Bir Trakya Promenadı -1

Ne yapalım diye kara kara düşünürken nihayetinde Trakya taraflarını turlayalım diye karar almış fakat gezinin arifesinde geleceğiz diyen onca kişiden geriye bir Sinan ve birde ben kalmıştık.

 

Bostancıdan gitmek zor diye Küçükçekmecede annanemde kalmaya karar vermiştim. Annanem ile çeşitli konuları konuşmuş, en son Mevlana ve Türkistan erenlerinin Anadoluya yapılan Türkmen göçünde formal yapıya geçişi sağlaması sonucunda Türklerin başka bir dine geçmesinin ve yerel halkın arasında erimesinin önüne geçildiği konusunda fikir birliğine varmıştık. Tabi bu süreç geceyarısı biri geçene dek sonuçlandığı için sabaha oldukça sersemlemiş bir şekilde kalkabilmiştim.

 

Sinan ‘ın araba kullanışı için anlatılanların neredeyse tamamen safsata olduğunu gördüm. Gayet sakin ve dikkatli kullanmakta. Son zamanlarda yaptığımız turlar üzerinde konuşarak yol aldık. Şanssızlık eseri yanımızdaki haritada sadece Trakya bölgesi yok. Neyseki köprüler ve dini merkezleri içeren kitaplar Sinanın arabasının arka koltuğundaki kitap yığınının öne çıkan isimlerinden.

 

Köprüler üzerinde konuşurken eski bir köprüye denk geliyoruz. İnip görüntü almak için yanına gidip çekimlere başlıyoruz. Yedi gözlü (+1 göz kıyıda vardı) düz ama zarif bir köprü. Hakkında bir bilgi bulamadık. Yaklaşan bir köylüye selam verip nerede olduğumuzu sorduk. “Büyükkarıştıran” dedi.

 

Büyükkarıştıran ilginçtir. Günümüzün bu çift şeritli yoluna bakıpta aldanmamalı. Bu yol binlerce yıldır İstanbulu, Anadoluyu Orta Avrupaya bağlar. Dünyanın malı bu yollardan geldiği gibi istilacılarda gelmiştir kara ölüm vebada.

 

Köprüye gelince mimarı belli değil. Ama mimarı belli olmayan tüm yapılar gibi Mimar Sinan ‘a addedilir. Belki de gerçekten öyledir.

 

Yolda önce bir tümülüs görüp duruyoruz. Bu bölgede o kadar çok tümülüs var ki. Bizde bunlardan birinin görüntüsünü almak için aracımızı  yol kenarına çekip duruyoruz.

 

İlk hedefimiz Lüleburgaz. Burgaz geçtiğine göre isminde mutlaka burçları olan bir kasaba olmalıydı burası. Zaten Avrupadaki burg yada benzeri eklerle biten şehirlerde aynı kökten türemiş.

 

Şehir Kırklareli merkezinden de kalabalık. Bir nevi tatil kasabası havası hakim. Polislerin de kutladıkları bir gün olduğu için hepsi gayet iyi giyimli. Küçük yerlerde halen bazı şeyler derli toplu yaşanmakta.

 

Önce Sokullu Külliyesini daha doğrusu ondan geriye ne kaldıysa onları görmeye çalışıyoruz. Yapıldığında tam teşekküllü bir kompleks iken günümüzde camisi, şadırvanı, kırık dökük arastası ve hamamından başka pek bir şey kalmamış. Zihniyet  hamam ile cami arasından yolu geçirmeyi ihmal etmemiş. Kullanılan kalkerli taş zamanın etkisiyle delik deşik olmaya başlamış. Aynı sorun Paristeki Notre Dame katedralinde de vardı. Orada hasarlı yüzeyin üzerine bir karışım püskürtülerek problem giderildi. Bizde maliyetler öne sürülüp onca yapının yok olmasına göz yumulur. Fakat milli takım oyuncularına prim, jip, bilmemneye gelince para bulunur.

