Karadeniz Turu Bölüm 1

Kuşkayası Yol Anıtı  Amasra Sahili  Amasra  İncakaya sukemeri-safranbolu    İncakaya sukemeri-safranbolu   Kastamonu   Kastamonu Müzesi  Ilgaz    Hamsaros Fiyordu  -Sinop  Sinop Hapishanesi  Alaattin Camii - Sinop  Alaattin Camii - Sinop  SamsunPerşembeTura Cuma gecesi başladık.Artık tur seçenekleri içerisinde sabah kalkışlı turlarda söz konusu.Ama biz standartlara uyduk ve gece yarısı yola koyulduk.

 

Tur otobüsünün neredeyse yarısı boştu.Yolculuk boyunca aracın ortalarında bir yerde yer aldık ve tüm bu zaman zarfında diğerlerinden ayrı bir havada  gezimizi sürdürdük.Genelde aileler yada orta yaş üstü grupların yer aldığı tur için iyi geçtiğini söyleyebilirim.Bununla beraber gezilecek mesafenin uzunluğu (yaklaşık 4600 km) ,gezilecek yerlerin sayısının fazlalığı bazı yerlerin pas geçilmesine yada şöyle bir geçilmesine neden oldu.

 

Gelelim tekrar turumuza.Gece boyu sarsıntısız,rahatsız bir yolculuk yaparak seyahat ettik.Yine uyuyamadım.Gece yolculukları ne yazık ki beni dayak yemişten beter etmekte.

 

Geçen Safranbolu turundan farklı bir rota ile öncelikle Amasraya uğradık.Sabahın körü denilebilecek bir saatte kuş kayası yol anıtının yanına çıktık.

 

Her tur rehberinin kendine göre bir üslubu,bilgi birikimi var.Bu kez oğlumla beraber anıtın yanına dek çıkabildik.Oğlumun 3,5 yaşında olmasına rağmen hevesli olması çok hoşuma gitti.Anıtın yanında ince,bir metre genişliğinde bir yol uzanmakta.Vakit darlığı nedeniyle yolun nereden başlayıp nereye gittiğini tespit edemedik.Ama aslında tarihi Amasra yolu işte bu daracık yol.

 

Fettan kadın Amastrisin memleketine saat 6 gibi vardık.Kumsal bomboş,sokaklarda in cin top oynamakta. Standart olarak Amasra içinde sahilden başlayıp çarşı içerisinde yapılan geziyi bizde yaptık.İtiraf etmeli ki gündoğumunda özellikle sahil kısmında çok tatlı bir sarı tonu ağırlığını hissettirmekte.Bu da olabildikçe güzel fotoğraflar alınabilmesine olanak vermekte.

 

Bu kez Atatürkün yüzünün betimlendiği panonun olduğu yerden şehre baktık.Buradan da güzel bir görüntü alınabilmekte.Gün doğumunda tahminen gün batımında da fotoğraf çekimi yada manzaranın izlenmesi için mutlaka olunması gereken yerlerden biri.(Amasra ile ilgili çok kaliteli web siteleri var,onların çoğunda gözlem noktaları harita üzerinde gösterilmiş durumda).Panonun altında kalenin zindanları yer almakta.Karanlık,içleri ayak bileğine kadar su içerisinde,küf kokan bu odacığın içlerine girip ilerlemeye pek cesaret edemedim.

 

Şehrin surları da restorasyon görmüş.Ama İstanbuldakiler gibi sırıtmıyor.Dış surların etrafında ince bir gezi yolu mevcut.Türlü buluntu spoyler olarak kullanılmıştır.

 

Gezinin ardından tekne turuna katılmak yerine açık bulduğumuz tek kahvenin içine girip simit yedik.Yöresel simit ince ve susamları da pek pişkin değil.

 

Sabah Karadeniz tahmin ettiğim gibi hırçın ve dalgalı değildi.Denizin tüm sakinliğine karşın denizden görülecek alanın darlığı  tekne yolculuğu için keşke bile dedirtmedi.

