Side, Manavgat ve çevresi

Antalya Sorguna doğru yola çıkıyoruz. Ultra her şey dahil denilen bir otele gideceğiz. All inclusive yani her şey dahil kavramı iyice cılkı çıkarak ultrası,plus ‘u ile turizm sektörümüzdeki yerini koruyor. Halbuki Yunanistan gibi ülkelerde oda+kahvaltı sistemi mevcut.

 

Otobüsle giderken Osmaneli ‘nin yanından geçiyoruz. Gece karanlığı içerisinden görülen lambalar aslında büyükçe bir yerleşim olduğunu gösteriyor. Halbuki gezerken pekte büyük gelmemişti bizlere.

 

Bilecik yolunda ilerlerken bizi sollayan firmanın otobüsüne takılıyor gözlerim nedense. Huzursuz oluyorum önce. Sonra bizim otobüsün ötekine epeyce yaklaşıp geçmeye çalıştığını ama ötekinin yol vermediğini görüyorum. Bir iki derken üçüncüsünde şiddetli bir çarpışma yaşanıyor. Araçtan indiğimde bizim aracın aynasının yamulduğunu görüyorum. Belki tamamen olayın suçlusu değil ama öteki aracın şoförü kısa ama özlü bir cümle kuruyor. “Yol benim. İstediğime veririm istemediğime vermem”

 

Aşağı yukarı tüm yolcular böyle bir kazayı atlatmanın şokuyla saçmalıyorlar. Şükürler olsun kimsede bir problem yok.  İlginçtir yaşadığı ikinci otobüs kazası olmasına rağmen oğlum halen küp gibi uyuyor.

 

Tekrar yoldayız. Afyon ‘un beş yıldızlı termal otelleri devasa cüsseleri ile yol kenarında yer alıyorlar. Turizm burada da kendini hissettiriyor.

 

Düşünüyorum. Anadolunun tüm bu yörelerini aşağı yukarı oğlumun yaşlarındayken ailecek ama o zamanın iptidai şartlarında gezmiştik. Antakya hariç tüm Akdeniz kıyısı. Doğru düzgün konaklama imkanı yok, günümüzde sorunsuzca gidilebilir olan yerlere neredeyse hiç ulaşım yok, hatırladığım kadarıyla neredeyse tek bir temiz tuvalet bile yoktu. Bununla beraber turla yapılan geziler ile kıyasladığımda daha fazla yere ulaştığımızı, daha fazla yeri gezebildiğimizi görebiliyorum.

 

Sabah erken saatlerde otele varıyoruz. Güzel bir yer. Yüksek çam ağaçları arasındaki yapılar görüntüyü bozmamakta. Odalara giriş ikide olduğu için nasıl vakit geçireceğimizi bilemiyoruz. Çoğunluk spa merkezinde üzerlerini değiştirerek havuz ve denize gitmenin derdinde. Bizse önce kahvaltı olayını halledelim diyoruz. Her şey dahil sisteminin çılgınlığı gözler önünde. Onlarca peynir ve zeytin çeşidi, türlü türlü yiyecek. İnsan neyi seçeceğini, ne yiyeceğini şaşırıyor. Önceliğimiz oğlumuzun doyması. Ardından ben karbonhidrat ağırlıklı besleniyorum. Doyduğumdan olsa gerek sağa sola bakıyorum. İsrafın haddi hesabı yok. Şaşırmamak gerek. Hemen hemen neredeyse hiçbir yemek kültürü olmayan ülkelerden gelen bu Avrupalılar için ülkemiz tam anlamıyla bir cennet.

 

Halen çok zaman var. Eşim bekleyeceğimize Manavgat ‘a gidelim diyor.Otele gelmeden önce ulaşım bilgilerini almıştım. Öncelikle bunları teyit edip detayları öğreniyorum. Her on dakikada bir Manavgat ve Side ‘ye minibüsler gitmekte. Otelin önündeki taksi durağında bekliyoruz. Eşimle taksicilerin fiyat listelerine göz gezdiriyoruz beklerken. Sorgundan ta Pamukkaleye 300 euro ödeyerek gidilebiliyormuş. Kısa sürede aracımız geliyor.

