Bölüm İKİ – Büyük Korsanlar Dönemi

Bölüm İKİ – Büyük Korsanlar Dönemi

 

Büyük korsanlar dönemi için kesin  bir başlangıç tarihi verebilmek mümkün değil. Fakat Kemal Reis’in Venedik donanmasını Adriyatik içine hapsetmesiyle bu dönemin başladığını söylersek yanlış olmaz. Akabinde Midilli adasının ele geçirilmesi ile Osmanlı donanması da kendi başına iç dinamikleri ile bir şeyler yapabilen bir donanma olduğunu kanıtladı. Bu gelişme halkın kendisine güveninin de yerine gelmesini sağladı. Öyleki dönemin Reislerine bakıldığında Piri Reis gibi korsanlığı amcası yanında öğrenmiş deniz kurtları,Barbaros kardeşler gibi asker kökenli ailelerin çocukları, Turgut Reis gibi içi ateşle yanan köylü gençleri,Aydın Reis gibi bu sanatı en alt kademesinden başlayarak öğrenen pek çok yiğit insan görülecektir.

 

Türk denizcilik tarihinin en bilinen dönemi olmasına rağmen aslında pekte bir şeyin bilinmediği ,hemen hemen birkaç iyi niyetli kişi dışında her hangi bir araştırma yapılmadığı görülüyor. Basit korsan tiplemelerinin dışında karşımıza çıkan reisler -ve pek çok mürettebat içinde bu geçerli- entelektüel insan kavramına oldukça yakınlar. Korsanlar arasında pek çok Akdeniz dilinin türevi bir lingua franca olduğu görülüyor. Bunu Barbaros ‘un Gazavatnamesinde sıklıkla görüyoruz. Denizcilik terimleri,bazı rütbeler hatta pek çok küfür –diyavolo- yabancı dillerde kendini göstermekte. Fakat ilginç husus Türk denizcilerin bazı vakalarda yabancı dilleri oldukça rahat konuşabilmekte. Ortalama bir denizcinin Arapça,İtalyanca ve İspanyolcayı zorlanmadan konuşabildiğini görmekteyiz. Bunlara ana dilleri Türkçe ve Egede yoğun kullanılan ticaret ve denizcilik dili Yunancayı da eklemek gerek.

 

Ayrıca Piri Reis ve Seydi Ali Reis gibi pek çok ismin denizcilik üzerine pek çok araştırmalar yaptığı,özellikle kartografi bilimine katkılarda bulundukları bir dönemdi.

 

Yabancı korsanlık kaynaklarında hiçbir korsanın zengin ölmediği,korsanlık yapanların ganimetlerini gömdüklerini ve hiçbir zaman harcayamadıkları geçer. Aralarında Devletleri tarafında korsanlığa zorlanan yada teşvik edilenler haricinde gerçektende zengin bir batılı korsan adı bulamıyoruz. Bununla beraber Akdeniz de korsanlık yapan tarafların kesinlikle parasal kaygıları olmadığını görmekteyiz. Bir taraf kafir ve barbar olarak gördüğü Türklere zarar verebilmek için fırsat buldukça saldırılar yapmaktaydı. Bu grup Malta Şövalyelerinin bayraktarlığını yaptığı hristiyan birliğiydi. Öteki taraf ise Türklerin önderliğini yaptığı İslam dininden korsanlardı ve batılılar bunlara Türk olsun olmasın Türk korsanları olarak adlandırmaktaydı. Bu kesim de ganimetleri yeni donanma kurmak yada memleketlerinde veya üslendikleri diyarlarda hayır işleri için harcamak amacıyla kullanıyorlardı.

 

Dönüm noktalarının başında Fatih’in başaramadığı Rodos’un fethinin Kanuni Sultan Süleyman tarafından gerçekleştirilmesi gelmektedir. Böylelikle Türk kıyıları için daima bir tehdit oluşturan ve Hospitallerin üslenip kendileri için çalışan korsanları besledikleri bir üs ortadan kalkmış oluyordu. Gerçi Ege’de pek çok küçük ada pek çok korsana ev sahipliği etmeye devam ediyordu. Kıbrıs,Girit ve Sakız adası gibi üç önemli ada hala Osmanlı sınırları ve hakimiyeti içerisinde değildi. Ama artık Türkler denizlerde de savaş güçlerini kanıtlamışlardı.  Rodos’un fethinde de önemli bir korsan reisinin adıyla karşılaşıyoruz. İtalyanlarca çok iyi tanınan Kurtogoli.,Kurdoğlu Müslihiddin Bey.

