Kapadokya Gezisi 2008

Ihlara Vadisi  Peribacaları  PaşabağPaşabağ  Tuz Gölü   Ağzıkarahan  Selime Türbesi

Ihlara Vadisi  Ihlara Vadisi  AcıgölDerinkuyu  Trion Kilisesi  Paşabağ  uçhisarRahipler Manastırı-Göreme  Göreme

 

Kapadokyaya gidiş için turlar gecenin yarısı yola çıkıyor.Ankaraya kadar yolda herhangi bir sorun yok. Her ne kadar otobanda gittiğinizi farketmesenizde yol çokta kötü değil. Ya da Ankara ile Aksaray arasındaki yol ile kıyasladığım için böyle bir hisse kapılmışta olabilirim. Çünkü Gölbaşından itibaren otobüste mi yolculuk ediyorum yoksa dörtnala ata binmiş mi koşturuyorum çözemedim.Gerçekten kötü,ülkenin başkenti ile en büyük şehri arasında bağlantıyı sağlayan ana yol bu.

 

Kapadokya Ürgüp ve Göremeden ibaret sanılsada aslında çok büyük bir coğrafya. Kuzeyde Karadeniz dağları güneyde Toroslar,batı da Tuz gölü ve doğuda Kayserinin doğu sınırları bu bölgeyi oluşturmuş.Tarihte doğudan batıya uzanan yolun üzerinde olduğu için ticari açıdan ipek yoluna kucak açmış ve bunun sayesinde zenginleşmiş . Öte yandan aynı yolu takip eden fatihlerce de defalarca hırpalanmış,yağmalanmış ama her zaman tekrar dirilmiş.

 

Önemli yolların üzerinde olması nedeniyle çeşitli etnik gruplara kucak açmış,çeşitli din ve inanışlara sığınma imkanı tanımış.

 

Kapadokya için rehberlerin çoğu ve pek çok turistik kaynakta Güzel Atlar Ülkesi şeklinde bir anlamdan bahsedildiğini görüyoruz. İsmin kökeni Latince yada yunanca değil ,persçe şeklinde de ekleniyor. Oysa Anadoluyu karış karış incelemiş ve her isim üzerinde araştırma yapmış Bilge Umar gibi kişilikler Kapadokya kelimesinin eski Anadolu halklarından Luvilerin dilinden Kızılırmak için kullanılan bir kelimenin türevi olabileceği üzerinde kurmuş.

 

Coğrafi yapısı da oldukça ilginç ve vahşi.Etrafınızda sönmüş volkanik dağlar göreceksiniz. Bunların en haşmetlisi ise karlı zirvesi ile Hasandağı. Bunların patlamaları sonucu biriken kül,toz,tüf zamanla bu doğal yapının oluşmasını sağlamış.  Toprağının işlenmesi kolay olduğu için otuz kadar yer altı şehri oluşturulmuş. Bunların tam sayısı da bilinmiyor.Tıpkı bu şehirlerin tam anlamıyla uzandıkları yerlerin bilinemediği gibi. Aynı yumuşak kayaçlar pek çok yamaçta kaya mezarı,konut yada güvercinlik gibi amaçlarla insanların kazıyabilmesine imkan vermiş.

 

Her zaman gidilebilicek bir yer ama Mayısın ortası ile Eylül ortası arasındaki dönemde sıcakların kavurucu olacağını tahmin ediyorum. Kış için bir şey diyemem.Kar peri bacalarında değişik ambiyanslar oluşturuyor. Zaten etrafınızda çok sayıda yabancı turist göreceksiniz. Fakat Alman ve Fransızların yöreye ayrı ilgi gösterdiği belli oluyor. Hristiyanlığın ilk dönemleri için önemli bir yerleşim .Ama Fransız okkültistlerinin çeşitli ayinler için kimi zamanlar burada toplandıkları da biliniyor. Okultizm işte… %90’ palavra, % 10’ u muamma.

 

Kapadokyanın en büyük farklılıklarından birisi de balonlu geziler. Yılın önemli bir dönemi rüzgarlar balonların uçmasına olanak sağlamakta. Sabahın ilk saatlerinde gün doğarken havalanıyorsunuz.Fakat fiyatları 100 ila 150 avro arasında değişmekte.

 

Turun ilk uğrak noktası Tuz Gölü. Ülkenin devasa göllerinden birisiydi. Çocukken atlasta gördüğümüz göl ile günümüzdeki göl boyut açısından çokça farklı artık. Göl boyutundan, hacminden çokça şey kaybetmiş. Google earthden baktığınızda görebiliyorsunuz.Son doksan yılda gölün %85 oranında küçüldüğü ölçülmüş.

 

Gölün kıyısına gün doğarken geldik ve burada küçük bir fotoğraf molası verdik. Aslında göle fotoğraf için gelinmesi gereken zaman gün batımı. Güneşin uçsuz bucaksız gökyüzündeki renklerle cümbüşünün göl yüzeyine yansıması harika görüntüler oluşturuyor olmalı. Göl kıyısında,göle doğru yirmi otuz metre kadar uzanan bir dilin üzerinde manzarayı ve gölü izleyebiliyorsunuz.

 

En derin yeri 2 metre olan göldeki tuzlar ham. (25 yıl önce ilkokulda gölün derinliğini 5 m. Olarak öğrenmiştik.)Tuz tabakası kırılıp otuz-kırk santimetre derinliğe inilerek çıkarılan tuz işlenerek sofralarımıza gelmekte. Ham kaya tuzu ise kristal yapısına sahip.

 

Kara ikliminin tipik özelliği burada kendini göstermeye başladı. Gün doğarken hava öyle soğuktu ki ellerimi hissetmediğim anlar oldu. Ayazda burada etkili esmekte.

 

Tuz Gölünden ayrılıp Aksaray-Nevşehir yolunda ilerlerken bir Selçuklu kervansarayı olan Ağzıkarahan ile karşılaşıyorsunuz. Yapı Sultan Hanı denilen tarzda yapılmış Tıpkı Bursadaki Koza Han gibi içerisinde bir köşk mescidi bulunmakta. Hanın işletmesi yakındaki köy tarafından yapılmakta ve giriş sadece 2 YTL. Fakat zaman darlığı nedeniyle içeriye giremedim. Fakat kapının eşiğinden içeri bir göz atmayı ihmal etmedim.

 

Yapı uzaktan küçük bir kaleyi andırmakta. Girişinde muhteşem mukarnasların sarmaladığı bir taç kapısı var. Yapı Selçuklu sultanlarından I.Alaaddin Keykubat ile oğlu II.Gıyaseddin Keyhüsrev dönemlerinde inşa edilmiş. Hanın iki kitabesine göre yapımına zengin bir tüccar olan Hoca Mesud bin Abdullah tarafından 1231 yılında başlanmış, 1239’da tamamlanmıştır. Kervansarayın holü I. Alaaddin Keykubat, avlusu ise oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında yapılmıştır. Bu nedenle Hoca Mesud Kervansarayı adıyla da anılmakta.