 

Minibüs çokta dolu değil. Buna karşın bizde başka Türkte yok. Daha sonraki gezilerimizde de görüyoruz ki Ruslar ve bizimkiler tatile gittiklerinde çevrede ne var ne yok kesinlikle ilgilenmiyorlar. Buna karşın özellikle İngiliz ve Almanlar ( tabii ki orta yaş ve üstünü kastediyorum) mutlaka günlerini organize ederek gidilebilecek her yere gitmeye çalışıyorlar. Fakat bu adamlarda çocuklarını kucaklarına almak, birine yer vermek gibi kavramlar yok. Kişi başı ödemeyi sanki sıra başı gibi algılamış olmalılar ki her sırada büyük küçük fark etmeksizin tek başlarına oturuyorlar.

 

Neyse. Minibüs sanki yöredeki tüm sokakları, yolları gezdikten sonra Manavgat ‘a ulaştırıyor bizleri (adambaşı 1.75 tl). Güzel, düzenli bir belde. Bu kısımları hiç hatırlamıyorum. Merkezde pek oyalanmaksızın şelalelere giden minibüse atlıyoruz (adambaşı 1.50 tl)..

Aslında iki şelale var. Küçük şelale büyüğüne giden yol üzerinde yer almakta. Minibüsle giderken lokantaların vb levhalarından fark edilebiliyor. Bizim hedefimiz büyüğü. Minibüslerin son durağı büyük şelalenin hemen girişinde. Her on, onbeş dakikada bir minibüsler Manavgata ve yakınlardaki bir başka beldeye doğru hareket etmekte.

 

Çocukken gelmiştim. Çokta bir şey hatırlamıyorum. Hayal meyal gayet pejmürde bir mekandan şelaleleri seyrettiğimizi hatırlıyorum sadece.  Şimdilerde ise düzenli, girişi ücretli ( adambaşı 3 tl) bir sayfiye yeri haline gelmiş. İçerisinde güzel bir çay bahçesi ve çok sayıda hediyelik eşya yada giyim kuşam satan dükkanlar yer almakta.

 

Şelaleyi seyrediyoruz. Yaklaşık iki metreye yakın bir yükseklikten sular hızla akmakta. Muhtemelen çay burada suyun akışı nedeniyle derinleşiyor. Zaten suyun düştüğü yer bembeyaz köpüklerle kaplanmış. Çayın kıyıları ağırlıklı olarak çamlarla kaplı. 2007 yılında çay o kadar kurumuştu ki şelaleden damla su akmıyordu. Belki de bunda çayın yukarılarında yer alan Oymapınar Barajının da etkisi var. Neyse bu kış her yer iyi yağış aldı.

 

Restoran kısmının kenarındaki sakin yerden yani şelalenin hizasından her şey daha net görünebiliyor. Suyun içindeki uzun yosunlar ürkütücü bir hava veriyor. Çayın yukarılarında alçak bir setten su yine dökülüyor ama debisi daha az ve yüksek olmaması nedeniyle ilgi çekmemesine şaşmıyorum. Yinede fotoğraflıyorum.

 

Dönüşte Manavgat ‘ı turluyoruz. Uzunca bir caddesi var. Tipik tek bir caddeden ibaret onlarca kasabadan biri. Bununla beraber yörede her şeyi temin edebileceğiniz bir yer olduğu bu kısa gezide anlaşılıyor. Bu kısmın merkezi Alanyaya dek Manavgat.

 

Otele dönüyoruz ve deniz mevsimini açıyoruz. Aslında sadece belime dek giriyorum. Su çok soğuk, denizini ise sevemedim otelin. Havuzu yöneliyorum. Sıcacık suda bir müddet yüzüyorum. Sutopu oynayan kalabalığı izliyorum önceleri. Sonrasında sıkılıyor havuzun öteki kısmına doğru kulaç atıyorum. Saçkıran olmuş biri çocuğunu kucağın almış havuzun içinde. Bunu görmemle panik halinde havuzdan çıkmam bir oluyor.

