Ionya Turu

Priene Priene Priene MiletMilet Milet Milet İsa Bey CamiiDidim ( Dydima) Didim ( Dydima) Didim ( Dydima)Didim Camii Bafa Gölü Bafa GölüAphrodisias Aphrodisias AphrodisiasPamukkale Pamukkale KuşadasıEfes Efes Şirince

Kapsamlı ve yorucu turlardan birisi de iyonya turları. Bu turların içeriğinde İyonya medeniyetini oluşturan Milet, Efes gibi antik kentler gezilmekte. Bu tur normal dönemlerde olan turlardan değil ne yazık ki. Ama turun içerisindeki Şirince ,Efes gibi yöreler başka turlar içerisinde de varsa da Priene, Didim,Afrodisyas gibi yerler için bu tura katılmak gerekmekte.

Tur için yine gece yarısı ailecek yola koyulduk. Güneye giden tüm turlarda olduğu gibi yaş ortalaması oldukça düşük. Çok sayıda da, öğrenci değişim programı ile ülkemize gelen Polonyalı ( önceleri Rus sanmıştım ) bir öğrenci grubu vardı turda.

İlk dinlenme molasını sabaha karşı Selçuk kalesinin yakınlarındaki ,tren yolunun yanından geçtiği büyükçe bir tesiste alıyoruz. Yöresel incik boncuk,sabunlar ve Şirince şarapları vb satın alma imkanınız var.

Selçuk Kalesi geniş bir alanı kaplamakta. Sanırım Ayasuluk diye bir ismi daha var. Bizans yapısı bir kale alma Selçuklular tarafından alındığında ve sonraları Osmanlı zamanında da iyice tahkim edilmiş. Selçuk ,Malazgirtten sonraki ilk çeyrek yüzyıl içerisinde ele geçirilmiş sonrasında da bu yakınlarda Bizansla yapılan bir savaş sonrasında alınan ağır bir yenilgi karşılığında bırakılmak zorunda kalınmış.

Buraya yakın ,tepelerin üzerinde (Kalealtı denilen mevki ) bir kale daha var. Bu kale her yöne çekilen efsanesiyle Keçi Kalesi olmalı. Kızılhisar da denilmekte. Öyle bir zirvede ki ne buralarda dolanan bir işgal ordusu bu kaleyi kuşatabilir nede kaledekiler ta o tepeden inip rakip orduya saldırabilir. Gelelim efsanesine. Fakat peşinen söyleyeyim hikayenin her versiyonunda kuşatanlar ve kuşatılanların isimleri değişmekte. Neyse kale alınmaz bir yerde olmasının avantajı ile bir komutanı cezbeder (bazı versiyonlarda da kale komutanının güzel bir kızı da vardır. ) Kalabalık bir ordu ile dağın eteklerinde kamp kurar. Oysa kaledekilerin uzun bir kuşatmayı yada inatçı bir saldırıyı göğüsleyebileceği bir askeri gücü yoktur. Ama denildiği gibi bir ordunun gücü düşmanının bildiği kadardır; kaledekiler ,kalede tutulan keçilerin üzerine fenerler ,meşaleler bağlayıp gün doğumuna yakın alacakaranlıkta yamaçtan aşağıya sürerler. Kuşatanlar uyku sersemliği içinde ,karanlığında etkisiyle bu gürültücü kalabalığı görünce paniğe kapılıp dağılırlar. Bunun ardından kaledeki atlılar bir huruç hareketi deneyerek kuşatanları bozgunu uğratıp kaçırırlar.

Neyse İzmir üzerinden Priene antik kentine geliyoruz. Hava oldukça sıcak ama yapacak bir şey yok. İki bin yıl önce deniz kıyısında olan bu şehir onca zaman Menderes Nehri ‘nin taşıdığı alüvyon ile oluşan ovanın gerisinde kalmış.Önce bu kentlerle ilgili bilgiyi verip gözlemlerime geçeceğim.

Priene (şimdiki ismi. Samsun Kale) Mycale Samsun Dağı eteklerinde kurulmuş bir İyon şehridir. Şehir Menderes nehrinin 10 km kuzeyindedir. Şehir kurulduğunda deniz kıyısındaydı. Menderesin alüvyonu nedeniyle şehir şimdi kilometrelerce kara içerisindedir.

Belus un oğlu Aegyptus yönetiminde İyonlar tarafından kurulduğu kabul edilir. Şehir sonra Lidya lı Ardys tarafından alınır.MO 6. yy in ortalarında şehrin "Bilge"si Bias yönetiminde, şehir tekrar canlandı ve zenginleşti. MO 545 yılında Pers Kralı Cyrus (Kurash) tarafından ele geçirildi. Şehir Perslere karşı İyon Başkaldırısı na (MO 499) 12 gemi ile katildi. Komşusu Samos (Sisam) ile ortaya çıkan anlaşmazlıklar ve Büyük İskender in ölümünün ardından çıkan karışıklar dolayısıyla şehir güçsüzleşti. Roma 155 yılında şehri, Bergama (Pergamon) ve Kapadokya krallarının elinden kurtarmak durumunda kaldı.

Kapadokya kralının asi oğlu Orophernes, Romalıların şehri alması ile Priene’e gömdüğü hazinesine ulaştı ve adak olarak şehirdeki Athena tapınağını onardı. Roma ve Bizans yönetimi altında zengin bir şehir olarak kaldı. 13. yyda şehir Türklerin eline geçti.

