Batı Karadeniz – Bölüm 2

Gün 4

 

Kastamonu evleri  Kastamonu evleri  Kastamonu evleri

Sabah kalkınca otelin ne kadarda merkezi olduğunu iyice kavrama imkanı bulduk. Hükümet Konağı tam karşımızda. Ama sabah hafif bir pus iyi görüntü almamızı engelleyecek bir yapıda.

Önce arkeoloji müzesine uğradık. Yapı Mimar Kemaleddin eseri ama tam anlamıyla inşaatı bitirilememiş. 1917 yılında inşaat başlamış, savaşın sonu ve kaynak yetersizliği nedeni ile bitirilememiş.1921’de bir dönem İstiklal mahkemelerince kulanılmış.

Girişte Mustafa Kemal ‘in Kastamonu ‘ya uğradığı zaman kullandığı eşyalar, o günlere ait fotoğraflar sergilenmekte. Soldaki odada ise bir kaç lahit var. Bunların ikisinde birinde halen saç bulunan iki iskelet görülebilmekte. Duvar dibinde ise birkaç mezar steli sıralanmış.

Üst katta ise çeşitli dönemlere ait eserler görülebilir. Buranın en ilginç parçası penisini kavrayıp duran kaide. Onun karşısında ise zarif bir büst bulunmakta.

Müzenin bahçesini de dolaştıktan sonra müzenin arkasında kalan ve Kastamonu konaklarının pek çok örneğine ev sahipliği yapan Saylav Sokak ‘a giriyoruz. Çok sayıda güzel konak sıralı. Bunların aralarında da çürük dişler, ayrık otları gibi beliren modern binalarda yok değil. Onarılan yada onarılacak olan yapıların üzerlerine tarihi değer olduklarını gösterir levhalar yerleştirilmiş.

Bu konaklardan sokağın başında yer alan ve günümüzde otel olarakta kullanılan Sinan Bey Konağını izin alarak gezdik. Bana Safranboludakilere oranla daha naif göründü nedendir bilinmez.

Etnografya Müzesi olarakta kullanılan Liva Paşa konağını ise gezmedik.

Sokaklarda gezmek, o konağı göreyim deyip kaybolmak. Köşe başındaki akmaz olmuş çeşmelere hüzünle bakıp sayısız türbenin kenarından sessizce dualar mırıldanarak geçmek. Kastamonu gezisi bu aslında. Bursadan sonra en büyük kentlerden biri geldi bize. Bayramın ikinci günü sabahın kör saatleri. Yollar tenha. Tektük dükkan açmaya çıkan kişiler, bayramlık almaya giden gençler. Yolda sağda kime aittir bilinmez ıssız bir hamam. Sağlam görünüşüne karşın yalnız. Kapısının üzerindeki kufi yazıyı okuyamadığımız için sanki bize biraz içerlemiş gibi.

Yol bizi başladığımız yere otelin arkasındaki alana getiriyor. Burada Cem Sultan ‘ın şehzadeliği sırasında yaptırdığı bedesten var. Şansımıza açık. İçine giriyoruz. İki katlı ,orta boylu bir mekan.1469 yılından kalma.

Buradan çıkınca günümüzde otel olarak kullanılan , iyi bir restorasyondan geçirilmiş Kurşunlu Han mevcut. Ortada şadırvan, çift katlı bir yapı. Cinci Hanı gibi kulesi yok. 1441 yılında Candaroğlu İsmail bey tarafından yaptırılmış.

Hemen önünde bir zamanlar toprak altında kalan ve geçtiğimiz yıllarda yeniden günyüzüne çıkarılan Frenkşah Hamamı.1262 yapımı. İçine giremedik.  Karşısında Nasrullah Camii ve şadırvanı görülmekte. 1506 yılında Kadı Nasrullah tarafından yaptırılan cami tipik ulu cami yapısında. Çok sayıda küçük kubbe kalın kolonların üzerinden kemerlerle taşınmakta. İçinde kalem işi çalışılmış. Çini yok yada biz farketmedik.Ama güzel, renkli camlar zevk okşamakta.

Caminin karşısında , Kurşunlu Han ‘ın yanında Aşirefendi Hanı. Berikinden epeyce küçük ama yinede şirin bir yapı. Bilimum tuhafiyeci vb dükkanına ev sahipliği yapar olmuş.Bu da 1748 yılında Reis-ül küttap Hacı Mustafa Efendi tarafından yaptırılmış.

İlerlerseniz Yılanlı Camii ve içerisindeki Abdülfettah-ı Veli Türbesi karşılıyor sizi. Yapı uzaktan manastır görünümlü.İçine giremedik. Genelde camiler saat on ikiden sonra açılmaktaysa da bu camiyi açık yakalayamadık.Cami aslında günümüzde belli belirsiz görülen bir külliyenin parçası ve 1271 yapımı.

Burada duran taksi durağındaki şoförlerle bayramlaştık. Kaleye taksi ile çıkıp enerjimizi koruyalım diye düşünüyoruz. Bu sırada da ev kaya mezarlarına uğradık. Sabah ilk gezdiğimiz yerlerinde epeyce uzağında kalmakta. Taksi ile gitmekle akıllıca hareket etmişiz.

MÖ 7. yy ‘da Paflagonyalılarca yapıldığı sanılmakta.  Kaya mezarlarının içi epeyce pis. İçen serseriler çöplerini de orada bırakmayı tercih etmiş. Kimi kapı girişlerinde arapça birşeyler yazılı.Belki de bir dönem mescit olarakta kullanıldı. Bunu zemine kazınmış bir namazgahda desteklemekte.

Buradan kaleye geçtik. Bu gezi 10 YTL ‘ye mal oldu bize. Parada değilimde meydanda Aşirefendi Hanı ‘nın önünde tanışıp konuştuğumuz ingiliz çift ile tekrar karşılaşmak sürpriz oldu. Dünyanın küçüklüğü üzerine bir iki saçma sapan espri yapıp kaleye doğru uzanan yolu arşınlamaya başladık. Bu tip yerlerde görmeye alıştığımız gibi el işleri, hatıra eşyaları vb satan ağırlıklı kadın esnaf yer almakta.

Kale restore edilmiş. Özellikle kale kapısına uzanan yolun taşlarının düzenlenmiş olması akılcıl bir davranış. Öte yandan kalenin sahip olduğu konum nedeni ile tüm şehri görebiliyorsunuz. Pekte kolay kuşatılıp düşürülebilecek bir kale değil. 12. yy ‘da Komnenoslar tarafından inşa edilmiş. Zaten Kastamonu isminin etimolojisindeki olası ihtimallerin başında Komnenosların kalesi anlamına gelen kastrokomnenos gelmekte. Kale içinde pekte sağlam bir şey kalmadıysa da yapılan Candaroğularına ait.

