Suriye ( Halep)

Gün – 1

Saat üçe geliyor. Makinamı kapatıp arkadaşlarıma “gidiyorum” diye sesleniyorum. Vedalaşıyoruz. Hemen dibimizdeki bilinmeyen bir coğrafyaya yaptığım bu seyahati hala garipsiyorlar.

Önce eve gitmem gerekiyor. Kızıltopraktan Kadıköye, oradan da annemlere gidiyorum. Eşimde yetişebilmiş. Biraz soluklanıp çantamı alıyorum. Evdekilerle vedalaşma anı. Sanki cepheye gidiyorum gibi geliyor bana.

Taksiye atlıyorum. Zaman daralmış. Taksiciyi Avustralyalı bir turist dolandırmış mı ne.Tipik halimle adamla konuşuyorum. Gevşiyorum, iyi oluyor bu.

Haremdeyim. Uğur çoktan gelmiş. Az biraz bekliyoruz. Yazıhaneye girip Hatay garında kiminle muhattap olup Suriyeye geçiş yapacağımızı öğreniyoruz. Zaten otobüste geliyor. Yarısından fazlası boş. Fakat epeyce yerde durup yolcu aldığı için Boludaki mola yerine vardığımızda otobüsün neredeyse tamamı dolmuş.

23 ‘ doğru Aştideyiz. Yolcu alınan kısa süre içinde inip Ankaradaki arkadaşları arıyorum.

Gün – 2

Aksarayda bir yerde daha duruyoruz. Derin bir uyku için neler vermezdim. Yolculuk boyunca kah uyuyup kah uyanıp gitmekten iyice sersemlemiş durumdayım. Saatlerdir Ankaradan binen bir kadın yanındakiyle konuşuyor. Bir ben mi rahatsızım bilemiyorum. Sonunda Adanada iniyorlar. Nispeten rahatlıyorum. Adanada tek tip ama güzelce inşa edilmiş apartmanların arasından geçiyoruz.

Yolda uzaklarda bir hayal gibi sarp bir  tepenin üzerinde bir kale geçmişten geleceğe zamanı bekliyor.

Önce İskenderun sonrasında Antakya. Adanadan sonra manzara da değişti. Deniz ve büyük nehirler herşeyi nasılda değiştirebiliyor.

Antakya garajında iniyoruz. 8:30 servisi kaçmış. Saat 9 ‘a gelmekte. 9 :30 ‘da bir servis daha var. Servisle Hatay ‘a inip Uğur ‘un telefonunun pin sorununu çözüyoruz ama Hataydan gara 12 TL ödeyerek ancak taksi ile ulaşabiliyoruz.

Neyseki Halep servisi daha kalkmamış. Aradığımda bekletiyoruz dedikleri aracın kalkacağıda yok gibi. Bu boşlukta ayın 22 ‘si için dönüş biletlerini ayarlıyoruz. Son iki yer. Alıyoruz. Hemen bize Ürdünde katılacak arkadaşımıza SMS gönderiyoruz dönüş biletinde yaşanabilecek problemi bildirmek için. Bu arada Halep biletini de ödüyoruz. (10 TL/ adambaşı ).

Araçta altı kişiyiz. Biri kız iki Yeni Zellandalı,bir Lübnanlı kadın,bir Suriyeli adam ve biz.

Araç harekete geçiyor. Civarda değişik yerleşimler var. Burada da çok sayıda tümülüs benzeri yükselti ovalarda pıtrak gibi bitivermiş.

Türk sınırından çıkış yapılacak önce. Burada herşey oldukça kolay ve çabuk bitiyor. Aracımızla tampon bölgede ilerliyoruz. Bir virajı dönüyoruz ve karşımıza üç katlı, yarı yıkık, kesme taştan bir yapı duvarı var. Belki de civardaki yediyüze yakın ölü şehirden biri bu. Nelerle karşılaşacağımızın olumlu bir örneği olmalı diyoruz.

Artık  Suriye sınırındayız. Bab el Hawa sınır kapısının adı. Pasaportlara giriş mührü vurulsun diye şoföre verdik. Ben turizm bürosuna gidip harita vb peşinde koşuyorum ama bula bula sadece Halep ve civarının haritasını temin edebiliyorum.