İngiliz (sanat ve eski eser ticareti yapan ve Francis Dashwood tarafından kurulan) Dilettante Sosyetesi 1765 ve 1868 de, taraçalanmış planlı şehrin kalıntılarını araştırma ile görevli bir grup gönderdi. Bu grubun çalışmaları ve daha sonra Berlin Müzesinden Theodor Wiegand (1895-1899) ın çalışmalarından sonra şehrin tamamen soyulduğu ve harap edildiği görülüyor.

Şehir, 4. yy da tekrar kuruldu. Şehrin yeni planı, yolların birbirini dik açı ile kestiği bir dikdörtkendir. Bu plan günümüzün modern şehir planı Grid in öncüsünü oluşturur. Şehrin üzerine kurulduğu dik yamaç güneye bakar. Şehrin Akropolis’i 230m yukarıdadır. Şehir güvenlik kuleleri olan 2 metre kalınlığında taş duvar ile çevrilidir. Şehre giriş, üç ana kapıdan yapılır.

Akropolisin aşağısındaki yamaçta Demeter tapınağı bulunmakta idi. Şehrin, 7m genişliğinde doğu-batı doğrultusunda altı ana yolu ve buları dik kesen genişliği 3.5m olan 15 tali yolu vardır. Şehirdeki tüm kavşaklar arasındaki mesafe aynıdır. Dolayısıyla şehir 80 eşit alanlı bloğa ayrılmıştır. Özel evler, her bloğa sekiz ev seklinde düzenlenmiştir. Şehirde temiz su ve kanalizasyon yapıları açıkça görülebilir. Priene evleri ile eski Pompei evleri arasında benzerlikler vardır. Athena Polias tapınağı, şehrin bati yarısında, ana yolun kuzeyinde yüksek bir terasa kurulmuştu. Yüksek bir isçiliğin eseri bir merdivenle çıkılan bu tapınak ön yüzünde 6 kolonu bulunan (hexastyle) bir yapıya sahiptir. Tapınağın mimarı aynı zamanda Dünyanın Yedi Harikasından biri Mausoleumun da mimari Pytheostur. 1870 te Athena heykelinin kaidesinin altında, Kapadokya tarafından yapılan restorandan kalması olası, Orophernes resimli gümüş yirmi-drahmiler ve bazi mücevherler bulunmuştur.

Ana yolun bir yanında, yüzü yola bakan bir seri toplantı binaları diğer yanında ise güzel bir alışveriş merkezi vardır. Kuzeyde, Belediye binaları, Roma tipi gymnasium ve iyi korunmuş bir tiyatro vardır. Şehir planının ortasındaki tüm yapılar gibi, Isis ve Asclepius tapınakları tamamen harap haldedir. Büyük bir stadyum, şehrin en alçak yerinde, güneyde duvarların içinde kurulmuştu ve İyon zamanından kalan gymnasium ile bağlantısı vardı.

Küçük ama güzel bir tiyatrosu var. Küçük diyorum ama 5,000 kişilik. Küçük bir anekdot vereyim. Yıllar önce Zeki Alasya – Metin Akpınar filmlerinden birinde kahramanlarımız evlerinden atılınca İskender ‘in evine taşınmışlardı. İşte o evde burada girişe göre saat 11 yönündeki yamacın aşağısında kalmaktaymış. Mış diyorum ben bir türlü göremedim.

Buradan bir sonraki durağımız Milet (Miletos )

Milet’ ismi mitolojik açıdan "Apollon" ile ilgilidir. Apollon ile Girit Kralı `Minos’ un kızı `kakallis’ Akakallis’in üç çocuğundan biri olan `Miletos’a, Minos’ un kötülük yapmaması için onu dağa bırakır. Çocuğa kurtlar bakar. Daha sonra çobanların büyüttükleri Miletos, Anadolu’ya , gelerek Menderes Nehri’nin kızı `Kyane’ ıle evlenerek `Miletos’ şehrini kurar. Milet M.Ö 7 ve 6 yy.’da en parlak dönemini yaşamıştır. Miletliler, özellikle M.Ö.  6.yy.’da deniz ticaretini ele geçirmelerinden sonra Akdeniz ve Karadeniz’de kurdukları koloniler sayesinde etkinliklerini çoğaltmış ve zenginleşmişlerdir. Giderek Milet, İyon dünyasının başkenti haline gelmiştir. Milet, döneminde Anadolu’nun en önemli bilim, kültür, ve ticaret merkeziydi. Kendisi bir koloni şehri olarak kurulmuşken Milet, Karadeniz kıyısında Plinus’ un bildirdiğine göre Milet Kenti yaklaşık 90 koloni kurmuştur. Bunların arasında "Sinop" , "Trabzon"; Giresun’ gibi şehirler vardır Milet . Lade Deniz Savaşı’na 80 gemi ile katılmış tüm donanmasını yitirmiş ve zaferi kazanan Persler M. Ö. 494’de kenti bu arada Apollon Mabedi’ni de yakıp yıkmışlardır. Klasik dönemde önemi büyük ölçüde azalmış olmasına karşın Milet Hellenistik Dönem’in ticaret,  sanat ve bilim alanında başta gelen merkezlerden biri olmuştur. Roma çağında bağımsız bir kent olarak `Asia Eyaleti’ nin yani `Batı Anadolu’nun belli başlı metropollerinden biri sayılmıştır. `Laimos Ktirfezi’nin, M.5.3 yy.’da dolması üzerine körfez çevresindeki Priene’, `Myus’ `Herakleia’ gibi kıyı kentleriyle birlikte Milet de sönükleşmiş ve küçülmeye başlamıştır. `Bizans  çağında küçük bir köye dönüşmüştür.