 

Aracımızı park etmek için külliyenin güneyinden dolandık. Burada, günümüzde Kızılay ‘a ait bir yapı olarak kullanılan zamanında ise tahminen külliyenin mektebini oluşturan kısım var. Caminin avlusu ise epeyce geniş. Kalem işlerinin güzel olduğu şadırvan tıpkı Kadırgadaki Sokollu Camiine benzer bir atmosfer sağlamakta ortama. Kenarda devrik duran basit bir Bizans sütunu mevcut. Caminin son cemaat yerinde porfir sütunlar varsa da tek kubbenin kapladığı iç mekanda devşirme malzemeye denk gelmedim. Cami zaten Mimar Sinan ‘a ait bir yapı. Sadece cami değil aslında tüm külliye. Minare yapının tümünden epeyce genç olmalı. 

 

Caminin içi karanlık olduğundan fotoğraf çekerken epeyce zorlandık. Orta büyüklükte bir kubbe camiyi örtmekte. Yeni zamanlı fakat iyi bir restorasyon geçirmiş.

 

Cami yapısında hazire yok. Hiçbir zamanda olmamış gibi görünüyor. Etrafını dönüp şu an Kızılay tarafından kullanılan kısmı aşıyoruz. Bir zamanlar külliyenin arastası olan bugünse pejmürde dükkanların çevrelediği alanda çok güzel bir detay var. Burada dört tarafı da açık bir mekan bir kubbe ile örtülerek zarif bir kavşak oluşturulmuş. Açıklıklardan biri caminin avlusuna diğeri arastalara,bir diğeri caddeye (ki zamanında bu yol hamama uzanıyordu ) en nihayetinde sonuncusu da  belediye binasının ve Zindan Baba türbesinin olduğu meydana açılıyor.

 

Şansımıza Polis haftası için bir gösteri yapılmaktaydı. Ortalık kalabalık. Öğrenciler şiirler okuyorlar. İstanbulda artık çoktan unutulan adetler. Şöyle bir baktık. Kimsenin yüzünde bitse de gitsek ifadesi yok. Biz hemen kenardaki Zindan Baba türbesine yöneldik.

 

Burası epeyce farklı bir yapı. Yunanistanda gördüğüm kimi şapellere benziyor. Kule de olabilir. Dışarıdan bakınca üstteki pencerelerden ikinci bir katı daha olduğu anlaşılmakta. Arkasındaki bölüm ise sanki zamanında sağa sola uzanan kemerlerin başlangıcı gibi. Sırasıyla Bulgar ve Yunan işgallerinde epeyce zarar verilmiş yapıya. İçerisindeki Zindan Baba ‘nın kim olduğu da tam anlamıyla bir muamma. İçine girmedim. Kapısında bir kadıncağız beklemekte. Gerçi kapısının önündeki panoda rivayetler belirtilmiş.

 

Biz yapının fotoğraflarını çekip köprüyü bulmak amacıyla hamam tarafına yönelmişken kalabalıktan yaşlıca ama dinç bir kişi yanımıza yaklaştı. Alıştık bu durumlara. Bazen işe yarar şeyler çıkar, bazen geriliriz. Şansımıza bu kez yöre gazetesine de yazılan yazan birisine denk geliyoruz. İlerideki köşede bir saat kulesi olduğunu söylüyor. Ama öteki köprüden haberi yok. Saat kulesi dediği anıt bir bengitaş. Üzerindeki dört yüzlü parçanın karşılıklı iki yüzünde Osmanlı arması diğer iki yüzünde ise ay yıldız var.

 

Küçük köprüyü bulmak için sokaklara dalıyoruz. Hamamdan bahsetmiyorum bile çünkü özgün bir yanı kalmamış.