 

Günün kalanında otelin büyük ve güzel bir çimle kaplı sahasında oğlumla oynuyoruz. Sonrasında bir Rus grup bizimle oynamak istediğini söylüyor. Başlıyoruz. Bir gol bulup öne geçiyorlar. Oğlum futboldan bi haber. Bir gol atıyorum. Oyun kızışıyor. Yorgunluktan ayakta zor duruyorum. İkinciyi yiyoruz sonra bir tane daha atıyoruz. Rastlantı eseri oğlum üst üste iki top çıkarıyor. Sevinçten bağırıyoruz. Rusların kalesindeki benim yaşlarımdaki adamda oyunun eğlencesinde. Gülüp duruyor. Fakat 8-9 yaşlarındaki bir çocuk önce oğluma bir şeyler diyor sinirli sinirli. Önce altı yaşımdaki oğlumdan Rusça bilmediğimin azarını işitiyorum sonrasında üçüncüyü yiyoruz. Çocuk benim oğlana yine bir şeyler saydırıyor kendi dilinde. Bu kez oğlum sorduğunda benle dalga geçtiğini söylüyorum. “Kimse babama ….. diyemez” diye bağırıyor. Aile olma bu diyorum içimden. Yorgunluktan ölüyorum ama üçüncüyü atıyorum bacak arasından.” Durma baba bu milli maç “ diye bağırıyor kaleden oğlum.

 

İşin rengi değişiyor. Ruslar birini daha alıyor oyuna. Benim boylarda atletik bir genç bu. Öteki ufaklık hala sıcak denizlere inmenin derdinde. Bizim takımdaki 11 yaşındaki ufaklıkla kapışıyorlar sahanın çeşitli yerlerinde. Kaleye geçtiğimden beri Ruslar bana bacak arası atmanın derdinde. Dert yaptılar kendilerine. Bir top bacak aramdan geçiyor ama topuğuma çarpıp kornere çıkıyor. Rus bir dahakine anlamında bir işaret yapıyor ama bizim ufaklıklar ona bir bacak arası atıp ilk kez bizi öne geçiriyor.

 

Adamlar o denli takıyorlar ki bacak arası meselesine sağa sola vurup üç dört gol atacakları yerde üzerime vurmaya devam ediyorlar. Hatta bir şutlarında top iki bacağımın arasında sıkışıp kalınca ufaklık bir tekme geçiriyor bana ki anlatamam. Mete de intikam amaçlı olarak çocuğu kovalıyor her pozisyonda. Bizimkinin futboldan dediğim gibi zerrece anladığı yok ama çocuğa öyle bir yapışıyor ki hareket edemiyor istediği gibi. Bu pozisyonlardan birinde Meteden seken topla bizim öteki ufaklık farkı ikiye çıkarıyor.

 

Maç koptu. Adamlar hırs yaptı. Korner,aut,taç hiç biri yok.Uzaklara giden toplara koşan çocukların ikili,üçlü, dörtlü itişmelerini görüyoruz. Toptan çok artık etlere geliyor tekmeler, eller birbirlerinin tişörtlerini çeker durumda.

 

Neyse sonunda eşim gelip bitirin diyor. Ruslardaki ufaklık düşmanca bakıyor. Bacak arası attığım büyükleri ise sempatik adam gayet dostça vedalaşıyoruz. Mete heyecanla yanıma koşuyor. “Baba” diyor nefes nefese, “Çocuğu gördün mü kız yaptım”. O kuytudaki itişmecelerde çocuğun apiş arasına tekmeyi geçirivermiş.

 

Akşam yemeğinden sonra inip eğlencelere gönderiyoruz oğlanı. Grup içinde dans hareketlerine inanılmaz derecede uyumsuz. Bu da benden geçmiş anlaşılan yapacak bir şey yok.