 Bizans Mileti kendi sınırları içine almış ise de Karia’daki `Menteşeoğulları Beyleri’nden `Orhan’ Milet’de kendi adına sikke bastırarak şehrin adını `PLATA’ (Bugünkü BALAT) diye yazdırmıştır. Osmanlı Padişahı II. Murat, Menteşeoglu Beyliği’ ne son verince Platia `Osmanlı idaresıne geçmiştir. Balat da 1369 yılına kadar bir bağımsız ‘Metropolit vardı Bu yıldan sonra Metropolit, `Afrodisias’a taşınmıştır.

Günümüzde görülen kalıntılar daha çok Roma Dönemi’ne ait. 15.000 seyirci alabilen tiyatrosu, Anadolu’nun en büyük Roma hamamı, şaşırtıcı büyüklükteki pazar yeri Milet’in görkemini gözler önüne serer.

Tiyatro binası inanılmaz deredece etkileyici.Özellikle tiyatronun seyircilere ayrılan kısımlarının altında kalan koridorlar modern bir stadyumu aratmayacak şekilde inşa edilmiş. Düzenli, hafif loş koridorlar bir uçtan bir uca uzanmakta.

Bu uçlardan birine ulaşığınızda onca hamamlık arazinin ötesinde hafiften üzerini otların kapladığı bir kubbe görülüyor. Başlangıçta bunu da hamam kompleksinin bir parçası sanabilirsiniz. Dikkatlice baktığınızda aleminde birde leylek yuvası göreceğiniz bu yapı meşhur Menteşoğlu İlyas Bey ‘in camii. Aslında külliye iken depremler ve zamanın darbeleri ile bunların çoğunu yitirmiş. Ellili yıllarda yaşanan son depremde minaresi de yıkılmış. Bir bayan ile beraber camiye gittik. Restorasyon yapılmakta. Ama acıdır ,bahçede bulunan 5-6 yüzyıllık mezartaşları kırılmış, bir yerlere savrulmuş yatmakta. Bizim milliyetçiliğimiz, geçmişe saygımız bu kadar.

Caminin tek bir kubbesi var. Tamirat nedeniyle kubbenin altına girilemiyor. Bununla beraber cami kapısında ve pencere pervazlarındaki gometrik desenli işlemeler görülmeye değer.

Buradan sonra yolumuz günümüzde bir tatil beldesi olarak tanınan ama İyonya ‘nın kehanet merkezlerinden Didim. Burada turun ilk öğle yemeğini yedik. Didim ‘in koyları da övülen yerler arasında. Altınkum, gümüşkum, akkum bunların başlıcaları. Bir de Akbük diye bir yer var . Neyse Didimde gezeceğimiz yerlerin arasında Apollon Tapınağı ve yanıbaşında Rum kilisesinden devşirilen bir cami var. Görülen o ki yerleşim tüm bu antik kentin üzerine kurulmuş.

Şehir Milet ‘liler tarafından kurulmuş. Efes ile Milet arasındaki ticari ve kültürel bazdaki çılgın rekabette Miletlilerin Efeslilerin Artemis tapınağına karşı ellerindeki kozları olmuş bir bakıma.

Sonrasında Karya toprakları içerisinde görülen yöre Arap ve ardından Osmanlı akınları sonucunda 1.Haçlı seferine dek Türklerde kalmış. Menteşeoğulları kesin olarak yöreyi ele geçirince 1950 ‘lere dek yoranda adıyla anılmış. Anlatılanlara göre mübadeleye değin Rum nüfus daha baskın bir orandaymış. Alman ve İngiliz arkeologların nakliyele işlemlerinde bir köprü başı olarak kullandıklarıda ayrı bir detayı yörenin.

Elde kalan en sağlam yapı Apollon tapınağı. Apollon bildiğiniz gibi Artemis ‘in ikiz kardeşi ve sevgilisi. ( Yunan mitolojisi ,doğal karşılamalı ) İon şehirlerininde kehanet işlemleri için kullanılmış merkezi tapınaklarından birisi. (Oracle olarak anılan tapınaklar ) Tapınak tam anlamıyla bitirilememiş . Ama her bir sütunun işlemesi ,her bir ayrıntı büyük bir zevkin ve zenginliğin işareti. Tapınağın arkasına geçen her iki koridorda da duvarlarda ,tapınak yapımına destek veren köle sahiplerine ait olduğu söylenen işaretler var.

Tapınağın bahçesinde bilicilik (kehanet ) kuyuları bulunmakta. Buraya toplumun en altından en üstüne ,her kesimden geleceği merak eden vatandaşlar gelmekteydi.

Arka tarafta pek çok monoblok taş var. Zamanın şamarını yemiş bu taşlarında üzerlerindeki işlemeler zarif.

Tapınağın çevresinde meşhur medusa başlarından birkaçını görmeniz mümkün.

Ben boş durmadım ve tapınağın karşısındaki camiye de girdim.

1850 sonrası yapılan Rum kiliselerinin bir benzeri bu da. İçerisi beyaz badana ile kutsanmış ve islamlaştırılmış. Bununla beraber sütunların dibinde bir yerde hayal gibi bir görüntü seçilebilmekte. Büyük bir hacmi var ve iki katlı.

Buradan da Herakliae anti kentini gezmek için Bafa Gölü ‘ne uzandık. Bodrum ‘a giderken yolun solunda bize eşlik eden sevimli gölde kirlilikten payını fazlasıyla almakta. Etrafındaki zeytin işleyen fabrikalar ve yem fabrikası size bu yolculukta kokularıyla eşlik etmekte. Katı ve sıvı atıklar ne yapılmakta sorusunun cevabı tahmin edilebilir.Fakat eskiden yılan balığı rekoltesinin yüksekliği ile anılan gölde konuştuğum balıkçılar aynı cevabı vermekte. “Tek tük, arada sırada.”