 

Korsan reisleri fiilen yada resmen Osmanlı donanmasının da başında görülüyor. Kemal Reis ile başlayan bu gelenek fiilen Kurdoğlu ardından da Hızır Reis tarafından yerine getirilmişti. Dönemin son parlak ismi Kılıç Ali Paşa da bu gruptandır. İlgili isimleri incelediğimizde reislerin ve kaptanlarının Osmanlının çağrılarına şartlar ne olursa olsun destek verdikleri ve bunlarda maddi kayıplarının da olduğu görülmektedir.

 

Bununla beraber Osmanlı pekte normal şartlarda yada korsanlar Avrupalı kuvvetlere karşı karşıyayken gerekli desteği vermemiştir. Osmanlının desteği topraklarından adam toplanmasına izin vermesi ve başta İstanbuldaki büyük tersane olmak üzere limanlarını kullandırmasıydı. Oysa pek çok İtalyan limanını bu şekilde kullanıyorlardı. Buna karşın korsan kaptanlarının çok çabuk harcandığını görebiliyoruz. Piri Reis’in idamı,Kanuni’nin Kurtoğlu hakkındaki olumsuz düşünceleri,Barbaros’un çokta desteklenmemesi bunlardan bazıları olarak karşımıza çıkmakta. Ne yazıkki İstanbul içerisindeki kaptan-ı deryalık mevkii Sinan Paşa gibi denizcilikten bi haber ama Sokulunun kardeşi gibi işin ehli olmayan ellere teslim edildiği dönemlerde olmuştu. Ya da Malta Kuşatmasında olduğu gibi İstanbulda masa başında yapılan planlar ile gerçekleştiriliyordu. İşin ehli isimler işe karıştırılmıyordu. Tarih denizkurtlarını haklı çıkarttı tıpkı masabaşı kaptanlarının yüzünü kara çıkarttığı gibi. Mesela Hızır Reis’in anılarında Makbul İbrahim Paşa’dan Amerika nam yeni bulunan ve zenginliği dillere destan topraklara akın yapmak için izin ve destek istediği paşanınsa buna olumsuz cevap verdiği yer alır. Belki de kaderin ve tarihin en keskin dönemeçlerinden birisiyle karşılaşıyoruz.

 

Tüm bu olumsuzluklara karşın reislerin ileri görüşlülükleri ve akılcıl hareketleri ile oldukça başarılı olduklarını görebiliyoruz. Tohumları ta Kemal Reis zamanında atılan üslerin kullanılarak İspanya, Fransa, İtalya  kıyıları düzenli olarak vurulmuş,önemli bir deniz gücü olan Portekiz Akdenize sokulmamıştır. Böylelikle günümüzde pek dile getirilmese de çok kuvvetli, birleşik haçlı donanmalarının Adriyatik ve Anadolu kıyılarını vurma imkanları ortadan kaldırılmış. Bu tehlike Cezayir kıyılarında göğüslerini kılıçlara duvar eden Anadolu çocuklarının sayesinde bertaraf edilmiştir.

 

Şimdi de Afrika kıyılarını irdeleyelim.

 

1517 yılında memluk devletinin ilhakı ile Osmanlı hanedanı Trablusgarp ile sınırdaş olmuş ama daha ileri gitmeyi gerekli görmemişti. Mısır sınırından Atlantik kıyısındaki Fas Krallığına dek emevi hanedanın bakiyeleri olan ve kendilerini çeşitli belge,menkıbe ve rivayetle peygamber soyuna bağlamaya çalışan Arap beylikleri ile karşılaşıyoruz. Beylikler deniz kıyısında yerleşmişken sahra kısmındaki çeşitli berberi kavimleri ise haramilik ile yaşamlarını sürdürüyordu. Pek çok şehir –beylik- kendi hakimiyetlerinin devamı için İspanyolların yada korsanların üslenmelerine izin vermekteydi. Hatta bu beylikler Müslüman devletlere ve korsanlara karşı İspanyollarla iş birliği yapmaktan zerrece çekinmemişlerdir.

