Karadeniz Turu Bölüm 4

Samsun  Samsun  Samsun Arkeoloji Müzesi  Samsun Arkeoloji Müzesi  Amasya  Amasya  Amasya Arkeoloji Müzesi  Amasya Arkeoloji Müzesi  Amasya Arkeoloji Müzesi  Amasya - Bayezıd Külliyesi  Amasya -Saat Kulesi  Amasya  Yalıboyu   Hattuşa  Hattuşa  Beypazarı  Beypazarı  Beypazarı  Beypazarı

 

Gün 6

Sabah Fatsadan Samsuna geçtik. Samsunda gezimiz Bandırma vapurunun birebir kopyası olan müze gemi ziyaretiyle başladı. Müze gemi de kaptan köşkünde Atatürk ve arkadaşlarının balmumu kopyaları yerleştirilmiş. Geminin yatakhane olan kısmında ise Atatürke ait çeşitli eşyalar ve fotoğraflar sergilenmekte.

Müze oldukça temiz ve düzenli. Tek sorun güverteden kamaralara inen merdivenlerin oldukça kaymaya müsait olması. Turdaki bayanlardan biri oldukça kötü düştü. Neyse ki bir problem olmadı.

Tur boyunca çektiğim en iyi fotoğraflar burada çekildi. Tüm hafta boyunca sakin olan hava patlayacağının ilk sinyallerini vermeye başladı. Deniz kabardı ve gökyüzü çok koyu bir gri fona büründü. Bizden bir gün sonra beklenen yağış bir felaket olarak şehre inmiş. Selden iki kişinin öldüğü haberini aldık.

Samsunun arkeoloji müzesini de gezebildik. Müze tek katlı,şirin bir yapı. Girişinde mozaik bir alan var. Kapı girişinin sağında kalan kafataslarının ise üzerlerinde başarılı beyin ameliyatları yapılmış olduğunu öğrendik. Ayrıca çeşitli höyük ve Tümülüslerde bulunan eserler,sikkeler de müzede sergilenmekte.

Gün içerisinde uğradığımız ikinci şehir Amasya. Şehrin adının Amazon kraliçesi Amesia’dan geldiği rivayet edilmekte. Amasya içerisinden Yeşilırmak geçen dağlar arasında kalan bir şehir. Bu dağlar Barış Mançonun askerliği sırasında “Dağlar Dağlar” şarkısına ilham vermiştir. Çok sayıda köprü şehrin yakalarını birbirine bağlamakta.

Şehrin en meşhur yapılarından biri üç kısımdan oluşan kalenin aşağısında kalan Pontus krallarına ait kaya mezarları.Burası kızlar sarayı olarakta adlandırılmış.  Şehirdeki yirmi üç kaya mezarının beşi burada. Kaya mezarları dağ yamacına oyulmuş. Fakat bir oda gibi arada bir boşluk bırakarak tekrar oyulmuş. Kafanızı karıştırmadan açıklamaya çalışayım. Mezar odasının etrafını turlayabiliyorsunuz. Bunun amacı dağdan sızan suların mezara direkt girmesini engellemek. Roma ve Bizans döneminde kaya mezarları kilise olarakta kullanılmış.  Kaleye gelince notlarını okuduğum tüm modern gezginler yayan olarak yorucu bir yolculuk yapmak yerine taksi ile gitmeyi önermekte.

Ayrıca Amasyanın nehir boyunda dizili duran konaklarını da unutmamak gerekmekte. Bunların içerisinde en meşhuru günümüzde etnografya müzesi olarak kullanılan Hazeranlar Konağıdır. Yakınında bulunan ( bahçesine girip içine giremediğim) Hatuniye Camiinin adını verdiği mahallede yer almaktadır. Kültür bakanlığının sanal ağ sitesinden alıntı yapacağım.Bu arada Hatuniye camiini de atlamayalım. Her ne kadar sade bir yapıda olsa son cemaat yerinin tuğla işleri göz okşamakta.

Konak amasya merkez hatuniye mahallesinde sur duvarları üzerine 1865 yılında, Amasya mutasarrıfı Ziya Paşanın defterdarı Hasan Talat Efendi tarafından yaptırılmış, Hasan Talat efendinin kız kardeşi Hazeran hanımın uzun yıllar burada yaşamasından dolayı, "hazeranlar" adını almıştır.

