Karadeniz Turu Bölüm 3

Ayder Yaylası  Ayder Yaylası  Artvin - Karagöl  Gün Batımı - Hopa  Trabzon Yaylaları  UzungölSürmene  Sürmene  Sumela ManastırıSumela Manastırı   Sumela Manastırı

 

Gün 4

Meşhur Ayder yaylasında,arkasında gürül gürül bir çayın aktığı otelimizde sabahladık.

Yayla,Kaçkarların girişinde yemyeşil bir bölge. Fazla rağbet nedeniyle şuursuzca bir yapılaşma olmuş. Ama yinede oldukça huzurlu bir ortam var. İlginçtir ilgili ilgisiz her yerde mezarlar var. Karadenizli ölüsünü bulduğu yere gömmeği seviyor anlaşılan. Buna benzer görüntüler Trabzonda Atatürk köşkünün yakınlarındaki bazı köşklerin bahçelerinde de görmüştük.

Yayla civarında gerek otellerde gerek kamp çadırlarında çok sayıda turist var. Turistlerin çoğunluğu orta yaşı çoktan geçmiş kişiler. Çok sayıda Yahudi var. Söylentiye göre kimi otellerin klimalarını dahi alıp gidiyorlarmış. Bu komplo teorisi de olabilir. Ama yüzlerce endemik hayvan ve bitki türünün olduğu yörelerde bu tip maharetlere alışığız. 17. yüzyılda Fransız denizciler Angora tavşanlarımızı,Hollandalılar lalelerimizi çaldıktan sonra bunlarla günümüzde bile büyük paralar kazanabildikleri sanayiler kurmuşlar.Daha 10-15 yıl önce Amerikalı turistlerin Artvinin dağlık yörelerinden nadir sürüngen ve amfibi türlerini götürdükleri afişe edilmişti.Bu İsraillilerinde bu nedenle buralarda dolandıklarına inanıyorum.

Ayder ve çevresinin tarihi birde rivayeti var.Yöreye has bir arı türü yine yöredeki endemik bitkilerden birinden Anzer balı denilen oldukça pahalı bir bal üretilmekte. Bu pek çok derde deva,kuvvetli bir besin. Ama aynı arı bitkinin başka bir türünden aldığı polenlerle bal yaparsa işler tamamen değişiyor. Delibal denilen bu balın fazlası (fazladan kastedilen ikinci kaşık ve sonrası ) insanın şuurunu kaybetmesine hatta ölümüne sebep olabilmekte.

Gelelim Murat Bardakçının da tarihin ilk biyolojik saldırısı olarak nitelendirdiği olaya.

Dönem Sezar dönemi.Roma orduları doludizgin,mağrur bir şekilde istisnasız her yerde ilerlemekte.Yolları Anadoludaki Pontus devletine dek ulaşır.Pontus devletinin zenginliği Romalıların ilgisini çekmekte gecikmiyor.(Aslında Pontuslular için Potamyalılarda diyebiliriz).

Pontusta güçlüdür,savaşçıdır ama bir Roma değildir elbette.Kral Mitradiates devletinin Romaya bağlı bir devletçik olmasını,Romaya vergi vermesini kabullenmez. Roma da bu kararı kabullenmez ve yüz bin kişiden müteşekkil 14.lejyonu üzerlerine gönderir.

Kral Mitradiates eksantrik bir kişiliktir. Zehirler konusunda tam bir duayendir. Zehirler,üretilişleri ve panzehirleri konusunda tüm bilgilere muktedirdir. Hatta zehirleri bizzat kendi üzerinde dener.

Neyse,lejyonerler nihayet yaylaya gelip kamp kurarlar. O esnada da yüzlerce genç kız ve oğlan ellerinde bal çömlekleri olduğu halde ortaya çıkıp bunları Romalı askerlere dağıtıp yedirirler ve eğlenceye başlarlar. Ama kaplardaki ballar tahmin edebileceğiniz gibi delibaldır. Romalı lejyonerler kendilerini kaybeder ve sızar.Bu fırsattan istifade eden Pontus ordusu direnişle karşılaşmaksızın yüz bin askerin kafasını kesip Romaya gönderir.

