Osmaneli

Sabah kasvetli bir hava ve şiddetli bir rüzgar bizi karşılıyor. Kahvaltımızı yapıyor tekrar odamıza dönüp eşyalarımızı alıp son bir kahve içmek için sahildeki kulübenin yanına gidiyoruz. Adam “rüzgar şiddetli, polenler fincana düşer ” diye uyarıyor.  Biz sorun değil deyip oturuyoruz. Polenleri Metenin solucan sanıp üzerlerine basmamaya çalıştığını öğrenince epey eğleniyoruz. Meğer tümgün yere bakarak yürümesinin sebebi kendince solucanlara basmamak içinmiş. Polenin ne olduğunu anlatıyorum. Gölün yüzeyi polenlerin etkisi ile bakır rengine dönüşmüş.

 

Kahveci ile konuşuyoruz. O da İzniki beğenip beğenmediğimizi soruyor. Aslen Konyalıymış, “Geldim, buraya aşık oldum, kaldım “ diyor. Temiz, dürüst, işini severek yapan bir esnaf. Göl Kapısının çıktığınızda sahile en yakın kulübe onun. Tavsiye ederim.

 

Hedefimiz Osmaneli. Pazar günü kalabalık olmaz diyor ama son dakika otogara ulaşıyoruz. Tıka basa dolu bir minibüs ve minibüsün kapısında yarım minibüs dolusu insan bekleşiyor. Bir sonraki minibüs iki buçuk saat sonra. Grubun önemi bir kısmı Kaynarcaya gidiyormuş. Şoför onlara minibüsten inmelerini söylüyor ve başka bir araç çıkaracaklarını söylüyor. İnsanların bir teki bile tek bir itiraz etmeden, sızlanmadan araçtan iniyorlar. Böylelikle bizde araca binip yola çıkıyoruz. (4 TL)

 

Araç ana baba günü. Meğer haftasonu düğünler nedeniyle araçlar dolu olurmuş. Cuma ise Osmaneli pazarı, Perşembeleri İznik pazarı derken minibüsler gene dolar kalan üç günde ise genelde in cin top oynarmış. Bununla beraber yol epeyce güzel. Hatta neresi olduğunu bilemediğim bir yerde kendimi Machu Pichu da gibi hissediyorum. Sağ tarafta gri, kayalık bir dağ yamacı, aşağıdaki ovalık alanda rengarenk işlenmiş tarlalar ile yol akıp gidiyor. Nihayet bir saate yaklaşırken yolculuğumuzun sonuna geliyoruz.

 

Osmaneli başlangıç olarak bir hayal kırıklığı. Otogardan bakınca o tarihi evlerden bir iz göremiyoruz. ÖnceBilecik ‘e gidişi ayarlamam lazım. İnternette haftasonu her saat başı sefer olduğunu yazıyorsa da tıpkı hafta içi olduğu gibi her yirmi dakikada bir sefer düzenlenmekte (4 TL). Yolcu olmasa da sefer yapılıyor. Ayrıca Osmaneliden Adapazarına da gitmek mümkün.

 

Minibüste tanıştığımız kadınlar kendilerini izlersek yada en azından gittikleri yolu takip edersek eski evlere ulaşabileceğimizi söylediler. Hafif yokuşu tırmanmaya başladık.

 

İlginç bir yerleşim. TRT ‘de yöreyi tanıtan bir belgesele denk gelmiş ve çok beğenmiş ama fırsat bulupta bir türlü gidememiştik. Yöre eski evleri ile görülmeye değer bir yerleşim olarak görülüyordu. Burada binalar genelde iki yada üç katlı. Beypazarı evlerinin benzerleri fakat daha hırpani, daha bakımsız örnekleri bunlar. Boya bekleyen, sıva isteyen evler çoğunluğu. Potansiyeli olan fakat bunu yapmaya pekte enerjisi olmayan bir yerleşim burası.

 

Şehirlerarası yoldan yukarılara  doğru uzanan ortası akarcalı yollar Macar mimarın şehir planından kalma. Ama adamcağız bu ara sokaklara girecek kamyonları öngöremediği için yolun engebeli olması engellenememiş.

 

Yolda, hemen solda kasabanın Ulu cami görülüyor. Bir adı da onu yaptıran Rüstem Paşa ‘nın adını taşımakta. Mimarı Yüzgeç Mehmet Paşa. Kastamonudaki, beylikler dönemindeki camiler gibi bir çatıya sahip.

 

Tepedeki kilise binası ise fotoğraflarda göründüğünden çok farklı. Yangın sonrası şehri düzenlemekle görevli Macar mimar bu kiliseyi de inşa etmiş. 1874 yılında olan yangın kasabadaki bin kadar binayı ortadan kaldırmış. Üç apsisli, iki çan kuleli zamanında epeyce görkemli olduğu görülen bir bina olmalı. Günümüzde haneberduşlara ev olmuş.

 

Burası yüksekte kaldığı için etrafı nispeten görebiliyorsunuz. Biraz daha yukarılara çıkıp daha iyi bir manzaraya ulaşmak mümkün.

Kasaba ipekböcekçiliğinin yaygın olduğu bir kentmiş bir zamanlar. O nedenle kimi evlerden “böcek evi” olarak bahsedilmekte. Böcek evlerinde çatı katlarında ipek böcekçiliği için uygun ortam sağlanmış. Fakat günümüzde kozacılık ölmüş. Canlandırılmaya çalışılıyor. 

 

 Ağustos aylarında şehrin festivali var. Domates ve karpuz şehrin pek çok ürününün önde gelenlerinden. Hatta kasabanın turizm bültenindeki domateslerin rengi iştah açıcı. Evliya Çelebi ise buranın ayvalarını övmüş gezi notlarında. Hatta buranın ayva lokumu da meşhurmuş ama bulupta tadamadık.

Osmanlı hava postasının ilk kalkış noktasından ayrılıp Bilecik yoluna çıkıyoruz.  Yol üzerinde yer alan Vezirhan ‘ı görüyoruz. Yapılan restorasyon ruhunu öldürmüş olmalı.

 

Bilecik ‘i gezemedik. Daha doğrusu gezmek istemedik. Şehir oldukça engebeli ve havanın boğucu sıcaklığı olması nedeniyle üşendik. Ama gezilecek epeyce yer var. Otogardan hemen hemen her saat İstanbula otobüs var.

 

Otobüs yolculuğu oldukça rahattı. Söylendiği gibi Gülümbe Bayırı pekte rahatsız edici gelmedi. Uzunca bir süre tren yolu ve Sakarya Nehrini kah sağımızda kah solumuzda görerek ilerliyoruz. Nehirler coğrafyayı da doğayı da çok derinden etkiliyor. Ali Fuat Paşadaki çelik köprü epeyce eski olmalı. Sanırım Almanların inşa ettiği köprülerden biri olmalı. Nehir kıyısında piknik yapanlar, balık tutanlar…  Sol tarafta kalan köylerde görülen tek tük eski tarz evler.  İnsanı bir daha gelmeye teşvik etmekte.

 

Maliyetler (ulaşımlar kişi başı, konaklama oda/gece)

 

İstanbul –Yalova   (otobüs)       15 TL

Yalova- İznik          (minibüs)     7,5 TL

İznik Osmaneli      (minibüs)        4 TL

Osmaneli- Bilecik (minibüs)        4 TL

Bilecik- İstanbul   (otobüs)        20-25 TL

İznik Konaklama   (sahil otelleri)           100 TL

İznik Konaklama   (k.arslan cad. otelleri)           60 TL

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s