Palmyra _ Şam

Gün – 6

Sabah erkenden kalkıyoruz. Önce Süleymaniye Tekkesinin haziresinde yatan Vahdettin ‘in mezarına uğruyoruz. Görevli orada. Söz verdiği gibi kapıyı açtırıyor. Artık Vahdettin ‘in mezarı karşımızda.

Vahdettin haindi, değildi tartışmalarına girecek değilim. Eli kolu bağlı bir hükümdarın ne tasarrufu olabilir? Savaşa katılan V.Mehmet Reşat ‘ı neden kimse eleştirmez? Devletin parasını,aldığı borçları yurttaşları Balkanlarda, Kırımda katledilirken borazda yaptırdığı saraylara harcayanlara dek çok konu, çok kişi var daha. Biz insan olarak görevimizi yapıp duamızı okuyoruz. Gerisi Tanrının takdiri.

 

Bugün Palmyra ‘ya gideceğiz. Bunun için önce Harassa garajına gideceğiz. Taksi 300 sp tutar denilince belediye otobüslerine bakalım diyoruz. Bir şoför bize 15 numaralı otobüse binmemiz gerektiğini söylüyor. Bu muhteşem bir hat. Şehrin iki garajı olan Harassa ile Soumaria arasında çalışmakta. Nihayet 15 numaralardan birini görüp hangi yoldan gittiğini gözledik. Sonra yolun üzerindeki ilk otobüs durağında beklemeye başladık. Çok geçmeden araç geldi ve Harassa garajına ulaştık. Toplu taşıma Şamda çok ucuz. Adambaşı 10 SP ödedik.

Harassa, Şamın kuzeyine yapılan ulaşımın ana merkezi. Hatay menşeeli çok sayıda firmanın burada bürosu mevcut. Her akşam saat 22:00 da beş,altı otobüs Hatay’a gitmek üzere kalkışa geçmekte. Garajın içine girerken Xray tarafından çantalarınız incelenmekte.

Palmyra için ofisleri dolaşıyoruz. Saat 08:30 . Ama giden otobüs yoktu. Alalniah ‘a uğruyoruz. Onlarda da olmazsa Alkadmous ile gideceğiz. Karşı sıradaki Alsultan ‘ı işaret ediyor. 9:00 kalkışlı bir otobüsleri var ve adambaşı 200 SP ödeyerek biletimizi alıyoruz.

Otobüs dendiği gibi 9 ‘da değilde 9:30 ‘da harekete geçiyor. Yerimizdeki klimayı ayarlamak mümkün değil. Kapakları olmadığı için buz gibi bir hava kafamıza vuruyor. Hemen bir sıra arkaya kaçıyoruz. Yol uzun. Kısa süre içinde, şehir çıktıktan az bir müddet sonra manzara çöle dönüşüyor. Bu çöller kumul değil. Genelde beyaza yakın çakıllardan ve daha küçük taş parçacıklarından oluşmuş. Yolda gözüme bir ara Fransız askeri mezarlığı çarpıyor. Bizim onca şehidimiz nerede peki ? Varsa, yerini bilen var mı? Yoksa neden yok?

Bitmezmiş gibi görünen üç buçuk saatin ardından Palmyra’ya varıyoruz. Hep aynı umutsuz, tekdüze çöl bize eşlik etmekte. İner inmez taksiciler etrafımızı sarıyor. Öyle bir yerdeyiz ki Ma’an kalesi çok ço kuzaklarda görülüyor. Servis var mı diye soruyoruz ama yanıt olumsuz. Mecburen taksi. Adam başı 200 SP ‘ den 400 SP diyor Arap..Tenzilat diyorum 300 SP ‘ye anlaşıyoruz. Az biraz dolanarak Bel Tapınağının önüne dek taşıyor bizi.  Siz siz olun kaleye çıkarttırın kendinizi. Kaleden aşağıya inmek kolayda kaleye yayan çıkmak biraz zor. Bizim aklımız kesmedi bu nedenle kaleye çıkmayı denemedik bile.