Roma karışır,Sezar delirir. Daha da kalabalık bir ordu Anadoluya gönderilir. Ama Romalılar bu kez daha uyanık ve ihtiyatlı davranmıştır. Kralın öz oğlunu satın alınmıştır. İlk çatışmada Romalılar Pontusluları dağıtır. Ama asıl savaş Zile de yapılır. Romalılar Pontusluları burada ezip geçerler. Trabzon yolu artık Sezar için açılmıştır. Savaşın sonunda Sezarın söylediği şu söz tarihe mal olur . “Geldim,gördüm,yendim”

Mitradiates paniğe kapılır. Romalıların elinde işkence altında can vermektense intiharı tercih eder. Pek çok zehiri dener ama hepsine karşı çok önceden bağışıklık kazandığı için hiçbir tesiri olmaz denemelerinin. Ama intiharı kafasına koymuştur. Uçurumdan atlayarak amacına ulaşır.

Bence uydurma bir hikaye. Geçtim Roma ordusunu yenmeyi,yüz bin kişiyi istisnasız aynı anda zehirlemek bile ayağı yere hiç basmayan bir hikaye. Pehlivan tefrikası gibi anlatılacak hikayelerden.

Dönüş yolunda birkaç tane,ağırlıklı olarak tek gözlü taş köprülerin yanından geçiliyor. Burada ve aslında yakınlarda da Bizans,Ceneviz ve Osmanlı yapımı çok sayıda köprü var. Altlarından geçen deli dolu çaylara ve şiddetli yağışlara iyi dayandıklarını da belirtmem gerekir.

Bunlardan birinin üzerinden Çamlıhemşin yakınlarında geçtik. Yolun karşısında,daracık beton dökülü yolun kıyısında da mezarlar var.Adamlar boş gördüklere yerlere ya birini gömmüş yada beş altı katlı apartmanları yamaçların dikliklerini umursamaksızın inşa etmişler. Çay tarlaları da bu evlerin yakınlarında dik yamaçlarda. Yaşam buralarda zor olmalı.

Çamlıhemşin fırtına deresinin kıyısında kurulu küçük bir ilçe. Rehberlerin anlatımına göre kazayla kaza olan kaza denilmekteymiş. Çamlıhemşin ve Hemşinlilerin ermeni kökenli olduğu,Lazca sandığımız kendi aralarındaki konuşmalarının aslında duru bir Ermenice olduğu söylenmekte.İddaalar daha da ileri giderek Hemşinin Ermenice tatlı dilli anlamına gelen hamı sen kelimesinden türediği söyleniyor.

Atlas dergisinde adı defalarca geçen pek çok yaylaya işte bu bahsettiğimiz ilçe üzerinden ulaşabiliyorsunuz. Şahsi kanım turist olarak mutlaka  gelinmesi gereken bir yer olduğu.

Mısır ekili dar alanlar ve dik yamaçlardaki çaylıkları izleyerek sahil yoluna ulaştık.Buradan da Ardeşen,Fındıklı (vize) ve Arhavi (kapisre) üzerinden Hopaya  geçtik.

Yine sonsuz yeşilliğin içerisinden seyahatimize devam ederek yaşanılacak toprağı az olan Borçka kasabasına ulaştık. Borçka isminin yöreden çıkarılan Bor madenlerinden geldiği iddaa edilse de ismin kökeni bazı kaynaklarda yerel dilde çingene anlamına gelen porşadan türediğini söylemekte. Ayrıca Borçka yakınlarında İbrikli denilen yerde içerisinde freskler olan bir kilisenin varlığından haberdar oldum. Üstelik tahmin ettiğim gibi Gürcü değil Rum kilisesiymiş.

Çoruhu ve üzerinde yapılmaya çalışılan çok sayıdaki barajı solumuza alarak Artvine doğru yolumuza devam ettik. Borçka,Deriner ve Muratlı barajları kompleksin en büyükleri. Bu barajlar Artvine kadar olan yolu devasa bir şantiyeye çevirmiş.