Yeni Zellandalıların vizesi yok. Şoförler onlar için vize peşinde koşuyor ve 110 euro para istiyorlar. Biz işlerimiz çabuk çözülsün diye vize işlemlerini  İstanbuldaki elçilikte çözümlemiştik. Şansımıza vize ücreti 20 eurodan 40 euroya çıkmıştı. Halbuki vizeyi sınırdan alsak sadece 48 usd (yaklaşık 32 euro kadar) ödememiz yetecekmiş. Şoförlerde turistlerde beni arabulucu olarak seçiyorlar.İki  tarafa da çeviri yapıyorum. Problem yok. Çocuğun yüzünden saflık akmakta. Kız ise janis Joplin’ e aşırı derecede beklemede. Halepte ve Şamda birer gece kalıp Ürdün üzerinden Mısıra geçip ülkelerine döneceklerinden bahsediyorlar. Evlerinden uzak insanlar güvenme ve açılma ihtiyacı içinde oluyorlar gördüğüm kadarıyla.

İşlemlerin bitmesini bekliyoruz. Beşar Esad resimleri heryerde. Elimdeki haritayı yelpaze gibi yüzüme sallıyorum. Bunaltıcı bir hava var. Binadan dışarı çıkmaya cesaret edemediği için sadece kapının eşiğine dek ilerleyip dışarı, vahşi coğrafyayı seyrediyorum. Gri kayalar tepeyi kaplamakta. İlerideki tepelerden birinde büyükçe bir bina kalıntısı var. Fotoğraf çekebilsem yapının ne olduğunu anlayabilirim ama sınırda fotoğraf çekerken yakalanmanın sonuçları korkutuyor insanı.

Başka bir seçeneğimiz olmadığı için bekliyoruz. Epeyce hareketli bir kapı burası. Çok sayıda yolcu otobüsü ve özel araç karşılıklı olarak giriş çıkış yapmakta. İlginçtir binada sigara içilebilmekte. Bağıra çağıra tartışanlardan tutun her çeşit insan mevcut. Yeni Zellandalılar kimi zaman kavga mı diye soruyorlar güreşir gibi şakalaşıp bağırışan insanlar için. Anlatmaya çalışıyorum ama zor,bunu da biliyorum. Bu aralıkta bir kız bana elimdeki haritayı nereden aldığımı soruyor. Konuşmaya başlarken arkadaşı da geliyor. Konuşurken sinirli sinirli Çiko benzeri bir adam gelip kızları alıyor ve bana birşeyler diyor. Uğura dönüp “döveyim mi “ diyorum boşver gitsin gibi omuz silkiyor. Türlü insan var.

Nihayet işler tamam. Pasaportları alıyoruz. Otobüse gidiyoruz. Suriyeliler çantaları çıkarıyor. Benim çantanın üstü ıvır zıvır dolu, çıfıt çarşısını andırmakta. Zaten zar zor doldurmuşum diye tasalanırken adam sadece şöyle bir bakıyor. Ben çantayı iyice açıyorum. Gerek yok der gibi bir hareket yapıyor ama teşekkür edip “Suriyeye hoşgeldiniz”  diyor kırık dökük bir İngilizce ile.Araçlara biniyoruz tekrar. Gümrük sahasından çıkmadan tekrar  durduruluyoruz. Bir kez daha görevliler araca girip pasaportlara ve araçtaki bölmelere laf ola beri gele tarzında bir göz atıp çıkıyorlar. Artık işler tamam. Tam anlamıyla Suriyedeyiz.

Halep ‘e uzanan yolda ilginç pek birşey yok. Hemen hemen her yerde daha sonra da hemen hemen her yerde göreceğimiz gibi Beşar Esad resimleri görülmekte. Birde şehir girişinde, yolun solundaki ağaçlar yere doğru neredeyse 45 derece eğik durmakta. Eğer bu eğikliğin nedeni rüzgarsa durulmaz bu diyarlarda.