Palmyra. Çölün gelini. Fırsatlardan yararlanıp çok hızla büyümüş, zenginliği sonuna dek yaşamış ve aynı hızla çöküp sefaleti tatmış bir şehir. Kendi kadar belki de daha çok Zenobia ile anılır. Kent çölün ortasında bir vahadır ve bu da ona ticaret yolu üzerinde olma imkanı vermiştir. Palmyralılarda bundan azami istifade edip zenginleşirler. Günümüzün İsviçresi gibi etrafta olan onca olaya rağmen bağımsızlıklarını korurlar. Ta ki Marcus Antonius ‘a dek. Romalılar şehri alırlar ve Roma yönetimi başlar.

Zenobia bu şehirde doğan zengin,aristokrat bir kadındır. Günümüzdeki Zeynep, Zennube gibi isimlerinde isim annesidir. Şansı mı yoksa hırsı mı yardım etmiştir bilinmez ama Palmyra kralının ikinci eşi olarak evlenir. Bir oğlu olur ve bir yıl geçmeden eşi ve üvey oğlu suikaste uğrar ve öldürülür. Oğlunun adına Zenobia tahta çıkar.

Hırslı ve zeki bir kadın olmasının yanısıra dönem olarakta şanslı bir dönemdedir. Roma dini nedenler ile sarsılmakta, isyanları bastırmak için ordularını merkeze çekmektedir. Zenobia büyük bir şehir olan Bosrayı ele geçirir. Ardından Mısırı ele geçirir. Mısırdaki Roma generali direnir ama direnişi sırasında kafasını kaybeder. Zenobia kendini Mısır ‘ın imparatoriçesi olarak ilan eder ve Kleopatra ‘nın mirasçısı olduğunu yayar. Güçlü bir ordu ile Anadoluya girer ve rivayetlere göre Ankara hatta Kadıköye dek ilerler. Geride kalmış zayıf Roma garnizonlarını ezer geçer. Artık adı savaşçı kraliçe olarak anılmaya başlamıştır.

Ama bu sırada Romalılar Galyadaki problemlerini çözmüş, gözlerini Suriyeye dikmiştir. Hızla, başlarında Aurelian olduğu halde inanılmaz bir mesafeyi kat edip isyan eden her şehri ezerek Palmyraya ilerlerler. Sadece İstanbul (Byzantion) ve Tyana biraz direnebilir Romalılara karşı. Önce Antakya yakınlarında Immae Savaşı ‘nda Palmyralıları yenerler. Palmyra ordusunun bir kısmı Antakyaya diğer kısmı Emessaya (Urfa) çekilir. Romalılar strateji uzmanıdır. Hazinenin olduğu Emesa ‘ya saldırı ve burada Palmyralıları tekrar ezerler. Altı ay geçmeden Roma orduları Palmyra önlerine gelmiştir.

Şehrin kaderi aşağı yukarı bellidir. Zenobia oğluyla beraber gizlice bir deve sırtında Perslere sığınmak üzere kaçarken yakalanır. Roma ‘ya esir olarak getirilirken yolda oğlu ölür. Bundan sonrası biraz bulanıktır. Kimisi imparatorun Zenobiadan çok etkilenip ona özgürlük verdiğini ve Tiburda (günümüzde Roma yaınlarındaki Tivoli) bir villa tahsis ettiğini söyler. Kimine göre burada imparatorun metresi olmuş kimine göre ise Romalı konsüllerden biri ile evlenmiştir. Bir rivayet ise Zenobia ‘nın intihar ettiğine yöneliktir ama kısa ve serüvensiz bir son olmasından mıdır bilinmez pek akla getirilmemiştir.

273 ‘te Zenobia ‘nın ardından Palmyralılar gene isyan ederler. Aurelian gene gelir ve şehri tekrar ele geçirir. Bu kez askerlerine şehri yağmalama izni verir. Palmyralılar Bel Tapınağına sığınır.Bu romalıların işlerini daha çabuk görmesini sağlar.

 

Biz de gezimize önce Bel tapınağı ile başlıyoruz.