Buradan çıkışa göre saat dokuz yönünde ilerleyerek (ki yön duygumu kaybetmiştim) Pir Şaban-ı Veli türbesine gidebiliyorsunuz. Bu kişi şehrin en büyük evliyalarından biri. Türbe,cami,şadırvan ve müze olarakta kullanılan iki konaktan müteşekkil külliyesi biz gittiğimizde ziyaretçi ile dolup taşmaktaydı.

Cami kısmında mihrap ve minberde işçilik güzel. Döneminin yöresl örnekleri gibi kubbesiz, düz, ahşap bir tavana sahip. Özellikle vaiz kürsüsü oldukça güzel.

Civarda çok sayıda türbe var. Hatta Kesikbaş Evliya Türbesi ‘ne gidelim dedik ama epeyce bir bayır çıkmamıza rağmen bulamayıp geri döndük.

Buradan itibaren yolumuza kaleden baktığımızda belirlediğimiz rotayı izleyerek gidiyoruz. İlk durak Kırkdirekli Camii de denilen Atabey Camii. Çobanoğlu Hüsamettin Bey tarafından kale düşürüldükten sonra şehrin bazilikası olan bu yapı camiye çevrilmiş. Fetih camii olduğu için Cuma namazlarına imam kılıçla çıkmakta imiş. Biz gittiğimizde yine bir restorasyon furyası içinde bulduk kendimizi ve içeri giremedik.

Can sıkan şey ise caminin doğu kısmında yer alan türbenin içler acısı hali. Türbe epeyce harap olmuş. Sandukaların baş kısmı parçalanmış. Türbenin içi kırık mezartaşı parçaları ile dolu. Uğur bu konuda epeyce dellendi. Zaten döndüğümüzde bu konuda da internette bir yazı yayınladı.

Şartlar kendi sonuçlarını yaratmakta. Kalenin yokuşundan çocuklar kendi yaptıkları kızaklarla kayıyor kimi zamanda yokuş yukarı inildeyerek çıkmaya çalışan araçlarında altında kalıyorlar. Allahtan birşey yok. Oyun sürüyor. Sürsünde…

Yola devam. Şimdiki durak Yakup Ağa Külliyesi. Tahminen eski bir Bizans tapınağının üzerine kurulu. Bahçesinde bu günlerden kalan bir sütun var. 1547 yılı yapımı külliyenin camisinin kapısında kündekari tekniği kulanılmış. Zaten epeyce bir parçada dökülmüş gitmiş. Cami kısmında tek bir kubbe var. Caminin içerisinde en azından bize göre bir farklılık yok. Caminin arkasında kıble yönünde birde hazire mevcut.

Küliiyede caminin yanısıra imaret,medrese,sıbyan mektebi ve misafirhane gibi bölümler var. Temiz ve bakımlı bir yer. Uğranması gereken bir mekan.

Buradan haritalarda Osmanlı sarayı denilen yapıyı bulmak için yola devam ettik. Saray denilen yapı aslında bir nevi son dönem belediye binası.Zaten günümüzde otel olarak kullanılmakta. Bununda içini izin alarak gezdik. Hoş,sade bir yapı.

Karşısında güzel bir hamam var.Sanırım Araba Pazarı Hamamı.Ama yanılıyorda olabilirim. Öyleyse 1500 ‘lü yıllardan kalmalı. Bursadaki hamamları görünüş olarak andırmakta.

Az biraz ötede Yanık Han. 1616 ‘lı yıllardan kalma.

Buradan pazarı ve el işi göz nuru eşyaların satıldığı çarşıyı gerimizde bırakıp Penbe Han ‘a varıyoruz. Burası da yeni restore edilmiş ve gerçekten kurtarılarak topluma kazandırılmış yerlerden.

Tekrar Nasrullah Caminin yanındayız. Yılanlı camiye girmeye çalışıp gene giremiyoruz. Buna karşın Nasrullah Camii ‘nin ardında kalan Münire Medresesi ‘ne uğradık. 1746 yılında Aşir Efendi Hanı ‘nı yaptıran zat tarafından yaptırılmış. Günümüzde daha çok kafeterya, turistik ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlarca kullanılmakta.

Kuzeye doğru çarşı içinden ilerlerseniz hiç ummayacağınız şekilde kimisi iki kimisi üç katlı art neuveu tarzı binalara bile rastlıyorsunuz. Biz durup bu binaları çeşitli açılardan çekmeye çalışırken insanlarda durup bunlar neyi, neden çekiyorlar diye bakıyorlar. Ama işin güzel yanı ne işinize karışan nede ukalalık edip can sıkan kişiler var.

Daha da kuzeye gidiyoruz. Önce Topçuoğlu Camiine uğradık. 1727 yılından önceki bir tarihte bu isimde bir hayırsever tarafındaninşa edildiği yazılsa da kaynaklarda etrafta konuştuğumuz ahali caminin çok eski olduğunu, yapıyı osmanlı ordusunda topçuluk yapan bir zatın yaptırdığını inşa ettirdiğini, inşaatta rumların çalıştığını anlattı. Bununla beraber caminin içerisinde birşey yok. Dışında ise güdük minare denilen bir stilde yapılmış bir minare var.

Dahada ileride ara sokaklarda Karanlık Mescidi adında tarihi bir ibadethane var ama kapalı. Tekrar geldiğiniz yola çıkarsanız Toprakçılar Konağı’nı görebiliyorsunuz. Burası da güzel bir konak. Zaten yolu üzerinde daha pek çok güzel konak var.

İsmail Bey Küliiyesi de yine restorasyon çalışmaları nedeni ile kapalıydı. 1454 yapımı külliye de sarı taştan tek minareli bir cami,medrese,imaret,şadırvan yolun karşısında bir hamam görünmekte. Ayrıca aynı dönemden kalan Deve Hanı da külliyenin içinde kaldığından giremedik.

Buradan ilk sağdan girdiğinizde ana caddeye çıkabiliyorsunuz. İsmail Bey Camiinin üzerinde olduğu kaya kütlesinin üzerinde bir iki kaya mezarı daha görülebilmekte. Şehinşah Kaya Mezarı olarak adlandırılan bu kaya mezarları 2. yy Roma dönemine tarihlendirilmekte.

Buradan caddeye ulaştık. Kastamonu ‘nun tarihi yapısını binalarını geride bırakıp modern bir alışveriş merkezine girdik. Burada fotoğraf çektirtmiyorlar.