Halepten bahsedelim kısaca. Tarihi dolu dolu yaşamış şehir o çok el değiştirmiş ki bu genetik olarakta halkının inanılmaz bir çeşitliliğe sahip olmasını sağlamış.

Halep şehrinin isminin kökeni için türlü söylenti mevcut. Amorit dilinde bakır yada demir anlamına gelirken, Aramice de beyaz demek. Bu da şehir civarında elde edilen mermer ve taşlardan kaynaklanıyor deniyor. Bir başka rivayet Hz. İbrahim ‘in yöreden geçen yolculara süt verdiği için süt sağmak fiilinden geldiği yönünde. Evliya Çelebi de seyahatnamesinde ( ki ilk seyahatini bu yöreye yapmıştır ) bu rivayetten bahseder.

Tarihi de adı gibi renklidir ama bu renkler arasında coğrafyanın vaz geçilmez rengi olan kan rengide sıklıkla karşımıza çıkar. Ortadoğuda akla gelen her millet mutlaka şehri bir süre yönetir. Persler, Yunanlılar, Makedonlar, Romalılar,Bizanslılar. 637 ‘de Halid bin Velid şehri islam ordularının başında fetheder. Kısa bir dönem için Bizans şehri geri alırsada bu pek uzun sürmez. Binli yıllarla beraber ortadoğuda yeni bir ulus daha at koşturmaya başlar. Selçuklu Türkleri artık buradadır ve başta Bizans herkesle savaş halindedir. Yeni bir aktör uzaklardan bölgeye dahil olur. Haçlılar şehri iki kez kuşatırlarsada başarılı olamazlar.

1138 ‘de rivayetlere göre 230,000 kişinin öldüğü bir deprem olur. Şehrin kültürel harcı iyidir ve tekrar ayağa kalkar. Zengi hanedanından şehri Selahaddin Eyyübi devralır.Bu kez çok daha hızlı ve acımasız bir dönem başlar. Moğollar ilkin 1260 ‘ta şehri kuşatır. Altı günde surları yerle bir ederler. Şehrin valisi Turanşah (bir memluk ve elbetteki bir Türk ) direnir. İç kale dört hafta daha dayanırsa da Moğollar buraya da girerler. Müslümanların neredeyse hepsi katledilir, hristiyanların canı bağışlanır. Alışılmadık şekilde Turanşah Moğollardan saygı görür ve ailesiyle şehri terk etmesine izin verilir.

Artık dönem Türklerin tarihidir. Memluklerden Baybars Moğol ordusunu yener şehri geri alır. Moğollar tekrar gelir katliam yapıp dönerler.1280 de onbin kişi ile şehri kuşatır ve Türkmenlerden oluşan garnizonu yenip kenti ele geçirirler. 1400 ‘de  Timur vardır atının üstünde. Şehirden ayrılırken geride 20,000 kişinin kellerinden oluşan bir piramit bırakmıştır.

1516 ‘da ise Memluklerden Osmanlılara geçer şehir. Topu topu 50,000 kişinin yaşadığı bir küçük şehirdir. Osmanlı zamanında tekrar gelişir,serpilir ve Osmanlının en büyük kentleri arasında yer alır. 1.Dünya savaşı sırasında kaybedilen toprakların arasındadır Halep. Mustafa Kemal şehrin son Türk subayıdır.

Gelelim günümüze…

Halep araçları Bab el Farajda, arkeoloji müzesinin çaprazındaki köşeye park etmekte. Burası şehrin önemli noktalarından ve heryere yakın. Burada bulunan turizm bürosundan Türkçe kaynak ve haritada (sadece Halep vardı ben sorduğumda) temin etmeniz mümkün. Görevliler yardımsever.

Siz siz olun ve bizim gibi yapmayın ve sınırı yanınızda bir miktar Suriye Paundu ile geçin. En kötü durumda dahi sınırda 100 usd bozdurun. Ülkede sabit kur uygulanmakta. 2009 kuruna göre 1 usd 45,7 Suriye Paund ‘una karşılık gelmekte. (2008 ‘te 46,7 idi bu oran) Ellilik ve yüzlük kupürler fazla el değiştirmekten acınacak durumdalar.