1. yüzyılın en büyük ve en önemli dini yapısı olduğu sanılıyor yörede. Gerçektende aklın sınırlarını zorlayan büyüklükte bir avlu yüksek duvarların ardında yer almakta. Tapınağın boyutları 205 * 210 m.  Bu avluda çok sayıda sütunun yanısıra pek çok kabartma ve heykelde söz konusu. Fakat çöl ikliminin etkisi ile kabartmaların oldukça yıpranmış olduğunu belirtmek gerek. Avlunun içinde içinde küçük bir avlunun daha olduğu ana tapınak görülüyor. Oldukça büyük, heybetli ama genede zarif bir yapı. Bu tapınağın duvarlarında ve yakınlarında dikkatlice bakılınca epeyce görülecek detay mevcut. Zenobia ‘ya ait olduğu söylenen bir kabartmada burada.  Bu kısma giriş paralı. Bizanslılar ve Osmanlılar burayı bir dönem askeri amaçla kullanmışlar.

Bel (Ba’al) Tapınağından çıkınca antik kente girmeksizin direkt Mezarlar Vadisi ‘ne girdik. Yolun solunda bir tepenn üzerinde kuleler var. Aslında yolun soluna bir duvar yapıp antik şehrin surları diye yazmışlar. Surların dışında hurmalıklar ve büyük bir göl var. Palmyraya zenginliği bahşeden vaha bu olmalı.

Fotoğraf çekmek çok zor. Kum fırtınası nedeniyle gökyüzü kum rengi. Fotoğrafları odaklayamıyorum bir türlü. Çöl aslında kumluk değil. Sahranın bile %90 ‘ı kumluk değilmiş. Çölde ağırlıklı olarak çakıl var. Ama uçuşan kumlar taşlara, çakıllara çarpa çarpa onlarıda parçalıyor olmalı. Akrep çıkar,yılan çıkar diye yoldan pek çıkmadık.

 

İlk tepede sağlam kalmış kule mezarlar var. Bunların girişleri kapalı. Sadece bir tanesi neredeyse çökmüş olduğu için girilebilir durumda. Kapalı olanlara restorasyon yapılmış. Kulelerin her biri bir aileye ait. İki üç kattan oluşan yapıların her bir katında üç dört sıra raftan oluşan mezar bölmeleri var. Mezarlara cesetler mumyalanarak yerleştirilmiş. Bunlar günümüzde Palmyra müzesinde görülebilir denmekte. Mezarlarda süslemeler var. Zorlukla görülen bazı süslemeler söz konusu.

Tepeden kaleye bakarken sol omuzunuz hizasında da kuleler devam ediyor. Burada yer alan Üç Kardeşler mezarı hemen hemen en sağlam kule ve paralı olarak geziliyor. Ama biraz uzakta kaldığı için tur otobüsleri gitmekte. Taksi ile de gidilebilir.

Kale tarafında ise aradaki boşlukta bir çok mezar daha var. Buradaki kulelere girilebilmekte. Pek iç açıcı yerler değil. İnsan huzursuz oluyor. Kulelerin yanısıra toprak içerisine açılmış galerilerde mevcut. Biz bunların halk tipi mezarlar olduğunu düşünüyoruz. Çok sayıda lahit sağa sola devrilmiş durumda. Bunlar içinde güzel görünümlü olanları var. Bu kısım aslında Palmyranın tümü sahipsiz olduğu için epeyce defineciler tarafından yoklandığını tahmin ediyoruz. Topraktan çıkan mezarların giriş kapılarının üzerindeki mermer yada taş oyma kısımların etrafta genelde parçalanmış durumda olması bizde bu intbahı bıraktı.

Kaleye çıkamadık. Kale gayet müstahkem. Kendisine Lübnan prensliği verilen Dürzi Fahreddin isimli bir arap tarafından 16. yy da kullanılan kalenin adı Maan Kalesi. IV. Murat tahta çocuk olarak çıkınca imparatorluğun sağında solunda isyanlar patlar. Bunlardan birisi de tarihimizde Maanoğlu Fahreddin olarak anılan bu zatın başlattığı isyandır.. Zaten kafasız olduğu için bizim birliklerde bu adamın kafasını kulanmadığı için İstanbula nakletmişler. Çocuklarıda canlı olarak İstanbula getirilir. Çocukların akıbetini bilmiyorum. Sadece kaleden kurtulan kızı Diyarbakır ‘a kaçar ve orada bakırı gümüşe, gümüşü altına çevirdiğini söylemeye yani ilmi simya ile uğraştığını sağa sola yayar. Onu yerel tarikatlardan birinin başı himayesine alır. Gel zaman git zaman IV. Murat Bağdat seferine çıkar. Gelenek olduğu üzere yörenin evliyalarına uğrar. Bu kadın dergahında ilmi simyaya hakim biri olduğunu ve sultanın seferde paraya ihtiyacı olduğunu söyler.Sultan Diyarbakırdan çıkarken bu kadınlara yüklü miktarda para bırakır ama adamlarından birisinide gizlice onları izlemekle görevlendirir. Ortada altın yoktur sadece sarı renkli bazı metaller vardır. Neden altın olmadığı sorusuna ise daha işe yeni başlandığını altının zamanla oluştuğunu söylerler. Bu sırada sultanın bıraktığı paralar eğlencelerde har vurulup harman savrulmaktadır.sultan Bağdat ‘ı alır dönüş yolunda şehre uğrar. Burada bu iki kadının kellelerini de alır.