 

Kasabanın pazarı dediğim gibi oldukça sakin bu saatlerde.Ama yine de tezgahlar dükkanların önünde ve sadece üzerileri naylonla örtülü.Buradan kasabanın güvenli ve hırsızlığın olmadığı kanısına varıyorum.

 

Saatin erkenliği nedeniye küçük harika “Amasra Müzesini” gezemedik.Şehrin doğusuna uzanan yolu takip ederek Safranboluya doğru yola koyulduk.Bu noktadan kasabanın görünümü  Bakacak noktasına nazaran kat be kat daha güzel.Ama kasabanın çılgınca yapılaşma fırtınasına tutulduğu görülmekte.

 

Dönelim Safranboluya yönelen dolambaçlı yollara.Bir müddet yolculuktan sonra Safranboluya ulaştık.Tur grubumuzdan ayrılarak öncelikle İncesu Sukemerine gitmeye çalıştık..Kazdağlı camiinin önündeki meydanda yer alan taksiler 20 YTL’ye su kemerine,30 YTL’ye mağaralara götürmekte.(Ücrete bekleyiş ve geri döndürmede dahil)İndirim için ısrar etmedim.Belki 3-5 indirim kopartırdım ama sağlık olsun.Ücret başlangıçta bana fazla görünsede yola çıkınca parayı helal ettim.Gidiş dönüş ,uzun,bozuk bir yolda seyahat ediliyor su kemerlerine ulaşmak için.Şoförler sizi bekliyorlar,bu bekleyişler mağaralarda iki-üç saate değin çıkabiliyormuş.

 

Su kemerleri,kasabaya Mehmet İzzet Paşanın hediyesi. 30-40 yıl öncesine dek kasabaya su,bu kemerler vasıtasıyla getirilmekteymiş.Kemerler,altından zayıfça bir suyun akmakta olduğu,oldukça derin bir vadinin üzerine inşa edilmiş.Kemer oldukça yüksek ve dar.Ama doğrusunu söylemek gerekirse restorasyon oldukça iyi yapılmış.

 

Kemerin üzerindeki dar yolun üzerinden yürüyerek karşıya geçebiliyorsunuz.Bu dar yolun üzerinden aşağıya bakmak heyecan verici ama annesinin elinden tutup sarkarak aşağıya bakan küçücük çocuğunuzu görmek daha beter bir heyecan,kaygı hatta korku kaynağı.

 

Bundan 20-30 yıl öncesine dek çayların daha bir gür aktığı dönemlerde,yöredeki su değirmenlerinde halkın buğdaylarını öğüttüğünü anlattı ihtiyar taksi şoförümüz.Oysa günümüz teknolojisi ile el ele tutuşan kuraklığın etkisiyle bu su değirmenleri teker teker kapanarak devre dışı kalmış.

 

Kasaba merkezine döndüğümüzde ilkin baba-oğul Mehmet İzzet Paşa Camiine ardından içinde tamirat işleri yapılan Köprülü Camiine gidip fotoğraf çektik.Çok aşırı bir sıcaklık olduğu için kale ve saat kulesine gitmekten vazgeçip çarşı içerisinde bir şeyler atıştırdık.

 

Bir sonraki hedef Kastamonu.Fakat bu yolculuk sırasında öğle yemeğinin alınması için bir yere gittik.Zayıfça akan bir dere (belki de zamanında bir çay) yanında yemekler alındı.Biz ispeten tok olduğumuz için pek bir şey yemedik ama oldukça yoğun ve lezzetli ayrandan bardak bardak içtim.

 

Kastamonu yolunda bir iki ilginç şey var.Biri yolun solunda yer alan tümülüs benzeri tümsek.Diğeri ise Araç ilçesinde yer alan kale.Yanından çok hızlı geçtiğimiz için pek inceleyemesemde oldukça sağlam bir yapıya benzediğini söyleyebilirim.