Neyse güzelliklerden bahsedelim. Göl etrafındaki antik kalıntıları , Kapadokya ‘yı andıran yamaçları ve önemli bir kuş gözlem merkezi olmasıylada anılmakta. Ay tanrıçası Selene ile çoban aşkı endymion burada buluşurmuş. Bundan dolayı mehtaplarda gölün muazzam bir güzelliği olduğu anlatılıyor. Gün batımı ve doğumu sırasında çekilen pek çok fotoğrafını gördüm. İnsanın romantizmi azıyor , idiller ,egloglar yazacağı pastoral düşlere sürüklüyor manzara.

Gölde yarım saat kadar süren bir tekne turu yaptık. Göldeki bir iki adada olsun etrafındaki bazı yerlerde olsun , her yerde antik kalıntılar var. Adaların birinde tam su sathında sadece bir kapının kaldığı kalıntılar var. Sanki Nasrettin Hoca türbesi. Ayrıca her yalçın kayanın üzerinde bir kale bulunması da ayrı bir enteresanlık. Üç kadar kaleyi rahatlıkla sayabildim. Yıkılanlar ve göremediklerimi Tanrıya emanet ediyorum.

Bu günlük tur bu kadar. Gecelemek için Kuşadası ‘na dönüyoruz. Kuşadası ‘na çocukluğumdan beri gitmemiştim. İlginçtir içerisinde Fethiye gibi antik kalıntılar olmadığından olsa gerek hiç bir şey de hatırlamıyorum. ( Yürümeye başladığım andan beri ülkeyi gezdiren ,pek çok antik kenti görmemi sağlayan anne babama tekrar teşekkürler )

Kuşadası ülkenin en önemli kruvaziyer limanı. Bunu kısmen Efes ‘ yakınlığına tamamen ise Meryem Ana ‘ya bağlayabiliriz. Öte yandan konum olarak İzmir ‘e yakınlığı ,Bodrum ve Ayvalık gibi gözde mekanların aşağı yukarı ortalarında bir yerde olması bunu arttırmakta.

Üzerinde Osmanlı kalesi olan Güvercinada tarihi mekanlardan biri. Rivayete göre Türkler burayı ele geçirdiğinde adadaki güvercin sayısı o kadar fazlaymış ki Burasını Kuşadası olarak adlandırmışlar.

Ayrıca merkezde Osmanlının renki şahsiyetlerinden Öküz Mehmet Paşa ‘nın yaptırdığı bir kervansaray da görülebilir.

Onun dışında merkeze biraz uzakta kalan Kadınlar Denizi yüzmek için önerilmekte. Sahil boyunca da pek çok güzel tesis var.

  Bir sonraki günün ilk durağı Afrodisyas.

Afrodisyas ‘a gidiş yolu Kuşadası ‘ndan çıkınca epeyce sürmekte. İçlere girildikçe köy hayatı daha belirginleşiyor. Hatta yol kenarındaki direklerin pek çoğunda leylek yuvalarını görmekte enteresan oldu.

Afrodisyasa giderken yolumuzu kaybettik. Aslında fena da olmadı. Fakir bir köyü geçtik ve daha da fakir bir köye ulaştık. Fakat daha da ilginci yol üzerinde iki mezarlıkta oldukça eski döneme ait epeycede hasara uğramış mezartaşlarını gördüm.

Neyse yolda yanılmamış olsak yeni yapılan bir müzenin yanından geçip epeyce giderek Afrodisyas ‘a ulaşmış olacaktık. Nette ne yazıkki afro yerine aphrodisias şeklinde yazım söz konusu. Yunanca da F sesi olduğu ph kullanılmasına gerek yok. Afrodisyas varken İngiliz diye bir millet yoktu ki dili olsun. Neyse…

Ören yerinin girişi sanki kurtarılmış bir bölge. Adeta çöldeki bir vaha. Hemen girişte sağ tarafta lahitlerden oluşmuş bir çemberin sergilendiği bir bahçe var. İşçilik oldukça zarif. Girince meydanda gene pek çok lahit göreceksiniz. Sağda ise en sonda mutlaka uğramanızı önereceğim (sonra anlatacağım zaten ) küçük müze binası görülebilir.

Afrodisyas tanrıça Afrodit için kurulmuş bir kent. Dolayısıyla şehrin en büyük tapınağıda aynı tanrıçaya adanmış. Sanat ,özellikle de heykelcilik çok gelişmiş. Kuruluşu MÖ 5. Yüzyıllara dek uzanmakta.Ama tiyatronun kurulu olduğu tepenin bir höyük olduğu ve bununda yaşının 7000 yıllık olduğu son buluşlardan.  3.yüzyılda Karya eyaletinin başkenti oldu ve bir yüzyıl sonrada surlarla kaplandı. 7.yüzyılda önemi azalan kentin ismide paganist dönem esintilerinden arındırılarak Stavropolis (haçkent) ‘e dönüştürülmüş. Sonrasında Karya diye anılan bölge Türk fethinden sonra Geyre olarak aınlmaya başlamış.

Burada çalışmaların önemli bir bölümü Türk araştırmacılar tarafından yapılmış. Gerçi ilk kazmalar 1904 ‘te vurulmuşsa da 60 ‘lı yıllarda Amerikalılarla beraber derin bir araştırma faaliyetine girişilmiş. Türk tarafında bugün mezarını tetrafilionda da görebileceğiniz Kenan Erim çalışmalara başkanlık etmiş. Ara Güler ‘inde biraz parmağı var.