Kaleden harika bir manzara olduğunu tahmin ediyorum. Kalenin 13. yy da Memlukler tarafından inşa edildiği sanılmakta.

 

Palmyranın antik kent bölgesindeyiz. Önce Diocletian tarafından elit askerlerini barındırdığı tapınaktan bozma kısmı gezdik. Cardo Maximus ‘un (Sütunlu cadde) sol tarafı Bizans dönemi kiliselerinin kalıntıları daha doğrusu yıkıntılarına ev sahipliği yapmakta.

Sağ tarafta tetrapilion ‘un hizasında agora ve senato binası yer almakta. Tiyatronunda yakınında olan bu kısımlarda günümüzde pek birşey kalmadıysa da içerisinden toplanan heykellerin bir kısmı Şamdaki Ulusal Müzede sergilenmekte.

Tiyatrosu kapalı ama demir parmaklıklardan gördüğümüz kadarıyla oldukça güzel. Burada İpekyolu festivali adında bir şenlik düzenlenmekte.

İki Belçikalı kızla lak lak ettikten sonra ayrılıp yolumuza devam ediyoruz. Kararlıyız, yüyüyeceğiz ve bu şekilde 300 SP kar edeceğiz. Önce turizm bürosuna uğrayıp Palmyrayı anlatan birşeyler alıp karşısındaki müzeye geçiyoruz. Ama müze saat 4 ‘te kapanmış (Giriş 150 SP ) bu nedenle bahçesinde dolanıp garaja gitmek için yöneliyoruz.

Yine alışıldık görüntüler. “Hello, hello“ diye bağıran, bahşiş isteyen çocuklar. Adres sorduğumuz epeyce yaşlı bir adam Türk olduğumuzu öğrenince dua etmeye başlıyor. Çeşitli küçük olaylar.

Bir restoranın önünden geçerken adam sesleniyor. “Şam, Homs ?” Duymaz olaydım ama atlıyorum. 200 sp? Kadmous? Diyorum “evet” diyor. Film işte bu noktada kopuyor.

Sadece iki kanalın çektiği televizyona bir çeyrek saat kadar bakıyoruz Hamas liderlerinin fotoğrafları ile duvarları bezenmiş lokantada.  Nihayetinde adam tekrar gelip istasyona gideceğimizi söylüyor. “Tamam da neyle, servis yok ki ortada” diye birbirimize sorarken adam motosikletinin arkasına ikimizide alıyor. Alıştığımız birşey değil kesinlikle. Biniyoruz. Adam başlıyor. “Khois Türkiye” diye bağırmaya. Bende adettendir diye “Khois Suriye ” bağırıyorum. Dini birşeyler söylüyor, elhamdülillah diyorum. Ne olacağız diye düşünüyorum. Uğur arkamda ama gıkı çıkmıyor. Sanki arkamda saksı taşıyorum. Adama uyacağıma adam bana uysun. Kelime-i şahadet getirmeye başlıyorum devamını adam tamamlıyor. Neredeyse Palmyra sokaklarında Ya Allah! Bismillah diye motorla dolaşacağız. Tam şenlik ama hafiftende tırsmıyor değilim.

Curcunanın birinci faslı, Kadmous denilipte Dejle (dicle) tur çıkan, ön camının üzeri gazete ile kaplı otobüsü görünce bitiyor. Uğura göre Hamas kamplarına kaçıracaklar bizi.