 

İspanyollarsa bu istikrarsız durumdan yeterince istifade etmiş,güçlü kaleler kurmuş ve bu beylikleri haraca bağlamıştır. Bugün haritaya dikkatlice bakarsanız Türk korsanlarınca tamamen temizlenmiş Afrika kıyılarında hala İspanyollara ait toprakları görebilirsiniz. Bununla beraber İspanyolların etkili bir misyonerlik çabasına girişmemesi yada üsleri dışında toprak elde etmemeye çalışmalarından bu toprakları pekte önemsemedikleri sadece karakol görevi için elde tuttukları izlenimi yaratmakta.

 

Kuzey Afrika devletlerinin hinterlandında devasa Sahra Çölünün yer alması,yönetsel istikrarın olmaması nedeniyle ekonomik yönden de zayıflığı bu yöre halklarının da fakir olmasına neden olmuştur.

Halkın silah gücünün çok zayıf olması yönetime yada İspanyollara karşı bir başkaldırı yapmalarını engelliyordu ama yönetimin İspanyollardan aldığı her destek kalabalık bedevi toplulukları ve yerli halkın Türk yönetimine karşı çıkmasına engel olmuyordu. Burada özellikle Hızır Reis’in yapmış olduğu tahliller övgüye değer. Arapların kişiliği ve onlar  ile olan ilişkileri oldukça iyi gözlemlemiş. Zengin olan ve güçlü bir ordusu olan Fas Sultanlığına karşı  da uzunca bir süre ihtiyatlı yaklaşmış.

 

Düşman Kuvvetlerin Durumu:

 

Venedikten başlayalım. Venedik Kemal Reis ile başlayan darbelerle denizde süngüsü düşmüş bir durumdaydı. Her şeyi ticarete bağlı olduğundan çareyi Osmanlılar ile barış içinde olmakta bulmuşlardı. Venedik tersanelerinin günde bir kalyonu denize indirebildiği biliniyor. Bu hıza rağmen Türk korsanları ile başa çıkamıyordu. Fakat barış halindeki Venedik diğer hristiyan devletlere enformasyon sağlamakta ve Adriyatikte Türk yerleşimlerini vuran Uskok isimli Hırvat korsanlara destek vermekteydi. Venedik ile olan kara sınırları sabitlenmiş gibiydi. Hırvatlarla yapılan ve Osmanlıların kaybettiği Siska Savaşının ardından Osmanlı geniş çaplı bir saldırıya geçmedi. Ama akıncıların Venedik içerisinde de gezdiği bilinmekte.

 

Floransalılar ise Venediklilerden farklı bir durumda değildi.

 

Sicilya Krallığı haçlı ittifaklarına sıkça destek vermekte fakat her seferinde de korsanlarca vurulmaktaydı. Tunus ,Cezayir gibi noktalarda yerleşen ,üs kuran korsanların buralarda da bir yerleşim kurmamaları yada Kıbrıs,Rodos ve Girit’i ele geçirdikten sonra Anadoludan nüfus iskanı yapan Osmanlının bu adaları ele geçirmeye kalkışmaması da hala çözemediğim bir muamma.

 

Dönemin güçlü İtalyan devletlerinden Napoli Krallığı da sıklıkla saldırılara uğramaktaydı. Günümüzde İtalya turlarında yer alan Capri adası Turgut Reis tarafından defalarca vurulmuştu. Krallığa bağlı Fondi baronluğu sadeceBarones Conzega’yı kaçırmak isteyen leventlerce tarumar edilmişti.