Sinop yollarındayız. 20 YTL ‘ye üç saati aşkın bir sürede Taşköprü üzerinden Sinop ‘a gidiliyor. Taşköprü ‘ye gelmeden haritalarımıza göre kaya mezarları olması gerekli. Geçen seferde olduğu gibi bu kezde göremedim. Taşköprü taraflarında ise Pompeopolis taraflarına giden bir ok var. Bir gün uğrarız diyoruz.

Birde yol üzerinde Erfelek denilen bir yerleşim geçiliyor. Buradaki kaya oluşumları biraz Kapadokya ‘yı hatırlatmakta. Aşağı yukarı benzer oluşumlar mevcut.Tabii artık bu aşamada tanıtım, reklam gibi unsurların etkisi (yada etkisizliği) önemini hissettiriyor.

Geçen sefer geçtiğimiz o virajlı dağ yolundan gün battıktan sonra geçtik. Bu kez hareket halinde, loş ışıkta hilal şeklindeki ayı çekmekle uğraştığımız için pek  dikkat edemedik virajlara.

sinop - diyojen anıtı  sinop    

Artık Sinoptayız. Bizi hemen Diyojen heykeli karşılıyor. Heykel pembe ışık ile aydınlatılmış.

İlginç bir şehir. Üçlü, dörtlü kız grupları rahatlıkla dolaşmakta. İndiğimiz yerden dümdüz ilerlediğimizde önce surları geçiyor,ardından tarihi hapishaneyi geride bırakıp Adliye Sarayının olduğu meydana ulaşabiliyorsunuz. Bizde buraya bakan bir otelde yer bulduk. Pekte güzel bir yer değil ama insanın kafasını sokabileceği bir yer sonuçta.

Eşyaları odada bırakarak sahile indik. Modern bir şehir. Genç nüfus çok fazla.Bunun nedenide şehirde fen edebiyat fakültesinin bulunması. Sahilde biraz dolandıktan sonra Beşiktaş ‘ın maçını seyretmek için bir calı müzik yapılan bir bara girdik. Bar popülasyonunun çoğunluğu dişi. Bu arada Beşiktaş dört tane yiyince birşey görecek göz kalmıyor insanda.

Maç bitince sahilde tekrar turladık. Balıkçılar sahile gelmiş ağlarını boşaltmakta. Ağlarda takılı palamutlar dikkat çekmekte.

Gün 5

Sabah 8 gibi uyandık. Dün geceden su toplamış ayak parmaklarım hala iyileşmemiş durumda. Ama idare edeceğimi umarak yollara düşüyorum gene. (Zaten başka seçenekte yok) Planımıza göre Sinoptaki belli başlı noktaları gezip İnebolu ‘ya geçmek; orada belki bir iki saat gezindikten sonra Bartın yada Amasra ‘ya geçmek vardı. Meğer ne büyük bir hayalmiş bu……

Önce çantalarımızı otele emanet bırakıp otelin hemen karşısında yer alan abideye uğradık. Sinop baskını sırasında şehit edilen askerlerimize ait kemikler anıtın altındaki bir odacığa yerleştirilmiş. Rusların, Batum limanından dönerken fırtınaya yakalanıp Sinop limanına sığınan oniki gemilik filotillayı yok etmesi sonucu 2,700 şehit ve on bir gemiye mal olmuş.

Denize düşen askerlerimizin üzerine Rusların yağlı ve neftli bezler atarak öldürdüklerini okuyunca Ruslara olan nefretim bir kat daha arttı.

Sinop Müzesi ikinci durak. Sinop Şehitleri anıtının yanında, adliye sarayının ardında yer almakta

.sinop müzesi sinop müzesi sinop müzesi sinop müzesi

İki katlı müzenin üst katı idari bölümleri içermekte. Müzede çeşitli kazı ve rastlantılar sonucu bulunan çeşitli parçalar sergilenmekte. Özellikle iki aslan tarafından parçalanan geyik heykeli dikkat çekici. Ayrıca çok sayıda büst ve değişik mezar ştelide görülebilir. Öyleki iki mezar ştelindeki işlemeler son dönem Osmanlı mezar taşlarındaki desenleri andırmakta.

Ayrıca salonun sağında, üzerindeki kabartmaları hayli belirsizleşmiş olsa da iki adet yelkenlinin işlendiği bir lahitte mutlaka görülmeli.

Müzenin en harika yeri ise fotoğraf çekilmesine müsaade edilmeyen ikona galerisi. Sadece bu galeriyi görmek için bile onca yol çekilir.

Sinopta oniki kilise olduğu söylenmekte. Bunlar zamanla tahrip olmuş. Bunlardan toplanan bu ikonalar 18 ve 19. yy ‘a tarihlendirilmekte. Genel olarak boyutları 50*80 cm civarında suntamsı tahtanın üzerine pastel renkler kullanılarak dini temalar resmedilmiş.

İsa ‘nın yüzü buradada değişik. Vaftizci Yahya ise iki-üç yerde kanatlı olarak temsil edilmiş.Bir anlam veremedik , zaten bununla ilgili açıklayıcı birşeyde bulamadık.

Müzenin orta salonunda Sinopta bulunan bir yer mozayiği sergilenmekte. Ayrıca duvarlarda da çeşitli mozaik plakalar asılı.

Müzenin bahçesinde de devasa küpler, Osmanlı ve Selçuklu döneminden kalma mezar taşları ve taş sandukalar görülebilmekte.Ayrıca müze binasının dış duvarlarında da mozaik plakalar asılı olarak sergileniyor.

Fakat bahçedeki en önemli nesne Serapis Mabedi ‘nden kalanlar.

Müzeden çıkınca bir karar vermek zorunda kaldık. Ya Balatlar Kilisesine gidecektik yada pas geçecektik. Müze görevlisinin tarifi gözümüzü korkutunca sahile yöneldik. Tam bu sırada bitirim bir arkadaş “ madem fotoğraf çekiyorsunuz yukarıda tarihi bir kilise var , ona da gidin “ dedi. Afalladık. Yerin yakın olduğunu söyleyerek yolu da tarif etti.

sinop  - balatlar kilisesi  sinop  - balatlar kilisesi

Merakımıza yenik düşerek kiliseye gittik. Burası Bizans dönemine ait bir kilise. Büyükçe bir alana yayılmış bir yapılar topluluğu aslında. Duvarlarda az sayıda fresk kalmış. İnsan boyunda olan yerlerdeki freskler grafitici zulmüne uğramış.

Kilise harabesinden merkeze doğru dönerken bakımsızlıktan epeyce hırpalanmış eski ahşap binalara ve çeşmelere rastladık.