Artvin Osmanlı döneminde Livane olarak adlandırılan yöre. Tarihi çok eskilere dayanıyor. MÖ 5000’lerden kalma,rastlantı eseri bir mağarada bulunan duvar resimleri ve il sınırındaki dolman ve menhirler bu geçmiş süreyi uzatıyor. Şehir pek çok ulusun eline geçmiş. Hititler Urartulardan almış. İskitler burayı üs olarak kullanmış. Bilinmeyen bir kavim buraları ele geçirmiş ama Bizans misyonerlikle burayı almış. İranlılar Bizansa saldırınca Musevi Hazar Türkleri yöreyi ele geçirmiş. (TRT de Hopa ve yöresinde davut yıldızlarından yola çıkarak bu konuyu irdeleyen bir belgesel izlemiştim) Ardından Araplar,sonrasında Selçuklular yöreyi ele geçirmiş. Sonrasında birkaç kez Bizans destekli Gürcüler ve Selçuklular arasında el değiştirmiş. Osmanlının eline Yavuz Sultan Selimden itibaren belde parça parça geçmeye başlamış. 1850 sonrası ise Ruslar ve Osmanlılar arasında gidip gelmiş. 1921 de Gümrü antlaşmasıyla Gürcü işgalinden kurtularak ait olduğu topraklara bağlanmış.

Topu topu iki caddesi olduğundan trafik ışığı da yokmuş.Bir caddeden kıvrıla kıvrıla yukarı çıkılıyor. Deniliyor ki Artvindeki şoförlerin hata yapma lüksü yok. Çünkü ilk hata da bir uçurumdan uçmak an meselesi.  Tepeye çıkıldıkça kentin manzarası da iyice belirginleşiyor. Şehrin en görünen tarihi yapısı kalesi. Kalede askeriye var sanırım.

Tepede otobüsümüzden ayrılarak minibüslere binerek yaklaşık yarım saat kadar süren bir yolculuktan sonra Kafkasör yaylasına vardık.

Yaylanın yüksekliği 1300 m. Haziran aylarında boğa güreşlerinin yapıldığı bir şenlik var. Zaten bu güreşlerin yapıldığı alanında yanından geçtik. Küçük bir meydan. Bir tarafına da tribün yapılmış.

Burada bir yerde yemek yedik. Aslında Karadeniz kıyısının yemeği olan mıhlama,kuymak gibi lezzetlerle tanışma imkanımız oldu.

Yayla aslında birazcık bizim Belgrat ormanlarını andırmakta. İçerisinde düzenli temiz bir gezi yolu var. Yolu bir müddet izledikten sonra küçük yaklaık 70-80 santim derinliğinde küçük bir gölete geliyorsunuz. Ben sonrasında bir arkadaşım ile böğürtlen toplamak gayesiyle ormanın içlerine girdik ve nihayetinde kaybolduk. Bir saate dek ormanın içerisinde paniğe de kapılıp bir çıkış aradık. Sonunda grubu yemek yediğimiz yerde dinlenirken bulduk. Yemek ücretini ödedikten sonra otobüslerin olduğu yere döndük.

Bu kezde Karagöle gitmek için Borçkaya döndük. Buradan bir minibüse bindik. Yöresel şoförler boş yolda ışık hızına yakın gidebiliyorlar. Ama becerikli olduklarını inkar edemeyiz. Tek bir arabanın bile zorlukla ilerleyebildiği , daracık ve bozuk yolda oldukça iyi araç kullanıyorlar.

Karagöle giderken yolun solundaki yamaçtan zayıf akan şelaleleri görüyorsunuz. Sağınız ise kimi zaman bir uçurumun dibindeki kesif bir orman.

Neyseki rahatsız edici ama yinede eğlenebildiğimiz bir yolculuğun ardından Karagöle geldik. Göl kıyısında ahşap,küçük bir iskele ve bir de yemek yapan bir yer var. Göl küçük,huzurlu bir yer.Derinliğini bilen yok. Alabalık tutulduğu söyleniyor. Ama aynı kaynakta ailelerin gölde teknelerle gezdiğini yazıyorsa da sadece tek bir tekne mevcut. Dolayısıyla kaynağa güvenmeli mi bilemiyorum. Tekneyle gezmenin yarım saati 10 YTL. Kişi başı değil, bir kişi de on kişi de binseniz ücret aynı.

Gölün etrafı çam ağaçlarıyla çevrili. Gölü şöyle bir gözünüzde canlandırayım. İskeleden ileri bakın. Bir elips çizin,saat bir- iki arasına da kuytu bir yuvarlak daha koyun. Yürüyerek yaklaşık yarım saatte turlanabilicek gölün etrafına da ağırlıklı olrak çam ağaçları doldurun. İşte Karagöl bu. Birde uzaklardaki tepelerin ağaçsız dorukları panoramayı tamamlar. Gölün ortasında da bir taş var. Üstüne bir bayrak asılmış.