 

Papalık ise güçlü bir donanmaya sahipti ve birlik sağlama için gerekli organizasyon ile uğraşmaktaydı. Fakat papalığa ait pek çok ticari ve askeri deniz aracının da akıbetinin ne olduğunu uzun uzadıya yazmak istemiyorum…

 

Bir başka şehir devleti olan Pisa korsanlardan direkt olmasa da dolaylı olarak etkilendi. Tarihte pek çok kez istila edip haraca bağladıkları Livornoluların akılcıl bir manevrası Pisa ’ yı yıkıma sürükledi. Livornolular limanlarını ticari amaçla kullanabilmeleri için korsanlara açtılar. Böylelikle korsanlar Afrika da temin edemedikleri ve ancak ganimetlerle sahip oldukları barut,çelik gibi temel maddelere bu pazardan ulaşabilir hale geldiler. Livornolular ise hem bu pazardan faydalanarak zenginleştiler hemde Pisalılara karşı kuvvetli bir hamiye sahip oldular. Pisa ise  ekonomisiyle beraber çöktü.

 

Yarım adanın bir diğer ucundaki Cenova ise kendinden çok yetiştirdiği Doria ailesi ile tanınmakta. Cenevizlilerde pek çok kez ittifak donanmalarına büyük çaplı katılımlar yaptıysa da daha çok Andrea Doria ve ailesi ile tanındı. İlginçtir Doria’ların İstanbul Galata ile bağlantıları var. Günümüzde Yanıkkapı üzerinde yer alan Ceneviz aile armalarından biri Doria’lara ait.

 

Osmanlılara ve dolayısıyla Türk korsanlarına kök söktüren en önemli güç Malta Şövalyeleri. Aslında Rodostan sürülen hospitallerden müteşekkil bu teşkilatta uzunca süre tıpkı Rodostaki gibi Malta halkını sömürmüş ve zorbalıkla idare etmiş. Ama dini etkiler ve Türk korkusu Maltalıları derinden etkilemiş. Osmanlının dönüm noktalarından biri başarısız Malta kuşatması.

 

Bununla beraber Malta kıyılarıda sıklıkla korsanlarca vurulmuş. Fakat kalesinin güçlü olması nihai darbenin vurulmasını engellemiş. Malta kıyılarınında bir tür kuleler sistemiyle savunulduğu kaynaklarda yazmakta. Her kule bir şövalyenin yönetimi altında bulunuyordu.

 

Fransa yine ilginçlikleriyle karşımıza çıkmakta. Sıklıkla korsanların saldırısına uğrayan Fransa pek çok Osmanlı ve korsan donanmalarıyla karşı karşıya geliyor. Maltalılara da her zaman bir destekleri söz konusu.  Fakat Kral Fransuva’nın Kanuniden yardım talep etmesi ve bunun üzerine Barbaros’un büyük bir filo ile yardıma gönderilmesi durumun bir süreliğine düzelmesine sebep oluyor. Donanma bir yıl kadar Toulon şehrini kullanıyor. Şehrin katedrali camiye çevrilerek leventlerin kullanımına sunuluyor. Seferin istenildiği kadar başarılı geçmemesinin nedenlerinin başında Fransızların donanma için gerekli lojistik desteği sağlamaması yatmakta.

 

Hristiyan krallıklar arasında barış tesis edilince Fransa Akdeniz de eskisi gibi Türk düşmanı kisvesine bürünüyor.

 

Son olarak en kuvvetli düşman olarak İspanya karşımıza çıkıyor.Dönemin İspanyası ,Almanya,Avustuya, Hollanda tahtlarınında hakimi.Dünyanın ikinci büyük gücü. Amerika kıtasında da ele geçirdiği zenginlikleri Avrupa kıtasına taşımakta olduğundan ekonomik açıdan da sorunlu değil. Bununla beraber Barbaros kardeşler ve ona bağlı korsan reislere karşı önemli bir başarı elde edememiş oldukları açıkça görülüyor.

Ellerindeki kaynakları başarılı bir şekilde kullanamadıkları ortada. Öte yandan İspanyanın Akdeniz kıyıları ve adaları korsanların hedefi halindeydi.

 

Portekiz ise Akdenize  bile giremiyordu. Hind okyonusunda ise başarı elde edemediği için ticari açıdan derin bir zafiyete düşmüştü. Devletin başkenti bile Barbaros’un adamlarının saldırılarından kendini koruyamıyordu.