Menderes zamanında fotoğraf çekmesi için gönderilen sanatçı otobüs şöförüyle kavga eder ve yakınlarda bir köye kalmaya gider. Köyde insanların antik taşların üzerinde iskambil vb oynadığını görünce sorup soruşturur ve Afrodisyas ‘ın fotoğraflarını çeker. Yazısını eşine tercüme ettirip yabancı dergilere resimleri gönderir. Yabancı basının üzerine detalı bilgi almak için İstanbul Arkeoloji Müzesine gelir ve orada Kenan Erim ile tanıştırılır.

Şimdi de gezmeye başlayalım. Girişteki küçük meydancığın bitiminde yol ikiye ayrılıyor. Soldan giderseniz önce solunuza bakın. Çıplak sütunlar tek başlarına göğü taşırcasına dururlarken kemerli duvar benzeri yapılarsa onların yakınlarında durmakta.Buradan devam edip hafif bir bayırı çıkarak antik tiyatroya ulaşıyorsunuz. Yaklaşık 7000 kişilik bir kapasitesi var. Sağlamca sayılır ama Miletteki tiyatrodan sonra pek göz kamaştırmıyor.

Buradan yolunuza devam ederseniz belinize kadar gelen otların arasından geçerek hamam kalıntılarını ve onlara su taşıyan künk ve su kemerlerini görebileceğiniz bir alana ulaşıyorsunuz. Burada iki büyük havızda var.Otlar kesilse harika olur ama bunu bir ben mi düşünüyorum anlamış değilim.

Şehir ızgara planlı. Yani New York ‘tan farkı yok. J Yola devam ederek piskopos sarayı denilen yere ulaşıyorsunuz. Aslında burası Roma valisinin rezidansı ama hristiyanlıkla beraber burası piskopasa tahsis edilmiş. Tıpkı Afrodit tapınağının kiliseye çevrilmiş olması gibi. Afrodit Tapınağından geriye beş –altı sütun kalmış sadece. Buranın sağlam sütunları Roma olsun ,Bizans olsun hatta Osmanlı olsun pek çok ardıl hükümdarlığın eserlerini inşa eden sanatçılarca değerlendirilmiş.

Sonraki durağınız Afrodisyas ‘ın en meşhur yapısı olan stadyum. Yapı 1.yüzyılda yapılmış , 4.yüzyılda ise genişletilerek 30,000 kişilik bir hale getirilmiş. Başlangıçta sadece atletizmin dallarında yarışılırken Roma dönemi bu sporlara gladyatör dövüşleri ve vahşi hayvan gösterilerine ev sahipliği yapmasını eklemiş. Dev bir yapı. İnsanın sahaya inip bir uçtan diğerine koşası geliyor. (Sahaya indim elbette ama sıcak nedeniyle koşmadım ) Sporcuların giriş yaptığı tünelin bile insanda bıraktığı haz bambaşka. O tünelden çıkan sporcular farklı olduklarını mutlaka hissediyor olmalılar.

Buradan çıkarak tören kapısına ulaşılabilihyorsunuz. Yapımı 2. Yüzyıl ama tekrar dikilmesi 1991 yılında gerçekleşmiş. Tetrafilion da denilmekte. Bu isim giriş kapısının dört bacağı olmasından gelmekte. Ana tapınak bölümünün giriş kapısı burası.

Afrodiyas ‘ı genel olarak bu şekilde gezebiliyorsunuz. İstenirse daha da derinlere inilebilir ama bunların hepsi zamana bağlı.Son olarak müze gezilmeli. Küçük bir müze. Oğlum koşa koşa girdiği için görevlilerin sevgisini dolayısıyla her yere rahatça girebilme ayrıcalığını kazandı . Karşınıza çıkan ilk oda da bulunan heykeller görülebilir.Ağırlık Afroditlerde tahmin edersiniz. Ama heykellerde sanat had safhada.

Çeşitli filozoflara ait büstler ,yine heykeller derken kazı alanlarnda buluna türlü eşya ve sikkelerin sergilendiği kısma ulaşıyorsunuz. İnsan sikkeleri görünce yerleri biraz eşelemediğine bin pişman olmuyor değil. (Müze küçük ama yinede dağınık gezmişim ) Filozof büstlerinin yanından küçük bir bahçeye çıkılıyor. Burada da çeşitli heykeller,lahitler,frizler türlü antik parça görülebilir. Şirin bir yer…

Buradan otobüslerin park ettiği yere kadar traktörlerin çektiği üstü kapalı romörkler ile taşındık. Değişik bir deneyim J

Günün diğer yarısında Hieropolis yani Pamukkaleye uğradık. Aslında Hieropolis ile Pamukkale hem aynı yer hem farklı yer .Açıklamaya çalışacağım. Otuz yıl kadar önce ailecek pamukkale ‘ye gitmeye çalıştığımızı hatırlıyorum hayal meyal. Günün şartlarında saatlerce yol kenarında sıcakta bir taşıt aracı geçmesini beklemiş;sonunda bir tanesine bindiğimizde ise tavuklarla beraber yolculuk etmiştik. Sonrasında babam şoförle kapışmış adamı gırtlaklarken zorlukla adamı ellerinden almışlardı. Dolayısıyla pamukkale gitmeye yeltenipte gidemediğimiz tek yöre olarak aile tarihimizdeki yerini almıştı.