 Antik dönem sur duvarları üzerine; bodrum üzeri iki katlı ahşap çatkı arası kerpiç dolgulu olarak yapılmış olan konak haremlik ve selamlık olarak iki bölüm halinde düzenlenmiştir.

Geleneksel Osmanlı konut mimarisinin seçkin örneklerinden olan yapı. Orta sofalı. dört eyvanlı plan tipinde, iç avlulu, dışa kapalı yapı tipidir.

Yalı boyu, Yeşilırmak sahil şeridi üzerinde yen alan, 19. yüzyıl sivil mimarlık örneği yapılar arasında önemli bir yeri olan, hazeranlar konağı 1976 yılında bakanlığımızca kamulaştırılmıştır.

Konağın restorasyon uygulamalarına 1979 yılında başlanılmış ve 1983 yılında restorasyon çalışmaları tamamlanarak 1984 yılında etnografik eserlerin teşhir edildiği müze ev olarak hizmete açılmıştır.

Hazeranlar konağında depremler nedeniyle meydana gelen zemin sorunlarının giderilmesi ve teknolojik müze donanımlarının tesis edilmesi amacıyla yeni restorasyon çalışmalarına, anıtlar ve müzeler genel müdürlüğünce 1998 yılı sonlarında başlanılmış, döner sermaye işletmeleri merkez müdürlüğünün de katkılarıyla uygulamalar, 12 haziran 2001 tarihinde tamamlanarak yeni teşhir düzeni ile hazeranlar konağı "müze ev" olarak yeniden ziyarete açılmıştır.

Kral mezarlarının altından Amasya- Zile tren yolu geçmektedir. Yol dağların açıldığı bir tünele girerken sağda bir mezar daha vardır. Kral Mitriatides Romalı elçileri bu mezarda hapis tutmuş. Fakat burası öyle bir mezarki çıkılması için merdiven vesaire hiç bir şey yok. Tren yolu ise cumhuriyet döneminde orta anadoluda yapılan ilk tren yolu.

Yolunuza devam ettiğinizde bir de saat kulesi ile karşılaşıyorsunuz. Buradaki köprüden karşıya geçtiğinizde karşınıza çıkan yapı “bimarhane”. Bimarhanelerde akıl hastaları müzik ve su sesiyle iyileştirilmeye en azından teskin edilmeye çalışılmaktaydı. Avrupalı ise akıl hastalarını içlerine şeytan girdiği gerekçesiyle yakmakla meşguldü. Bu konudaki en net karşılaştırma Umberto Econun Gülün Adı romanında çocuğun İbni Sinaya ait bir kitapta aşk ile ilgili kısımları okuduğu yerlerde görebiliyorsunuz.

Yapı şu an sanat eğitimi için kullanılıyor sanırım. İçeride kafelerde var. Ama yapının giriş kapısının mukarnaslı işlemeleri için diyecek yok. Ne acıdır ki çok az kişi bilmekte. İyi bir geliri olan üniversite mezunu kaç aile acaba tatil planlarının arasına Amasyayı alıyor ki.

Bimarhaneyi geride bırakıp Beyazıd Külliyesine doğru ilerliyoruz. Külliyenin en önemli kısmı camii tabii ki. Namaz vakti olduğundan içeri giremedik ama taç kapının sağında ve solunda döner sütunlar var. Bunlar bir deprem anında yıkılmayı engelleyen esnemeyi sağladığı gibi yıkılma riski ortaya çıktığında uyarı imkanı da vermekte. Taç kapıda Selçuklu etkileri var.

Ayrıca şadırvanın çatısının içinde çok güzel kalem işi süslemeler var. Daha doğrusu manzara çizilmiş.Oldukça hoş.

Külliyenin bir medresesi ve kütüphanesi de var. Medrese bir dönem arkeoloji müzesi olarakta kullanılmış.

Şehir pek çok Osmanlı sultanının eğitim aldığı bir yerleşim. Günümüzde Osmanlı Oxfordu olarak anılmakta. Ayrıca bu eğitim kuruluşları çok sayıda bilim adamı,şair ve sanatkar da yetiştirmiş.