Vahşi yaşamın ortasında bir yer. Şoför bize gördüğü ilginç bir hayvandan bahsetti. Boyutları önce at kadar dı,ardından küçük bir köpeğe kadar ufaldı. Anladığımız kadarıyla şoförün anlatmaya çalıştığı hayvan vaşak. Ayrıca civarda kurt,ayı ve yaban domuzu olması da imkan dahilinde.Ayrıca sınıra yakın yerlerde canavar denilen tahminen Kafkasya parsı da bulunmakta. (Yine bir TRT belgeselinde bu konu irdelendi. Belgesel ekibi hayvanı görüntüleyemedi ama hayvanın köylerden yaşlı bir kadının parçalandığı haberi geldi)

Gölün geleceği belirsiz. Murguldaki bakır madeni ve cürufları gölün yok olmasına neden olabilecek durumda. Bu konu ile ilgili Atlas dergisi dışında basından bir ses çıkmadı.

Tekrar Borçkaya döndük. Şimdiki rotamız Karadenizin en ucuna Sarp sınır kapısına ulaşmak. Yolda giderken Artvin hakkındaki notlarımı ekleyeyim.

Bağbaşı ve çamlıyamaç,Erzurum yolu üzerinde tarihi kalıntılar var. Tortum şelalesi ve tortum gölü de aynı yerde. Yusufeli, dört kilise, köprügören ve tekkalede de tarihi kalıntılar bulunmakta. Bu kalıntılar genelde kilise. Yerleşim izi yok. Diyeceksiniz ki kiliseler var da evler nerede. İnsanlar ne oldu? Bunun cevabını size bırakıyorum.

Ayrıca Mahaçel Unesconun biyosfer rezervi koruma alanlarından biri olarak geçmekte.

Hopanın günbatımı meşhur. Yol boyunca onlarca poz çektim. İnanılmaz renkler var. Görülmeye değer.

Tura çıkmadan önce Sarp sınır kapısından Gürcistana,Batuma geçmeyi düşünüyordum. Kimisi sınırı geçmenin riskli olduğunu,tanıdık birileri olmadan da gezilemeyeceği yolunda bir şeyler söyledi. Başlangıçta umursamadım. Gürcü köylüsünün bana bir şey yapamayacağını,böyle bir durumda çakımla bile karınlarını aşağıdan yukarıya yaracağımdan bahsetmiştim. Fakat arkadaşlar aklımı çeldi.  Pasaportumu bile almadan çıktım yola. Kapıda da o günlerin geride kaldığını sorun olmadan sınırın hemen ardındaki taksilerle Batuma gidebileceğimi söylediler.

Sınırın hemen ötesinde güzel bir plaj var. İnsanların sere serpe güneşlendiği söylendiği için optik ve dijital zumumu sonuna dek zorladığım halde bir şey göremedim. Ama şu var. Hava kararmış,yollarda lambalar yanmış. Fakat sınırın ötesindekiler hala plajda uzanmış durmaktalar.

Öte yandan bizim tarafın en güzel yeri hemen girişte gördüğünüz cami. Cemaati Gürcüstan zamanında kalmış. Hatta imamı da. Ama bizim taraf oldukça pis. Tam sınırın hizasından lağım akmakta.

Buradan tekrar Hopaya otele döndük. Sabah hızlıca geçtiğimiz Hopanın içini gece internet kafe ararken gezebildim. Küçük bir yer. Nataşalarla dolu bir yer dendi ama bir tane bile göremedim. İnsanları da bir acayip. Tek caddesi üzerinde polis ve jandarma karakolları yan yana. Bir internet kafeye girdim. Dükkanın sahibi kullandığı bilgisayarı bana bıraktı. Daha da ilginci kasayı da çekmecesi açık halde bırakıp çıkıverdi.