 

Yolculuk sonunda saat 16 gibi Kastamonu şehrine vardık.Söylemeliyim ki Kastamonu tahminlerimin ötesinde,büyüleyici bir şehir.

 

Şehri ortasından yaran,günümüzde kontrol altına alınmış ve kuraklık nedeniyle neredeyse kurumuş bir nehrin üzerinden kısa köprüleri aşarak bir yakadan diğerine geçebiliyorsunuz.Şehir meydanında xxx hatunun başrolünde,kurtuluş savaşında lojistik destek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan kahraman Türk kadınının betimlendiği bir heykel var.Tirebolu üzerinden gelen cephaneyi cepheye taşırken   ayazda mühimmatın zarar görmemesi için bebeğinin üzerindeki örtüyü alıp cephanenin üzerini örtmüş.Hikayenin sonu bu noktadan sonra çeşitleniyor.Rivayetlerin kimisi annesiyle bebeğinin sabaha karşı donmuş olduklarını,kimisi ise annenin ölüp bebeğin donmak üzereyken bulunduğu şeklinde.Ama tek ortak yön cephanenin kurtarıldığı.Ve gerçekten şu an unutulup giden kayıpların haddi hesabı yok.

 

Kastamonu Türklerin eline geçtikten sonra asla başka bir güç tarafından işgal edilememiş.Bununla beraber Kastamonu fiilen işgal edilmediyse de Çanakkale ve Kurtuluş  Savaşlarında çok fazla kayıp vermiş.yetişkin erkek nüfusunun %60’ına yakını kaybeden şehrin özellikle Araç ilçesinde bu oran %90’a ulaşmış.Bunun sonucunda şehir kendi dinamiklerini kaybetmiş.Öyle ki Mustafa Kemal “Bana her ilden bir yiğit getirin Kastamonudan tuttuğunuzu getirin” diye bir söz sarfetmiş.Günümüzde bazı soysuzlar bu lafı da yozlaştırmış.Ama gerçek araştırıldı mı bulunabiliyor hala…

 

Meydanın sonunda 19.yy tarzı hükümet konağı,onunda ardında saat kulesi var.Koca şehir için topu topu kırk dakika süre verildi.Hiç bir şey yapmaya yetmeyecek bu süre içerisinde ırmak boyunu takip ederek güneye doğru ilerleyerek yolculuk sırasında dikkatimi çeken kimi yerlere yetişmeye çalıştım.

 

Yolun solunda tahta minareli eski bir cami var.Eski bir görünümü olan caminin adı İsfendiyaroğlu Camii.Müzeden emekli yaşlı bir amcanın dediğine göre restorasyon sonucu kalan tek orjinalliğin ahşap minarenin külahının ucundaki rüzgar gülü imiş.İçeride özgünlük kaybolmuş.İçine girebilme imkanım olmadı.Yöredeki kimi tanınmış camilerin ortak özelliği içerisinde sadece ahşap malzemenin kullanılması.Bunların en meşhuru ise Kasaba Camii.Bağlantıların bile sadece ahşap çiviler ile sağlandığı sekizyüz yıllık camiye gidebilme imkanımda olmadı.

 

Cami girişinden yolun karşısına baktığımda Kastamonunun meşhur konaklarından bazılarınıda görebildim.Şehrin cumhuriyet döneminde göç verip küçük kalması nedeniyle modern mimari denilen uçubelik şehre fazla nüfuz edememiş,dolayısıyla konaklarda yaşayabilmiş.Çok sayıda konak var.Ama fırsat bulupta gezemediğimiz için Safranbolu yada Cumalıkızıktaki benzerleri ile kıyaslama imkanımız olmadı.