 

Olaylar,Kişiler ve Mücadeleler

 

Neredeyse dönemle ilgili konuların tamamına yakını Akdeniz içerisinde geçse de Türklerin okyonuslara açıldığı ilk dönemde bu periyoda denk gelmiştir. Atlantiğe önce Aydın Reis açılmış ardından diğer korsan reisleri onları izlemiştir. Öte yandan Babür imparatorluğunun Portekizlilere karşı destek istemesi üzerine Osmanlılar Hind okyonusuna Piri Reis yönetiminde bir filo göndermiştir.

 

Dönemin ilk büyük olayı Osmanlıların Memlukluları ortadan kaldırması olarak gerçekleşmekte. Ardından Osmanlılar Rodos Adasını da ele geçirip şövalyeleri adadan sürer.

 

Bundan sonrasında Barbarosların önderliğinde Türk korsanlarının Kuzey Afrika kıyılarına yerleştiği ve Avrupa kıyılarını vurduğu bir süreci izliyoruz. Korsanlar Endülüsteki Müslüman ve Yahudileri Kuzey Afrikaya taşımakta ve yabancı filoları yağmalamaktaydı. Tunus ve Cezayir Fas sınırına dek Barbaros kardeşlerce yönetilmekteydi. Turgut Reis tarafından Trablusgarp topraklara katıldı.

 

Bu süreç içerisinde İspanyolların ve Papalık güçlerinin önderliğinde Afrika kıyılarına birkaç karşı saldırı oldu. Yerli Müslüman halkla da anlaşan yabancı güçler bu saldırılarında başarısız oldular yada kısa süreli küçük başarılar elde ettiler.Görülen en büyük başarıları Oruç Reis’in öldürülmesi olarak karşımıza çıkmaktadır.  Bu sırada yerli halktan da 10 ila 30,000 kişi kadarı katledilmiş yada esir olarak Avrupaya götürülmüştür. Buna karşın yerli Müslümanların her zaman Avrupalıları desteklemesi ilginç bir durumdur.

 

Bu durum Türk korsanlarının kalan son Barbaros olan Hızır Reis liderliğinde toplanmasına neden olmuş ve Hızır Reis’in Osmanlı donanmasında Kaptan-ı Derya’lığa ilerleyişine ivme kazandırmıştır.

 

Barbaros Hayreddin dönemi özellikle Preveze Zaferi sonrası Akdenizdeki kontrolün tam anlamıyla Türklerin eline geçmesini sağlamıştı.Gerçi Akdeniz hiçbir zaman söylendiği gibi bir Türk Gölü olmamıştı ama bir müddet insiyatifin Türklerde kaldığı bir deniz haline gelmişti. Prevezenin ardından ilki Turgut Reis ikincisi ise Piyale Paşa ve Turgut Reisin beraber yaptığı Cerbe Savaşları ,yine Turgut Reis’in birleşik donanmayı alt ettiği Ponza Savaşları yenilgiyi tattığımız İnebahtı Savaşına dek yaşanan büyük deniz savaşlarıdır.

 

Bu dönem içerisinde Osmanlı tarihinde pekte irdelenmeyen bir dönüm noktası olan Malta Kuşatmasını da görüyoruz.Osmanlı donanmasının başarısızlığı ve Turgut Reis’in ölümü birleşik hristiyan donanmasının tekrar şanslarını denemelerine neden oldu.

 

Bunun sonrasında Türkler Kıbrıs Adasını tamamen ele geçirdi. İnebahtıdaki ağır yenilginin ardından Sakız Adası da ele geçirildi. Ege artık güneyindeki Girit adası haricinde tamamen Türklerin eline geçmişti.

 

Bu dönem içerisinde İshak,Hızır ve Oruç Reisten oluşan Barbaros kardeşler, çekirdekten yetişme  Piri Reis,Turgut Reis,Aydın ve Salih Reis, İtalyan asıllı korsanımız ve kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa,Seydi Ali Reis,Kurtoğulları  gibi pek çok korsan reisi Türk tarafında duyuluyordu.

 

Avrupalılarda ise Malta Savunmasını yapan Fransız LaValet , Doria ailesinden özellikle Andrea Doria en bilinen amirallerdi.