Araca biniyoruz. Sanki görecek birşey varmış gibi en öndeyiz. En kenardan,gazetelerin yapıştırılmadığı küçük bir aralıktan gelen güneş ışığı ağzımızın tadını kaçırıyor.

Tam Şama 100 km kalmışken otobüslerin durduğu bir yol ayrımına park ediyoruz. Bir tabelada Irak 187 km yazmakta. Uğur haklı mı acaba diye düşünüyorum. Şoför “yallah” deyince herkes gibi bizlerde iniyoruz. Aaktarma mı diyorum ama şoför muavini adamın dediği hiç birşeyi anlamıyorum.

Suriye Kızılayının acil servis ünitesinin önü ana baba günü gibi ve herkes oraya doğru yürüyor. Belki alalade, olağan bir durum bu ama manzaradaki detayları görünce ürkmemek elde değil. Yolun kenarında iki tane arkası açık kamyonet var. Bu kamyonetlerden birinin arkasına ağır makineli tüfek yerleştirilmiş. Ötekisinde ise tüfek yoksada tüfeğin yerleştirilebileceği yuva var sadece. Araçlar askeri değil. Askerlerde de Suriye ordu üniforması yok. Pek çok asker gördüğümüz için bunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Daha çok kamuflajı andıran kıyafetler bunlar. Adamlarda da peşmerge tipi var. Akıbetimizin ne olacağından, burayı izleyen İsrail uydusu var mıdıra dek bin bir türlü şey üzerinde konuşuyoruz. Sonrasında muavin gene bizleri toplayıp otobüse bindiriyor. Karanlıkta Harassa garajına varmış oluyoruz.

Yolda konuşacak çok zaman oldu. Bu konuşmalarımız sırasında vardığımız kararlardan biri  ertesi gün İstanbula dönmek.Akşamları Hatay ‘a otobüs olduğunu biliyoruz ama bunu teyit etmek için gara girmemiz gerekiyor. Garaj mahşer yeri gibi kalabalık. Çantaları Xrayden geçirirken bu kez bel çantamdaki çakı tespit ediliyor. Sabahta aynı makineden geçirmiştim ama görmemişlerdi. Benim çantamı işaret ediyorlar. Çantanın bana ait olduğunu ve benimde Türk olduğumu söylüyorum. Sempatik hareketlerle çakımı inceleyip bana geri veriyorlar. Ama eğer Suriyeli olsaydım işin rengi epeyce farklı olacaktı gibime geliyor.

Garajdaki tüm Türk firmalarında fiyat ve kalkış saati aynı. Şam ‘dan Hatay ‘a gidiş 400 SP.

Çıkışta,sabah bizi garaja getiren 15 numaralı otobüslerden birine rast geliyoruz. Acayip hareketlerle adamın yolunu kesmeye çalışıyorum. Adam mecburen gitmesi gerektiğini, duramayacağını anlatan işaretlerle yanıtlıyor beni. Meğer son sefermiş. Bunu otobüsü takip edip ulaştığımız belediye otobüslerinin garajında öğreniyoruz. Otelin kartını şoförlere gösterince bana bekleyen servislere gitmem gerektiğini işaret ediyorlar. Adambaşı 10 SP ödeyerek Merjeh Meydanına dek gidiyoruz. Oradan inip doğruca Subway ‘a gidiyoruz. Palmyradan beri hayalini kurduğum yemeklere kavuştum. Ben bir sosisli (50 SP) ve bir whopper (95 SP)  ile kola içiyorum. Bu diyarda Fanta ‘nın elmalısı da çıkmış. Elmalı maden suyunu andıran bir tadı var (25 SP). Uğur benden farklı olarak bigmac alıyor (60 SP).

Subway ‘in ucuz ama hem doyurucu hemde besleyici menüleri hayallerimi yıkıyor ve sadece whooperi yiyebiliyorum. Çünkü doydum. Whooperi sadece hamburger değil. Şahane kızarmış patates, harikulade turşu dilimleri ve mayoneze bulanmış salata yaprakları da var yanında. Hamburgr katlarının içerisine birde yumurta kırılıp yerleştirilmişki anlatılmaz. Sosisli sandviçin boyununda bir karıştan uzun olduğunu eklemem gerek.