 

Şehrin bence en büyük zenginliklerinin başında müzesi gelmekte.Yine 19.yy tarzı ama kapı girişindeki sütun başlıkları daha önce hiç görmediğim bir özgünlükteki yapının içine giremediğim için içerideki eserleri göremedim.Ama iyi yürekli ve hoş sohbet müze görevlisinin izni sırasında bahçeyi rahatlıkla gezebilme fırsatı buldum.Onca eser içerisinden özellikle dikkatimi çekenlerin başında hemen kapının girişinde yer alan aslan heykeli ve girişe göre sağdaki çimenlikle duran ve belli bir açıdan bakıldığında bir kadın ve erkeğin yan yana görüldüğü kaya kabartması gelmekte.

 

Kastamonu meşrutiyet ile beraber şahlanmış bir şehir.1900 lere değin İstanbulun Anadolu yakasınında aralarında bulunduğu çok geniş bir alan üzerindeki pek çok yerleşim biriminin merkezi olan şehrin üniversite binasının kitabesi de müze bahçesinde bir duvara yaslanmış bir şekilde dururken görebiliyorsunuz.

 

Görevli,gururla Kastamonunun geçmiş,zengin tarihinden bahsetti.Savaşlardaki kayıplar nedeniyle şehrin gelişmesinin sekteye uğramasının süreç içerisinde dış göçlerinde temelini oluşturduğunu,bu nedenle de şehrin çok gelişemediği konusunda sohbetimiz esnasında hem fikir kaldık.Ayrıca Küre dağlarındaki bakır madenlerinde Osmanlı ordusunun toplarının döküldüğünü ve cürufların hala orada olduğundan bahsetti.Bu topların İstanbulun kuşatması için döküldüğünü söylediysede  bildiğim kadarıyla İstanbulun fethinde kullanılan toplar Kırklarelinde döküldü.

 

Müzeden şehri tanıtan bir kitapçık ve harita temin edip Ilgaz dağlarındaki otele gitmek için otobüse yetiştim.

 

Otel,Ilgaz doğal parkının kayak pistlerinin hemen bitiminde yer almakta.Ama yol boyunca özellikle  yükseklik arttıkça ormanlık alan yoğunlaşmakta ve yeşilin çeşitli tonları sizi sarmalamakta.

 

Dağda iki pist var.Ama pistler kısa ama dik değil.Buda amatör ve gırgırına kayanlar için ideal bir yer olduğunu gösteriyor.Türkiyedeki en kaliteli karın Ilgazda olduğu söyleniyor.Yaz mevsiminde ise kampçılık ve yürüyüş için önerilen terlerden.

 

Ankara Üniversitesinin oteli olduğunu sandığım mekanda fena değil.Oldukça kısa olan pistlerin bitiminde üç-dört otel var.Piste en yakın otel ya kapalı ya da tadilattaydı.Mevsim itibariyle kayak alanı oldukça ıssızdı.Belki çimlendirilerek yazın ve baharda çim kayağı da yapılabilir.Ama kesif ağaçların arasından sızan ayışığının şavkı, kışın burada oluşan görüntüler için fikir vermekte.Kışın mutlaka gelinmesi gereken bir yer.

 

Yorgunluk,sessiz ortamın verdiği huzur nedeniyle kütük gibi uyumuşum.

 

 

Gün 2

 

Otelin bulunduğu Ilgaz dağlarından akşamki rotanın tersi istikamette yol alarak Kastamonu merkeze ulaştık.Merkezde Candaroğulları dönemine ait ilginç minareli bir cami var.Zaten şehirde çok sayıda cami ve türbe var.Hatta çok sayıda farklı kişiden şehirde birde seyyid türbesi olduğunu işittim.Ülkenin en çok kahverengi levhalı şehirlerinden biri olan bu yerle ilgili son bir anekdot daha ileteceğim.Kastamonunun tarihi ve isim kökenleri için bulabildiklerimi özetleyeyim.