 

Yine sabah erkenden uyanıp hızlıca kahvaltıyı yapıyoruz. Günün hedefi Side. Çocukken gitmiştim burayada. En son babam Sideye gidin her yer tarih dolu diyordu bana.  Geçte olsa tekrar geliyorum. Ne hatırlıyorum buraya ait. Bir tiyatroda lalettayn duran başsız heykellerden birine annemle kafamızı koymuş sırayla babama poz vermiştik. Tipik Türk davranışlarından biri ama henüz altı yaşında varmamışken yapılınca akılda kalıcı oluyor ama bu tiyatro Aspendos ta olabilir. Enlice, kanatlarını açmış bir kuş heykelinin önünde bir pozumuz var.

 

Minibüs ile kısa sürede Side ‘ye varıyoruz(1.75 tl/adambaşı ). Zaten mesafe 3 km. Yolda da bir yokuş vb çıkılmadığı için aslında buraya bisikletle de gelinebileceğini konuşuyoruz kendi aramızda. Oğlum hala dünkü maçta kalmış anlaşılan. İkide bir bizi bölüp maçı anlatıyor. Yolda Sideye su taşıyan su kemerlerinin ayakta kalan son birkaç gözünü görüyoruz.

 

Şehre gelmeden önce internet İznikte yaptığım gibi harita arıyorum. Fena olmayan bir tane buluyorum. Küçük bir yerleşim ama tıpkı İstanbul gibi bir yarımada. Haritaya göre çok sayıda yapı var. Bunların önemli bir kısmı da tapınak.

 

Minibüsler Side girişinde bir yerde duruyor. Yeni yeni düzenlenmekte olan bir yer burası. Araç manevra yaparken çokça sütun ve yıkıntı görünce önce yürüyelim diyorum ama girecek bir yer bulamayınca turistler gibi turistren ‘e biniyoruz. (Bir isim bulamayınca bu ismi kendim uydurdum. Turist + tren ) Kısa sürede amfitiyatronun yanına geliyoruz. Son durak. (0.75 tl/adambaşı)

 

Sideden, Side de bir zaman yaşamış insanlardan bahsedelim önce. Side Luvice  “nar” anlamına gelmekte.Basılan paralarda vb nar motifleri işlenmiş. Elbetteki ismin mitolojik bir öyküsü de var. Touros ‘un kızı Side verimlilik tanrıçasıdır. Kızıyla Manavgat Çayının kıyılarında gezerken rengarenk çiçekleri, yaprakları olan bir ağaç görürler. Kızına vermek için yanına gidip bir dalını koparır ağacın. Kopan yerden kanlar fışkırmaya başlar. Meğerse kötü insanlardan saklanan bir peri kızıdır aslında ağaç. Side buna çok üzülür ama bir faydası olmaz. Aksine yavaş yavaş yere kök salmaya başlar, bir ağaca dönüşür. Peri kızları gelip göz yaşları ile sularlar ağacı. Kan kırmızısı meyveler vermeye başlar. “Gölgemde oynasın kızım ama ağaçlara zarar vermesin” der en son.

 

Bizse önce sahil diyoruz. Az biraz yürümüyoruz bile sahile giden yolun bayır aşağı uzandığını görüyoruz. Yabancı turistlerden oluşan mahşeri bir kalabalık sahile doğru akmakta. Yolun hadi cadde diyeyim sağında ve solunda yer alan dükkanlar genelde iki katlı ve Kuşadası çarşısındaki binaları andırmakta. Bunlar taş yapılar ama kimi zaman ahşap çıkmalar yada giydirmeler söz konusu. Ama temiz binalar. Yanlara açılan yollarda da yine güzel binalar mevcut ve begonviller oldukça koyu renkli.

 

Limanın sağında solunda çok sayıda gezi teknesi müşteri kapabilmenin derdinde. Alanyaya dek gittiklerini gösteren haritalar var. Epey mesafe. Aslında deniz süt liman. Fakat marmaranın eşek poyrazı gibi öğleden sonra coşan ve azan bir havası var mıdır bilinmez varsa da açık denizden gelen dalgalar hiç çekilmez.