Yiyemediğimiz sandviçleri paket yaptırarak otele, kabirvari odamıza dönüyoruz. Palmyra ‘nın tüm kumu üzerimizi kaplamış sanki. Çorabımı çekip bırakıyorum bir toz bulutu uçuşmaya başlıyor. Yıkanmadan önce traş olacağım. Vücut şampuanını köpürtüp yüzüme sürüyorum. Bıçağı yüzüme ilk vurduğumda kahverengi bir renk akıp gidiyor yanağımdan lavaboya doğru. Defalarca sabunluyorum bedenimi ve ancak temizlenebiliyorum.

Gün – 7

Sabah 9:20 gibi uyanıyoruz. Saatin camına vuruyorum bir problem mi var diye. Neden sonra ancak odada pencere olmadığını hatırlıyorum.

Midem kötü, karnımda bir basınç var. Açlıktandır diyordolapta beklettiğimiz dünden kalan sosisli sandviçleri yiyoruz.

Planımız gereği, artık Ürdüne gidilmeyeceği için Bosraya da uğramayacağız. Gidiş dönüş en az dört saat sürecek ve daha fazla para bozdurmak istemiyoruz.

İlkin Hataydan İstanbula dönüşü ayarlamamız gerekmekte. Bunun içinde firmayı aramalıyız. Aramızda gerilimler artıyor iyiden iyiye. Uğur kontörlü telefon bulalım derken ben üç kuruş için yorulmaya ve vakit kaybetmeye gerek yok diyorum. Postane arıyoruz. Alışıldığı üzere  bilen yok. Eninde sonunda otele çok yakın bir noktada postane binasını buluyoruz. Hicaz demiryolları binasının sol çaprazındaki sırada. Ayrıca üst katında birde pul müzesi var. Ama kontörlü telefon yok. Ne yazıkki bu sonuca ulaşabilmek için sıcakta kaybettiğimiz zaman ve enerjinin hesabı yok. Allahtan sırt çantalarımız otelin emanetinde durmakta. Haybeye yorgunluk.

Güneşten sakınmak için Süleymaniye Külliyesinin içinden geçerek Ulusal Müzeye gidiyoruz.

Müze girişi 150 SP. Bahçeden geçip önce sol tarafa giriyorsunuz. Bu müzeninde girişi Alheer lgharbi kalesinin girişi esinlenerek yapılmış. Neresidir burası bilmiyorum.İşin ilginci ve kötüsü içeride fotoğraf çekmek burada da yasak.

Sol taraftan ilerlediğinizde Roma ve Bizans dönemi eserlerin sergilendiği odaları görüyorsunuz. Ama ağırlık Palmyra ‘da. Palmyradaki mezarlardan çıkarılan eşyalarda sergilenmekte. Mezarlardan ağırlıklı olarak Çin ipeği çıkmış. Ve aradan geçe onca zamanada kısmende olsa meydan okuyorlar.Katta Duro Europosta İngiliz askerlerince rastlantı eseri bulunan nernelerde sergilenmekte. Çok övüldüğü halde nedense pekte etkilenmiyorum. Sadece bir at için yapılmış bronz, örme zırh ve girişin tam karşısındaki freskin alt sırasındaki çocukların yüz hatları görülmeye değer.

Bu katta benim için en ilginç olan şey üzerinde Yunan tanrılarının yer aldığı mozaik pano oldu. Panonun sağ üst köşesinde kuzey rüzgarının tanrısı Boreas yer almakta. Ama ilginç olan BOPEAC şeklinde yazılıyor olması. Çok istediğim halde fotoğrafını çekemedim. Aynı odanın devamında güzel birde lahit bulunmakta.

Sol bloktaki en güzel bölüm alt kattaki Palmyra hipojesi. Palmyradan çıkarılıp burada tekrar monte edilmiş. Yapı mükemmel.

Girişin solunda tahminen dua etmek iin kullanılan üç nef var. Tam karşımızda ise (yanılmıyorsam) kırk iki bölmeden oluşan mezar kısmı bulunmakta.Her bir bölmede, mezar sahiplerinin büstleri zarif bir şekilde işlenmiş. Çok yaşlı ve çok genç yüzler bir arada. Ölümün tırpanı her yaştan insana dokunmuş. Aradaki boşlukta ise büyükçe, zarif ama görkemli bir ştel yer almakta.