Araçtan indik. Halep ‘e ayak bastık. Şoförlerden de Yeni Zellandalılardan da burada ayrılıyoruz. Onlar Lonely Planet ’ten seçtikleri Tourist Hotele gidecekler biz ise Virtual Tourist ‘ten seçtiğimiz Spring Flower Hotel ‘e.

Oteli bulmamıza yarayacak kerteriz noktası Baron otel. Atatürk, Agatha Christie gibi pek çok ünlü şahsiyet bu otelde konaklamış. Tabii bu otel ailecek gelinirse kalınacak tarzda bir mekan. Backpacker için biraz ağır kaçmakta. Neyse Baron Hotel ‘i geçer geçmez ilk sola dönüp sağdaki ikinci sokağa girmemiz gerekecek. Ama öncelikle Baron Hotel bulunmalı. Caddenin üzerinde. Zaten caddede otele doğru yürürken THY bürosu görüyoruz ki bu kendimizi güvende hissetmemize yetiyor.

Baron Hotel ‘i görüp girmemiz gereken sokağa dalıyoruz. Aksaray ‘ın arka taraflarındaki oto tamircilerinin olduğu bölgeleri andıran bir yer burası. Backpacker otelleri burada. Arkamızda bıraktığımız Baron Otel ‘de kendi görkemli yıllarını epeyce geride bırakmış gibi.

Oteli arıyoruz ama ilanlar o denli yoğun ki bulamıyoruz. Bu sırada yaşlıca, ak sakallı, hacı kılıklı bir adam yanımıza geliyor. “Hello” deyince “Aleyküm selam” diye yanıtlıyoruz. Adam aradığımız oteli gösteriyor. Lokantası olduğunu, bize göstereceğini söylüyor. Artık konuşmalar Türkçe. Güzel, temiz görünümlü bir restoran ama önce bir otele girip yerleşmemiz gerekmekte.

Otele giriyoruz. Adam birşey demeksizin küçük bir kağıda 650 SP  yazıp “cheapest”diyor. Hesaplı. Epeyce hesaplı. Çantalarımızı odamıza atıp yukarı terasa çıkıyoruz. Orada dururken gümrükte konuştuğum Macar kızlarda geliyor. Kılıksız adam şoförleriymiş. “Acayip bir adamdı” diyor ötekisi. İki üç dakika geçmeden iki Şilili çocuk damlıyor aramıza. Zalim tipli, gece görmek istemeyeceğim tipler. Biraz oyalanıp laklak ediyoruz milletle terasta. Gezi planlarını sorduklarımızdan spesifik cevaplar alamıyoruz. Bugün buradayız yarına Allah kerim diyen bir anlayış hakim buradakilerde. Manzara yok. Odayı tutacağız ama kayıt yapacak adamda yok. Ayak işlerine bakan çocuğu bulup anahtarı bir şekilde temin edip sokaklara bırakıyoruz kendimizi.

Sokaktayız ama cebimizde tek bir metelik dahi yok Suriye parası olarak. Varlık içinde yokluk çekiyoruz tam anlamıyla.

Önce müzenin çaprazındaki turizm bürosuna gidiyoruz. Tükçe, Suriye tanıtım kitapçığı alıyoruz. Bu saatte banka bulamazsınız diyen kadına inat yola devam edip banka arıyoruz. Ama nafile, bankalar kapalı. Bir eczaneye soralım deyip dükkandan içeri giriyoruz. İngilizce olarak para bozduracak bir yer soruyorum adam Türkçe konuşun diyor. Ardından varyasyonları ile para bozdurulacak yerleritarif ediyor. Tek seçenek karaborsa. Adamla konuşuyoruz. Türkmenmiş. Ama çocukları Türkçe bilmiyor. Ufku olmayan bir ülkenin, sınırları dışında kalan çocuklarına hiç bir faydası yok.

Sora sora kuleyi buluyoruz. Burası şehrin modern kısımlarından Bab al Faraj. Sonradan anlıyoruz ki çoğu yer birbirine çok yakın ve biz haybeye yürümüşüz.