 

Yolda çok yüzlü bir çeşmenin önündeki ayakkabı boyacısı esmer adama soruyoruz köprüyü. Bilmiyor. Adresini soruyoruz, emin değil. Yinede adamın söylediği yönde ilerliyoruz. Herhangi bir şeye denk gelmeyince tekrar soruyor ve yanlış yolda olduğumuzu öğreniyoruz. Tekrar geldiğimiz yoldan geri dönerken bizi yanlış yönlendiren adama denk geliyoruz. Adamcağız gayet üzgün bir ifadeyle özür diliyor. İçtenliği aşikar. Yolun biraz ötesinde yaşlıca üç adama soruyoruz. Gayet neşeli bir sohbet yapıyor ve artık o köprünün kalmadığını öğreniyoruz. İhtiyarlar nehrin yanında surların kısmen ayakta olduğunu söylüyor. Lüleburgazın adından da varlığını çıkardığımız surları görebileceğiz.

 

Aracımıza atlayıp köprüye doğru yol alıyoruz. Buralarda park sorunu yok. Kadı Ali Camii önünde park ediyoruz. 1300 ‘lü yılların sonlarına doğru inşa edilmiş, tek kubbeli, tek minareli küçük bir yapı. Kapalı olduğu için içine giremiyoruz. Hedefimiz Mimar Sinan eseri Taşköprü. Ama önce Lüleburgaz surlarından kalanları keşfetmemiz lazım. Kalıntılar köprü girişinin sağından başlayıp evlerin arasında kayboluyor. Bizde çokta kastırmıyoruz.

 

Köprü dört gözlü ve 1564 ten beri hala tonlarca yükü taşıyor. Üzerinden geçen kamyonun haddi hesabı yok. Bisikletli bir genç bize yaklaşıp “Haber yapıyorsanız nehrin kirliliğini yapın” diyor. Haksız sayılmaz. Tüm akarsu yataklarında olduğu gibi çer çöp buraya gelişigüzel bir şekilde atılmış. Tahminen Trakyanın tüm derelerine olduğu gibi fabrikaların sanayi atıklarıda dökülmekte. Su da yaşama dair en ufak bir iz yok.

 

Köprünün doğu yakasında, yolun sağ tarafındaki duvarlardan kalanlar görülebilir. Kalanlara bakılınca zeminden itibaren bir metre kadar olan kısım Roma, onun üstünde kalan kısım ise Bizans olarak nitelendirilebilir. Mahalle aralarında da kısım kısım devam ettiği söylense de biz takip ettik ve bir şey bulamadık.

 

Lüleburgaz yapacak başka bir şey kalmayınca Babaeskiye doğru yola düşüyoruz. Önce Alpullu ‘ya gidip Sinanlı Köprüsüne uzanmaya karar veriyoruz. Alpullu cumhuriyet tarihinde önemli bir yere sahip fakat bu pek bilinmez. Cumhuriyetin ilk şeker fabrikası Uşakta kurulmuştur ama ilk üretim daha sonra kurulan Alpullu şeker fabrikasında yapılmıştır.

 

Yolun sağında eski bir cami görüp içine giriyoruz. İstanbul ‘un barok camilerini anımsatan tek kubbeli bir yapı. İçi ufak ama sımsıcak, çinili şirin bir cami. Burada var olan samimiyetin onda biri Vatikandaki katedralde yok. Ama asıl sürpriz tarihi bir cami olduğunu sandığımız yapı 1950 yapımı imiş. Bunu görünce makaraları koyuveriyoruz. Kötü gol yedik. İlk defa bu kadar özgün, bu kadar orjinal yeni dönem camisi gördük.

 

Sinanlı köprüsüne dönelim. Köprü tren yolunun ötesinde kalıyor. Yazık ki kasabanın çöplüğü haline gelmiş burası. Üstelik bu köprü Mimar Sinan ‘ın yaptığı en büyük köprü. Artık köprünün altından  akan bir su da yok. Sadece küçük bir birikinti kalmış. Köprünün etrafında bir iki su birikintisi var ama bataktan farklı değil. Köprünün üstü likenler ile kaplanmış. Ortasında oturulup dinlenilecek bir kısmı bile var.

 

 

Köprüyü geride bırakıp Alpullu pazarını da aşıp Babaeski ‘ye ulaştık. Taşköprü kasabanın hemen girişinde. Onun ardında yolun sağında ise Cedit Ali Paşa Camii görünüyor. Her zaman ki gibi önce köprü deyip aracı park ediyoruz.