 

Han tam anlamıyla her şeyin düşünüldüğü bir konukevi. İçerisinde konaklanacak odalar ,yemekhane, abdesthane , mescit olmak üzere her şey düşünülmüş. Kapıya göre sağ tarafta çeşitli yıkıntılar görülüyor. Bunların arasında bir de hamam varmış. Şimdi girseniz cin çarpar o denli yalnız bir yer.

Yapı, Karamanlılar ile Memreş adlı bir Türk beyi arasındaki çatışmada büyük tahribe uğramış, iki kulesi yıkılmış; 14. yüzyıl başlarında Kerimeddin Gazan Han tarafından yeniden yaptırılmış.Memreş kimdir bulamadım.

Yol üzerinde pek çok kervansaray ve han mevcut. Hepsine uğramak mümkün değil. Sadece Anadoludaki han ve kervansaray sayısı için beşyüz gibi bir rakam telaffuz edilmekte.Selçuklu bu. Gerçek medeniyet bu.

Buradan sonra  artık Kapadokyaya iyice girdiğinizi fark edebiliyorsunuz. Selime diye bir köyde ilk izlerle karşılaşıyorsunuz. Burada köyün mezarlığında sekizgen,külahlı bir türbe var. Selime Hatun Türbesi diye bilinmekte. Kimdir bu Selime Hatun bunu da bulamadım. Yaptığım araştırmalarda bu türbenin Ali Paşa Türbesi olarakta bilindiği ve içinde mumyalık yada cenazelikde denilen bodrumlardan olduğunu buldum. Mezarlıkta da birkaç ilginç mezar taşı görünmekte.

Mezarlığın hemen karşısında kaya oluşumları arasında Selime Katedrali adıyla bilinen bir kilise var. Gezecek yer o kadar çok ve gezecek zaman o denli kısıtlı ki… Ne yazık ki içine giremedik bu yapının da .Sadece dışarıdan birkaç poz görüntü alabildim.

Vakti olanlar için 1524 yapımı bir camii ve içindeki freskolarının 10 yada 11.yüzyıllara tarihlendirildiği Kale Manastırı kilisesi de gezilebilir.

Yola devam ediyoruz.Artık gördüğünüz her şey alışık olduğunuz dünyadan farklı.Sanki başka bir gezegenin yer şekilleri yolun etrafına yerleştirilmiş. İçimde bu taşlıklarda gezmeye doğru iten bir duygu var. Ihlara Vadisine kadar uzaklarda Hasan Dağının karlı zirvesini seyrederek bu vahşi ama cezbedici manzaranın eşliğinde gidiyorsunuz. Melendiz çayının yakınlarında yeşil daha bir yeşil.Ama akarsudan uzaklaşıldıkça yeşilden de uzaklaşıyorsunuz doğal olarak.

Ihlara Vadisi Aksaraydan 40 km. uzaklıkta imiş. Ölçmedim yada hesaplamadım,internetten bulduğum bilgi bu. Zaten bu yolun üzerindeyken zamanla ilgili bir şey düşünebileceğinizi de sanmıyorum açıkçası. Vadinin oluşumu hakkında internetten bulduğum bilgiyi aşağıya ekledikten sonra izlenimlerime geçeceğim.

Ihlara Vadisi, Hasandağı’ndan çıkan bazalt ve andezit yoğunluklu lavların soğumasıyla ortaya çıkan çatlaklar ve çökmeler sonucu oluşmuştur. Hasan Dağı ve çevresi, Neojen (Genç Tersiyer) ve IV. Zamanda oluşmuştur. Bu zamanda oluşan yükselmelere karşın havzalar oldukça düşük kalmıştır. Hasan Dağı volkanın püskürmesine neden olan tektonik hareketler sonunda çevre yüzeyini geniş bir volkanik tabaka kaplamıştır. Aynı hareketler sırasında kalkerin basınç ve sıcaklık etkisiyle yarattığı kırık hattan fışkıran doğal sıcak su, Yaprakhisar ve Ihlara arasında bulunan Ziga Kaplıcaları’nda görülebilmektedir. Çevrenin yapısal karakterini derinden etkileyen volkanik püskürme sonucu oluşan tüf taşları, rüzgar, erozyon ve diğer doğa etkenleri ile aşınmış, Selime ve Yaprakhisar’da değişik görünüm ve renklerde Peri Bacaları’nı yaratmıştır. Tektonik hareketler, bazı yerlerde yumuşak tüfün, bazı yerlerde gri, yeşil ve kahverengi tonlarının hakim olduğu ve iri tanelerle ufalanan kayaların kapladığı alanları çöküntüye uğratmıştır.

Ihlara Vadisi boyunca uzanan Melendiz Çayı’na ilk çağlarda Kapadokya ırmağı anlamına gelen “Potamus Kapadukus” denilmekteydi. Melendiz Çayı da bu tür çökmenin sonucu oluşan kanyon vadinin tabanını oyarak daha büyük bir derinlik kazanmıştır. Vadiyi ikiye bölerek akan Melendiz Çayı, Aksaray yakınlarında Uluırmak adını alarak Tuz Gölü’ne dökülmektedir. 14 km. uzunluğundaki vadi Ihlara’dan başlayıp, Selime’de son bulmaktadır. Vadinin yüksekliği yer yer 100 -150 m.dir.

Vadiye Ihlaradan bir giriş var. Buradan girdikten sonra sağınızda Melendiz çayı olmak üzere üç-dört kilometre yürüyerek Belisırmaya varıyorsunuz. Neyse iniş yaptığınız yerde tuvalet,park yeri,bir iki dükkan bulunmakta. Teras gibi bir mekan var ve iyi manzara fotoğrafları çekebilmenize olanak sağlamakta. Buradan üçyüz kadar basamakla vadi tabanına inilmekte. Merdivenler yorucu değil ve güvenli. Ama çıkışta yorucu olup olmadığı konusunda bir şey diyemeyeceğim.

İner inmez kiliseler başlamakta. Burası insanlardan kaçmak,münzevi bir hayat sürmek isteyen keşiş takımının yoğun ilgisini çekmiş. Bunda birde Bizans ordusunun rahatlıkla inememesinin de etkisi çok. Bizim gezimiz kiliseleri incelemekten çok Belisırmaya dek treking şeklinde gerçekleşti. Bununla beraber bir iki kiliseye girmemezlik etmedim. Bunlardan biri merdivenlerin bitim noktasına yakın bir yerde bulunan Ağaçaltı Kilisesi.