Sahili adımlayıp tarihi surların etrafından geçip yolumuza devam ederken balıkçıların ağlarını temizledikleri alanda tek bir sütuna rast geldik. “Rast gele” diyerek balıkçıların yanına rampa ettik. Sanırım amcamın bahsettiği limandaki antik kalıntılardan kala kala bir bu kalmış.

Sahilden hapishaneye gidiyoruz. Gidiyoruz da yine bize yolda ahşap evler, boy boy çeşmeler ve hamamlar eşlik etmekte.

Hapishane merkeze uzak değil. Aslında Sinop oldukça küçük bir şehir olduğu için herhangi bir yerden başka bir yere gidiş pek zor olmamakta.

Yaklaşık bir yılı çok az bir zaman geçtikten sonra tekrar Sinop hapishanesine dönmüş bulunuyorum.Bu kez kendi başımıza gezmenin avantajı ile hemen hemen her yere girdik. Çekilen diziden sadece baş gardiyanı oynayan aktörü idari binanın balkonunda görebildik.

Birde hapishanede çekim yapılan koğuşların içine eşyalar konmuş. Kapılar sürgüsüz ve kilitsizdi.Ama kapalı olduğundan açmayı ve içeri girmeyi uygun bulmadım. Ama kapının üzerindeki o küçük, sürgülü delikten içeri baktığınızda sanki hala mahkumlar varmışcasına eşyaları görmek epey etkileyici. Ne diyelim Allah düşürmesin.

Hapishanede olmlu değişikliklerde var. Örneğin hücrelerde artık fotoselli lambalar kulanılmakta.Ayrıca bu kez mahkumların zanaat öğrendikleri kısım ile çocukların tutulduğu binaya uğradık. Bu son binaya üşendiğim için ben girmedim ama Uğur epeyce turladı.

Hapishaneden sonra Alaaddin Camiine girmek istediysekte restorasyon yapıldığı için içeri girebilmemiz mümkün olamadı. Yapının tüm dış duvarları elden geçirilmiş. Göze biraz batıyorsada napalım hayırlı olsun.

Sinop ‘un bir başka önemli yapısı da Aalaaddin Camii ‘nin ardında kalan Pervane Medresesi. Burası günümüzde turistik bir mekan olmuş. Sinoptaki turizm bürosu da burada ama tatil nedeni ile kapalıydı. Medresenin girişe göre saat bir yönünde Gazi Çelebi ve kızına ait iki de mezar var.

Bundan sonrası artık bir nevi dönüş aşaması. Turumuzun İstanbul ‘a en uzak noktası Sinop. Dünyanın başkentinden tam yediyüz km uzaktayız. Ama bundan sonrasının bu denli zorlu ve masraflı olacağını hiç aklımızın ucundan bile geçirmemiştik.

Sinoptan İnebolu ‘ya sadece günde bir kez oda sabah on gibi sefer var. Onun dışında sahilden Ayancık yada Türkeli ‘ne gidebiliyorsunuz. Her saat başı Ayancık ‘a yeni otogardan gidilmekte. Burası şehrin epeyce dışarısında olduğundan minibüslerle ulaşılabilmekte. Buradan kırk,kırk beş dakika süren bir yolculuk ile Ayancık ‘a varabiliyorsunuz.

Güneşli bir havada,yeşil ağaçların arasında uzanan bir yolu hızla katediyorsunuz. Şoför koltuğunun hemen yanında kah şoförle konuşup kah yöre hakkında bilgi alarak gayet neşeli bir şekilde yol aldık. Yolda gördüğümüz güzel bir manzarayı çekecekken şoförümüz “kenarı çekeyim ” dedi. Vaktimizde dar olduğu için durmadık. Şoförümüz harika bir insan. Hele bizim Ayancıktan aktarma yapabilmemiz için koşuşturmacası görülmeye değerdi. Yola devam edebileceğimiz en olası firmanın yazıhanesine en yakın noktada bizi indirdi. Şansımıza hep iyi yürekli, yiğit insanlara denk geliyoruz. Allah bunların karşılarına kendilerinden bile daha iyilerini çıkartsın.

Ayancıktan sonra ancak Türkeli ‘ne sefer var. İnebolu dendiğinde sanki uzak diyarlardaki bir yerleşimmiş gibi bir tepki ile karşılaşılıyor.

Karnımız aç, hayalkırıklığımız ise tarif edilemez. Uğur , Kastamonu ‘ya oradan da Bartın ‘a gidelim diyor ama ben sahilden gitmeyi gurur meselesi yaptım. Hiç bir tur firmasının gitmediği ,gidenini de duymadığım bir rotadan sapmamam gerektiğini bir ses içimden tekrarlıyor. Aracımızın kalkış saatine dek Ayancık ‘ı dolaşıyoruz. Ayaklarım yaralı olduğu için tam bir işkence oldu bu. Ama bu yaptığımız kısa gezintide bir iki güzel binayı resimledik. İnsanlar çevredeki diğer evlerinde yerlerini bizlere tarif ediyorlar ama ne yazıkki vaktimiz yok gitmeye.

İlginç bir yer. İki yerel gazetede yanyana dükkanlarda durmakta. Bu arada çarşıdaki eczanede de neşeli anlar yaşadık. İnsan ömrünü uzatan anlardan.

Bununla beraber burada meşhur bir kilise var. Sinoptan gelirken yolun sağındaki kereste fabrikasının üzerindeki ormanlık alanda sağlam bir durumda olduğunun bilgisini aldık.

Türkeli minibüsü dolu. Türkeli ‘ne dek giden yolda inenin binenin haddi hesabı yok. Gerektiğinde –ki hep gerekiyor zaten- tabureler devreye giriyor hemen. Bir saatlik yolculuk sırasında Akgöl ‘e ve birde İnaltı mağarasına giden yolu gösteren okları gördük.

Bunun dışında yolculuk gayet eğlenceli gitti. Çok rahat ve atak bir tip olmamın sonucunda yolculuk izafi olarak kısaldı. Minibüsün arkasından her lafa girip herkese laf yetiştirirken zaman su gibi aktı gitti. Ama insanlarda bundan memnun olmalı ki kadını, erkeği,genci herkesle bol bol sohbet ettik.

Türkeli ufak bir yer. Otogarda, bu saatten sonra İnebolu ‘ya gitmenin mümkün olmadığını öğrendik. Sonra yazıhanedeki adam bana bir telefon numarası verip aramamı söyledi. Yapmam gereken numarayı aramak ve Türkeli otogarında iki kişi olduğunu söylemekten ibaret. Yaptım elbette.Şunu söyliyeyim eskiden bindiğim otobüs yada minibüs küçük yerleşimlere girdiğinde delirir, söylenirdim. Artık hoş görmeye başladım.