Arkamda kalan duvarda ise bu hipojenin bulunuşu sırasında çekilen fotoğraflar sergilenmekte. Fotoğraflara bakınca çöl kumlarının antik şehri nasılda kapladığını görebiliyorsunuz.

Sol bölümden sağ bölüme geçmek için üst kata çıkmak ve buradaki asma katı aşmanız gerekmekte. Burada, gene Palmyraya ait ama çok daha sonraki dönemlere tarihlenen buluntular yerleştirilmiş. Sağdaki duvarda muhtemelen bir Türk savaşçısının at üzerinde yayının kirişini gererken yapılmış bir çizimi var.

Sağ bölümü gezelim. Burada Ugarit kazılarından elde edilenler sergilenmekte. Ugarit tahminlerimin ötesinde bir zenginliğe sahipmiş. İspanyol turist grubuna rehberlik yapan adamın anlatımında Ugarit ‘in “sağlıklı kadın” anlamına geldiğini öğreniyoruz.

Burada Rakka ‘da bulunan parçalarda sergilenmekte. Özellikle bir ejderha (yada dev bir yılan) ile dövüşen çekik gözlü, atlı adam heykelciği kayda değer. Rehber Moğol desede saçları at kuyruğu yaparak ören atlılar ilk dönem Selçuklular. Sessiz ve derinden bölgedeki Türk varlığını silmeye yönelik bir propoganda sürmekte.

İslam eserleri reyonundayız. Çeşitli dönemlere ait envai türlü eser sergilenmekte. Meğerse Homstaki Halid bin Velid türbesinde Baybars ‘ında sandukası bulunuyormuş. Masif ceviz bir sanduka. Ahşap işçiliği çok güzel. Ama koskoca Kıpçak general için “Arap savaşçı” diye yazmışlar. Pes doğrusu, delirmemek elde değil.

Karnım kötü. Gördüğüm en kötü tuvalete girmek zorunda kalıyorum. Üç tuvalet var. Alaturkalardan birinin kilidi bozulmuş, diğerinin kilidi sağlam ama aydınlatması çalışmıyor. Alafranganın ise kapısının sapı yok çünkü kuburun içinde…

Derdimin dermanı yanıma ne olur ne olmaz diye aldığım etkili haplar. Birisini ağzıma atıyorum ama epeyce sarsılmış durumdayım. Huzursuzlukta cabası.

Bununla beraber eski kente inip hediyelik vb almamız gerekli. Hamidiyeden giriyoruz. Artık aşina olduğumuz sokakları geçip Mithat Paşa çarşısına dalıyoruz. Sonra tekrar ara sokaklara geçip baştan turluyoruz.

Burada neler var anlatalım artık İlk başta şam fıstığı. Ecnebilerin cinnamon dediği kırmızımsı pembemsi renkte etli bir kabuğu olan yemişin kilosu 200 SP. Bildiğimiz sert kabuk bu yumuşak kısmın altında. Meyvesi ise yağlı. Isırıldığında bıçağın sabunu kesmesi gibi kesiliyor. Tuzda pişirilmediği için tadı epeyce farklı. Yarım kilo alıyorum.( Havadar biryerde, sıkıştırmadan saklamanız gerekmekte. Yoksa kabuklar büzüşüp kuruyor ve hediyelik vasfını epeyce kaybediyor )

Ayrıca birkaç model kuru üzüm var. Açık renk olanlardan tadıp yarım kilo kadar daha alıyorum. Neredeyse bedava. Kuru kayısının kilosu 250 SP ve tadı oldukça leziz. Boşa “bundan iyisi Şamda kayısı” dememişler. Ayrıca kayıs pestili de aldık.(50 SP)

Şanşımıza Halepten almaya üşendiğimiz sabunlar burada karşımıza çıktı. İkişer kalıp zeytinyağlı sabun aldık. Sabun kutusunun üzerinde Türkçede var ama sanırım google translateden direkt çevirmişler. Sabunların tanesi 50 SP. Ayrıca başparmak boyunda oldukça yağlı ama etkili kokusu olan sabunlarda satılmakta. Ucuza diye neredeyse yığınak yaptıysakta fiyatı yanlış anladığımdan sadeceikişer tane alıyoruz. Tanesi 50 SP. Lavanta, yasemin ve gül kokusu (özellikle gül) tarif edilmesi güç bir güzelliğe sahip.