Kilise içinde kalabalık bir grup vardı. O nedenle yılankavi hareketlerle kalabalığı yarıp bir iki fotoğraf çektim.

Haç planlı, kubbeli haç kolları beşik tonozlu, üç apsisli bir kilisedir. Ana apsis ve güney yan apsis yıkılmıştır. Kiliseye giriş yıkık olan bu ana apsistendir. Beyaz zemin üzerine kırmızı, gri ve sarı renkler kullanılmış, kuzey haç kolu tonozu oldukça zengin bitkisel ve geometrik motiflerle süslenmiştir. Aziz tasvirleri Kapadokya ve Bizans tipinden çok ayrıdır. Plan V. ve VI. yy. yapılarına uygundur. Bu bölgedeki diğer üç kilise ise, ayrı bir gruptur. Azizler diğerlerine benzer, fakat ortaçağ özelliğine kaymıştır. İncil’den az metin verilmiştir. Bunlarda da Suriye etkisi açıktır. Göreme ve diğer kiliselerde rastlanmayan özellikler ve ifadeler vardır. Bütün resimlerde İncil sahnelerinin sembolik bir üslupla gösterildiği dikkati çekmektedir. Kilise İkonoklastik Dönem öncesine ya da IX.- XI. yüzyıllar arasına tarihlenmektedir. Freskolarda, vahiy, ziyaret ve doğum, Mısır’a kaçış, Hz. İsa’nın vaftizi ve Hz. Meryem’in ölümü işlenmiştir. Kubbede ise, göğe çekiliş sahnesi yer alır.

Yürüyüşünüz sırasında  solunuzda kalan yamaçlarda çok sayıda kilisecik daha görebiliyorsunuz. Toplam sayının 105 olduğu söylenmekte. Haddi hesabı olmayan sayıda da kaya mezarı yada güvercinlik mevcut. Kısaca güvercinlikten de bahsedeyim. Güvercin dışkısının gübre açısından zengin olması yöre halkının zaten kolaylıkla kazınan yamaçlarda küçük delikler açmasına sebep olmuş. Burada yuvalanan güvercinlerden biriken dışkılarda mütemadiyen toplanmaktaymış. Burada çok sayıda tilki de olduğu söylendi. Av-avcı ilişkisinin doğal bir örneği.

Buradaki kiliseler için son bir bilgi verdikten sonra giremediğimiz ama mümkünse mutlaka gezilmesi gereken kiliseler için bilgileri vereceğim. Buradaki kiliseleri devasa tapınaklar şeklinde tahayyül etmeyin. Bunlar belirli görüşlere sahip keşişler ve onların müritlerince kullanılan odacıklar. İki tarih söz konusu. İlkinde Anadolu da Bizans yönetiminin belirlediği inanç şartlarına uymayan kiliselerden söz edebiliriz. Bunlar yönetimden çok çekmiş ve büyük katliamlara maruz kalmışlar.  En büyük suç İsa’nın basit bir ölümlü olduğu.Basit anlamda Paulusçular ile Ariusçuların kavgası  diyebiliriz.

Kokar kilise; tek nefli ve beşik tonozlu olan kiliseye bugün yıkılmış olan apsisinden girilebilmektedir. ihtiyaç nedeniyle kayanın iç kısımlarına doğru oyularak cenaze salonu nefe ilave edilmiştir. Süslemelerin tonuna gri renk hakimdir. Oldukça iyi korunmuş olan tonozda büyükçe bir haç motifi vardır. Haç motifin ortasında yer alan kare çerçeve içerisindeki el motifi üçlü kutsama işaretidir. Çerçevesinde ise oldukça zengin dört alana ayrılmış geometrik bezemeler yer alır.

Kilise IX.yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Kilise içerisinde Deesis, Müjde, Ziyaret, Bakireliğin ispatı, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Vaftiz, Üç yahudi gencin fırında yakılması, Mısır’a kaçış, Son yemek, İhanet, İsa çarmıhta, Kadınlar boş mezar başında, İsa’ nın göğe yükselişi, İsa’ nın Gömülmesi, Pentakost ve aziz tasvirlerini içeren freskolar bulunmaktadır.

Yılanlı kilise; haç planlı, beşik tonozlu ve apsislidir. Kuzey duvarında bulunan şapelin içinde keşiş mezarları yer alır. Kuzeyindeki ve güneyindeki dar haç kolları, tavanı kabartma bir haçla bezeli merkez mekanı çevreler.Batı duvarındaki yılanların saldırısına uğramış dört çıplak günahkar kadınla ilgili sahneden dolayı kiliseye bu ad verilmiştir. Sekiz yılanın saldırısına uğrayan birinci kadına ait kitabe tahrip olduğundan suçu anlaşılmamaktadır. Yılanlar ikinci kadını çocuğunu emzirmediği için göğsünden, üçüncü kadını yalan söylediği için ağzından, dördüncü kadını itaat etmediği ve söz dinlemediği için kulaklarından ısırmaktadırlar.

Yılanlı Kilise IX.yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir.

Sümbüllü kilise; manastır mekanları iki kat halinde kaya kütlesine oyulmuştur.

Aziz tasvirleri Kapadokya ve Bizans tipinden çok ayrıdır. Plan V. ve VI. yy. yapılarına uygundur. Bu bölgedeki diğer üç kilise ise, ayrı bir gruptur.Azizler diğerlerine benzer, fakat ortaçağ özelliğine kaymıştır. İncil’den az metin verilmiştir. Bunlarda da Suriye etkisi açıktır. Göreme ve diğer kiliselerde rastlanmayan özellikler ve ifadeler vardır. Bütün resimlerde İncil sahnelerinin sembolik bir üslupla gösterildiği dikkati çekmektedir.

Eğritaş kilisesi; Büyük bir tapınak ve vadinin en eski yapılarından olduğu anlaşılan kilisenin Meryem’e ithaf edildiği, doğu duvarındaki bir kitabede belirtilmiştir. İki melek arasında oturan İsa, iki melek ve altı piskopos arasındaki Meryem, Hz. Yusuf’un rüyası, Mısır’a kaçış, vaftiz, Kudüs’e giriş gibi tasvirlerin yer aldığı fresklerin oldukça yıpranmış olmalarına karşın, boyaları günümüzde de renkli ve canlıdır.