Neyse Pamukkale ‘ye giderken iki köyden geçilmekte. Standart rehber palavralarından değilse bu köyün evlenecek yaşta kızı olan hanelerinin çatısına testi ,şişe vb konulmaktaymış. Tek bir çatıda bile testi olmasın?

Pamukkale uzaklardan beyaz bir örtü gibi yamaçta beliriveriyor. Beyaz olmasının nedeni yer altındaki bazı gazların yüzeye çıkarken sudaki oksijen ile tepkimeye girmesi ve kalker tabakası oluşturması. Yakınlarda Karahayıt ilçesinde de  sudaki demir oranının fazla olması pamukkalenin kızılımsı versiyonunu oluşturmuş. Gidip göremedik ama kaplıcalarınında namını biliyoruz.

Pamukkale güzelliğinin cezasını da çekmedi değil. Bu güzeliği görmeye gelen turistlerin konaklaması için neredeyse travertenlerin içerisine oteller inşa edildi ve travertenlerden akan su otellere verildi. Doğal olarakta su travertenlerden akmadığı için olması gereken tepkime olmadı ve beyazlıklar yerini kararmaya yüz tutan kayalıklara bıraktı.

İçeri girerken yolun sağında hierapolis antik kenti ,solunda ise pamukkalenin beyazlaşmakta olan travertenleri görülmekte.Yol boyunca epey bir kalabalık ile karşılaşıyorsunuz. Genelde Rus hatunlar kafileler halinde bikinilerle etrafınızdan geçip gidiyor.

Önce hierapolis ile başlayalım. Aslında bir nevi şifa merkezi olarak kurulmuş bir yerleşim burası. Bergama kralı Eumenos tarafından isadan iki yüzyıl önce kurulmuş. İsmi kutsal şehir anlamına gelmekte ama yine efsaneye göre bu kralın karısının adı olan Hiera ‘dan da türediği söylenmekte. Fakat zamanla etrafındaki Tripolis, Laodikia gibi diğer antik kentleri geçmiş. Fakat bu yörenin en büyük afeti olan depremlerden biri olan dek sürmüş ancak. Ardından Ankara ‘da da epeyce bir şey yaptırmış olan imparator Karakalla zamanında burası iyice geliştirilmiş ve Roma zenginlerinin sayfiye mekanlarından birisi haline gelmiş. Yörede Yahudi nüfusun yüksek olduğu ve hristiyanlığın yükselen değer olduğu bir dönemde havarilerden birisi burada yakalanır ve işkence ile öldürülür. Bu da yörenin hristiyanlıkça önemli bir mekan olmasına sebep vermiş. Romalılar aziz için nekropolis alanında sekizgen bir martiryum yaptırmışlar.Fakat en çok bilinen yanı antik dünyanın en büyük mezarlığı olması. Her türlü mezar tipinden iki bin kadar mezardan bahsedilmekte.

Girişte sağ tarafta yaklaşık 10,000 kişilik büyükçe bir tiyatro mevcut.  Yakınlarına gidemediysekte yapının oldukça sağlam göründüğünü söyleyebilirim. İleri de yöre ile pek uyuşmayan,epeyce sırıtan bir müze binası var.Aslında yapı Roma Hamamı üzerine kurulmuş ama pek uyuşmamış bence.

Daha da ilerlendiğinde antik havuz var. Girişi oldukça pahalı. Bir daha gidişte kutsal müzekart ile gireceğim yerlerin başında burası da.

Pamukkale kısmına dönelim. Hemen girişin solunda ince bir suyun süzüldüğü genişçe bir alan bulunmakta. Alanın kenarındaki menfezlerden su daha yoğun akmakta. Burası da ana baba günü. Her türlü insan var. Ama elinizde kamera ile dolaştığınız zaman Rus kadın gruplarındaki hatunlar erotik pozlar vermeye başlıyorlar. Ama gene de ölümsüz güzelliğin peşinde koşarak manzaraya dönelim. Sağ tarafta içlerinde su olmayan ama pamukkale tanıtım fotoğraflarında suların kat kat döküldüğü beyaz travertenler görülüyor. Ta aşağılarda bir yerlerde küçükçe bir göl ,epeyve uzaklarda güneşin tüm haşmetine karşı hala tepesinde buzları açıkça belli olan Honaz Dağı var.

Travertenlerde yürümek hoş. Çıplak ayakla ılık suyun içerisinde dolaşmak , özellikle başımın üstünde beni eritmeye niyetli güneşin tüm işgüzarlığına rağmen insanın rahatlamasını ve yorgunluğunu atmasını sağlıyor.

Kalabalığın dolaştığı yerin biraz daha ötesinde de bir bölüm daha var ama burada gezilmesine yada dolaşılmasına izin verilmiyor.Ama sanki bu kısımdaki su biraz derin gibi geldi bana.

Son gün ise Selçuk taraflarını gezerek dönüş yoluna geçtik. İlkin Kuşadası sahillerini dolanarak yola koyulup meryem ana evine uğradık. Aslında meryem ana ‘nın israilden kaçışı sırasında uğradığı iddia edilen pek çok yer var. Hemen hemen akdenize sahili olan tüm hristiyan devletlerde bir iki sahil kenti yada kasabası bu konuda bir şeyler ortaya atmış durumda. Bunun rivayetinde meryem ananın öldüğü yerin deniz kıyısında bir tepede olduğu yatmakta. Elbette bir iki detayı daha var unuttuğum. Stigmatalardan bir rahibe kadın Anna Katerin Emerick öllürken burayı tarif etmiş. Papazlarda önceleri gizlice sonraları da Osmanlının aczinden dolayı aleni etrafı kazabilmişler.