BazI kaynaklardan edinilen bilgilere göre; Hopa ve artvin yöresinden bahsederken, aynı iskit, pontus, roma hakimiyetlerinden sonra 8. yüzyilda sasani egemenligi, daha sonra bizans hakimiyeti, 1068’de de sultan alparslanın emirlerinden emir ebulkasim tarafindan yönetildiği  rivayet edilir.. Yıllar sonra anadolu selçuklu sultanı alaettin keykubat ülkesine katmıssa da, yerini bir müddet sonra mogollara bırakır, mogollardan ilhanli devletinden izin alarak sergis adlı kıpçak beyi bu yörede bir atabeylik kurar. Timur ve kayakoyunlu hakimiyetlerinin sona ermesinden sonra yerini safevi hakimiyetine bırakr. En sonunda 1537 yılında hopa, osmanli topraklarina katılır. Yöre insani göçler esnasında hazar kıyılarına ve kafkas eteklerine yerlesen Türk boyu olarak bilinmekte .Rum pontus hakimiyetinin sona erdirildigi 1471 tarihi itibariyla osmanlı imparatorluguna baglanan ilçe, yavuz sultan selim hanın hopa üzerinden batuma gelerek gönye kalesinin fethini gerçeklestirmesi ile, gönye sancağına baglanır. 1877 (93 harbi) ile gönye sancağından rus topraklarina geçmesiyle ilçede sikintili dönemler yasanir. 1578′ de atabeylerin son kalintilari lala mustafa pasa tarafindan kaldirilir ve osmanli döneminde hopa ve artvin yöresi zaman zaman trabzon, zaman zaman da erzurum vilayetlerine baglanir. 1878′ de osmanli-rus savasindan sonra 40 yil ruslarin egemenligi altinda yasayan artvin yöresi, kurtulus savasında kazim karabekir pasanın gürcü ordularını dağıtmasıyla, 14 mart 1918’de geri alınır

Peronti ve Papila otelleri güzel görünüyor. Perontinin yemekleride iyi.

Gün 5

Yorucu günümüz sabah erkenden Hopadan ayrılarak Rize girişindeki bir çay fabrikasına girmemizle başladı. Burada çay hakkında epey bir bilgi aldık. Toparlamam gerekirse;Seylan çayı bizimkinden biraz daha kaliteli ama içerisinde ilaç vb gibi pek çok kimyasal da bulunmakta. Oysa Rizede çay bitkisinin doğal düşmanı olacak bir haşerat bulunmadığından ilaçlama da gerekmemekte. Bu da bizim çayın daha sağlıklı olmasını sağlamakta.

Çay yılda üç kez,mevsim iyi giderse dört kez hasat edilmekte. Çay ilginç bir bitki. Yakından gözlemleme imkanım oldu. Aslında şimşire benzemekte. Yani isterseniz çay ağacından evinizin önüne dekoratif setler yapabilirsiniz. Ağaç diyorum ,eğer budanmazsa otuz metreye kadar boyu uzayabilmekte.  Fakat bizde yeni uzayan yeşil filizler koparıldığı için boy atma imkanı olmamakta. Bitkinin mandalinaya benzer, kalın kabuklu içinde iki üç tane malta eriği çekirdeğine benzer çekirdeklerinden ibaret tohumu da var. Ekmeme rağmen başarılı olmadım.

Çay toplanır toplanmaz serender denilen kulübelerde saklanıyor. Serender ; doğu karadenize özgü, yerden kütük ayaklar sayesinde yukarıda tutulan odacıklar, hem depolanan yiyecekleri zararlı hayvanlardan koruma amaçlı olarak yerden yüksek yapılırlar, hem desaklanan ürün ve erzağın nem almasını sağlıyor. Fırtına deresi boyunca yolculuk ederken sıklıkla görüyorsunuz zaten. Çay narin. Toplandığında hemen serilmesi gerekiyor. Sıkışması,havasız kalması kararmasına ve tadının bozulmasına sebep olmaktaymış.

Fabrikaya geldikten sonrası rutin işlemler. Sadece bazı detaylar var. Poşet çaylar aslında posa olan tozlardan geliyor. Yani aslında çayın en kalitesiz kısmını en pahalı şekilde satın alıyoruz. Ayrıca çayla beraber gelen ve sonrasında atılan dallar çaya oldukça kırmızı bir renk verebilmekteymiş.

Buradan da ayrıldıktan sonra turdaki en meşhur noktaların başında gelen Uzun Göle geldik. Resimlerdeki meşhur caminin yanında jandarma ötesinde ise biri tarihi, tek gözlü, kemerli ,diğeri modern ve bir şeye benzemeyen iki köprü var.