Fakat benim en çok görmek istediğim ve ne yazık ki göremediğim kilise Kırkdamaltı kilisesi de denilen Agios Georgios kilisesidir. (İnternette genelde İngilizce karşılığı olan Saint George olarak bulunmakta. Bu ne yazık ki tarihin turizm gelirleri için heba edilmesi demek. Çünkü Katolik kilisesi bile İngilizceyi 16. yüzyılın sonlarında bir dil olarak kabul etti,Ortodoks kilisesi ise bunu hiç yapmadı. Bu insanların inançlarına ve kültürlerine saygı göstermek için orjinalleri kullanılmalı ) Hatırlarsınız yukarıdaki satırlarda kiliseleri tarihlendirme amacıyla iki döneme ayırmıştım. İkinci dönem Bizansın bu topraklara yeniden hakim olduğu 10. yüzyıla ve sonrasına denk geliyor. Belisırma taraflarındaki kiliselerde Bizans etkisi çok fazla ve günümüze Direkli kilise ve Kırkdamaltı kiliselerinin kitabeleri ulaşabilmiş.

Selçuklular yöreyi ele geçirdiklerinde tahmin edebileceğiniz gibi oldukça müsamahakar davrandılar. İnançlarında özgür hareket etmelerine izin verildiği gibi eskisine göre avantajlar elde etmeleri de mümkün oldu. Tacir olan halk kervansaraylar sistemi içerisinde ticaret garantisi altında tecim yaparken ,tarımla uğraşan halkın toprakları ellerinden alınmamış. Bizansın ezici vergi sisteminden sonra Selçuklu yönetimi yöre halkı için büyük bir rahatlama imkanı sağlamış. Öyleki adını sıklıkla andığım Kırkdamaltı kilisesinde İsa ikonasının yüzü olarak Selçuklu sultanının yüzü resmedilmiş. (Dönem göz önüne alındığında II.Mesud olma ihtimali var.)

Neyse Belisırma tarafından çıktığınızda güzelce balık yapan yerler varmış. Varmış diyorum çünkü önlerinden geçip gitmeme rağmen burada balık yaptıklarını İstanbul’a dönüşümde öğrenebildim.

Neyse buradan yolumuza Derinkuyu yer altı şehrine gitmek üzere devam ediyoruz. En azından televizyonlarda defalarca yer altı şehirlerini görmüşsünüzdür. Burası en büyüklerinden biri. Sekiz kat olarak kazılmış fakat biz bu katların üçünü gezebildik. Mekan çok kalabalık ve daha da kalabalık olduğunda tur firmaları yakınlardaki Kaymaklı Yer altı kentine de gidilebilmekte.

Yer altı şehrine giriş 10 YTL. Dar bir yer olduğu söylense de zorlanmadan hareket edebiliyorsunuz. Sadece bazı koridorlar nispeten dar. Ama sanırım 160 kg.’ye dek cüsseler için bir zorluk çıkmaz. Kapalı yer korkunuzu ise düşünmeyin.İçerisi o denli kalabalık ki epeyce sıra bekliyorsunuz. Mekanın ilginçliği ve kişilerin renkliliğinden olsun kapalı yer korkusuna kapılmanız mümkün değil. Aydınlatması da gayet güzel.

Dışarısı kaç derece olursa olsun içerisinin ısısı 16-20 derece arasında tutulabilmekte. Bundan dolayı da bu kısımlar hem depo olarak oldukça işe yarar konumda hem de yaşamak için ideal. Çeşitli noktalarda açılmış havalandırma tünelleri ısıyı ayarlamada kullanılmış.  İçeride bazı aralıkların çimento ile örülmüş yada tıkanmış olduğunu göreceksiniz. Bunlar kontrol dışı kaybolmaları ve çökmeleri engellemek için yapılmış.

Sekiz kat meselesine geri dönelim. Bu sekiz katı apartman katı gibi üst üstü hayal etmeyin. Çaprazlama katlar arasında koridorlar ile ulaşım sağlanabilmekte. Bu koridorların bazılarında,yolu kapatabilecek devasa değirmen taşı benzeri ortasında birer delik olan taşlar var. Bunlar kapı görevini görmekte. Ortalarındaki deliğin savunma amaçlı kullanıldığını söylüyorlar. Tek bir mızrak rakibini görmeden dar bir alanda avantajlı olamaz.

Yapı yada bu tüneller ve holler topluluğu için boşuna yer altı şehri denmemiş. Gerçektende bu alanlarda mutfak, şaraphane,ahır,kilise akla gelebilecek pek çok yer oluşturulmuş daha doğrusu kazınmış. Fakat herhangi bir kanalizasyon sistemi yok;dahası tuvalet ihtiyaçlarının nerede giderildiği de belirsiz.

Buradan çıktıktan sonra alış veriş imkanınız var. Yöresel yiyeceklerden de alabileceğiniz gibi yörenin meşhur bez bebeklerinden de alabilirsiniz.

Ben bu boşluğu farklı değerlendirdim ve dostum Güray’ın aklına girerek gözüme kestirdiğim kiliseye uğradım. Yer altı şehrinin çıkışında saat on,on bir yönüne baktığınızda  çansız zarif bir çan kulesi ve bir kilise görüyorsunuz. Önce ermeni kilisesi sandığım yapı aslında bir rum kilisesiymiş. Abdülmecit’in izniyle yapılan kilise oldukça heybetli. Narteks Fransız kiliseleri gibi tonozlara andıran gotik üslupta. Büyük bir ana girişin yanında iki de küçük kapı var. Ana kapının yanında hareket eden sütunlardan bulunmakta.Hani her şey yolundayken dönen ama yıkılma tehlikesi vb baş gösterdiğinde sabitlenen sistemden.Amasya da Bayezıd  Camiinde ve İstanbul Kuşkonmaz camiinde de gördüğümüz sistem bu.

Kapının ve giriş duvarlarının üzerinde gördüğümüz çeşitli şekillerin anlamlarını etrafta koşup oynayan çocuklardan öğrendik. Efendim eskiden hristiyanlar kan dökmez iken birbirleriyle olan husumetleri deve güreşleri ile çözümlemeye çalışırlarmış. İki tarafta en eşkin deveyi meydana sürer devesi kazanan tarafın dediği olurmuş. Hasbel kader mücadele berabere biterse develerin kalplerine kılıç saplanır ,en son can veren deveye sahip taraf bu şekilde münakaşada söz sahibi taraf olurmuş. Çocuk fantazyası mı gerçek mi bilemeyeceğim. Ama gördüğüm gerçekten güzel işlemeler mevcut.

Yazık ki bir kültür evi olarak kullanılabilinecek bu yapı bom boş durmakta. Aslında –anahtar deliğinedn  gördüğüm kadarıyla- yüzlerce güvercine ev sahipliği yapmakta.

Buradan gerimizde devrilmiş,üstlerindeki isimleri okunmaz hale gelmiş mezar taşlarını bırakarak otobüslerimize binmek üzere ayrıldık. Bir zamanlar burada zengince bir köyün olduğu aşikar. Kesme taşlı ama günümüzde yarı yıkık,viran pek çok bina görünmekte. Kasabada ayrıca şu an cami olarak kullanılmakta olan eski bir rum kilisesi daha var.