 

Savaşın kime güldüğü her zaman belirsizdi. Oruç Reis bir dönem Rodosta, şövalyelerin eline esir düşmüş forsaya çakılmıştı. Turgut Reis dört yıl kadar Andre Doria’nın gemisinde forsaydı. Andre Doria bir yılı aşkın bir süre Cezayirde esir ve forsa olarak tutuldu. La Valette bir dönem Barbarosun elinde fidye bedeli ödenene dek forsaya çakılmıştı.

 

Turgut Reisin forsa iken,La Valet’e dediği gibi, “Bu savaşın kaderiydi”

 

Türk ve Avrupalı amiralleri arasındaki ilişkide oldukça derin. Türk tarafının İspanyollardan büyük bir nefret duyduğu aşikar. İspanyol kaptanlarının acımasızlığı nedeniyle onlara karşı da acımasızca davranılıyordu. Avrupalı güçlerin elindeki Türk esir ve forsa miktarı ahakkında kesin bir bilgi yok ama bu sayınında oldukça yüksek olduğu sanılıyor. Özellikle Doria ile Hızır Reis arasında derin bir nefret var. Sanılanın aksine elinde çok büyük donanmalar olduğu halde Doria’nın Türk korsanlarının karşısına pek çıkmaya cesaret etmediği görülüyor. Preveze Savaşında gemisinin fenerini söndürerek savaş alanından kaçması ise namussuzluk olarak her iki tarafça da kabul edilmekte. Çünkü gemiler dişi olarak kabul edilmekte ve fener bir bakıma bekareti simgelemekte.

 

Öte yandan La Valet ise gerçek bir asil olmasına rağmen Türk korsanlarına özellikle Turgut Reis’e hayranlık duymaktaydı.

 

Savaş stilleri ise büyük oranda farklılık göstermekteydi. Avrupalılar genelde kalyonları kullanmakta ve rüzgara bağlı hareket etmekteydiler. Kürekli gemileri de yeterince başarılı kullanamadıkları görülmekte. Taktiksel açıdan gemileri kara ile kendileri arasında sıkıştırmak şeklinde saldırmaktaydılar. Öte yandan birleşik filolarında iletişimsizlik sorunu yaşamaktaydılar. Öyleki bu durum Preveze Savaşında çok güçlü bir donanmaya sahipken yenilmelerine sebep olmuştur.

 

Karada ise kalabalık oldukları savaşlarda bile askerlerinin oldukça disiplinsiz hareket ettiği gözlemlenmekte. Kuşatmalarda oldukça lakayt davranıyor olmaları sıklıkla Türklerin huruç hareketlerinde çabukça dağılmalarına neden olmakta.

 

Buna karşın Türk tarafında reislere ve emirlerine körü körüne itaat edildiğini görmekteyiz.Sadece bir iki olayda reislere itaatsizlik edilmekte. Hıyanet seyrek de olsa görülmekte. Bununla beraber sayısal açıdan çok büyük farklar olsa bile Türklerin gözü pek bir şekilde savaştığı ve mücadele ettiği görülüyor. Denizlerde de durum farklı değil.Mümkün olduğunca açıkta,derin sularda düşmanı karşılayan Türk korsanları sayısal azlığı yada dengesizliği pek kale almadığı görülmekte. Türk korsanlarının top teknolojisi ise sanıldığının aksine Avrupalı karşıtlarından menzil ve sağlamlık açısından daha yüksek kalitede. Silahlar genelde İstanbuldan temin edilmekte. İstanbul tersanesi ve tophanesi barış zamanında Venedik için bile üretim yapan üst düzey mekanlar.

 

İncelenmesi gereken diğer bir konu ise Türk korsanlarının  üçyüzyıldan daha uzun süre bu topraklarda nasıl tutulabildiği. İnsan sınıflarına şöyle bir göz atalım.