 

Bu liman bir zamanlar Anadolunun Akdeniz kıyısındaki en büyük limanıydı. Strabon Kyme ‘den gelen kolonistlerim MÖ 7. yüzyılda kurduğunu yazmış Sidenin. Önce Lidyalılar, sonra Persler ele geçirmiş yöreyi.Romalılar gelmiş sonra. Şehri Roma döneminin en büyük köle pazarlarından birisi haline getirip zenginleştirirler. Piskoposluk merkezi haline de gelip en şaşaalı dönemine ulaşsa da Arap akınları şehri zayıflatır.

  

Sola dönüp ilerliyoruz. Burada Apollo Tapınağından kalanlar ile hemen yanıbaşındaki bazilika kalıntıları görülebilir. Tapınağın beş sütunu sonradan dikilmiş ve kolonları ile tekrar restore edilmiş. Yabancı gezi sitelerinden biri burayı Akdenizde gün batımının en iyi izlendiği noktalardan birisi olarak ilan edince de bir cazibe merkezi haline geldi. Genelde çokça dergide akşam üstü ters ışıkta çekilmiş fotoğrafları görülüyor. Biz ise bazilikanın içine kaçıyoruz. Amacımız hem güneşten kaçmak hemde dinlenmek. Tahmin ettiğim gibi yapının içi serin. Dikilen sütunlara kadar uzandığı anlaşılan yapının yanlarında pencereli nişler kalmış. Zaten şehrin hemen hemen her yerinde binaların yanında, altında kalan kalıntılar görülmekte.

 

Sahili yanımıza alıp ilerliyoruz. Ay tanrısı Men adına yapılmış bir tapınağın yanında bir şeyler içmek için duruyoruz. Tapınak dediğime bakmayın eğer levha olması kalanlara bakıp sadece bir şey varmış diyebileceğim bir yer. Buradaki kafelerdekiler yapışkanlar ama Allahtan çaylar ikram meyve suları ise İstanbul fiyatı.

 

Biraz ileride ufka uzanan kumsallar görülüyor. Çocukken ahşap kolonlar üzerinde duran balıkçı barınakları vardı. İçlerinde ne var diye girmiş pederden de sağlam azar işitmiştim. Bu da bu nedenle kalmış aklımda İyi ki aklımda kalmış. Çünkü barakaların son tahtası kimbilir hangi mangalda kül oldu bilinmez. Ana baba günü gibi kalabalık plajın hemen arkasında kalıntılar yer almakta.

 

Sola dönüp ana caddeye varmak niyetimiz. Bu kısımda epeyce pansiyon ağırlıklı olmak üzere konaklama imkanı var. Fiyatları sormadım. Yolun sağında haritama göre Bizans evlerinden birini görebildim. Sık ve ince tuğladan inşa edilmiş. Zamanında epeyce zarif bir yapıymış anlaşılan. Şimdiyse sadece hayal gücüne ilham verecek kadar parçası ayakta kalmış geriye.

 

Tiyatroya giriyoruz. Müze kartlarımız sayesinde ücret ödemiyoruz. Ama kartlarımız olmasa giriş ücreti adam başı 10 tl.

 

Yapı onbeş bin kişilik. Ama genelde olduğu gibi bir yamaca, bir bayıra yaslanmamakta. Tribünleri günümüz stadlarındaki gibi modern bir teknikle sırtlayan bir mimari anlayış görülüyor. Tahminen 2. yy yapısı. Surlar 4.yy ‘da tiyatronun duvarına dek geri gelince tiyatro  asli işlevini yitiriyor. 6. yy da şehir piskoposluk merkezi haline gelince açık hava kilisesi gibi bir kisveye bürünüyor. Sahnesi üç katlıymış. İtiraf etmek gerekirse fark edemedim. Oldukça hasar almış mermer alanda Dionysos ‘un hayatı anlatılmış. Bu kısımda kullanılan sıvanın su geçirmez olması kimi zaman sahnenin havuz olarakta kullanıldığı yönünde tahminler ortaya atılmasına vesile olmuş. Bu bilgileri girişte verilen küçük notlarda daha detaylıca okuma imkanınız var.