Kule abdülhamit döneminde hemen hemen tüm Osmanlı şehirlerinde inşa edilen kulelerden biri. Dört yüzünde de saat olan, kesme taştan yapılmış kule renk itibariyle şehir ile tam anlamıyla bir uyum sağlamış. Şehrin ana merkezlerinden birisi burası.

Karaborsa para bozanlar saat kulesinin civarındalar. Kum gibiler desem yeridir. Biz Türkçe konuşulan bir dükkana girip 45,2 ‘den adam başı ellişer dolar bozduruyoruz.Kaleye taksi ile gidelim diyor bir taksiye atlıyoruz. Çılgın trafiğe rağmen şoförümüz oldukça rahat. Sinyalsiz sollama alalade bir davranış. Korna sesleri arka planı dolduruyor. Bir trafik dersinde anlatılan temel kuralların hepsi sanki burada uygulanmasada olur diye öğretilmiş. Adama kale diyorum, kal’a diyorum,kalaat diyorum ama adamdan tık yok. Aynı trafiğe olduğu gibi bize karşıda tepkisiz. Sonunda yanımdaki haritayı kullanmak aklıma geliyor ve parmağımla kaleyi işaret ediyorum. “Kaalaath” diyor gülerek. Arapçadaki bir iki tını farkının sonuçları epeyce ilginç sonuçlara varabiliyor. Adama 50 SP ödüyoruz.

Kaleye gidiyoruz ama beş dakika kadar önce saat 15:00 ‘te kapanmış. Turizm bürosundaki kadın 17 ’ye dek açık demişti halbuki.  Bende kış sezonunda 15, yaz sezonunda ise 17 ‘de kapanıyor diye biliyordum ve rehber kitaplara göre halen yaz sezonundaydık. (Yanlışmış, çoktan kış sezonuna geçmişiz) Bu inanılmaz büyüklükteki yapıyı mecburen yarın sabahtan gezeceğiz. Ama dediğim gibi devasa boyutları, bir zamanlar içinde timsahların yüzdüğü söylenen kurumuş hendeği ve etrafını saran kafe ve çarşıları ile görülmeğe değer bir mekan.

Yapacak birşey yok. Halep ‘in çarşılarını (suk) dolanacağız artık. Rivayete göre şehrin kapalıçarşılarının uzunluğu onüç ila onaltı km arasında değişmekteymiş.

İlkin kalenin girişinde yer alan Adliye sarayına uğruyoruz. Sıkı bir restorasyon koşturmacası var. Onun  yanında, kalenin girişinin tam karşısında, palmiyelerin ardında giriş kapısının üzerindeki tek minaresiyle Sultaniye Medresesi görülebilir. 1223 yılında tahminen Eyyübilerin  Halep valisi için yapılan binanın iç mekanında pek birşey yok. Girişin sağ çaprazındaki camide de restorasyon yapılmakta. Ülkede büyük ölçekli bir restorasyon söz konusu.

Suriyede en ilginç ve zamanlada en sıkıcı olay insanların size sürekli seslenip tokalaşmaya hatta öpüşmeye çalışması. Başta ilginç geliyor, zamanla kendinizi pop star gibi hissediyorsunuz. Ama bir müddet sonra “hello”,”hello mister” ,”my name is bilmem ne “ diyerek uzanan eller can sıkmaya başlıyor.

Aslında tam anlamıyla bir ortaçağ şehrinde geziyorsunuz. Surlarla çevrili eski şehir kısmı dış dünyaya çeşitli kapılarla bağlanıyor. Her bir kapının ayrı bir adı ayrı hikayeleri var. Tıpkı İstanbuldaki gibi yolunun gittiği yerin adıyla anılan kapılar gibi (Antakya kapısı gibi) adını olaylardan alan ( toma kapısı, Timur ‘un önüne kellelerden piramit yaptığı kapı) kapılar şehri dünyaya bağlıyor.