 

Köprü 4. Murat zamanında 1633 ‘te inşa edilmiş. Mimarı Davut Ağa. Rivayete göre köprüyü yaptıran Kasım Ağa bu yörede çobanlık yaban hristiyan bir zattır. Müslüman olur, yeniçeri ocağında yükselir sonunda da sultanın gazabına mazhar olup hapse atılır. Hapiste  “Ahtım olsun, bu girdaptan kurtulursam koyun güttüğüm yerde bir köprü yaptıracağım” diye yemin eder. Hapisten çıkar ama sözünü unutmaz. Birde üstüne cebinden 400 kese altın harcar.

 

 

Sinan ‘ın ardından ırmak yatağına inerken bir düşmüşüm ki anlatılmaz.

 

Buradan camiye yöneliyoruz. Kesme taştan, tek kubbeli, tek minareli bir yapı. Minare Bulgar işgali sırasında yıkıldığından tekrar inşa edilmiş. Yeni restorasyondan geçmiş, havadar, aydınlık bir cami. Şimdiye dek gördüğüm en yüksek camilerden birisi. Cami kapısının sağında ve solunda caminin ve Babaeskinin eski günlerini gösteren fotoğraflar var. Bakılması gereken yerlerden.

 

Buradan 1467 ‘de Fatih Sultan Mehmet ‘in emri ile inşa edilen Fatih Camii ‘ne ulaşıyoruz. Tek minareli, düz çatılı, kare planlı bir cami. Özgünlüğü kalmamış. Tam karşısında Fatih Hamamı, çaprazında ise küp şeklinde, çok yüzlü çeşmesi yer almakta.

 

Arada bir iki eski ev var. Bunlara da bir bakılabilir.

 

Artık Kırklareline vardık. Son zamanlarda eski ismi Kırkkilise idi yok bilmemne idi diye bir şeyler tekrar canlandırılmaya çalışılıyor. Kırkkilise olduğunu biliyoruz, hala Yunanlıların kırk kilise karşılığındaki “saranta eklessia” kullandığından da haberdarız. Fakat şehirde kırk tane kilise yok. Zaten İstanbul ile Edirne arasında Vize (Byzas), Silivre (Selimbria) hatta Büyükkarıştıran bile dini merkezlerken Kırklarelinin adı geçmemekte. Sadece şehirde yer alan “Kırk Azizler Kilisesi” ‘nden ismi geldiği tahmin edilmekte. Bizimkilerde şehrin fethi sırasında şehit olan kırk akıncıya bağlamışlar ismi. Ama her sonuçta “kırklar” kültü söz konusu.

 

Önce zil çalan midelerimizin isyanını dindirmek için meşhur Kırklareli Köftesini yiyebileceğimiz en iyi yer olduğu söylenen “Birtat” ‘a gittik. Burası sadece köfte servisi yapıyor. Kırklareli köftesi Boşnak köftesi gibi servis edilmekte. Köftenin yanında kuşbaşı yapılmış soğan verilmekte. Çokta beğendiğimi iddia edemeyeceğim ama gezginler için oldukça hesaplı ve doyurucu. İki ayran, bir porsiyon köfteye 8 TL ödedim.

 

Burayı nasıl mı bulacaksınız ? Basit. Müzenin tam karşısında yer alıyor. Şimdi de müzeden bahsedelim. Müze binası 1894 ‘te yapılmış. Tüm Anadoluda da görülebilecek tarzdaki döneminin tüm özelliklerini taşıyan resmi binalardan biri burası. 1962 ‘ye dek şehrin belediye binası olarak kullanılmış. 1930 yılında Atatürk buraya uğramış ki bununla ilgili fotoğraf vb müzenin girişinde görülebilmekte. Giriş 3 TL. Ama sanırım müzeler haftası olduğundan (belkide pek uğrayanı olmadığından) içeri buyur edildik. Görevli önce yukarı gezmemizi önerdi.