Bu noktadan sonra uğrayacağımız yapı modern bir bina; arkeoloji müzesi. Bina üç katlı. Fakat gezilebilen kısmı giriş ve üst katı. Alt kat depo. İstanbul Arkeolojiden sonra gördüğüm en kaliteli müze. (Ankara arkeolojiye tekrar gitmemiz gerekecek .) Müze envanterinde yirmi dört bin parça tarihi eşya yer almakta.

Alt kattaki eşyalardan not alabildiklerimi yazmaktayım .Hatalarım için affola. Deniz mi var ki burada amforalar var diyebilirsiniz. Bunlar Bafrada bulunan bir batıktan getirilmiş. Lahitlerden ise bronz olan ve banyo küvetine benzeyen Helenistik dönemden kalma. Toprak lahitler ise Roma dönemi. Katta çeşitli heykeller, mermer yada taş üzerine yazıl kitabeler de görülebilir.

Üst katta en ilgi çeken kısımlardan biri ahşap eserlerin bulunduğu bölüm. Kapılar ve pencere kanatları bulunmakta. Bunların içinde Bizans döneminden kalan,Selçuklu ve Osmanlıya ait eserler yer almakta. Gök medresenin kapısı da burada. Kapılarda çok hoş geometrik süslemeler ve yazılar bulunmakta. Allaha şükür, eserlerin nerelerden getirildikleri ve dönemleri konusunda yeterince bilgi verilmekte.

Ayrıca bu katta çevrede bulunan çeşitli dönemlere ait defineler, çeşitli parçalar, eşyalar bulunmakta. Ayrıca çeşitli silahlar , mühürler ve testi, çömlek tarzı eşyalar var.

Müzenin en meşhur eseri Hitit fırtına tanrısı Teşup heykelciği. Sivri külahlı, kısa etekli ,bronz bir heykel bu. Dünyada sadece Amasya müzesinde bulunmakta.

Aynı kattaki etnografya seksiyonunda ise mutfak eşyaları, kadın ziynet eşyaları, sedef sandıklar, silahlar, seramikler, astronomi aletleri, çeşitli hamam takımları, saatler,yöresel giysiler,el yazması kuran-ı kerimler, biri İşkodra vilayetinin olmak üzere iki de sancak sergilenmektedir.

Bahçesinde ise mezar ştellerini, Osmanlı ve Selçuklu döneminden kalma mezar taşlarını, çeşitli işler için kullanılmış küpleri, mil taşlarını görebiliyorsunuz. Boyut olarak büyük parçalar dışarıda sergilenmekte.  Ayrıca müze bahçesindeki sultan 1. Mesud türbesi içerisinde altı adet ilhanlı dönemine ait mumya teşhir edilmektedir. Bu bölüm müzenin en çok ilgi çeken bölümü.

Mumyalar, anadolu nazırı şehzade cumudar, amasya emiri işbuğa nuyin, izzettin mehmet pervane bey, cariyesi, erkek ve kız çocuklarına aittir. Özellikle çocuk mumyalarının birinin ağzında tek bir dişi çıkmış bir halde sergileniyor olması içimi burktu.  Sonuç olarak kabullensekte kabullenmesekte bu yatanlar atalarımız. Buradan bahseden pek çok kişi mumyalardan “iğrenç” gibi sıfatlarla bahsetmekte. İğrenç olan , bunların sandukalarından çıkarılıp sergilenmesi. Türk mumyaları ve mumyacılığı konusunda bilgisi olmayan , bundan geçtim yüzünü yıkamaktan bi haber, özünden kopmuş soytarıların bu tarz yorumlarını nazar-ı dikkatten sakınmak lazım.

Amasyanın onlarca türbesinden biri de Torumtay türbesi. Türbe içerisinde birkaç tane sanduka var. Ama Torumtayın sandukasının kufi yazıları çok hoş. Karşı duvarda yukarıya çıktığımı sandığım ama gitmeye zamanımın olmadığı bir giriş var.

Yapının bahçesinde bulunduğu Gök medresenin taç kapısı ve çevresinde de mukarnaslı işlemeler var. İçeri giremedik.

Yemek yenecek yer olarak Ali Kaya gösteriliyor.Gerçekten vadiye,şehre hakim bir alan burası. Yemeklerde fena değil ama sırf manzarası yeter.