 Buradan yine yolu berbat olan ,adını tam olarak hatırlayamadığım ama lostra benzeri bir şey olması  muhtemel bir yaylaya minibüslerle çıktık. Yükseldikçe aşağıda kalan gölün manzarası güzelleşmekte. Yoksa sahilden baktığınızda alalade bir yer gibi görünmekte.

Yaylada çok kalmadık. Soğuk,her an yağabilirim diyen bir havaya sahip bir dağ denizi. Nasıl denizde fırtınadan biraz önce denizde renkler bulutlardan sızan ışığa bağlı olarak mavinin türlü tonuyla gözünüzün önünde dans ederken burada da dağların üzerindeki otlar bu kez aynı oyunu yeşili kullanarak yapıyor. Beri de bir iki kırmızı kiremit kaplı kulübecik sislerin arasından başını belli belirsiz çıkarıyor. Ne olduğunu bilmediğiniz, kim bilir hangi derde deva çiçeklerin arasından vadiye bakıyorsunuz. Soğuk iliklerinize kadar işliyor ama İstanbulun soğuğu gibi değil sadece dokunduğu yeri varlığıyla şereflendiriyor.

Yine çıkarken kullandığınız o bozuk,mıcır kaplı yoldan aşağıya iniyorsunuz. Ama iniş sırasında bir iki noktada açı o kadar iyi ki pek çok yerde gördüğünüz heyelan gölünün o meşhur manzarasını alabiliyorsunuz.

Tekrar yola çıktık. Sürmenede aracımız lastiği tekrar patladı. Tamirat sürerken fırsattan istifade arkadaşım Serkan ile yolun karşısına geçerek çay bahçelerinden birine daldık. Çayla ilgili izlenimlerimi paylaşmıştım. Burada ilginç olan Karadeniz kadınının karakteri. Misal, çay bahçesinde yaşlıca bir kadın bizi gördü. Normalde erkek halimle ben bile bahçemde iki kişiyi görsem temkinli yaklaşırım. Kadın istifini bozmadı. Bir elini beline dayayarak kısa bir öz geçmişimizi aldı, nereden gelip nereye gittiğimiz bilgisini edindi. Güvenini kazanmış olacağız ki sanki bir yakınını görmüşcesine gülümseyerek yanımıza yaklaşıp İstanbuldaki tanıdıklarını tanıyıp tanımadığımızı sordu. Buna benzer durumu yüz metre ötede tekrar yaşadım.

Sonuçta art niyetsiz,temiz,duru insanlar. Bu nedenle Karadeniz dağlarındaki fakirlik terör yaratamıyor. Steinbeckin kitaplarından birinde dediği gibi; kötülük kötüdür bu nedenle kendini belli etmemek için yalanlar söyletir. İyilik ise durudur,uğraşmaz, kendini yansıtır. Gerçekten insanlar o denli içtenki bir iki dakikada kaynaşıp gidiyorsunuz.

Sürmenede tepeden baktığınızda pek çok Karadeniz kasabasında da görülebilen türde küçük balıkçı limanları var. Ayrıca kasabanın bitiminde hoş bir cami var. Yeni bir camiymiş.Ben Dolmabahçe camiine benzettim doğrusu.

Yola devam ediyoruz. Zamana karşı bir mücadele içindeyiz. Kapanmadan Sümela manastırına varmak istiyoruz. Önce Maçkadan geçiliyor. Maçka büyükçe bir ilçe. İsim kökeni ile ilgili net bir bilgi bulamadım. Buradan yolumuza devam ediyoruz.

Yaklaşık 20 km kadar gittikten sonra milli park olmuş bir yere giriyorsunuz daha doğrusu giriş parası ödüyorsunuz. Restoran gibi bir yerden inip minibüslerle yola devam ediyorsunuz. Restoranların olduğu yerden de yol üzerindeki bir yerden de güzel görüntü alınabilmekte. Ama genelde hava kapalı olduğundan üçayak kullanılması bence gerekli.

Minibüslerden inip dar,toprak bir patikadan yürüyorsunuz. İşte Sümela. Burada bir 5 YTL daha ödüyorsunuz. Bu arada bildiklerimi anlatayım çünkü pek çok müze ve ören yerimizde de olduğu gibi burada da bulacağınız bilgi oldukça muğlak.