Buradan Acı göl adlı bir göle gidiyoruz. Ama bu gidiş sırasında TRT ‘de son zamanlarda sıklıkla belgesellerde görünen Güzelyurt kasabasından da geçiyoruz. Durmadık. Kasabanın ortasındaki büyük kiliseyi görmeyi çok istediğim halde göremedim .Buna karşın kasabaya yaklaşırken yapayalnız duran bir kilise gözünüze ilişiyor. Önemli bir kilise ve adı da renginden gelmekte.Kızıl Kilise.Kilise hakkında belirli bilgiler var.

Sivrihisar– Niğde istikametinde, Güzelyurt’a 6km uzaklıktadır. Bütün Kapadokya bölgesinin taştan yapılmış kiliseleri arasında en güzel örneği teşkil eder. 6.Y.Y’da traşit taşından inşa edilmiştir. Sekizgen üzerine kurulmuş kubbesi, haç şeklindeki yapısıyla ve göz alıcı ahengiyle inanılmaz bir mimari güzelliğe sahiptir. Büyük bir olasılıkla Aziz Gregorios ömrünün son günlerini bu kilise civarındaki çiftliğinde geçirmiştir.

Güzelyurt eski ve zengin bir rum yerleşimi. Daha doğrusu merkezi rum ,dış mahalleleri karma bir nüfus yapısına sahipmiş.Mübadele sonrası rum nüfus Yunanistan’a gidince evler evvela sahipsiz kalmış zamanla da viranelere dönüşmüş.

Merak edenler için Kaymaklı yer altı şehrinin de aşağı yukarı Derinkuyu benzeri bir mekan olduğunu ekleyeyim.

Tekrar kısaca Acı Göl üzerinde duralım. İyi bir Anadolu haritanız varsa dikkatlice baktığınızda çeşitli yörelerde pek çok Acı göl göreceksiniz. Bunun nedeni göllerin bulunduğu coğrafi şartlardan gelmekte. Karstik tabakalardan süzülen sular çeşitli maddeleri de koparıp kendileriyle beraber taşımakta.

Yemeğe gitmek için yolda ilerlerken Nevşehir’ i solunuza alıyorsunuz. Nevşehir için uzaktan izlenimimi söyleyeyim. Eski adı Muşkara olan yöre Damat İbrahim Paşa tarafından merkez haline getirilmiş. Aynı paşanın tek kubbeli,tek minareli bir camisi de var. Şehrin tepesinde büyükçe bir kale var. Hızlı gittiğimiz için iyi bir görüntü alamadım. İnsanoğlu zamanla unutuyor. Şehrin bir ucunda üç mü beş mi ,sayısını hatırlayamadığım nefe sahip bir kilise var. Oldukça büyük.

Patatesin ve lalelerin başkentini kısa bir süre sonra ardımızda bırakıyoruz.

Buradan yemek yenilecek mekana doğru yollandık. Kapadokya yöresinde yemek yenilebilecek mekanlar gerçekten kaliteli. Buna lafımız yok. Uzmanlar turistik kaygılar nedeniyle yerel yemeklerin artık yapılmaz olduğundan söz etmekte. Yine de ortası sahne olan ve üç tarafı kayaların içine oyulmuş temiz bir mekanda güzel bir yemek yedik.

Yemek sonrası Göreme yolundaki  Avcılar denilen bir bölgeden Güvercinlik Vadisini seyre koyulduk. Bir yamacın üzerinden vadiyi ve vadideki oluşumları doyasıya izleme imkanınız var. Burada tripod ile panaroma çekmeye çalıştıysam da pekte randıman alamadığımı söylemeliyim. Ama gene sol tarafta yassıca bir tepe bana Beypazarının renkli yamaçlarını andırmadı değil.

Buradan onix taşlarından çeşitli takı vb yapılan atelyelerden birine girdik. Onix yörede sıklıkla karşılaşılan bir taş.

Artık gün sonunda Ürgüpteki otele dönüş zamanı geldi. Ürgüp görmeyeli oldukça büyümüş. İğreti bir saat kulesi yapmışlar. Olmasada olurmuş. Onun dışında kasabada eski bir cami ,Temenni tepesinde Selçuklu sultanlarından birisine ait olduğu öne sürülen birde türbe var. Kasabanın çeşitli yerlerinde şu an harabe olan yada olmaya yüz tutan bazı kalıntılar var. Ürgüp,ipek yolunun üzerinde olmasının da etkisiyle oldukça gelişmiş. Fakat bu gelişim Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sadrazamlığına dek sürmüş.Zaten bu konuda kasabanın tarihçesini ararken de denk geldim.

Ürgüp. Bizans Döneminde Osiana (Assiana), Hagios, Prokopios – Selçuklular Dönemi’nde Başhisar; Osmanlılar zamanında Burgut Kalesi; Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de Ürgüp adıyla anılmıştır

11. yüzyılda , Selçukluların önemli kentleri Konya’ya ve Niğde’ye giden yolların üzerinde önemli bir kale konumunda olan ürgüpte, Bu döneme ait iki yapı Altıkapılı ve Temenni Tepesi Türbesi Kentin merkezinde dikkat çekmektedir. Bir anne ve iki kızına ait olan ve 13. yüzyılda yaptırılan ‘Altı Kapılı Türbe’, altı cepheli, her cephesinde kemerli pencereli ve üstü açıktır. Ürgüp’ün Temenni Tepesi’nde bulunan iki türbeden birinin, 1268 yılında Vecihi Paşa tarafından yaptırılan ve halk arasında ‘Kılıçarslan Türbesi’ olarak da anılan Selçuklu Sultanı IV. Rüknettin Kılıçarslan’a, diğerinin ise III. Alaaddin Keykubat’a ait olabileceği düşünülmektedir. Ancak araştırmacılara göre bu olasılıklar oldukça zayıftır. 1515 yılında Osmanlı topraklarına katılan Ürgüp, 18. yüzyılda Osmanlı Sadrazamı Damat İbrahim Paşa’nın kadılık makamını doğduğu kent olan Nevşehir’e (Muşkara) taşıması nedeniyle ilk kez ikinci planda kalır. Şemsettin Sami 1888-1900 yıllarında yazdığı Kamus-ül Alam adlı tarih ve coğrafya ile ilgili eserinde Ürgüp’te 70 cami, 5 kilise ve 11 kütüphane olduğunu belirtmektedir..