 

Kastamonunun tarihi, hitit imparatorluğu ile başlamakta. Hititlerden sonra frigya ve lidya krallıklarının egemen olduğu bu topraklar MÖ.4.yy’da perslerin eline geçiyor. MÖ.4,yy’da Büyük İskender anadolu ile birlikte Kastamonu topraklarını da Makedonya’ya katmıştır. İskender’den sonra yöreyi ele geçiren pontus krallığı MÖ.1,yy’da romalılar tarafından ortadan kaldırılmıştır. Uzun yıllar roma imparatorluğu sınırları içinde kalan Kastamonu m.s.395 yılında imparatorluğun bölünmesiyle bütün anadolu gibi Bizans imparatorluğuna katılmıştır.

Prehistorik çağlardan sonra havalinin (paflagonya’nın) bilinen sümerlerin en eski bir kolu olan gaslardır. MÖ.2000-1300 yılları arasında hüküm süren gaslar (gaşkalar) devamlı olarak mısırlılar, suriyeliler ve kaldelilerle siyasi, ticari ve kültürel münasebetlerde bulunmuşlar, hititlerle de bazen savaşmış bazen dost olmuşlar. Gaslar sert karakterli, cengaver kişiler olarak bilinmektedir.

Bugün Kastamonu ve çevresindeki illeri de içine alan ve romalılar devrinde adına paflagonya (pophlaginia) denilen gasların kurduğu şehirlerden bir tanesi de "timonion veya tumanna" dır. Bazı yazarlar Kastamonu adının menşei konusunda; bu kelimenin "gas" kelimesi ile "timoni" veya "tumanna" kelimesinin (gas ülkesi anlamında) birleşmesinden meydana geldiği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Fonetik yönden de bugünkü Kastamonu’ya yaklaşmaktadır.

İkinci bir görüşe göre romalılar devrinde Taşköprü’nün eyalet merkezi olduğu zamanlar Kastamonu küçük bir kasaba olup, bizans devrinde ve özellikle kommenler zamanında gelişmeye başlamıştır. Bu dönemde buraya bir kale yapılmış ve kommenlerin kalesi anlamında "kastra kommen" denilmiştir. Bu kelimenin zamanla "Kastamonu" şekline dönüştüğünü ileri sürülmektedir.

 

Şehrin simgelerinden birisi Kastamonu kalesi.. 112 m yükseklikteki bir tepe üzerinde Komnenoslar zamanında inşa edilmiştir. İç kalenin temelleri Bizans yapısı, üst bölümü Candaroğulları döneminde yapılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tamir görmüş. Kale içinde türbeler, sarnıç, kaya mezarları ve tünel  varmış.Hatta tünellerin merkezdeki çarşıya dek uzandığı rivayet edilmekte.

 

Şehir ülkemiz ormanlarının 1/6 sına sahip.Kastamonuya bir daha uğramak elzem görünüyor.Ama şehir büyük ve gezecek çok yeri var. Başlıları, sit alanı kapsamında olan araç, taşköprü, küre, abana ilçeleri .Ayrıca Taşköprüde zımbıllı tepe (pompeipolis), ineboluda abeş kalesi, geriş tepesi, çatalzeytinde ginolu koyu, cidede gideros koyu arkeolojik sit alanı olarak geçmekte.

 

Şehirde çekme helva diye anılan bir tatlı var.TRT2 ‘de geçenlerde bir belgeselde yapımı anlatılmaktaydı.Hammadde,dönen bir masanın üzerinden iki kişi tarafından saatlerce içindeki şeker vb kaybolana dek defalarca çekiliyor.Öyleki tel tel olana kadar bu işlem sayısız sefer tekrarlanıyor.Ne yazıkki dayanma süresi azmış.Bu nedenle alamadık.

 

Bugünün ilk önemli durağı olan Sinopa doğru uzanıyoruz.Haritaya göre Kastamonu sancağının eski merkezi olan Taşköprüye dek yolda bir kale ve kaya mezarları görmemiz gerekmekteydi ama göremedik.Sarımsağı ile meşhur kasabanın simgesi olan taşköprünün otobüsten iki fotosunu çekebildik.