Çıkışı zor. Turla gelmiyorsanız merkezde taksiye binmek dışında bir şansınız yok. Dini bütün hristiyanların tepeye yürüyerek çıktığını duydum. Ama çıkışınız sırasında Efes ‘inde yanından geçip gidiyorsunuz.

Aslında pek bir numara yok. İki odalı küçük bir şapel. Oldukça yaşlı bir rahip ile neredeyse meryem ana ile çağdaşmış gibi görünen bir rahibe var. Bunlar bu küçük mekanda fotoğraf çektirmiyorlar. Zaten fotoğraflanacak bir şey de yok. Sadece isterseniz mum yakabileceğiniz yerler var.

Dışarıda ise insanların dileklerini yazıp astıkları bir duvar var ki kağıt kaplanmış gibi görünüyor. Ayrıca içene para, aşk, sağlık verdiği söylenen bir çeşmedeki üç ayrı musluktan su içebiliyorsunuz. Rivayete göre meryem ana döneminden kalma bir su bu. Güncel rivayetler ise belediye tarafından döşendiğine dair.

Buradan Efes ‘ e doğru dönerken yolun solunda büyükçe bir Meryem Ana heykeli daha var.

Şimdi Efesteyiz. Roma zamanında uzunca bir süre dört büyük kentten biri olan Efesteyiz. Daha İstanbul bile bir kasaba iken Roma,Antakya ve İskenderiye ile birlikte en büyük dört kentten biri burası. Defalarca başına felaketler gelen bir kent. Tarihi MÖ. Üç binlere dek inmekte. İonyalılarca geliştirilmiş ,Romalılarca limanı dolana dek gözde bir kent olarak kullanılmış.Sonrasında Aziz Yuhanna ( kimi St. Jean demekte direniyor ) ‘nın yaşadığı söylenen noktada Justinianos ‘un günümüzde Selçuk Kalesi taraflarında kalan Ayasuluk tepesinde yaptığı bazilikanın etrafına taşınmışlar. Sonrasında da bir iki kez Selçuklular ve Bizanslılar arasında gidip gelmiş yöre.

Büyükçe bir yer olduğu için yanılma imkanım var . Bununla beraber girişte küçük bir tiyatrosu var. Tabi bu küçük tiyatro en az 5,000 kişilik. Burada bouletarion ve çeşitli agoralarda görülebilmekte.En ünlü agora devlet agorası. Burada devlet kontrolü altında dini ve politik tartışmalar yapılabilmekteymiş.Agoranın ortasında bir tapınak ,batısında da Pollio çeşmesi ve çeşmeye ait bir havuzun olduğu biliniyor. Bouletarion yani meclis binası zamanla konserlerin verildiği bir odeon ‘a dönüşmüş.

Buradan limandaki agoraya değin uzanan caddeye Kuretler Caddesi denilmekte.

Sağda solda korint tarzı sütun başlıklarının üzerinde durmakta olan taşlar ve bunları taşıyan sütunlar sizleri selamlamakta.

Yolun sonunda birbirlerine yakın evlerin yanından geçiyoruz. Önlerinde zemini mozaikli yollar var. Bu yollara Roma döneminde plaza denilmekte. Allahtan günümüzde bu yollarda yürünmesi yasaklanmış durumda. Bu yolların alttan ısıtması olma ihtimali var. Ama en azından bulduğum bilgiler evlerin alttan ısıtmalı olduğu yönünde. Bu da şehrin altının tünellerle bir ağ gibi örülü olduğunu gösterir. Evlerin orjinali üç katlı.

Efes ‘in meşhur mekanlarından birisi de umumi tuvalet. Kadınlı erkekli grupların toplu halde sosyalleştikleri mekanlar. Ayaklarının altından ince bir oluktan su akmakta ve Romalı arkadaşlar bu suyyu süngerleri ile ıslatarak temizliklerini yapmaktalarmış. Pek steril değil. Salgınların neden bu bölgelerde oldukça ölümcül olduğunun bir göstergesi.

Dağınıkta olsa anlatayım. En önemli yapılardan biri Celcus kütüphanesi.1.yüzyılda Aquila tarafından yaptırılmış. Bir kütüphane olduğu kadar Aquila ‘nın Partlara karşı başarılarıda üstlerde gösterilmekte. Girişte dört kutsal olguyu simgeleyen kadın heykelleri var. Sophia (bilgelik), Episteme (bilgi), Ennoia (kader) ve Arete (erdem). Ne yazıkki bu heykeller imitasyon. Orjinalleri Viyana da.  Kütüphanenin zamanında en zengin kitaplıklardan biri olduğu ve rafların kitap tomarlarının en az zarar göreceği şekilde hava sirkülasyonuna izin verebilecek şekilde dizayn edildiği aldığımız bilgiler arasında. Kütüphaneniz karşısında genelev binası var. Çift katlı.Alt kat kadınlara üst kat ise erkeklere hizmet veren odalara sahip. İşin ilginci kütüphanenin altından geneleve giden gizli bir geçidin olması.

Bir şehrin büyüklüğü imparator adına bir tapınak yapılıp bunun bekçiliğininde şehrin kendisince yürütülmesinde saklı. Efes bunu dört kez yaşamış.  Domitian ,Hadrian ve Trajan (dördüncüyü bulamadım ) adına yapılmış tapınaklar mevcut. (Hadrian için yapılmış büyük bir çeşmede mevcut )

Buradan liman tarafındaki tiyatroya ulaşılıyor. Bu oldukça büyük bir tiyatro ve kapasitesinin 25,000 kişilik olduğu söylenmekte. Turistlerin önünde hoplayıp zıplayarak yeteneğimizin karşılığını alkışlarla da aldık. Şaka bir yana bu tiyatroda gladyatör dövüşleride yapılan gösteriler arasında. Geçen on yıl içerisinde Efes ‘te bulunan gladyatör mezarlığıda mekanın ilginçlikleri arasında.