 

Ocaklılar denilen üst kısım Türklerin ağırlıklı olduğu bir savaşçı kitlesi. Türklerin yanı sıra islamı seçen gayri müslümler ve Endülüsten getirilen Müslümanlar da bu grubun parçaları olarak gözümüze çarpmakta. Bu savaşçı kitlesinin tıpkı yeniçeriler gibi evliliklerine izin verilmemekte. Öyle ki bu gençler için ocaklarda genelevler dahi oluşturulmuş. Anadoludan her iki üç senede bir 5-6 bin kişilik bir takviye yapılmakta. Bu takviyenin merkezi İzmirde Cezayir Hanı denilen bir yapı. – Araştırmalarıma rağmen bu bina için günümüzde pek bir bilgi bulamadığım gibi nerede olduğunu da öğrenebilmiş değilim.Halbuki İtalyanlar Turgut Reis ‘in bir gece kaldığı bir hanı müze haline getirmişler –

 

Türk korsanlarını araştırdığınızda yeni bir terim çıkıyor karşınıza,Kuloğlu. Her ne kadar evlenme yasak dahi olsa bir şekilde yerli kadınlardan doğan çocukların olduğu sınıf. Bu sınıfa mensup kişiler kısaca kuloğulları memur olarak ocakların idari işlerinde çalışmaktaydı.

 

Son sınıf ise yerli İslam ve Musevi unsurlardı. Bunlar imparatorluğunun herhangi bir yerindeki herhangi bir kişiden farksız bir şekilde yaşamaktaydı.

 

Şimdi de ocak kavramı üzerinde duralım.

 

Kuzey Afrika’daki Cezayir ile Tunus ve Trablusgarp tarafları elde edildikten sonra buraları ilk senelerde müşterek ve daha sonra ayrı ayrı birer eyâlet olarak idare edilmişlerdir. Bunlardan Cezayir’in 1564 senesinde Cezayir ve Cezayir-i garp olarak iki beylerbeylik halinde olduğu görülüyor: Cezayir valisi kaptan-ı derya Piyale Paşa ve Garp Cezayir’i valisi de Hasan Paşa idi; bu ikilik XVI. yüzyılın sonlarına kadar böyle gitmiştir.

 

Cezayir Ocağı

 

Barbaros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı devleti hizmetine girmesiyle idaresinde bulunan Cezavir, beylerbeylik olarak kendisine verilmiştir. Tunus kıtası, İspanyolların Benî Hafas devletine yardımlarına rağmen alınmış ve Trablusgarp’ı da Kaptan-ı derya Sinan Paşa ile Turgut Reis elde etmişler ve Turgut Paşa oraya beylerbeyi tayin edilmiştir

 

Cezayir, Tunus ve Trablusgarp taraflarındaki gemici levendler (Türk levendleri) Aydın, İzmir, Manisa, Muğla yani Batı Anadolu’dan giden gemicilerdi.

 

Cezayir Kaimbiemrillah unvanını almış olan Oruç Bey tarafından İspanyollardan alınarak bir aralık Tunus hükümdarının eline geçmişse de 1525 de Barbaros Hızır tarafından geri alınmıştı. Barbaros Hayreddin, Osmanlı hizmetine girdikten sonra şehrin muhafazası için İstanbul’dan Cezayir’e iki bin kadar yeniçeri gönderilmiş ve bu suretle Cezayir ocağının temeli atılarak daha sonra ibu kuvvete Batı Anadolu’dan gelen çiftbozan halktan dört bin kişi daha ilâve edilmiştir; bu miktar daha sonra yirmi bine kadar yükselmiştir.

Bu kuvvetler Cezayir’de Kasriyye denilen yedi kışlada bulunurlardı ve teşkilâtları yeniçerilerin bölük teşkilâtının aynı idi; bütün zabitlerinin üstünde en büyük zabit olarak yeniçeri ağası vardı.

 

Bu askerden başka yine Türklerden müteşekkil süvari bölükleri vardı; yerlilerden de atlı kuvveti bulunuyordu.