 

Küçükken geldiğimde sahneye dek inmiştik. Eve dönünce baktığım fotoğraflarda da sahnenin envai türlü heykel ve parça ile dolu olduğunu görüyorum. Şimdi sahneye inişleri engellemek için parmaklıklar konmuş. Halbuki yabancı bir üniversitenin bir gösteri için içeride çalışma yaptıklarını gösteren bir fotoğrafa denk gelmiştim nette araştırırken.

 

Üst kısımlara çıkmak mümkün değil. Nispeten mümkün olacak yerlerde de geçişler engellenmiş.  Olası çökme tehlikesini belirten uyarılar pek çok yerde görülüyor. Koridorlara pek çok çelik destek yerleştirilmiş. Olduğunuz yerden başta devlet agorası olmak üzere sütunlu yoldan kalanlar başta olmak üzere pek çok yeri görme imkanınız var.

 

Bizde çıkıp agoraya ilerliyoruz. Tiyatrodan baktığımızda bir zamanlar oldukça güzel bir yapı olduğunu kavrayabildiğimiz yapının önündeki levha 88,5 * 69,2 m gibi devasa boyutta üstü kapalı bir yapı olduğundan bahsediyor. İnanılmaz bir büyüklük ve yapım yılı yaklaşık olarak MÖ 2. yy aşağı yukarı. Agoradan kalanların arasından turistler plaja yürüyorlar.

 

Bizse tersi istikamete gidip koruma altına alınan ve tiyatronun arkasında yer alan kalıntılara bakıyoruz. Biraz ötemizde “Peristilli ev” den kalanlar var. Taban mozaikleri zorlukla seçiliyor.

Burada durup tiyatroya doğru baktığınızda “üç havuzlu çeşme”,”vespasianus anıtı ” ve girişte yer alan tak ‘ı da görme şansınız olacak. Çeşme epeyce güzelmiş. Keşke günümüzde de buna benzer çeşmeler yapılsa. Kapıda ise epeyce devşirme malzeme kullanılmış alışılageldiği gibi.

 

Sırada müze var. Burayada giriş 10 tl. Burası eski Roma hamamının elden geçirilip onarılmasıyla 1962 ‘de kullanılmaya başlanmış. Tahmin edeceğiniz gibi epeyce büyük bir yapı.

 

Giriş bölümünde bulunan sikkeler, yüzük,bilezik ve küpeler sergilenmekte ki küpeler gerçekten zarif. Sağdaki odada ise heykeller ve çok güzel bir lahit görülebilir. Heykeller güzel ama Afrodisiastakiler kadar iyi değil.

 

Buradan geçilerek ulaşılan dikdörtgen şeklindeki ana kısım görülmesi gereken yer. Uzun kenarların her ikisinde de havuzumsu alanlarda birer  tane iskelet var. Soldakinde basit, kiremitten bir mezar var. Diğeri ise biraz daha komplike. Ama bu odada bana göre en güzel parça “üç güzeller” heykeli. Ne yazık ki günümüze başları ulaşamayan tamamen çıplak üç bayanın birinin adı Thalia imiş. Diğerlerini de tespit edeceğim. Bu odadaki heykeller ve diğer parçalar daha kaliteli bir işçiliğe sahip.

 

Bahçede sağ tarafta içinde güneş saati olan bir başka havuz daha var yapı kompleksinin hamam olduğu yıllardan kalan. Çok sayıda küp, friz ve türlü parça burada sergilenmekte. Bahçede biraz soluklanıyoruz. Baba oğul dolanıyoruz genede. Zaten bizden başka sadece bir Rus aile var koca müzeyi gezen.

 

Çıkıyoruz. Yolun kenarında, müzenin arka tarafında eski bir dostu görüyorum. Çocukken tiyatroda gördüğüm, önünde fotoğrafım olan kanatlı adam ki muhtemelen bir askere ait bir mezar odasının kapısı olmalı, orada duruyordu. Gülümsedim eski bir dostu görmüşcesine ve bir zamanlar şehrin ana cardo maximus ‘u olan yoldan şehir çıkışına doğru ailecek ilerlemeye başladık.