Kasabanın içinde yeni bir anıt daha var.Kasabada çekilen bir dizinin anısına dizinin çekildiği konağın sokağının başına bir anıt yapılarak oyuncular onore edilmiş. Haz ettiğim yada izlediğim bir dizi değildi ama inanılmaz bir şey,sanki bir türbe gibi dolup taşmakta. Aslına bakılırsa Asmalı Konak adı verilen bu bina yöredeki pek çok konak gibi kesme taş işçiliğine sahip.

Bu konağa yakın bir de şarap evi var. Herkes koşa koşa gitti ama hemen hemen hiç birisi de beğenmedi.

—-Gün 2—-

Sabah ilk durağımız Avanostaki çömlekçilerden birisi oldu. Avanos çömlekçiliği ile anılan bir yerleşim. Eski adı Venessa. Deniyor ki,nerede olursanız olun çömlek,kiremit kırıklarını izlediğinizde Avanos’ a varırmışsınız. Kasaba Kızılırmak yakınında bulunması nedeniyle ırmağın biriken killerinden istifade etmeyi bilmiş. Avanos düzenli bir kasaba. Bunun kökeninde ilk halk evlerinin bu yörenin civarında kurulmuş olması yatmakta şeklinde yorumlarda var.

Çömlekçide standart olarak ,kilden bir nesneye nasıl ulaşıldığı anlatılmakta. Şunu söylemeli, çömlek ustası işini anlatırken öyle espriler yapıyordu ki anlatılamaz. Ne zamandır bu kadar spontone espriyi dinlememiştim. İşin hoş tarafı bunca laf arasında belden aşağı tek bir latifenin bile geçmemesiydi. Kader , kimi iki lafı bir araya zor getirir ama milyarları götürür, kimi bu adamcağız gibi dilinde on cambazı aynı anda oynatır ama bir sene sonra hatırlanmaz bile.

Neyse ,tanıtımın ardından atelyede üretilen çömlek,çini vb tanıtıma ve satışa sunuluyor. Boyası biten ürün özel bir vernik ile sırlanıyor ve kurumaya bırakılıyor. Olay bundan ibaret ama yetenek ve sabır bu  işin olmazsa olmazı. Dükkanda çok kaliteli ürünler mevcut. Özellikle yeşil renk ,inanılmaz bir ton ve ışıltı ile eşyaları değişik bir hale sokmuş.

Buradan Zelve yolundaki Paşabağ mevkiine gittik. Burası tekli yada çoklu peri bacalarının bulunduğu bir yer. Durak yerlerinden alışveriş yapılacak dükkanların arasından geçerek peri bacalarına ulaşabiliyorsunuz. Buradaki peri bacaları da kilise vb için kullanılmış. Turizm ve cehalet bu yapıların içerisine çok büyük tahribat vermekte. İnsanlar sanki bir aquaparktaymışcasına hareketlerle peri bacalarına çıkmakta yada inmekte. Çok sayıda yerli yada yabancı isim en yenisi sekizyüz yıllık kalıntıların üzerinde kendini göstermekte.

Adeta sonsuzmuşcasına uzanan bu coğrafyada kafanızı nereye çevirirseniz çevirin,nereye bakarsanız bakın çeşitli milletlerden gelen insan kalabalıklarını görüyorsunuz. Bizse Gürayla eşlerimizi alışveriş ortamlarında bırakıp derinleri ilerledik.

Yörede şarapçılıkta oldukça gelişmiş. Fakat asmaların plaj kumu gibi bir toprağın ,hayır kesinlikle toprak değil basbayağı ateş gibi sıcak kumun içinden çıktığına görmesem inanamazdım. Asmaların arasından, tepemizde güneş olanca kızgınlığı ile parlamaktayken kuma bata çıka belirli bir noktaya dek amaçsızca gittik ve geri göndük.

Bizim aylak aylak gezindiğimiz yer ,yani günümüzün Paşabağ zamanının Keşişler vadisi simonit rahiplerin de mekanı. Bu tarikatta mümkün olduğunca dünya nimetlerinden kendilerini uzak tutan bir grup. Ama grup içerisinde de mantalite dışında bir birliktelik yok gibi. Simonitler Mısırlı bir hristiyan tarikatının uzantısı.5. yüzyılda buralı Simeon adlı bir rahibin Mısır’a gitmesi ve oradaki bir rahipten tabiri yerindeyse el almasıyla gelişiyor. Bu tarikatta yüksek yerlere uzanma,çıkma ve gökyüzünden bazı mesajlara ulaşma hevesi var.

İstanbulda da ,boğazın Rumeli yakasında bu rahiplerden birinin yaklaşık otuz sene kadar bir sütunun üzerinde yaşadığı ve sadece şarap içerek yaşadığı biliniyor.

İlginç bir mekanda peri bacalarından birinin içerisinde yer alan jandarma karakolu…

Şimdiki durak bir halıcı. Turla gezmenin bu handikaplarını anlatmaktan ben,dinlemekten sizler bıktınız. Bu dükkanda önce halılarda kullanılan düğümler ve özellikleri anlatıldı. Ardından bir odada iplikleri boyamada kullanılan doğal malzemeler ve bunların kullanımı gösterildi. Türlü bitki yada kökten bilindik renkler üretilmekte. Sadece lacivert ve tonlarının üretilmesinde (indigo) gerekli hammadde yurtdışından gelmekte. İndigo kazanda kaynatılıyor. Kazandayken ipliklerde bir renklenme yok.Ama iplikler kazandaki solüsyonda çıkarılıpta havayla tepkimeye girdiğinde kuruma süresine bağlı olarak çeşitli tonlarda renklenme oluyor.

Asıl vurucu kısım üretilmiş halı ve kilimlerin tanıtımı ve dolayısıyla satışındaydı. Gerçekten başından sonuna dek videoya alınması gereken bir gösteriydi.Türk halıcılık ve kilimciliğinin ne denli köklü ve geniş tabanlı bir yapıya sahip olduğunu görebildik. Tanıtılan onca halı türü içerisinde beni en çok etkileyen ipliklerinde hiçbir boya maddesi olmaksızın renklerin koyunların doğal tüy renklerinden elde edildiği bir model etkiledi. Bu tanıtımlarda en güzel unsurların başında şarap,çay vb ikram etmeleri. Çok leziz olan soğuk elma çayına tahmin edeceğiniz gibi hayır demedim.

Bu mekanda uzunca bir zaman geçirdikten sonra öğle yemeği için Selçuklu kervansaraylarının birebir örnek alındığı bir yere gittik. Mekan oldukça ferah ve güzeldi. Yemeklerde lezzet ve görünüm açısından bir gün öncesini aratmadı.

Yemeğin ardından Uçhisara gitmek için tekrar yollara düştük. Anlatmadan geçemeyeceğim Göremeye gelmeden solda ,kayaların üzerinde,nasıl çıkıldığına akıl sır erdiremediğim bir kilise daha var. Bizans imparatorlarının birinin adına yaptırılmış.