 

Yol boyunca dikkatimi çeken şöyle bir ilginçlik var.Özellikle Taşköprü yakınlarında yolun solunda bir mezarlık var.Aslında bir diyorum,sizleri yanıltmayayım dört mezarlık görülüyor.Şehir genelinde de eski mezartaşlarının bulunduğu kısımlar güncel mezarlılardan uzakta,bakımsız bir şekilde görülüyor.Ayrıca kimi mezar gruplarının çevreside yaban domuzlarının talanına uğramaması vb nedenlerden dolayı çit,tel gibi yöntemlerle kapatılmış.

 

Ayancığı geçtikten sonra Sinopa gidiş tam bir işkence.Çok sayıda,keskin virajı,sarp bir yamacı aşarken geçiyorsunuz.Öyle noktalar varki otobüsün camından aşağıya doğru baktığınızda sanki uçaktaymışsınız gibi bir hissiyata kapılıyorsunuz.İnsan kışın,karda birde aydınlatmanın olmadığı bu yolda nasıl ulaşımın yapıldığını merak ediyor.

 

Sinopta ilk durağımız ,Sinop Havalimanını solumuza alıp Akçakum ve Karakum plajlarını geçerek ulaştığımız Hamsaros Fiyordu.Fiyord genelde İskandinav ülkelerinde görülen,buzul katmanının erimesiyle ortaya çıkmış bir kıyı tipi.Fiyord tipi kıyılarda deniz derin ve kıvrımlı bir şekilde karaya sokulmakta.Halbuki ne bu fiyord kilometrelerce kıyıdan içeri sokulmakta nede buzul erimesiyle oluşmuş.Sadece yukarıdan bakıldığında görülen renk farkı suyun aniden oldukça derinleştiğinin göstergesi.Fiyordun denize bakan kısmı çam ve makilerle kaplı ama kıyıya girdiği yerlerde rengarenk ağaçlar seçilmekte.Hoş bir yer.

 

Geldiğimiz yolu izleyerek Sinopa döndük.Şehir adını nehir tanrıçası Sinopeden almakta.Şehir aslında bir Milet kolonisi.Bununla beraber ismin kökeni için başka rivayetler de mevcut.Şehrin ilk kez hititçe sinova olarak adlandırıldığını öğrendim.MÖ. 200 yıllarında yaşayan skymnos, şiirlerinde sinop adının sinope adlı bir amazon kraliçesinin adından geldiğini dile getirir. Son rivayet ise Farsçadan.Suyun göğsü anlamında farsça (sine-i âb) dan sınap şekline çevrilmiş ve böyle konuşulmuş deniliyor.

 

Ulaşımı günümüzde bile oldukça zorlu olmasına rağmen zamanında önemli bir şehir olduğunu kalın ve uzun sur duvarları göstermekte.

 

Şehrin gelmiş geçmiş en ünlü insanı Diyojen.Diyojen bir nevi protonihilist kanımca.Mülkiyete karşı çıkması,komünal bir yaşamı desteklemesi,doğanın insanoğlunun her türlü ihtiyacını karşılayabileceğine dair fikirleri ve inanışları var.Böyle ekzantrik bir insana atfedilen ilginç (ve bence hayali) pek çok hikaye var.

 

Günün birinde Diojen,köpeği ve elinde her daim yanan feneriyle yürürken karşı taraftan zengin bir adamın geldiğini görür.İki tarafta durur.Zengin adam Diyojene alaycı bir tavırla seslenir

 

-“Yolunun karşısında sefil,zavallı biri çıksa yol vermem”

 

Diyojen bunun üzerine kenarı çekilir ve umursamaksızın yanıtlar.

 

-“Ama ben yol veririm”

 

Bu büyük düşünürün namını duyan Büyük İskender bile şehre gelmiş.Diyojen gezerken kıyafet,dinlenirken ev olarak kullandığı fıçının içerisinde dinlenirken imparator gelip seslenmiş.