Neyse kapalıçarşılara dönelim. Pek bir düzen söz konusu değil. Kimi kısımlar gerçekten kapalı olarak inşa edilmiş. Genelde 1550 ve 1700 ‘lü yıllar arasında yapılan bu kısımlar tonozlu tavanları ile kendini göstermekte. Kapalı mekanlarda halı,süs eşyası ve kuyum tarzı pahalı mallar satılmakta. Ama geri kalan çarşıda yani dar sokakların bir şekilde üstünün kapatılmasıyla oluşturulan kısımlarda meyve-sebzeden tutun ete kadar herşeyi bulabilmek mümkün. Çarşıda dolaşırken Türkçenin de Arapça kadar yaygın olduğunu en azından sizinle Türkçe konuşurken insanların pekte zorlanmadığı dikkatinizi çekecektir. Türk olduğunuz anlaşıldığı anda eğer zorda kaldığınızı düşünürlerse insanlar yardımınıza gelmekte. Özellikle İstanbul buralarda bir ütopya adeta.

Sokaklarda dolaşırken 1425 yapımı minaresi sekizyüzlü Al Saffahiyah Camii gibi geniş şerefeli minareleri, zarif taş işlemeli olan binaları aşarken Al Shibani okuluna da uğrayabilirsiniz. Şimdilerde şehir tarihi müzesi gibi bir amaçla kullanılan yapı 19. yy da Fransiskenler için yapılmış. Zamanla şehrin seçkin okullarından birisi haline gelmiş. Denk gelirseniz içeri girip en üstteki katın balkonuna çıkabilir ve etrafı seyredebilirsiniz. Buradan çok birşey görülmese de değişik bir açı. En azından bahçesinde soluklanırsınız.

Hemen yakınında güzel bir cami daha doğrusu bir medrese var. Vakti zamanında pagan tapınağından bozularak Konstantin zamanında annesi adına katedral olarak inşa edilmiş.Sonrasında şehre saldıran haçlı birliklerinin çevre köylere verdiği zararlar bahane edilerek camiye çevrilen yapıya Zengiler döneminde medrese vb gibi kısımlar eklenmiş. Sağında solunda ben Roma dönemindenim, beni Bizanslılar yaptı diyen parçalar görülmekte.

Çarşıya girdik sonrasında yukarılara uzanan bir yola girelim dedik. İyi ki girmişiz. Birden kendimizi Antakya kapısı yakınlarında surların üzerindeki bir sokakta sağa sola koşturup oynayan çocukların arasında buluverdik. Yukarıdan yeni şehre bakıyoruz. İlerilerde bir yerlerde büyükçe bir cami yer almakta. Tüm yeni şehirler gibi bakılacak pek birşeyi yok gibi.

Burada ilk göze çarpan yer Al Qiqan camii. Türkçesi ile Karga Camii. Tarihçesi için birşey bulamadım. Burada girdiğimiz hemen hemen her camide devşirme parçalar gördük. Sütun başlarında,kirişlerde şehrin geçmişi kendini şöyle bir gösterdi bize. Ama burada tüm duvarlarda devşirme parçalar yer almakta. Kapı girişinin iki yanında da siyaha boyanmış kaba görünümlü iki bazalt sütun var. O kadar eskiler ki ya Romalıların şehre ilk geldiklerinde yapılmışlardı yada Romalılar şehre geldiklerinde de bir yerlerdeydi.Hititlere dahi ait olabilecekleri öne sürülmekte. Ama en ilginç detay duvarda yer alan silinmeye yüz tutmuş rölyef. Neyi anlatır bilinmez ama salt bunu görmek bile mutluluk verici.

Buradan sola sapıldığında güzel taş işçiliği olan dar sokaklara giriliyor. Öyleki bir araba girdiğinde duvarla bir oluyoruz. Bunu yapmaya mecburuz. Öyleki buranın şoförleri gayet umursamaz bir şekilde araç kullanmakta. Bir köşeyi dönerken duvara mı çarptı, zararı yok. Geri geri giderken arkada duran araca mı vurdu, hasar yok gibi, Kornaya basıp bir iki kere bağırıyorlar o kadar.

Vezirhanı, sabun hanı, gümrük hanı gezip göreceğiniz pek çok handan başta gelenleri. Hanlar,çarşılar,camiler derken Emevi Camiine gelmişiz bile.