Her kim ki Uçhisar kal’asına çıkmayı düşünür cebine,sırtına ağırlık yüklenmeli,kepçe kulaklı ihtiyarlar ve yirmi okkadan hafifler katiyen salıverilmemelidir. Maazallah hisarın yeli o denli kuvvetlidir ki kişioğlu kendini bir anda önce havada,sonra vadinin bir köşesinde bulur.

Evliye Çelebi tarzı ile Uçhisarı kısaca özetledim sanıyorum. Sarp bir tepecik geçmişin ilk çağlarından itibaren genelde mezar amaçlı oyulmuş tepesine de bir kale kondurulmuş. Kale oldukça sarp,ele geçmez bir mevkide. Tepedeki rüzgarı tarif etmek çok zor.Gerçi korkuluklar var ama her yerde de olmadığından temkinli olmakta fayda var. Yüksekçe bir yerden gözlemlediğiniz için her yeri iyice görebiliyorsunuz.

Öte yandan yörenin adı Uç hisar mı yoksa üç hisar mı epeyce ortada kaldım. Resmi adı Uçhisar. Yöredeki diğer iki hisara göre en uçtaki hisar bu imiş. Öte yandan üç tane hisar olması da öteki seçeneği akla getirmiyor değil.

Kale çıkışında kuru erik,kayısı gibi çerezler ile sütte pişirilmiş kabak çekirdeği satılmakta. Kabak çekirdeğini aldım ,bir fark gördüğümü iddia edemeyeceğim.

Yol boyunca bizi her yerde takip eden ve bulan kesme taşlı binalar ve viraneler burada da bizi buldu.

Günün en önemli durağı Göreme. Çocukluğumda geldiğim Göreme ile bugünün Göremesi arasında büyük bir uçurum var. Mekanlar arasında yollar yapılmış, iyice turistik hale getirilmiş.

Göreme 4. ila 13. yüzyıl arasında tarihlendirilen bir manastırlar kompleksi. Yüzlerce çeşitli boyutta manastır,kilise ve bunlara ek olarak yemekhane ve basit konaklama mekanlarından oluşmuş. Sayının fazlalığı nedeniyle ya çok planlı gezmelisiniz yada pek çok yeri atlamalısınız. Ama benim önerim girişten sonra ,önce sağınızdaki kiliselerden başlamanız gezinize.

Ben burada da aradan çekileceğim. Benim aklımda kalan yarım yamalak bilgi yerine araştırıp bulduklarımı tercih edersiniz sanıyorum J

Rahibeler ve Rahipler Manastırı;Girişin hemen solundaki altı yedi katlı kütle rahibeler manastırı. Bu manastırın 1.katındaki yemekhanesi, mutfağı, birkaç odası; 2.katındaki yıkık şapeli gezilebilir durumdadır. 3. katındaki (bir tünelle ulaşılan) kilisesi çapraz kubbeli, dört sütunlu üç apsislidir. Ana apsisteki templona göreme’deki diğer kiliselerde pek rastlanmaz. Kilisede doğrudan kaya üzerine yapılan isa freskinin yanında kırmızı bezemeler görülür. Manastırda katlar arasındaki bağlantı tünellerle sağlanmıştır. Tehlike anında tünelleri kapatmak üzere yeraltı şehirlerinde olduğu gibi "sürgü taşları" kullanılmıştır.

Sağdaki rahipler manastırı’nda ise erozyon nedeniyle katlar arasındaki geçişler kapandığından, sadece giriş katındaki birkaç oda görülebilir.

Aziz Basil Şapeli; Açık hava müzesi’nin girişindedir. Sütunlarla ayrılan nartekste mezar çukurları bulunmaktadır. Nef enine beşik tonozlu, dikdörtgen planlı ve üç apsislidir. Dikdörtgen nefin sol uzun yüzünde biri büyük, ikisi küçük, üç apsis bulunmaktadır. Kilise 11.yüzyıla tarihlenmektedir.

Ana apsiste isa portresi, ön yüzünde meryem ve çocuk isa, kuzey duvarında at üzerinde aziz theodore, güney duvarında ise yine at üzerinde ejderle savaşan aziz george tasviri, aziz demetrius ve 2 azize tasviri bulunmaktadır.

Elmalı Kilise; Dokuz kubbeli, dört sütunlu, kapalı yunan haçı planlı, üç apsislidir. Asıl girişi güney yönünden olan kiliseye, kuzeyden açılan bir tünel vasıtasıyla girilebilmektedir.
Elmalı kilise’nin ilk süslemeleri aziz basil ve azize barbara kiliseleri’nde olduğu gibi doğrudan duvara kırmızı boya ile yapılan haç ve geometrik motiflerdir. Kilise 11.yüzyılın ortası, 12.yüzyılın başına tarihlenmektedir.

Fresklerde, deesis, doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, lazarus’un diriltilmesi, başkalaşım, kudüs’e giriş, son akşam yemeği, ihanet, isa golgota yolunda, isa çarmıhta, isa’nın gömülmesi, isa’nın cehenneme inişi, kadınlar boş mezar başında, isa’nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri. ayrıca tevrat kaynaklı ibrahim peygamber’in misafirperverliği ve üç yahudi gencin fırında yakılması sahnesi resmedilmiştir.

Aziz Barbara Şapeli; Elmalı kilise’nin bulunduğu kaya blokunun arkasındadır. Haç planlı, iki sütunlu, batı, kuzey ve güney haç kolları beşik tonozlu, merkezi kubbeli, doğu haç kolu ve doğudaki iki köşe mekânı kubbelidir. Bir ana, iki yan apsisi bulunmaktadır. Motifler kırmızı boya ile doğrudan kaya üzerine çizilmiştir. Duvarlarda ve kubbede zengin geometrik motifler, mitolojik hayvanlar ve askerî semboller bulunmaktadır. Ayrıca duvarlarda taş izlenimi veren motifler de yer almaktadır. Kilise 11.yüzyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir.

Ana apsiste isa pantokrator; kuzey haç kolunda at üzerinde ejderle savaşan aziz george ve aziz theodore; batı haç kolunda ise azize barbara tasviri bulunmaktadır.

Yılanlı kilise (Aziz Onuphrius Kilisesi); Ana mekân enlemesine dikdörtgen planlı, beşik tonozlu, güneyde mezarların bulunduğu ek mekân ise düz tavanlıdır. Apsisi sol uzun duvara oyulmuş, kilise tamamlanmadan bırakılmıştır. Kilise tonozunun her iki yanında kappadokya’da saygın olan azizlerin tasvirleri bulunmaktadır. Kilise 11.yüzyıla tarihlenmektedir.