 

Bu yol bir hayal yolu. Sağlı sollu küçük odacıklardan her ne kaldıysa görülebiliyor. Öteki cardonun bağlandığı yere varmadan dönüp tiyatroya doğru bir bakın ve hayal edin. Sütunlu bir yol. Sütunların hemen berisinde çeşitli şeyler satan dükkanlar. İleride tüm heybetiyle neredeyse yirmi bin kişilik dev bir tiyatro. Keşke Apameada Suriyelilerin yaptığı gibi sütunlar ayağa kaldırılabilse, dükkanlar aslına sadık bir şekilde onarılıp içlerinde köylüler ürünlerini satsa, incik boncuk tezgahları kurulsa. Keşke…

 

Yürümeye devam ediyoruz. Şehir surlarının hemen dışında büyük bir restorasyon çalışması var. Dev çeşme tekrar diriltiliyor. Sütunlu, üç nişli çeşme belki de Romadaki Trevi çeşmesinin en az beş katı büyüklüğünde. Karı koca çeşme bitince Sideye tekrar gelme konusunda sözleşiyoruz. Bitince öyle mükemmel bir yapı çıkacak ki tekrar. Anlatması mümkün değil.

 

Kısa sürede otele dönüyoruz. Kendi kendimize günün değerlendirmesini yapıyoruz. Aslında bisiklet ile otel Side arası ulaşımı yapabileceğimizi konuşuyoruz. Metenin maymun yavrusu gibi bana sarılması gerekecek. Üç sene önce tüy kadardı ve itiraf etmek gerekirse bende daha gençtim. Şimdi yaklaşık otuz kilo olan kıpır kıpır bir çocuğu tutabilmek çok zor geliyor. Sidede ucuz bir pansiyonda kalıp Sidenin denizinde yüzmek istiyoruz.

 

Otele varır varmaz oğlan lunaparka koşturuyor. Havuzdu denizdi derken oğlanın pili bitmiş. Yemekte kıpkırmızı gözlerle ağır çekim hareketlerle duruyor yanımızda. Nasıl olduğunu anlayamadan odamıza dönerken tekrar lunaparkta buluyoruz kendimizi. Demin cansız cansız yanımızda duran çocuk gitmiş adeta ama ya hasta olursa korkusu içimi kemiriyor.

 

Son gün. Aslında bir gün daha var ama o ayrılınan günler hiç bir şey yapılamaz.  Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Eşime belli etmiyorum ama oğlumun sağlıklı olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Titreyen Göl ‘e gidelim diyoruz. Kime sorduysak gitmeye değmez diyorlar. Salt bunun için gidelim diyoruz. Minibüslere atlıyoruz. (Sorgun-Side arası 1,25 tl)

 

Minibüste sadece biz varız. Tüm sokakları, caddeleri gezdikten sonra son durağa geliyoruz. O kadar dolaştık ki Side ve Manavgat ‘a gidişte neden daha fazla para verdiğimi yada bu yolculukta diğerlerine nazaran neden daha az ödediğimi anlayabilmiş değilim.

 

Duraklardan sola doğru yönelince etrafı dükkanlarla çevrili ortasında suyu taşmakta olan bir havuzda duran saat kulesiyle yuvarlak bir meydan karşımıza çıkıyor. Biraz ötesinde yanı başında büyücek bir otel ile Titreyen Göl ‘ü görüyoruz. 

 

Meydana yakın kıyılar betonlarla kaplanmış. Bu kısım düzenli. Solda otel ile göl arasında kalan kısımda güzel bir yürüyüş yolu yapılmış. Bizim taraf ise basit asfalt. Karşı sahil sazlıklar içerisinde. Ben gölü turlayalım istiyorum ama eşim buna gerek olmadığı şeklinde bir fikre sahip. Bozuluyorum ama uzatmıyorum. Bir müddet yürüdükten sonra üç hedefimize de vardığımız için küçük bir kutlama yapıp gazozlarımızı içiyoruz.