 Yirmi dakika geçmeden bir minibüs geldi ve bizi aldı. Bu ülkeyi seviyorum. Neyin ne zaman olacağı konusu her zaman açık, sadece hayal gücünüz ile sınırlı. Her zaman birşeyler olabiliyor.Her zaman için umut var.

Neyse, minibüs bizi önce Çatalzeytin isimli bir kasabaya geitdi. 16:30 ‘a dek yaklaşık kırk beş dakika kadar buradayız.

Çatalzeytin güzel bir sahil kasabası. Arada derede yamaç üzerinde bir iki ahşap ev görülebilir. Ayrıca şansımıza kasabanın pazarına dek gelip gezdik. Daha ne olsun.

Yine Kastamonu ‘ya dönelim mi ikilemi başladı. Benim kararım belli ama Uğur Kastamonu ‘ya oradan da Zonguldak ‘a geçelim diyor. Yazıhanede Zonguldak ‘a itmek isteyen başka birinden bu saatte Kastamonu ‘ndan Zonguldak yada Bartın ‘a sefer olmadığını öğrendik. Son sözüm “işte macera ” oldu.

İnebolu ‘ya doğru yola çıktık nihayet. Yine şoförün yanındayız.

Yol üzerinde önce Abana ‘ya uğradık. Burasıda güzel bir kasaba ve yine güzel ahşap evler var. Buradan Bozkurt denilen başka bir beldeye gitmemiz gerekti. Burası Avrupa Birliğinden çeşitli ödüler kazanmış,ağırlıklı olarak Kırım Türklerinden oluşmuş düzenli bir yerleşim.

İlk günün son durağı sadece bir iki saat uğrarız diye düşündüğümüz İnebolu oldu. Günün bu saatinde ne kadar sorup soruşturduysakta ötesi yok artık.

Bir otel bulduk. Adam başı 20 YTL. Sıcak su var,banyo iptidai.

Kurtuluş Savaşının en büyük ve en önemli lojistik merkezi olan İnebolu ‘yu akşam itibariyle gezmeye koyulduk. Kasabanın belediye binasını ve yanındaki Hamamcı Salih Reis ‘in  heykelini görüntüledik. İstanbuldan yapılan silah sevkiyatında İnebolu halkını örgütlediği gibi bizzat yaşına başına bakmaksızın  bombaları,mühimmatı taşımış.

Çarşının içerisinde içleri boş duran yada esnaf tarafından kullanılan pek çok rum binası var. Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan tüm bu nakliyatta rumların tepkisi ne olmuştu araştırılmaya değer bir konu.

Çarşıda biraz daha dolandık. Üç adet çeşitli büyüklüklerde eski cami var.

Gece gezisi sırasında İnebolu Postası gazetesinin yetkilisi ile karşılaştık. Ayaküstü, kısa ama oldukça sıcak bir sohbet yaptık.

Fakat ara sokaklarda fotoğraf çekerken, bizler gibi insanlar yüzünden yörenin sit alanı olduğu ve bu nedenle inşaat sektörünün durduğu şeklinde bir tepki veren bir adam tarafından engellenmeye çalışıldık. Bense bizlerin aslında bir fırsat olduğumuzu, bu evlerin restorasyonu ile inşaat sektörünün canlanacağını söyleyerek adamı savdım. Matrak bir andı.

Bu arada İnebolu yiyecek açısından tam bir cennet. İki karışık pide, bir kola ve birde ayran sadece 11,50. Daha ne olsun.

Gün 6

İnebolu ‘dan önce Cide ‘ye gidiliyor. Hareket saati 9:30 . Bizse sekiz gibi otelden çıkıp İnebolu yollarına düştük. Tarihi İnebolu evlerini görüntüleyeilmek için tepelere yöneldik.

Çok sayıda ahşap bina var. Kasaba bu konuda çok şanslı. Kasabanın üstlerinde yarım bir çember çizip ilerlerken İnebolu limanını da görebilme imkanıız oldu. Bu liman bir türlü bitirilememesiyle ünlü. Üç padişah ve tüm cumhuriyet hükümetleri bir türlü bitirememiş bu limanı. Bitirmek RTE ‘ye nasip olmuş. Bu ne kısmet…

İnebolu öyle böyle küçük, çabuk gezilir bir yer değil. Herşeyiyle gördüm diyebilmek için en az üç saat gezmek gerekir. Biz üzerinde manastır kalıntıları olan Geliş tepesinin eteğine dek gittik ama zamanımıızn kısıtlı olması nedeniyle çıkamadık.

Geldi sıra Cide ‘ye gitmeye.Yine bir minibüsün içinde ama bu kez en arkasındayız. Araç tepeleme dolu. Tepeleme diyorum çünkü aracın üzerinde halılar,denkler, akıllara ziyan  ne düşünürseniz (hatta benim çantamı bile oraya koymuşlar)yer almakta. Kalkışa dek yağmur başlayınca birde bunların üzerine branda serip halatlarla bağladılar.

İnebolu Cide arası yaklaşık doksan km. kadar. Adam başı 15 YTL ücret. Başlangıçta pahalı geldiysede yolun yapısı ve yolculuğun süresi göz önüne alınınca parayı helal ediyorsunuz. Yolculuk dört saate yakın sürüyor. Bu kadar mesafe nasıl bu sürede gidiliyor anlatacağım.

Yol türlü türlü ağacın oluşturduğu sık ormanların arasında keskin virajların bir aşağı bir yukarı süre geldiği bir zemin burada. Virajların keskinliği, yolun bozukluğu, bir yanınızda gördüğünüz derin uçurumlar aracın yavaş gitmesinin başlıca nedenleri arasında. Aaraçtaki kadınlar ve çocuklar kusmakta.Şoför ise robotlaşmış bir ifade ile arkasına siyah naylon torbaları uzatmakta. Yapacak birşey yok. İstifrağ seslerive kesif kusmuk kokusu bizi de çarpmakta. Pencereyi açtıysakta pek fayda etmedi. Koku burnumuzun dibinden süzülerek çıkmakta dışarı.

Yaklaşık seksen dakika sonra Doğanyurt isimli fakir, garibanın garibanı bir yerde yolcu indirildi ve bahaneyle de bir süre mola verildi. İyi de oldu. Hem minibüsün içi havalandı hemde biz taze hava ile ciğerlerimizi doldurduk. O kadar çok sağa sola dönmüşüz ki ayakta dururken bile epeyce başım dönüyordu.

Yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Çocuklar uyuyakalmış. Kadınlar ise iyice güçsüz düşmüş olacaklar ki kusacak halde bile değiller. Yolda virajı alamadığı için uçmuş ve sık meşe ağaçlarının arasında ters dönmüş bir otomobili gördük. Yapacak birşey yok. Ağaçlar düşüşü yavaşlatmış olmalı ki adamlar birşey olmaksızın araçlarından çıkabilmişler.

Ormanın ve denizin, yeşilin ve mavinin kah harika kah korkunç kontrastı eşliğinde Cide ‘ye vardık.

Cide küçük bir yerleşim. Ama özellikle İstanbulda çok sayıda Cidelinin olması ve onların memleketleriyle olan bağlarını koparmaması pek çok yerel otobüs firmasının varlığının nedeni.

İstanbul ‘a giden bir otobüse yerleştirildik. Bindik demiyorum çünkü minibüs şoförleri bizlere yardımcı oluyor hep. 13 ‘te araç harekete geçecek. Kurucaşile ‘ye dek koltukta sonrasında ise Amasra sapağına dek otobüste bir yerde bir şekilde gideceğiz.

Cidede vaktimiz olmadığı için gezemedik. İç taraflarda Ilgarini mağarası var. Ancak yazın gidilebilecek bir yer burası. Başka zamana.

Yolculuğun hemen başında meşhur Gideros ‘tan geçiyoruz. C şeklinde gayet korunaklı, etrafı ağaçlarla çevrili bir koy burası. Tamam güzel bir yer ama gerek Egede gerekse Akdenizde bu tip çok koy var.

Bu yolda bir önceki kadar olmasa da virajlı. Manzara ise hep aynı. Bir tarafta deniz bir tarafta ise rengarenk ağaçları ile orman.

Kurucaşile ‘de koltuklarımızdan kalktık. Ben muavin koltuğuna oturdum uğur ise en önde koltukların arasındaki boşluğa oturdu. Görüş açısı muhteşem ama kimi virajları dönerken korkmadım desem yalan olur. (iki dönüşte öldüm öldüm dirildim) Yörenin şoförleri pek bir yaman, pek bir mahir. Şansımıza bu şoförde çok konuşkan çıktı ama ben adamın dikkatini dağıtmaktan korktuğum için pek konuşmadım bu kez.

Yollar hep virajlı. İnanın 200 m. bile düz gitmek mümkün değil. Sıklaşan ormanlık alanlarda yeşilin yetmişyedi tonu birbirleriyle yarış edercesine kimi zaman aralarına sarı,kırmızı yapraklı ağaçlarıda barındırıp size bir renk armonisi sunuyorlar. Çamlar yağan son yağmurların etkisiyle yeni sürgünler çıkartmış. Öteki ağaçlar ise parıl parıl parlamakta. Zahmeti kadar keyfide çok fazla bu yolların. Allah bu yolun kaptanlarından kuvvet,sabır ve dikkati esirgemesin diye dua ediyoruz.

Avara adında, Cide ‘den kalkan tüm otobüslerin yirmi dakikayı aşkın bir süre durakladığı bir yerleşim var. Buraya ne kadar yerleşilir, burada nasıl yaşanır tartışılır. Avara denen bu yerin sucukları meşhur. Doğal ortamda beslenen sığırlardan yapılan bu sucuklara başka yörelerde yapılan sucuklara nazaran daha fazla baharat konmakta olduğunu öğrendik.

Amasra ‘ya doğru giderken geçen sene yapılmakta olan yolun tamamlandığını görüyoruz. Otobüs adeta şahlanıyor artık. Yolda bir erkek birde kadın turistin bisikletleriyle yolda gitmekte olduğunu gördük. Şoför, yollarda çok sayıda böyle gezen turiste rastladığını anlatıyor. Zaten bir biz Türkler bu ülkeyi gezmemeye inat ediyoruz.

Amasra sapağında şoförle vedalaşarak indik. Burada da köylü kadınlar tezgah açmış yerel ürünleri satmanın derdindeler. Bu noktadan minibüslerle Amasra ‘ya gitmek  mümkün ama biz beklemek yerine 6-7 km. lik yürümeyi tercih ediyoruz. (Akılsız başın cezasını ayaklar çeker diye oşuna denmemiş zaten) İlk minibüs ne zaman geçecek bilmiyoruz ve satıcı kadınlara sorduğumuzda da tatminkar bir yanıt alamadık.

Bununla beraber ister inat deyin isterseniz bilinçsizlik zerrece ayaklarımızda yorgunluk hissetmedik. Amasra ‘ya iki km kala yolun kenarında bir otel var. Gürcüoluk Mağarası ‘nın mülkiyeti de otele ait. Bunu ancak Amasra merkezinde gezerken öğrendiğimiz için mağaraya gidemedik.

Bu bitmez yol üzerinde ilerlerken yolun sağındaki polis ve jandarma lojmanlarına doğru sapıp yolun sonuna dek giderseniz bedesten ‘e ulaşırsınız. Merkezden de ulaşması çok kolay. Tahminen Amasra ‘nın bazilikasının parçalarından biri. 2. yy. ‘dan kaldığı tahmin edilmekte. Osmanlı zamanında da bedesten olrak kullanılmış. Kalın, kırmızı tuğladan duvarlar hala ayakta. Aslında bu bölge Amasra ‘nın tarihi merkezi. Müzede sergilenen buluntuların önemli bir kısmı bedestenin yakınındaki küçük sanayi sitesinin inşaatı sırasında ortaya çıkarılmış.

Yolda yumruğum büyüklüğünde, altı bacaklı, parlak mor bir böcek gördük. Pek haz ettiğimi söyleyemeyeceğim J

Amasra içerisinde şimdiye dek rastladığımız en kaliteli otele rastladık. Yine merkezdeyiz. Sıcak su, duşa kabin vb. Sadece görünümü bile kaliteli. Denizin kenarındayız. Kişi başı 35 YTL.

Biz bedestene otele uğradıktan sonra gittik. Oteiln yakınlarında da köylü kadınlar yerel ürünleri satıyorlar. Alan memnun satan memnun. Birşey almasakta sadece onlarla konuşmamız, ürünlerini tatmammızdan bile hoşnut görünüyorlar. Ne güzel.

Gençlerin, yaşlı çiftlerin, turistlerin neşe ile dolaştığı Amasra sokaklarına bizde kendimizi bıraktık. Akşam hafiften çökmeye başlamışken dalgakırana yöneldik. Fransızca 1 Mai 1911 yazan taşı arıyoruz. Yok. Dalgakırana iki tarafından da baktık. Ayaklarımız yorgunluktan ve (bu kısım sadece bende vardı) yaralardan dolayı ağrımaktaydı. Ama merak insanı ayakta tutuyor. Günü yazıyı bulamadıysakta dalgakıranda batırdık.