 

Cezayir’de biri Beylerbeyine ve diğeri yeniçeri ağasına ait olmak üzere Paşa ve Ağa divanları olup Paşa divanına kerrase denilirdi: Bunun azası da Hazinedar (Defterdar) yalı vekilharcı (gümrük emini) emirahur, beytülmalci, azab ağası, kadı ve yeniçeri ağasından meydana gelirdi. Paşa divanı eyâlet işlerine ve Ağa divanı da yeniçeri ocağı işlerine bakarlardı; fakat 1027 H.-1618 M.’den itibaren Ağa divanı hükümet yani beylerbeyine ait işlere karışmaya başlayarak valilerin nüfuzunu kırmıştır; bundan sonra Bevlerbeyleri bunların Osmanlı Devleti’ne bağlılığının zahirî alâmeti olarak merasime riyaset etmek, mukaveleleri imza eylemek gibi gayri faal işlerle kalmışlardır. Cezayir hükümeti, denizciler tarafından kurulduğu halde askerî sınıf yani yeniçeriler bunlara karşı tahakküm edip idareyi ele almışlardır.

 

Tunus Ocağı

 

Tunus, 1534 ‘te Barbaros tarafından Beni Hafas hanedanının elinden alınmış ise de bir sene sonra İspanyolların yardımlarıyla geri alınmış ve nihayet 1569  da Cezayir beylerbeyi ve Kaptan-ı derya Kılıç Ali Paşa’ya verilip onun tarafından Ramazan Bey (paşa) adında bir zat kaymakam tayin olunmuştur; Tunus  1573 ‘te doğrudan doğruya beylerbeylik olarak Haydar Paşa’ya verilmiştir.

 

İnebahtı (Lepanto) mağlûbiyetinden sonra müttefiklerin kumandanı olan prens Donjuvan 1573  de Tunus’u zabtettiyse de Yemen fatihi meşhur Sinan Paşa serdarlığıyla gönderilen asker ve donanma tarafından burası geri alınmış ve muhafazası için dört bin yeniçeri bırakılmıştır. Tunus’un zabtından sonra daha güneyde ve sahile yakın bulunan Kayrvan hâkimi ve buraya mülkiyet üzere sahip olan şeyh Abdüssamed 1586 de Osmanlı Devleti’ne itaat ederek kaleyi ve kendine bağlı olan yerleri Tunus beylerbeyine teslim etmiştir.

 

Trablusgarp Ocağı

 

1522 ‘de Rodos adasının zabtı üzerine Sen Jan şövalyeleri buradan çıkarak Trablusgarb’a yerleşmişler ve 1551  de Kaptan-ı derya Sinan Paşa ile Turgut Reis taraflarından burasının zabtına kadar orada kalmışlardır.

 

Trablusgarp alındıktan sonra eyâlet olarak Turgut Paşa’ya verilip onun Malta muhasarasında şehid düşmesi üzerine bir aralık Cezayir’e bağlı olarak idare edilmiş, fakat Kılıç Ali Paşa ile kaptan-ı derya Venedikli Hasan Paşa’nın Cezayir beylerbeyindeki kudretleri hükümeti korkuttuğundan Cezayir ile Trablusgarb ayrı ayrı beylerbeylik yapılmış ve aynı zamanda bu beylerbeyinin bir kaç senede bir değişitirilmesi kararı verilmiştir. Trablusgarp’ta Yeniçeri ve Beylerbeylerinin fenalığı arttığından bunlardan bıkan halk 1588 de mehdilik iddiasıyla ortaya çıkan Yahya isminde birisinin başına toplanarak yeniçerileri kaleye kapatmışlardır , isyanın genişlemesi sebebiyle Beylerbeyi Ahmed Paşa maktul düşmüştür.

1580      tarihine  kadar Cezayir, Tunus ve Trablusgarp eyâletlerinin bir mal defterdarı olup Cezayir’in uzaklığı dolayısıyla bu tarihte oraya ayrı bir defterdar tayin olunmuştur. Cezayir, Tunus ve Trablusgarp yıllıklı (salyaneli) eyâletlerden oldukları için her beylerbeylik masrafları çıktıktan sonra devlet hazinesine yirmi beş bin filori yani altın gönderirdi.

 

Karizmatik ve merkeze bağlı reislerden Kılıç Ali Paşa’nın da ölmesiyle parlak bir dönem kapanmış oldu. Artık merkezi pek dinlemeyen kendi başına buyruk dayılar ve onların emrindeki yeniçerilerden ibaret, kontrolsüz bir güç doğmaya başlıyordu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s