Amasyadaki serbest zamanın ardından Çoruma gitmek üzere yola çıktık. Yolda bir de trafik kazası atlattık. Meçhul şehit anıtı diye bir yerde olay başımıza geldi. Neyse ki kimsenin burnu kanamadı. Biz zabıt tutulması için polis beklenirken inip anıtın fotoğraflarını çektik. Üzerindeki yazılar hemen hemen silinmiş.Sadece 1931 diye bir tarih var.

Anıtın yanına giderken toprağa gömüldük. Değişik bir toprak. Mezarlıktan çıkan iki sevimli yavru kediden yakamızı zor kurtardık. Bizi takip eden kedilerin yola çıkıp ezilmemesi için kötü davranmak zorunda kaldık.

Akşam karanlığında Çoruma vardık. Şehrin böyle güzel bir şehir olacağını tahmin etmemiştim. Gece çekimi yapmak ve dolanmak amacıyla başta biraz çekinerek otelden çıktım. İki caddenin kesiştiği noktada minareden bozma bir saat kulesi var. Saat kulesinin yakınlarından giderek Ulu Camiiye varabiliyorsunuz.

 Şehir içinde güzel kagir binalar var. Her yerde,ilan tahtalarında Çorum Arkeoloji müzesini anlatan afişler görülüyor. Gece olması nedeniyle yerini bile bulamadım.

Şunu söylemek istiyorum halkı çok efendi,ağırbaşlı insanlar. Saat kulesinin fotolarını çekerken pozlama esnasında insanlar işimin bitmesini sabırla beklediler. Hatta neden beklediklerin i sorduğumda “abi foto çekiyorsun ya ” diye yanıtladılar. Halkı iyi, gece gezmesi bile güvenli bir şehir.

Gün 7

 

Çorumdan sabah yola koyulduk. Hitit başkentini görebilmek için Çorum ilinin merkezinden 45 km kadar gitmeniz gerekiyor. Yol boyu kıraç ovaları aşarak ilerliyorsunuz.

 

Geride bıraktığımız yıllarda konusunu Hititlerden alan,dev bütçeli bir film çekilecekti. Film platosunda şehir surlarının rekonstrüke edilmiş yüz metrelik kısmı da yer alacaktı. Olmadı.

 

Şehirde şu an bir tapınak,bir yapı yok. Sadece aslanlı kapı olarak adlandırılan bir giriş belirgin. Onun dışında sadece kazı alanlarında taşlardan yapılmış duvar-sınırlar görülmekte. Bulunan eserler Ankara Arkeoloji ve Çorum müzelerinin yanı sıra Berlinde. Almanlar bu bölgedeki arkeolojik çalışmaları yürütmekte. Ama görünen o ki yürütme işlemi her anlamıyla yapılıyor.

 

Buradan şehrin yönetimsel bölümüne geçiliyor. Burada yığma bir piramitin içerisinde yer alan bir tünelden geçerek arka kısma ulaşılmakta. Buralardaki irice taşlar Bizans döneminden itibaren pek çok yörede çeşitli amaçlarla kullanılmış. Onun dışında güneş ışıklarının vurup sapsarı bir renge büründürdüğü otlaklar ve gri bulutlar ile çok güzel manzaralar oluşmakta.

 

Son olarak Çatalhöyüğün ibadet edilen mekanına gittik. Karşıdaki dağlar Yozgata ait. Ama tapınak kalıntıları hala Çorumda. İlk giriş kısmında belli belirsiz bir tanrılar silsilesi sizi karşılıyor. Bir aralıktan ilerliyorsunuz ve küçük bir alana çıkıyorsunuz. Burada duvarlarda bazı küçük gözler oluşturulmuş. Bunların içinde kimi kutsal eşyalar ve sunak amaçlı nesnelerin yerleştirildiği tahmin edilmekte.

 

Bunun haricinde açıklık bir alanda hediyelik eşya satılan bir Pazar oluşturulmuş. Burada,yöredeki eserlerin yapıldığı taşlardan imal edilmiş çeşitli nesneler satılmakta. Boğa figürü,oniki tanrının yer aldığı duvar kabartması,kartal heykelciği popüler ürünler. Boyutlar fiyatı direkt etkilemekte. Meblağlar başlangıçta epey yüksek gelsede ( büyük bir heykelin başlangıç bedeli 50 YTL ) yarı yarıya inen indirimler olabilmekte. Büyük bir parçanın yapımı bir günü bulabilmekte ve nesnelerin işlenmesi,şekle sokulması ve zımparalanması işlemlerinin tümü el emeği. Ben herhangi bir şey almadım ama gerçekten güzel ve aklımda kalan parçaları da yad etmeden geçemeyeceğim.