Emevi Camii şehrin en önemli İslami yapısı.Çok eski dönemlerde şehrin agorası olan bu araziye 150 * 100 m gibi akıl almaz boyutlardaki caminin  ilkin adından da anlaşılacağı üzere Emevilerin zamanında 715 yılında 1.Velid zamanında inşasına başlansa da Süleyman zamanında genel anlamda nihai halini alıyor. 1090-1092 yılları arasında Selçuklu sultanı Tutuş günümüzde de gördüğünüz dört yüzünün dördü de birbirinden farklı olan minareyi diktiriyor. Sanırım bu noktadan itibaren neden bu topraklarda bin yıldır varız dediğim anlaşılacaktır.Depremler ve 1260 Moğol istilası camiye epey zarar veriyor. Cami de Zekeriya peygambere ait bir mezar var ama cami kapalı olduğundan girip göremedik. Ayrıca meşhur kör imamları da aynı nedenden ötürü dinleme imkanımız da olmadı.

Avlusuna doğru ilerledik.Aylardır yağmur yağmayan şehre tam da biz camiye girerken bir iki damla düşüverdi.

Caminin içerisine giremedik. Akşam ezanına dek caminin kapalı tutulacağını öğrenince beklemeye gerek yok deyip gitmeye karar veriyoruz. Minareye çıkmaya yeltensekte yetkili merciden yazı isteniyor. İki kuruş para verir minareye çıkarız düşüncemizde boşa çıkıyor.

Yorgunluk için için kemiriyor bizi. Şimdiye dek tüm yediğimiz sadece yanımıza azık olarak aldığımız kıymalı börekler. Su neyseki ucuz. (1,5 lt su 25 sp ) Sheraton otelinin çevresini dönüp otele gideceğiz. İftara yaklaşıldığı için trafik daha da curcuna olmuş durumda. Ufak tefek kazalar umursanmasa da ciddi kavgalar görülmüyor değil.Araçların arasından geçmek yada geçmeye çalışmak tam bir cesaret sınavı.

Sheraton oteli büyük bir tapınağın üzerine inşa edilmiş. Bizim Sultanahmette inşa edilmesi düşünülen otelin prototipi anlayacağınız. Eski tapınağın duvarları lalettayn bir şekilde sergilenmekte. İnşaat sırasında bulunan parçalar Halep müzesinde sergilenmekte. Özellikle altın bir bilezik var ki sadece onu görmek için bile müze gezilebilir.

Sarayın daha doğrusu Sheraton ‘un duvarlarına yaslanmış otururken Koreli arkadaşımıza denk geldik. Hostelde gözümüze çarpmıştı. Yanımıza gelip “Kırk şehitler ermeni kilisesi” ni sordu. Bendeki haritada görünmemekle beraber Cedide kısmında bir yerlerde olabileceğine dair bir tahmin yürütebildim.

Karşıya geçip bir polise kiliseyi soruyoruz. Adamda kilisenin önündeki meydana dek bizi götürüyor. Tabii adam bizi Ermeni kilisesi yerine Maruni kilisesine götürmüş bunu ancak istanbulda öğrenebildim. Kilisede akşam  ayini vardı. Bununla beraber fotoğraf çekmemize ve dolanmamıza izin verdiler. Ayin sırasında okunan ilahi gerek makam gerekse tını olarak bizimkileri andırmakta. Arapça da olabilir. Güzel aydınlatılmış, sevimli bir kilise.

Kiliseden çıkıp sola saptık. Burası Cedide yani hristiyan mahalesinin dar sokaklarınında başlangıcı. Şehir nüfusunun neredeyse %20 ‘den fazlası hristiyan. Bu arada Koreli bayanın adı da Bora. Benim adımda Bora diyorum neden adımı tekrarlıyorsun diyor. Sonunda ismimi hecelettirdi ve donakaldı. Meğerse Bora, Korede yaygın olan bakış anlamına gelen bir bayan adı imiş J Adaşımla tanışmamız bu şekilde gerçekleşti.