 

-“Ey büyük düşünür,dile benden ne dilersen”

 

Beriki bir pervasız adam.Günümüz tabiriyle “cool”.Kendinden bekleneceği şekilde yanıtlamış.

 

-“Gölge etme başka ihsan istemez”

 

Şayet Diyojen günümüzde yaşasaydı,tek bir sefer için kullanılan Sinop Havalimanını açan Süleyman Demirele kim bilir ne derdi.Üstelik kendi mitingine giderken bizim kullandığımız yolu kullanmamak için.

 

Sinop nüfusu,dışarıya verdiği göçler,sanayisinin olmaması ,turizminin gelişmemesinin nedeniyle oldukça düşük.Şahsi kanım insanın emekliliğini geçirebileceği ideal bir yer olduğu şeklinde.Sakin,ufak ama şirin bir şehir.

 

Şehrin tarihi yapıları genel olarak Bizans ve Selçukluya ait.Bizans surları ve kaleyi yapmış,Selçuklu şehrin içine pek çok cami inşa etmiş,kalenin deniz tarafına bir tersane kurmuş.İzleri zaten üç kemer olarak duvarda görülmekte.

 

Şehrin en meşhur yapısı Osmanlı döneminde hapishaneye çevrilen kale.Hapishane Osmanlının son günlerinde ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde pek çok ünlüyü misafir etmiş. Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Hüseyin Hilmi, Sabahattin Alinin yattığı cezaevinde mahkumlar denizi görmesin, seslerini duyup da rahatlamasın diye derin çukurlar kazılarak denizin görülmesi engellenmiş denilmekte.


Bunlardan biri olan Sabahattin Ali ,Edip Akbayramın söylediği “Aldırma gönül”adlı meşhur şarkının sözlerini burada yazmış.Şiirde Deniz Gezmişe gönderme yapıldığı sanılan aldırma gönülün dizelerinde  mahkumların az ilerisindeki karadeniz sularınına yani gerçek denize duyulan özlemi anlattığı iddaa edilmekte..Benim için hassas yanı ise Kırım hanlarından birinin  burada tutuklu kalmış olması.Zaten Osmanlı,Ermeni,Arap,Bulgar ne kadar aşağılık mahlukat varsa korumuş,kollamış;Anadolu köylüsü gibi tatar tayfasına da hoyratça davranıp adeta harcamış.

 

Neyse konuyu dağıtmadan hapishaneyi tanıtmaya başlayayım.Günümüzde içerisinde basitçe kültürel etkinlikler yapılıyorsa da  yetersiz.Aynı yapı Amerikada olsa inanılmaz derecede bakımlı bir otel haline getirilir,birde hayalet hikayesi uydurulup mekanın her zaman gündemde kalmasına imkan veren bir reklam yöntemi oluşturulurdu.Böylece Sinopta ihya olurdu.

 

Kale duvarları inşa edilirken Bizansta devşirme malzeme kullanmış.Kendinden önceki medeniyetlere ait unsurları harca katmış.Hapishaneyi eski gardiyanlar gezdirmekte.Bunlardan en meşhuru “Pala” olarak anılanı.

 

Açık bir yoldan avluya ulaşılıyor.Buradan ana binadaki koğuşlara ulaşılıyor.Koğuşlar pek büyük değil,yaklaşık seksen kişi bir koğuşta kalmaktaymış.Tuvaletleri inanılmaz derecede iğrenç görünüyor.Kubur koyu kahverengi.

 

Erkeklerin koğuşlarının duvarlarında yazılar varsa da kadınların koğuşlarının duvarlarında hemen hemen hiç yazı yok.Bunun nedeni o dönemdeki Türk kadınının okur yazar oranının düşüklüğü olmalı.