 

Alışverişten hemen sonra yöre halkının el emeği,göz nuru işledikleri halıların sergilendiği ve satıldığı binaya gittik. Yöre halkı kafalarını kullanıp kooperatifleşmişler. Gerçekten güzel halılar var. Kullanılan yün,deve tüyü ve ipek. Bu halıların dokunma süreleri göz önüne alındığında  ucuz sayılabilirler. Büyükçe, ipek bir halı neredeyse iki yılda tamamlanabilmekteymiş. Küçük boy, panço desenli halılar ise 140 YTL. Yörede dokunan halıların desenleri ,Kızılderili kilim ve pançoları üzerlerinde yer alan desenlere şaşırtıcı derecede benzemekte.

 

Herhangi bir şey almaksızın oradan ayrıldık ve Ankara üzerinden Beypazarına ulaşmak için uzun bir yola koyulduk.

 

Yol sıkıcı bir tekdüzelik içinde devam ediyor. Öyleki hayranlıkla izlediğim kurumuş sarı bitkiler bile bir süre sonra insanın ilgisini çekmez olmaya başlıyor. Ankaranın dışlarında kalan beldelerde bir iki gölet gördük. Ama Ankara’nın çevresi çölleşmekte olan bir bozkır.

 

Beypazarı değişik bir kasaba. Eski adı Lagania. Daha sonra şehri ziyarete gelen Bizans imparatoruna atfen Anastasiopolis adını almıştır. Bir zamanlar  Ankara büyücek bir şehirken İstanbul yolunun üzerinde olması, Bolu ve Eskişehir’in kasabalarına yakınlığı sebebiyle büyük bir pazara sahip olmuş. Zenginken zenginliği yaşamış. Tımarlı sipahilik sisteminin merkezlerinden birisi. Bun u Evliya Çelebi’nin notlarında da görüyoruz.  Günümüze gelen yada restore edilen konaklarda bunu fazlasıyla fark ediyorsunuz .İlkin gitgide kıraçlaşan yoldan ilerleyerek kasabaya giriyorsunuz. Kasabanın yeni kısmı rezil, hayal kırıklığı yaratan bir görünüme sahip. Sanki Bostancıdaki oto sanayiden geçiyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Hele bir kule var ki tam anlamıyla komedi.

 

Bununla beraber eski kasabaya, yolunuzun soluna zayıfça akan bir dereyi sağınıza da bir yamacı alarak ilerliyorsunuz. Yamaçta ufak tefek delikler var. Bunlara güvercin yuvası diyorlar. Aslında basit kaya mezarları bunlar. Yamaçlardaki kayaların yapısı mağaralaşmaya elverişli. Ama Beypazarı ve çevresindeki İnözü vadisinde her hangi bir mağara bilgisine varamadım.

 

Kasaba sanırım Safranboludan daha büyük. Ama emin olduğum nokta Beypazarı Safranboludan daha büyük, canlı bir çarşıya sahip. Çarşısında gezerken, tarımsal kesimden bir ailenin ihtiyacı olabilecek her türlü alet edevatın satılmakta olduğunu görebiliyorsunuz.

 

Çarşıda ayrıca yörenin meşhur kurabiyesi Beypazarı  kurusunu da bulabiliyorsunuz. Beypazarı kurusu taş fırınlarda yapılan rivayete göre tazeliğini bir yıl kadar koruyan bir kurabiye bu. Ayrıca cevizli sucuğu, höşmelimi ,baklavası ,dolma ve güveci de meşhur.

 

Yöre ülkenin en büyük havuç üreticisi olduğundan havuçla bağlantılı pek çok çeşni söz konusu.Havuç döneri, havuç lokumu, havuç dondurması vb satılmakta. Havuçlu lokum fena değil

 

Havuç kasaba için gerçekten bir simge. Havuçlu sabun bile var. Hoş aslında yörede türlü türlü ilginç sabun satılmakta ama havuçlu sabun daha çok rafta,tezgahta yer kaplamakta. Ama havuç suyu mükemmel. Cennetin ırmaklarının bir kaçının Beypazarı havuçlarının suyu ile akıyor olması fena olmazdı. Gerçekten havuç suyunu damacanalarla almak, İstanbula götürmeyi bile düşünüyorsunuz. Ne yazık ki havuç suyu çokta dayanıklı dayanıklı bir meşrubat değil. İstanbuldaki en kaliteli kafelerde bile bu denli güzel bir havuç suyu içmemiştim.