 

Üst katta hemen merdivenlerin bitiminde etnografik öğelerin yer aldığı parçalar var. Sağa dönünce bu küçük müzedeki arkeolojik eserlerin yanı sıra fosil kalıntılarda görülebilmekte. Dev gibi bir deniz kabuklusu, basit ama zarif bir kolye, bir mamutun dişi camekanların arkasındaki yerlerinde görülmeyi beklemekte. Küçük vazolar, silah parçaları ve türlü arkeolojik nesnede sergilenmekte. Burada bir camekanda sergilenen devasa bir kadın iskeleti en ilginç parça kanımca. İki metre civarında bir boya ve oldukça büyük bir kafatasına sahip kadın şehrin civarındaki höyüklerden birinde bulunmuş. Kafası kadın vücut bir erkeğe aitmiş. Bir prensese ait olduğu sanılmakta. Fazla da bir bilgi yok. Öteki kısımda ise şehir yaşamına ait eşyalar görülebilir. Buradaki en güzel olay, parçaları bağışlayanların isimlerinin teşhir ediliyor olması.

 

Görevli arkadaş bir iki ay önce bir Amerikalı araştırmacının gelip sadece dört fotoğraf çektiğini söyledi. Fotoğraflardan birisi Giritteki Miken uygarlığının vazolarını andıran bir vazo imiş.

 

Alt katta ise küçük bir oda da Kırklareli ve civarında yakalanarak doldurulan hayvanlar sergilenmekte. Bahçede ise bir iki lahit, mezartaşları vb var.

 

Müzeden sonra caddeye atıldık. Tam köşede Kapan Camii var. Karaca İbrahim Cami de denilmekteymiş. Kesme taş bir yapı. 1640 yapımı. Kubbesiz, kiremit kaplı bir çatıya sahip.  Tek minareli. Yürüyoruz.

 

Az biraz sonra meydanımsı bir alana denk geliyoruz. Burası Cumhuriyet Meydanı; Hızır Bey Külliyesinin parçalarını içermekte. İlk kısım hamam. Mihaloğullarından Hızır Bey 1383 ‘te yaptırmış burayı. Akıncıların ele geçirdikleri şehirleri hemen sosyal yapılarla donatmaları inanılmaz bir anlayış.

 

Yine aynı yıllarda inşa edilmiş olan şehrin ulu camisi olarak hizmet veren Hızır Bey camii yolun karşısında. Biz girdiğimizde bir cenaze vardı. Pek kalmak istemedim. Yapının içine girdik. Caminin müezzini, üç çocuğa Kur ‘an eğitimi veriyordu. Selamlaştık. Takdire şayan bir şekilde yöresini, görev yaptığı camiyi oldukça iyi tanıyan bir kişi. Yapının Kabe ölçülerinde inşa edildiği (11 m*12 m *13 m) ve bu özelliğin başka hiçbir camide olmadığı, Doğu Trakyadaki ilk Osmanlı camii olduğu gibi bilgileri kendisinden aldık. Cami oldukça yeni bir zamanda epeyce iyi bir restorasyon görmüş.  Tek kubbeli olan caminin iç duvarlarında zarif kalem işleri görülmekte. Son cemaat yeri ile bahçedeki şadırvan sonradan eklenmiş. Bulgarlar şehirden geri çekilirken camiye büyük zarar vermişler.

 

Şehrin sokaklarında keşfe devam ediyoruz. Arka sokaklarda dikkat edilirse güzel rum evleri görülebilmekte. Meydana çıkan sokaklardan birindeki Türk Hava Kurumu binası bunlardan biri. Onun çaprazında yer alan ve üzerinde mimarının adının Yunanca harflerle kazılı olduğu, sarı boyalı bir diğeri de görmeğe değer. Aynı yoldan ilerlerseniz epeyce fakirleştiğini rahatlıkla fark edebileceğiniz sokağın solunda sadece duvarları kalan bir Ortodoks kilisesi dikkatinizi çekecek. Güzel binalar var. Çok azı onarılmış ama onarılabilse güzel olacak çok sayıda bina var. Yol ağzındaki sarı bir binaya göz koydum bile.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s