Sonrasında yolumuzu kaleye çevirdik. Gün henüz batmış olmasına rağmen kale çoktan boşalmış. Tek tük insanlarla karşılaıyor. Millet çarşıda ve balık lokantalarında şu an. Şapeli, Fatih Camii’ni geçip Atatürk panosundan Amasra’ yı seyrettik. Altındaki zindan denilen yerler kapatılmış. Zaten günün bu saatinde yanımızda fener bile yokken girecek halimiz ve cesaretimiz yok.

Buradan Kemere Köprüsü ‘ne doğru ilerlerken bir yerde yarasaların bir çember çizerek uçtuklarını gördüm. Çemberin ortasına girdim. Yarasaların kulaklarımdan vınlayarak geçişinden huzursuz olup çömeldim onlarda aynı şekilde alçaktan uçmaya koyuldular. Bende dolgu flaşla görüntü almaya çalıştım. İlk patlamalarda çemberinde çapı genişledi. Ama makinanın kendini şarj ediş sürecinde tekrar yakından uçmaya başladılar. Bunu defalarca tekrarladık. İlginç bir deneyimdi.

Kemere Köprüsünde biraz oyalandık. Ardından köprüyü geçip sola sapıp terasa yerleştirilmiş banklardan Amasra ‘yı ve denizi izledik. Güzel bir yer Amasra. Ama benim gönlüm İnebolu ‘da kalmış.

Gün 7

Bartın ‘a her saatin buçuğunda araç var. Biz erken kalkıp kahvaltıyı bitirip kasabanın sessizliği ve ölgünlüğü içinde turlamaya çalıştık. Otel müzeye çok yakın ama müze dokuzda açılmakta. Biz 8:30 ‘ da kapıdaydık. Müze içinde bir kafa gördüm önce. Dış kapının anahtarı kapının arkasında olduğundan çevirip içeri girdim.

Adam gece bekçisi imiş. Olması gerekenden bile daha nazik bir tavırla bizi sepetledi. Uğurla ben ise kasap önünde bekleşen kediler gibi müze kapısı önünde beklemeye koyulduk. Tahminen Amasradaki müze kurulduğundan beri böyle bir olay ile karşılaşmamıştır.

Dokuza on kala gibi müzeye alındık ve bahçeyi gezmeye başladık. Dokuzdan sonra ise zaten tek katlı olan müzeyi turlamaya başladık. Dokuz buçukta dolmuşa binmiş Bartın ‘a doğru gidiyorduk.

Bartından sadece şöyle bir geçmiştik.Ama güzel konakları olduğunu farketmiştim. Ama çok daha iyisi ile karşılaştık.

Bartın ‘a iner inmez Zonguldak ‘a geçişi araştırmaya başladık. Her saat başı araç var. Biz 1 ‘deki otobüsü gözümüze kestirdik. Tam üç saatimiz var.

Uzun ana bir cadde var. Bakımsız,zamana karşı direnişinin son günlerinde olan güzel yapılar var. Biz önce Halil Bey Camii ‘ne girdik.1872 yapımı camii kubbesiz,ahşap tavanlı. Oldukça dar merdivenlerle minareye çıkılıyor. Minareden tüm Bartın ‘ı görmek mümkün.

Yola devam ettiğinizda sağdan ilk yola girdiğinizde yolu sonuna dek güzel konakları görebiliyorsunuz. Hatta burada yolun kenarında üç-dört konak tıpkı Pangaltı ‘daki gibi pastel renklere boyanmış. Diğer konaklar ise çoğu bakımsız ama oldukça büyükler. Gözünüzde canlanması için Büyükadadaki binaları gözünüzün önüne getirin.

Caddeye dönüp aşağıya doğru ilerlediğinizde sağda pembeye boyanış belediye binası çilekli baton bir pasta gibi gözünüze ilişecek. Zarif bir Osmanlı yada ilk dönem cumhuriyet yapısı. Burada da bir iki küçük ve eski cami var ama kapalılar. İlerleyişiniz sırasında solda bir şadırvan görüyorsunuz. Zarif bir yapı. İnce sütunlar içi işlemeli bir kubeyi taşıyarak üstünü örtmekte. Çaprazında da Şadırvan Camii var.

Cami tek kubbeli. Kubbeyi incecik sütunlar taşıdığı için harim kısmı oldukça geniş bir görünüme karışmış.Ama caminin renki camları şimdiye dek gördüğümün en iyisi. Huzurlu bir mekan.

Şehrin eski belediye başkanlarından birisi kendi konağını etnografya müzesi olarak kullanılması için şehre bağışlamış. Burada kasabada kullanılan eski eşyalar, geçmişten gelen fotoğraflar, eski gazetelerden başlıklar vb var. Bahçesinde de çeşitli evlerden getirilen sütun başlıkalrı vb var.

Bartın ‘ın ara sokaklarına girip eskiden konakların olduğu ama yerini günümüzde apartmanlaa bırakmış yerleri geçiyoruz.

Orta Camii kapalı olduğundan giremedik. Fakat Halil Bey Camii ‘nin minaresinden gördüğümüz kadarıyla sıradışı bir kubbesi ve bir minaresi var. Günümüzde halk kütüphanesi olarak kullanılan eski kiliseye de vaktimizin olmaması nedeniyle uğrayamadık.

Zorda olsa Zonguldak minibüsüne yetiştik. Rahat bir yolculuktan sonra Zonguldak ‘a vardık ve vakit kaybetmeksizin Ereğli minibüsüne yerleştik.

Ereğli de var birşey. Onca zaman yazdan kalma bir havada gezerken Ereğli ‘ye yaklaşırken hava bozdu. Sıkı bir fırtına ağaçları eğip bükmeye başladı. Ereğli ‘ye yine kapalı bir havada girdik.

Önce müze olarak kullanılan Halil Paşa Konağına gittik. Saat dördü geçmekte ve elektrikler yok. Bu durumda Cehennemağzı Mağaraları ‘na gitmemize de gerek kalmadı. Üç mağarayı yarım saatte aydınlatma olmadan geçmemiz hem zor olacak hemde hepsinden önemlisi gezimizin ruhuna aykırı kalacaktı. Bizde müze bahçesini turlamaya başladık.

Bahçede en önemli yapıt sanatçı Krispos ‘a ait olan mezar anıtı. Mezarın üzerinde yazanları çevirmişler. Sağlam bir yazıt içerik olarak. Bahçenin öteki tarafında ise mezar ştelleri yada kapakları görülebilir. Üst üste yerleştirilmiş iki Türk karesinin içinde haç olan ilginç bir örnek ile karşılaştık.