400’lü yılların hemen başlarında Atinadan gelen Barnabas ve Sofionos adlı iki rahip gizlice bu kayalık alana ilk kiliselerini inşa etmeye koyulurlar.  Kilisenin asıl yunanca panaghia tou melas olup yıllar içerisinde sumelaya dönüşmüş. Türkçesi aşağı yukarı Kara Meryem gibi olmalı. Manastırının oyulmuş olduğu kayalar siyahtır.  Melas kelimesi de yunanca siyah, koyu gibi anlamlara anlamlarına gelmektedir.

Justinianus zamanında manastırın önemi artar. Ama asıl önemini Komnenos hanedanlığı zamanında alır. İmparatorlar taçlarını burada giyerler yada buraya sürülürler. Yunanistandaki Aynarozun Anadoludaki işlevsel karşılığı haline gelmiştir. 18. yy da tekrar elden geçirilmiş,Gürcü ressamlara freskler tekrar onartılmıştır.

Merdivenleri çıktığınız zaman geldiğiniz taraçanın karşısında,yamaca yaslanmış duran su kemeri manastırın su ihtiyacını giderir. 6 katlı olan yapı kompleksi 72 odayı ihtiva eder. Bir büyük kaya kilisesi, şapeller, mutfak, ayazma ve kütüphaneden oluşan parçalarının hemen hemen tüm odalarında İncilden bölümlerin resmedildiği görünür. Fresklere zararı yakından göreceğiniz gibi günümüzde turistler,eski dönemde Rum halk vermiştir. Fresklerin şifalı olduğuna inanan halk kazıdıkları parçaları içerek emellerine ulaşmaya çalışmıştır.

Hali hazırda restorasyon olduğu için yapının tamamı gezilememekte. Şu halde de pekte gezilebilir alan yok.Rus işgalinde ve mübadelede manastırdan pek çok değerli eşya çalınmış. Örneğin manastırın aşağısından akan Meryem Ana deresinin yakınında atla avlanan Yavuza papazlar yardım eder. Yavuz buna karşın sultan olduğunda iki adet som altından şamdan göndererek teşekkür eder. Bu şamdanlarında yerinde yeller esmekte olduğunu sanırım söylememe gerek yok.

Buranında Hristiyanlıkta önemli bir yeri var. 1453 te İstanbul alınınca Hristiyanlar durum değerlendirmesi için bir konsül toplarlar. Aya Sofya elden gidince statü olarak Bizans (Roma) olan bu kilise merkez seçilir. (Dikkat ederseniz Vatikan henüz tam anlamıyla en tepede değil). Manastırın rahipleri konuklarını siyah cüppelerle karşılarlar. Bu o güne dek Hristiyan tarihinde bir ilktir. Siyah cüppe İstanbul Türklerden alınıp Aya Sofyada ilk ayin yapılacağı gün çıkarılacaktır. Böylelikle siyah rahip cüppesinin daha çok uzun yüzyıllar kilise modasını vazgeçilmezi olarak yerini koruyacağını çıkarabiliyoruz J

Maçka sınırlarında yine böyle dağlık bir alanda kurulu Vazelon Manastır adında başka bir Ortodoks manastırı daha olmalı.

Mutlaka görülmesi gereken manastırdan ayrılıp Hamsiköye yöneliyoruz.

Hamsiköy benim için ilginç bir yer oldu. Ben ilçenin deniz kıyısında balıkçılık yapan bir yer olduğunu sanıyordu. Halbuki Zigana dağlarının tepesinde duruyormuş. İsmi Arapça beş anlamına gelen hams’tan türeme. Vakti zamanında beş köyün birleşimi Hamsköy gel zaman git zaman Hamsiköye dönüşmüş.

Yörenin sütlacı meşhur. Benim gibi sütlaca burun kıvırır,beğenmez birisini bile mest etti. Nasıl etmesin ki? Sütlaç güveçte geliyor. Yoğun sütlacın üzerinde nefis bir kaymak (Ben normalde kaymaktan tiksinirim ) Kaymağın üzerinde de bir parmak fındık kırığı.  Anlatması zor.Fakat bu sütlacı yemek için gideceğiniz yol çok meşakkatli. Yollar daracık ve yan taraf şarampol. Bu üstelik yeni yol. Eskisini karanlıkta hayal meyal ancak görebiliyorsunuz

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s