Tiyatroya doğru ticaret agorasından dik gelen bir cadde var. Bu caddeye doğru giderken yolun solunda tarihin ilk reklamı olduğu iddia edilen bazı işaretler var. Reklam genelevin reklamı. Parayı veren düdüğü çalar gibi mesaj taşıyor olmalı.

Ticaret caddesinin diğer adı Arkadiene Caddesi olarakta geçmekte. Uzunca bir cadde. Boyu üç stadion (1800 ayak) kadar. Geceleri de kandiller ile aydınlatılmakta olan bu cadde daha öncede dediğim gibi ticaret agorasına gitmekte.

Efes dediğim gibi çok büyük  bir yer. Gez gez bitecek bir yer değil aslında. O nedenle ne kadar gezerseniz gezin ,unutacağınız pek çok ayrıntı olacak.

Buradan turların klasiği olan yöresel çömlekçi dükkanlarından birisine uğrama olgusunu yaşamak için girdik. Kapadokyada tabakların üzeri verniklenirken burada tabaklar önce cam tozu ile kaplanarak fırınlanıyor. Cam tozu fırında eriyerek tabağı kaplayınca güzel parlak bir görünüm oluyor.

Buradan yediuyurlar mağarasına gidiyoruz. Anadoluda pek çok yerde de olduğu gibi burada da bir yedi uyurlar mağarası var. Burada kapalı bir mekan var ama kapısı parmaklıklarla çevrilmiş.Aradan makinayı uzatarak bir iki çekim yaptım .Sağda hoş bir lahit var. Yukarılarına çıkıp üstten bir poz almaya çalıştım.Fakat yüksek otlarda olabilecek kene (ödleklik ) saldırısı nedeniyle cesaret edemedim.

Ama yamaçlarda çok sayıda mezar var. Girilmedik yağmalanmadık bir tane bile olduğunu sanmıyorum. Hatta Maria Magdelenanın mezarının bile burada olduğu söylenmekte.

Son durak Şirince. Selçuklu fethinden sonra yerleştirilen Bizanslılar yöreyi başkaları ile paylaşmak istemediklerinden nasıl bir yerde yaşadıkları sorularına “çirkince” diye yanıt vermişler. Ama eski adı kirkince. 1930 ‘larda İzmir valisinin talimatı ile adı Şirinceye çevrilmiş. Şimdilerde pek anlatan olmasa da Yunan işgali sırasında köyün rum ahalisi pek bir memnun pek bir mutlu olmuş. Neyse işgalciler sepetlenince büyük bir kalabalıkta kendilerinin yaptıkları başlarına gelir korkusuyla Yunanistan ‘a kaçmış. Kalanlarda mübadele sırasında Kavalalı ve Selanikli Türkler ile yer değiştirmiş.

Selçuktan yaklaşık on dakikalık bir yolu varsa da yol oldukça dolambaçlı ve kaza olduğunda da manevra yapılma ihtimali düşük olduğundan epeyce beklenmek zorunda kalınıyor.

Şu sıralar şaraplarıyla meşhur bir yer. 1-9 Eylül arasında şarap festivalleri yapılmakta. Yörede her türlü meyve şarabı yapılmakta. Gezimiz sırasında eski rum okulu olan şarapevine uğradık. Şarap tadımı yapılıyor elbette. Ben bilindiği gibi şarap gibi alkollü içkilerden uzak bir insan olmama rağmen özellikle karadut şarabının kokusu epeyce beni ikileme düşürdü.

Bu yapının terasından klasik Şirince manzarası alınabilmekte.

Buradan alışverişimizi yaparak köyün çarşısına süzüldük. Benzeri pek çok yer gibi Şirince çarşısında da yöresel sabunlar, el işi örgü çanta ,elbise gibi giyim eşyaları ve zeytinyağı vb satılmakta. Evler genelde beyaz. İki kilisesi var. Gidemediğim için net bir şey diyemiyorum ama Aziz Dimitrios ortodoks ,vaftizci yahya ise katolik kiliseleri imiş. Bir rum köyünde iki karşıt kilisenin bir arada durması bana gerçekdışı göründü.

Yoksa benim gözümde İstanbuldaki Polonezköy gibi bir yer. Fazlaca bir farklılığı yok ama reklamı oldukça iyi yapılmakta. Sit alanı kapsamında olduğu için binalarda tamirat ve tadilatlar özel izne bağlı.Halkta bundan epeyce bezmiş. Yapılaşmanın serbest olmasını istemekteler. Acaba yapılaşma serbest bırakılsa burada da ipin ucu kaçacak mı yoksa  yerli halk turizmin yaşayabilmesi için gerekli dengeyi kurabilecek mi?

Sonuç olarak bu gezi oldukça yoğun ve bir o kadar da yorucu idi. Sadece Selçuk  ve etrafının gezilmesi başlı başına bir etap. Selçuk ‘un içerisinden geçerken bile pek çok Selçuklu ve ilk dönem Osmanlı tarzı hamam ,cami vb görülebilmekte. Fakat bunların içerisinde en ünlüsü Aydınoğlu İsa Bey ‘in yaptırdığı cami.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s