 

Gölün nesi titriyormuş anlayabilmiş değilim. Anlayıp, bilip anlatabilmişine de rast gelmedim. Rivayete göre en ufak bir rüzgarda gölün yüzeyi pürüzleniyormuş. Tamam da bunun başka türlü olması düşünülemez ki. Neyse gölün suyu berrak. Kıyıda kefal yavrusuna benzeyen küçük yavrular yüzmekte. Ortalara göre ise epeyce büyük başkaları var. Öyleki onların olduğu yerde su gerçekten epeyce karışıyor. Yazık ki gölün insansı etkilerle içine edildiği gözlerden kaçmıyor. Çöpleri  kutu yerine göle  atmak insanlara daha pratik gelmekte.

 

Başkacada bir şey yok burada. Otellerden kalan yerlerde denize girilebilir. Tabi, eğer varsa öyle bir yer.

 

Son gün. Otel Hollandalı dolu. Akşama doğru maçları var ve nereden buldularsa vuvuzela denen zımbırtıları öttürüyorlar. Bundan daha berbat bir ses zor bulunur herhalde.

 

Vakit öldürmeye çalışıyoruz. Oğlan havuzda takılıyor, eşim güneşleniyor. Bense ağaç altlarında geleni geçeni izliyorum. Umudum geçerken çokta detaylı göremediğim yolları görebilmek. Ne vahşi manzaralar, ne cennet bahçesi benzeri yeşilliklerin arasından geçtik.

 

Dört gibi dönüş yoluna koyuluyoruz. Serik taraflarında kahverengi bir levha “Silyon” diyor. Dönünce araştırıyorum. Orta ölçekli bir Pamfilya kenti. İlk kez duydum.

 

İlk önce geliş sırasında da durduğumuz mola yerinde tekrar duruyoruz. Burası Karacaören Barajının yanı başında ufak bir yer. Barajın çok güzel bir manzarası var. Kah hızlıca akan hak gözden kaybolan Aksu Nehrinin suları burada toplanıyor. Epeyce de balık üretim çiftliği var. Olmayan balık üretimi şu an binlerce ton olarak telaffuz ediliyor. Üretilenler sazan ve alabalık. Barajın ardındaki yüksek tepeler sanki Karadeniz gibi sislerin ardında kayboluyor. Kaç tane panorama amaçlı poz çektim bilinmez ama çok güzel bir yer burası.

 

Tekrar yola çıkıyoruz. Sık ormanların arasında uzun süre yola devam ediyoruz. Geçtiğim güzel yerlerin notunu alıyorum. Oğlum yanımda. Gezi notu yazmanın nedenlerini anlatmaya çalışıyorum dilim döndüğünce. Neler yazmışım bakalım.

 

Kazak II tünelinin Antalya çıkışında (çıkışa göre sağda) kayaların arasından dolu dizgin akan bir dere var. Gri kayalar, iç içe girmiş pembe zakkumlar. Cennetten bir köşe adeta. Bosnada Buna nehrini aşarken gördüğüm o yerleşim gibi şirin bir yerdi.

 

Ispartaya giderken Berber Köyü yazan levhadan biraz ötede yolun sağında bir iki kaya mezarı var. Aslında ilerilerde de yolun bu kez ters tarafındaki yamaçlarda da bir şeyler var ama ilerilerde de yol açma kazıları başlamış.

 

Gönen diye bir yerleşime  12-13 km kala yokuş aşağı giderken yolun sağında ansızın usuz bucaksız ovalar karşılıyor sizi. Hele güneş o sarı otları bir simyacı gibi altın rengine döndürüyor ki…

 

Afyona giden yolda, özellikle şehre yaklaşık yüz km kadar kalmışken sağlı sollu Toskanavari manzaralar çıkıyor karşımıza. Uçsuz bucaksız ovalar, arka planda dağ silüetleri, rengarenk tarlalar… Gün batımına yaklaşmanın da etkisi ile daha bir büyüleyici, daha bir gizemli oluyor.

 

Kısacası güzel geçmiş.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s