Bahçede dolanırken şansımıza elektriklerde geldi. Bizde bundan istifade ederek müze binasını da dolaşmaya başladık. En üst kat etnografik eserleri içermekte. Giriş katında ise sikkeler görülebilir. Ayrıca soldaki ilk odada Filyostaki Tion antik kentinden bulunan parçalar da sergilenmekte.

İçeride iki üç tane ilginç sütun başlığı da var. Sütun başlıklarının köşeleri akantus yaprağı şeklinde değilde aslan ,yılan ya da atbaşı şeklinde uzanmakta.

Müzeden sonra sahile doğru gittik. Yol kenarında yine kapalı olan turizm bürosunun yanında yerel ürünler satan küçük bir kulübe var. Ereğli çileğin ve çeliğin memleketi olarak kendini lanse etmekte. Uğur çilek bense kara erik reçeli aldım. Çantaya oldukça zor sığdırdım.

Fırtına kuvvetli. Karadeniz ‘in geniş genlikli dev dalgaları hafif hafif atıştırmaya başlayan yağmurla beraber sahili dövmeye başlamış. Halbuki Sinoptan yola çıktığımızdan beri deniz nede sakindi.

Sahilde Kurtuluş Savaşındaki tek deniz savaşını yapan ve kazanan gazi gemi Alemdar ‘ın bir benzeri müze gemi olarak sergilenmekte. Böyle bir gemi ile Karadenize açılmak , düşman savaş gemilerinin karşısına çıkmak ve yenmek nasıl bir cesaret işi. Mangal gibi yüreğe sahip olmak böyle birşey olmalı.

Sahildeki güzel kafeteryalardan birinde karnımızı doyurduk. Dönüş otobüsü yedide ve dışarıda sıkı sağanak başladı. İsteksizce dışarı çıkıp otogara ilerledik. Otogar ana baba günü. Bizim otobüs ancak geldi.

Son söz…..

Pek denenmemiş bu rotayı denemek ve başarabilmek gayet harika oldu. Firmaların tur rotalarında olmayan yada kısmen olan bu yörelerde saklı güzelliklerin bizde çok azına ulaşabildiğimizin farkındayız. En azından sonraki denemelerimizde nereleri görmeli bu konuda net bir fikrimiz artık oluştu.

Ereğli de Cehennemağzı Mağaralarını gezemedik. Ama Ereğli ‘nin aslında çok yakın bir yer olduğunu öğrenmiş olduk. Bir cumartesi,bir pazar gidip gezmemiz pekala mümkün.

Zonguldak mağaralarıyla bir cennet. Sadece Gökgöl bile tekrar gezilebilir. Zaten 450 metre ilerlemiştik sonrasını görmüş oluruz.

Zonguldak ‘tan Karabük’e dek gündüz gözü ile o tren yolculuğu yapılmalı. Arboratoryum ilan edilmiş Yenice ormanları, o sonsuz kumsallar… Akıldan çıkmıyor ki hiç.

Safranbolu bir daha ki gelişimde karlar içinde olmalı. Öyle bir zamana denk getirmeli. Zaten üstte belirttiğim tren yolculuğu da bir baharda birde kışın yapılmalı ki sözcükler yetersiz kalsın anlatmaya.

Safranboludaki  Bulak Mağarası ‘da başka bir gezinin konusu oldu. Yine Safranbolu ‘ya yolumuz düşecek gibi.

Kastamonu bilinmeyen bir cennet. Gez gez bitmez bir şehir. Kasaba Camii ‘ne yine gidemedik. Kuşatılıpta düşürülemeyen bir şehir gibi adeta. Taşköprü ve Pompeopolis ‘i de unutmadım tabii.

Sinop sadece müzesindeki ikona galerisinin tekrar görülmesi için bile gidilecek bir şehir. Ama bu kez Erfelek yolundaki oluşumları ,Boyabattaki bazalt kayaçları da görmeyi istiyorum.

O hiç bitmezmiş gibi görünen dönüş yolundaki Ayancık, Abana ve birkaç yerleşimi de daha etraflıca gezebilmek isterdim.

Gelelim İnebolu ‘ya. Gönlüm ve aklım orada kaldı. Nazarım mı deydi bilemem ama bizden sonra kasabayı sel basmış. Kader yiğit İnebolu ‘ya yolumu düşürür umarım.

İnebolu ‘dan Cide ‘ye uzanan o yolu bir daha denemek isterim. Ömrümden götürecekleri var ama deneyim olarak yaşanmalı tekrar. İnsanı öldürmeyen şey güçlendirmez mi zaten J

Cide ve Ilgarini özel bir gezinin içeriği.

Amasra zaten komşu kapısı gibi oldu bizim için tıpkı Safranbolu gibi. Denizine de gireceğim ,dalgakıranındaki yazını da bulacağım.

Bartın da tahminlerimin ötesinde bir yerdi. Turlar hızla gelip geçiyor ama sadece çarşısı bile gezilse insanın kültürüne çarpan etkisi yapar.

Hepsinden önemlisi bunca güzel şeyinde önüne geçen en güzel şey karşımıza çıkan insanlar oldu. Zerrece yabancılık çekmedik. Pek sorun yaşamadık. Her yerde dostça karşılandık. Sonuçta en azından -bu noktada kendi adıma konuşmalıyım – çok eğlendim. İnanıyorum ki gerek minibüslerde gerekse diğer yerlerde bizimle beraber konuşanlarda oldukça eğlendi. Ama insanların, ta İstanbullardan kalkıpta yörelerine kadar gelmiş olmamızdan bile ne denli memnun olduğunu hissettik. Misafirleriydik. Belki de daha yakın gördüler ki oldukça içten her konuda konuştuk. Bu insanlar belki – ne belkisi kesin – çok varlıklı değiller. Ama inanın gönül zenginliğinde de rakipleri yok. Hatıralarımızın arasına karışan anların hiç birisini dünyanın hiç bir serveti satın alamaz. O denli değerli benim için. El değmemiş, ahlakını kaybetmemiş Anadolu halkı. Türk olduğum ,bu kültürün bir parçası olduğum için Allah ‘a ne kadar şükretsem az.

Daha önce dediğim gibi hep mert,yardımsever,dost canlısı insanlarla karşılaştık. Dilerim bu insanlarında karşısına Tanrım daha da iyi insanları çıkartsın.

Reklamlar

Batı Karadeniz – Bölüm 2” için bir yanıt

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s