Girişin tüm karşısında sol elinde incil tutan isa ve yanında kilisenin banisi, tonozun doğusunda aziz onesimus, ejderle savaşan aziz george ve aziz theodore, gerçek haçı tutan helena ve oğlu konstantin; tonozun batısında çıplak, uzun saçlı ve önünde palmiye ağacı bulunan aziz onuphrius, yanında takdis pozisyonunda aziz thomas ve elinde bir kitapla aziz basil bulunur.

Ayrıca bu kisenin yanında mutfak,yemekhane ve depo olarak kullanılan bir kısmada geçilmekte. Tandır benzeri bir ocak kullanılmış.

Karanlık Kilise; isminin kaynağı  narteks kısmındaki küçük bir pencereden çok az ışık almasından dolayıdır. Bu sebeple fresklerdeki renkler oldukça canlıdır. Kilise haç planlı, haç kolları çapraz tonozlu merkezi kubbeli, dört sütunlu, üç apsislidir.

Kilise ve narteks incil ve isa siklusunu içeren zengin süslemelere sahiptir. Ayrıca tevrat kaynaklı sahneler de resmedilmiştir. kilise, 11.yüzyıl sonu 12.yüzyıl başına tarihlenmektedir. Bunlarda  deesis, müjde, beytüllahim’e yolculuk, doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, lazarus’un diriltilmesi, başkalaşım, kudüs’e giriş, son akşam yemeği, ihanet, isa çarmıhta, isa’nın cehenneme inişi, kadınlar boş mezar başında, havarilerin takdisi ve görevlendirilmesi, isa’nın göğe çıkışı, ibrahim peygamber’in misafirperverliği, üç yahudi gencin yakılması ve aziz tasvirleri.

Azize Katerin Şapeli ; Hem narteks, hem de naos serbest haç planlı, merkezi kubbelidir; haç kolları beşik tonozlu ve apsis templonludur. Narteks zemininde dokuz mezar, duvarlarında ise iki nişli mezar yer almaktadır. Sadece naos kısmında figürler vardır. Pandantifler kabartma geometrik süslemelerle bezenmiştir. 11. yüzyıla tarihlenmektedir.

Fresklerde, templonlu apsiste deesis, bunun altında madalyonlar içinde kilise babaları, (gregory, basil, john chrysostom), kuzey haç kolunun güney duvarında at üzerinde aziz george; karşısında aziz theodore, azize catherine ve diğer aziz tasvirleri görülebilir.

Çarıklı Kilise; kilise adını isa’nın göğe yükseliş sahnesinin altında bulunan ayak izlerinden almaktadır. kilise 12.yüzyıl sonu, 13.yüzyıl başına tarihlenmektedir. İki sütunlu (diğer sütunlar duvar köşelerinde paye şeklindedir), çapraz tonozlu, üç apsisli ve dört kubbelidir. Sahnelerde isa’nın hayatını konu alan siklus, ibrahim peygember’in misafirperverliğini gösteren tevrat sahnesi, aziz ve bani tasvirleri iyi muhafaza edilmiştir. Elmalı ve karanlık kilise’ye benzemekle beraber, isa’nın çarmıha gerilişi ve çarmıhtan alınış sahneleri kilisenin farklı özelliğidir.Ffigürler genelde büyük ve uzundur.Ana kubbenin ortasında pantokrator isa, madalyonlarda melek büstleri bulunmaktadır. Ayrıca ana apsiste deesis, kuzey apsiste meryem ve çocuk isa, güney apsiste ise melek Mikail tasviri yer alır.

Fresklerde, doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, lazarus’un diritilmesi, başkalaşım, kudüs’e giriş, ihanet, kadınlar boş mezar başında, isa’nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri görülür.

Tokalı Kilise; Kilise bölgenin bilinen en eski kaya kilisesidir ve  4 mekândan oluşur. Tek nefli eski kilise, yeni kilise, eski kilise’nin altındaki kilise, yeni kilise’nin kuzeyindeki yan şapel.

10.yüzyılın başlarına tarihlenen eski kilise, bugün yeni kilise’nin giriş mekânı şeklinde ise de orijinalde tek nefli, beşik tonozlu bir yapıdır. Doğusuna yeni kilise’nin eklenmesi sırasında apsisi tamamen yıkılmıştır. Sahneler tonoz yüzeyine ve duvarların üst bölümüne yerleştirilmiştir. İsa’nın hayatını kapsayan siklus tonozda panellere ayrılmış olup, sahneler sağ kanatta başlayıp sol kanata doğru takip etmektedir.

 Bu sahnelerde, tonozun ortasında aziz tasvirleri, sağ kanadında üst panelde müjde, ziyaret, bakireliğin ispatı, beytüllahim’e yolculuk, doğum, sol kanattaki üst panelde üç müneccimin tapınması, masum çocukların katliamı, mısır’a kaçış, İsa’nın mabede takdimi, zekeriya’nın öldürülmesi, sağ kanattaki orta panelde elizabeth’in takip edilmesi, vaftizci yahya’nın görevlendirilmesi, vaftizci yahya’nın kehanetleri, isa’nın vaftizci yahya ile buluşması, vaftiz, kana düğünü; sol kanattaki orta panelde şarap mucizesi, ekmeklerin ve balıkların çoğaltılması, havarilerin görevlendirilmesi, kör adamın iyileştirilmesi, lazarus’un diritilmesi; sağ kanattaki alt panelde kudüs’e giriş, son akşam yemeği, ihanet, isa platus önünde, sol kanattaki alt panelde isa golgota yolunda, isa çarmıhta, isa’nın çarmıhtan indirilmesi, isa’nın gömülmesi, kadınlar boş mezar başında, isa’nın cehenneme inişi, isa’nın göğe çıkışı. bu panelin altında aziz tasvirleri; girişin üstünde ise başkalaşım sahnesi yer almaktadır.

Kiliseleri gezerken yağmura yakalandık. Yağış kuvvetli değildi ama arada sırada çeşitli yerlere düşen yıldırımları seyretmek keyifliydi.

Gece grup olarak Türk gecesine katıldık. Mahşeri bir kalabalık. Genelde Japon ,Koreli ve Avrupalı turistler ile hıncahınç dolu mekanda ilkin üç mevlevi kılıklı adam Yusuf İslam’ın iyice meşhur ettiği ilahi eşliğinde ayine başladılar. Yazık. İnsanlara bu ayindeki el ve kol hareketlerinin,dönüşlerin anlamları anlatılsaydı. Kafalardaki kavuğun mezartaşı anlamına geldiği belirtilseydi.

Gece boyu çeşitli yörelerden oyunlar sergilendi .Özellikle Kafkas dansları çok başarılıydı. Türk gecelerinin olmazsa olmazı dansöz elbette vardı.

 

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s