Bunun dışında takı ve süs eşyalarına da bakıyoruz. Bunlarda da güzel modeller var ve fiyatlar bizdekilerle kıyaslandığında oldukça ucuz. Özellikle sabunları aldığımız yerdeki mercan kolye ve bileklikler (tanesi 150 SP ‘den başlıyordu)  görülmeye değerdi. Alışveriş yaparken mutlaka ada ne derse desin “tenzilat” deyin. Muhtemelen her halükarda kazık yiyoruz ama hasarı azaltmanıza yardımcı olur.

Emevi Camiinin yakınlarında, meyve suyu almaya giderken renkli kumlardan hoş görünümlü manzaraların yapıldığı cam kaplardan birer tane aldık.

Buralarda dolaşırken buzdolabı magnetlerine denk geliyoruz. İlk defa bu denli güzel olanlarına denk geliyoruz. Ben Emevi Camiini betimleyen magnetlerden birine 100 SP veriyorum. Uğur ise tanesi 25 SP den güzel nazarlıklardan birkaç tane alıyor arabaya asmak için.

Emevi Camiinin arkasına geçip biraz dinlenmeyi düşünüyoruz. Bu bölgede genelde ikinci el eşyalar tabiri ne kadar yerinde olur bilemem antikalar satılmakta. Genelde sedef kakmalı ahşap sandıklar dikkat çekiyor. Küçük bir file gözümüz çarpıyor. Fiyatını soruyoruz. Gümüşmüş. Yaklaşık 150 USD. Geçip gidiyoruz.

Caminin arkasında oturup dinleniyoruz. Epeyce yorulmuşuz ama herkese de birşeyler almayı başardık.

Dönme vakti. Kalkıyoruz. Dönmemiz gereken sokaktan değilde bir sonrakinden dönmeye kalkınca hiç görmediğimiz yerlere giriyoruz. Duvarda asılı levhaya göre halı tamircilerinin bölgesi burası. Ama dolaşmaya devam etmeye ne cesaretimiz nede vaktimiz var. Geldiğimiz gibi geri dönüp doğru sokağa sapıyoruz.

Son kez hava şehitlerine ve Selahattin Eyyübi ‘nin ruhlarına fatiha okuyoruz. İnsanlar bize hayretle bakıyor.

Tüm yorgunluğumuzla otele gidip çantalarımızı alıp 15 numaralı otobüsü yakalayarak Harassa ‘ya gitmek istiyoruz. Sırtımızdaki onca yükün ağırlığı ile paytak adımlar atarak otobüs durağına varıyoruz. Gelen giden otobüs yok. Henüz saat 19:30 . Vaktimiz var ama ne olur ne olmaz. Ervislere durdurup “Harassa pulman garaj” diye soruyoruz. Cevap hep aynı. “Mafiş”. Taksiye verecek paramız yok. Toplam 56 SP  kaldı yanımızda.

Nihayet servislerdeki bir adam “Harassa garaj” diye seslenince sevinçle zıplıyor ve araca atlıyoruz.

Fakat sevinç kısa sürüyor. Çünkü iki dakika sonra iniyoruz. Adam başka servisleri gösterip “Harassa” diyor. Aktarma yapacağız. Duraktan kasap kılıklı bir adam çıkıyor.  “Harassa pulman garaj” diyorum. “La” ile başlayan olumsuz bir cevap geliyor. Gene umutsuzluk. Adam üzerime doğru ilerliyor. Üzerimde “Turkey ” yazan ayyıldızlı tişört var. Kendini gösterip “Kamışlı, en el Türki “ diyor. Elimi göğsüme vurup  “Türki, selamın aleyküm” diye yanıtlıyorum. Gelin dercesine bir el hareketi yapıp bizi çağırıyor, akan trafiğin ortasına dalıp bir servisi durdurup bizi bindirip vedalaşarak karanlıkta gözden kayboluyor. Unuttuğumuz Türkler bizi unutmamış.

Harassadayız. Gene ortalık ana baba günü. Yine Xrayden geçiyoruz. Bu kez çakı gene tespit edilemiyor. Bilet alıp dönüş saati olan 22:00 ‘ beklemekten başka yapacak bir işimiz yok.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s