aziz Giorgios kültürünün İslami versiyonunun Hızır olduğunu öğreniyoruz. Pullu bir canavarı öldüren Aziz  Giorgios temalı pano da mutlaka görülmeli.

Asıl bomba ise sırada bekliyor. İki taş kabartma levha var. Geç Hitit dönemine ait bu taşlar Pazarkule mi Kapıkule mi sınır kapılarının oralarda bulunmuş. Trakyada Hitile ilgili bir şey olduğunu hiç bilmiyordum. Daha neler öğreneceğiz kim bilir…

 

Bahçesinde sağ tarafta yeni dönemlere tarihlendirebileceğimiz taş parçalar var. Önemli bir Musevi nüfusu barındırdığı için çok sayıda İbranice taş kitabe ve lahit var. Biraz ötede ise hristiyan ve İslami dönem mezar taşları yer almakta. Müze binasının arkasını dönünce çok sayıda mezar taşını sıralanmış bir şekilde görüyorsunuz. Burada bir dolmen ikide menhir görülebilir. Dolmenlere halk “kapaklıkaya ” da demekte. Özellikle Lalapaşa taraflarında bunlara sıkça rastlanmakta. Kökeni Keltlere dayanan İrlandadan Edirneye dek uzanan coğrafyada karşılaşılabilen örnekler bunlar.

 

Dolmenin yanında kapaksız bir lahit daha var.  O epey hasarlı ama yanındaki büyük lahit görmeye değer. Özellikle lahdin kısa kenarlarında yüzlerdeki gözlerin biri normal bakarken diğeri havaya bakmakta. Neyi ifade ettiğini bilmiyorum ama bu güzel detayı fark edip bana gösterdiği için kardeşime tekrar teşekkür ederim.

 

Muradiye Camiine doğru giderken yolumuzun üzerinde minaresi yıkık, viran görünümlü ama alışılmadık bir başka camiye denk geliyoruz. Kalın duvarlı, kubbesiz yapının adı Atik Ali Paşa Camii. 1506 ‘da inşa edilmiş. İlginç yanı (içine giremediğimiz için sadece gördüğümüz kadarı üzerinden yorum yapabiliyorum) son cemaat yerinde tamamen devşirme malzeme kullanılmış olması. Fark edilmeyen bir değer olarak görüyorum bu yapıyı.

 

Yürüyoruz. İleride bir tepeciğin üzerinde Muradiye Camii görülüyor. Güzel bir yerde ama ona doğru giderken fakir semtleri aşıyoruz. Kimi bahçelerde uzun geçmişe sahip yapılardan arta kalan duvarları seçebiliyoruz. Sonunda caminin bulunduğu bayırdan yukarıya doğru arnavutla kaplı yokuşu tırmanıyoruz abi, kardeş.

 

Sonunda giriş kapısında sokak köpeklerinin miskince yattığı, çöplerin gelişi güzel bir şekilde fırlatılıp atılmış olduğu camiye girebiliyoruz. Manzara çılgınca. Selimiye tüm heybetiyle o ev kalabalığının üzerinde vakurca dikilmekte. Öteki taraflarda ise tarlalar, ekili alanlar vb varsa da şehrin genel durumu nedeniyle çekim yapmak çokta mümkün değil.

 

Caminin bahçesinde bir de şadırvan var. Giriş kapısının dibine kadar park edilmiş araba nedeniyle ön cepheden de güzel bir resim alamıyoruz. Ama pes etmek yok. İçine giriyoruz. Ters T tipi, Bursa camilerine benzer bir yapı. Restore edilmekte gibi. Neden “gibi” ekledim derseniz açıklayayım. Beyaz badananın altına inilip bazı bezemelere, kalem işlerine ulaşılmış. Zaten caminin içindeki duvarda yapılanlar, ne neydi, ne oldu gösteren fotoğraflar da var ama çalışmalar ne aşamada , bitti mi devam mı ediyor anlaşılmıyor. Yinede işlemelerinden zamanında çok güzel bir cami olduğu aşikar. Özellikle mihrabının renkli çini işlemeleri, nakışları anlatılacak gibi değil.

 

Burada işimiz bitti. Nehrin karşı kıyısına geçeceğiz. Günümüzde Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Sarayardı çayırına giriyoruz koyu sarı akan Tuncayı aşarak. Burası güzel düzenlenmiş bir alan. Her ne kadar güreşlerin yapıldığı alana girmemişsekte etraftaki heykeller dikkate değer. Kurtdereli, Kel Aliço ve Koca Yusuf gibi efsane güreşçilerin heykellerinin yanı sıra kimi Kırkpınar ağalarının da bronz heykelleri mevcut.

 

Kırkpınar Türk güreş kültürünün en eski, en organize örneklerinden biri. Anadoluda, Batı Trakyada ve Orta Asyadaki pek çok yağlı güreş turnuvasının en önemli örneği bu. Rivayete göre Süleyman Paşa döneminde Trakyanın altını üstüne getiren akıcılardan bir grup mola verdikleri her yerde güreşe tutuşur. Fakat akıncılardan ikisi bir türlü birbirini yenemez, son güreşlerinde ise ikisi birden cansız yere yığılırlar. Arkadaşlarını bu çayıra gömen akıncıların yıllar sonra yolları yine buraya düştüğünde mezarların olduğu yerde akan bir pınar görürler. Halk ise burada yatanların “kırklardan” yani ermişlerden olduğunu düşünür ve Kırkpınar adını verip burada her yıl güreş tutmaya başlarlar ve gelenekleştirirler. Araştırmalara göre buradaki güreş geleneği bir yüz yıl kadar geriye inip Sarı Saltuk efsanesinin başladığı günlere değin geriye çekilir. Osmanlılar 1. Murat döneminde efsaneyi sahiplenir. Aaslında Kırkpınar çayırında yapılan güreşler bu alan sınırlarımız dışında kaldığı için Sarayiçi mevkiindeki alanda yapılmaktadır.

 

Yarışlara katılacak güreşçiler kırmızı dipli mum ile Kırkpınar ağalarınca çağırılmakta.

 

Buradan bir köprü daha geçeceğiz. Hemen sağımızda Abdülaziz ‘in Avrupa gezisinden dönüşü sırasında Edirneye de uğraması anısına diktirdiği dikilitaş mevcut. Köprüyü geçmeden güzel bir kule ile karşılaşıyorsunuz. Bu kulede İstanbuldaki benzeri gibi adalet kasrı adını taşımakta. Sivri külahlı bir çatısı olan çok katlı, şirin bir kule. 1561 yılında yapılan bu dört katlı yapının en üst katında bir de mermer, fıskiyeli bir havuz olduğu söyleniyor. Yanındaki yeni restore edilmiş taş köprüyü de ( Fatih Köprüsü ) aşarak eski Edirne Sarayının kalıntılarına geliyoruz.

 

Burası Osmanlının Edirneyi başkent olarak kullandığı dönemlere değin uzanan bir tarihe sahip. İstanbul sonrası zamanla iyiden iyiye gözden düşmüş nihayetinde içerisinde saklanan mühimmatın havaya uçurulması sonucunda epeyce bir kısmı yok olmuş dev bir kompleks.  Günümüze sağlam olarak kalmış diyebileceğimiz önemli bir parçası yok. Sadece sarayın hamamına ait olan bir kısım nispeten ayakta. Birde ileride yolun kenarında yer alan bir kapı duruyor. Sarayın av için kullandığı devasa bahçedense kala kala günümüzde “Tavuk ormanı” denilen ağaçlık alan kalmış.

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s