 

Pazarı Çarşamba günü kurulmakta. Ayrıca çarşıda gümüş işçiliği ile uğraşan dükkanlarda var. Trabzonda da gördüğümüz telkari burada da karşımıza çıkmakta.

 

Haziranın ilk haftası Beypazarı şenliği yapılmakta. Anlatılanlar ve yazılanlar 2008 de şenlikte benim de olmam gerektiğini söylemekte.

 

Gelelim köyün mimarisine. Beypazarı,Mudurnu,Cumalıkızık yada Göynük gibi ormanlık alanlara pek yakın değil. Aslında uzak olduğuda söylenemez ama yine de mesafe var. Buna karşın genelde iki-üç hatta dört katlı ahşap, beyaz boyalı pek çok konak görülmeğe değer bir şekilde kasabada sıralanmakta. Birkaç tarihi cami var. Bunlardan birine girdik. Yıldırım döneminde inşa edilmiş, büyükçe sayılabilicek bir kubbesi var. Kapı girişinde de iç tavanda bir süsleme görülmeğe değer.

 

Bu kasabada da bir hıdırlık tepesi var. Ama Safranboludaki adaşı gibi bakımlı ve gösterişli değil. Bir şanssızlığı da panoraması. Genel olarak kasabanın yeni kısmı görülmekte, tahmin edeceğiniz gibi burada da ağır yapılaşma sorunları var. Ama bu noktada Ankaradan gelen yol ,hele arkada ağır,yağmur yüklü bulutlar ile de griye boyanmışsa seyrine doyulmuyor.

 

Tepenin solunda ejderha sırtına benzer bir tümsek var. Doğal, ilginç bir oluşum. Arkası anladığım kadarıyla kasabanın çöplüğü. Belediyenin sanal ağ sitesinde “çöplüğü bile turist çeken ilçe” diye anılan yer burası olmalı. Yöredeki tepelerde bir yerlerde yuvalanan akbabalar besin ihtiyaçlarını çöplükten karşılamaya çalışırken turistler tarafından izlenebilmekteymiş.

 

Belediye ülkenin en iyi çalışan belediyelerinden. Başkan, kasabadaki evlerin Cumalıkızık, Safranbolu evlerinden bir farkı olmadığını görüp konuyu araştırıyor. Eksikleri, yapılabilicekleri  araştırıp bunun için bir ekip kuruyor. Yatırım çekmeye çalışıp restorasyon yapmaya başlıyor. Turistik kontakları da sağladıktan sonra sıradan bir Anadolu kasabasını şahlandırıyor. İki dönemdir kasabanın yönetimindeki parti iktidar partisinin  tepkisini almış durumda.

 

Genel olarak güzel, görülmesi gereken bir kasaba. Belediyecilik açısından ise izlenmeli, örnek ve ibret alınmalı.

 

Göynüğe dek uzanan yol ilginçliklere gebe. Sol yanınızda ufuktaki silüet halinde duran dağlara değin uzanan altın sarısı, kurumuş otlar. Sağınızda ise yamaçlar. Yamaçlarda üç renk hakim. Kil kırmızısı, haki ve kum rengi katmanlar birbirine paralel şekilde sıralanmakta. Gün batımında vuran ışıkların etkisiyle insanı zevk veren, kendine baktıran, büyüleyici anlar sunmakta.Burası İnözü vadisi. Vadide yamaçtaki mağaralarda Bizans döneminden kalan kaya mezarları ve kiliseler olduğu söylenmekte. Ama henüz arkeolojik bir çalışma yapılmamış.

 

Kirmir çayı,Gönen vadisi, Tekke yaylası, Sarıyar Barajı ve çevresi de gezilebilicek diğer yerler.

 

İki saati biraz aşan bir yolculuğun ardından Bolunun Göynük kasabasını  geçerek orman içindeki otelimize yerleştik.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s