Yol boyunca konuşarak daracık sokaklarda dolandık. Bir kiliseye girdik kapalı olan bir iki tanesinin önünden geçip gitmek zorunda kaldık. Şehrin meşhur restoranlarından Kan Zaman ‘da bu sokakların arasında. Karanlık,kasvetli sokaklarda tek tük açık olan dükkanlardan kimi zaman Türkçe pop müzik parçaları geliyor. İstanbulda olsa diken üstünde yürüyeceğimiz sokaklarda  üç kişi, güven içinde rahat rahat dolaşıyoruz.

Girdiğimiz yoldan geri döndüğümüzde gördüğümüz manzara inanılmaz. Slalomlar yapıp gözümüzü karartıp Tanrıya sığınıp geçtiğimiz caddeler bomboş. Neredeyse iftar vakti derken tam karşı kaldırıma geçtiğimizde patlayan topun sesi sessizliği ve oruçları bozdu.

Otele girmeden, sokağın başında yan yana duran, taze meyve suyu satan dükkanlara uğruyoruz. Büyükçe bardak meyve suyu 50 SP ve bardak boyutları epeyce büyük. Su ve kola alarak otele dönüyoruz.

Otele iyice yerleştik. Börekleri yiyoruz. Backpacker aleminde en iyi öğün en ucuz olanıdır ilkesi doğrultusunda börekleri atıştırıyoruz. Kola ve fanta şişeleri güneşte epeyce bekletilmiş olmalı ki daha ilk  yudumda yoğun plastik tadını aldık. İçmedik.

Gece çökünce tekrar dışarı çıkıyoruz. Uğurun büyük planları varsa da benim gece hayatı bazında dünyamın dar olduğu bilinen birşey. Tripod getirmediğim için fotoğraf çekebilmekte pek mümkün değil. Yinede yabancı bir kültürün gecelerini nasıl değerlendirdiğini izlemek için kaçınılmaz bir fırsat bu.

Sokaklar canlanmış. İftar sonrası canlanan bedenler kendilerini sokaklara atmış. Yürürken seslenenler,döviz satmaya kalkanlar… Her tipten insan gene sokaklara dökülmüş. Güneş batınca dirilip kalkan vampirler gibi her yerdeler. Trafik ise iftar öncesi çılgınlıktan sadece biraz uzak ama hala riskli.

Saat kulesinin çokta iyi olmayan aydınlatmasını seyredip ne olduğunu çözemediğimiz sarımsak heykeline varıyoruz. Kilisenin oradan hristiyan mahallelerine dalıyoruz. Sokaklar insan seli. Artık şehrin bu kısmında bu saatte nüfusun ağırlığını kadınlar oluşturmakta. Türlü insan var. Kapalısı açığı, feracelisinden frapan giyimlisine çeşit çeşit kadın yollara dökülmüş. Yinede dükkanlarda satılan o çılgın iç çamaşırlarını, o kısa etekleri, yüksek topuklu ayakkabıları kim, nerede kime giyiyor hala çözebilmiş değilim. Bununla beraber kızlar insana cesurca bakıyor. Önce insanı tepeden tırnağa süzüyor sonra ise bakışlarını kaçırmaksızın gözlerinizin içine bakıyorlar. Genelde iri kalçalı,orta boylu hatunlar. Bakımlılar,saçları kumral tonlarda olanların sayısı azımsanmayacak ölçüde. Yabancı olmamız bakılır olmamızda faydalı olmuştur sanırım. O gece Halep ‘in kralı gibi gezdim. İnsanın morali tavan yapıyor.

Neyse toparlayalım. Geceler güvenli. Saat kulesinden Rahibe Teresa meydanına dek gidip döndük,ara sokakların hemen hemen hepsine girdik. Problem yok.

Tekrar oteldeyiz. Dışarıdaki Arapların bağıra çağıra konuşmaları uykuya dalmamı epeyce geciktirdi.

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Suriye ( Halep)’ için 2 yanıt

  1. Mükemmel bir yazı olmuş. Harikasın Bora. Sanki o sokaklarda yanında yürüyormuş hissine kapıldım bir an. Yazının devamını bekliyorum.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s