 

Buradan hücrelere geçiliyor. Disiplin odaları doğru dürüst ışık almayan,rutubetli ve soğuk, zindan ise çok daha  rutubetli, soğuk ve daha da karanlık koğuşlar. Bu odalarda ve zindanda alaturka tuvalet var ancak lavabo bulunmamakta. Rivayete göre yarısına kadar denizin girdiği aşağı mahzenler ziyaretçilerden gizleniyor, varlığı kabul edilmiyor..İki tip hücre var.Birinde ağır suçlu ve intihar eğilimliler tutuluyormuş.Bunlara kemer,urgan vb verilmemiş.Diğer sınıf nispeten daha aklı başında olanlar.

 

Buradan çıktıktan sonra bakımsızlıktan dökülen duvarların arasındaki koridorlarda dolanarak hapishanenin çıkışına ulaşılıyor.

 

Hapishaneden sadece tek bir kişi kaçabilmiş.Oda sonra yakayı elevermiş. Alkadrazdan beter anlayacağınız.

 

Öğle yemeği almak amacıyla hapishaneden çıkarak sahilde bulunan basit ama şirin bir havaya sahip lokantalardan birine geçtik.Çarpanbalığı diye bir balıkları var.Sanırım iskorpit balığı bu.Biz yemeği kısa tutarak yarım saatlik boş zamanı şehrin içinde değerlendirmeyi düşündük.Diğer grup ise Sinopta meşhur olan ahşap maket (özellikle gemi maketi)yapan atelyelere gitti.Uzun bir süre maketçileri izleme imkanımız olmadığı için kalmamım da bir anlamı olmadığını düşündüm.

 

Şehrin ortasında,1214 yılında Selçuklu sultanı Alaaddin tarafından yaptırılan ve onun adıyla anılan ulu cami var.İç mekanda bir orjinallik yok yada büyük bir olasılıkla kalmamış.Yapının karakteristik özelliği,beş-altı sıra cemaatin neredeyse altmış metrelik bir safta uzunlamasına namaz kılabilecek olması.Mihrabının işlemeleri meşhur.Mihrabın üzerinde birisi büyük olmak üzere üç kubbe yer almakta.

 

Yüksek duvarlarla çevrili avlusunda bir şadırvan ve içinde kimin olduğu kesin olarak belirlenemeyen birde türbe bulunmakta.Cami avlusunda kuşlarda unutulmamış.Onlarında su içebilmesi için iki küçük suluk yapılmış.

 

Avluya giriş üç kapı bulunmakta.Çıkışımızı,giriş yaptığımız kapının karşısından yaptık.Sokağın köşesinde Yeşil Türbe olarak adlandırılan bir türbe daha var.

 

Buradan yürüdüğünüzde yolunuz sizi meydana ulaştırıyor.Solda hükümet konağı var.Oldukça zarif bir yapı.

 

Sağ tarafta ise tahminimce surlardaki bir burca kondurulmuş yada daha doğrusu bu burçtan yapılmış bir saat kulesi var.Ayrıca aradan Sinop baskınında şehit düşen askerlerimizin şehitliği ve onlar için yaptırılan anıt görülmekte.Rusların ansızın düzenlediği baskın sonucunda ikibine yakın donanma askeri şehit düştü.Karadeniz donanmamız bir daha da toparlanamadı.

 

Şehir içinde Balatlar kilisesi adında 650 li yıllardan kalma bir kilise ve birde kimsenin yerini bilemediği bir sinagog var.

 

Sonraki durağımız Samsun.Yol boyunca çok sayıda kurumuş nehrin,çayın,derenin üzerinden geçtik.Kızılırmak yöredeki akan nehirlerin ilki olarak karşımıza çıktı.Debisi düşüktü.Rehberler bir hafta önce nehrin daha da yavaş aktığını söylediler.

 

Önce Bafra Ovasından geçtik.Ova bereket fışkıran bir yer.Özellikle kilometrelerce uzanan yolun kenarındaki kurutulmak üzere asılı bekletilen tütünlerin görüntüsü etkileyici.Bafra adını Finike kolonilerinde limanın içindeki evlere verilen Bafira kelimesinden almaktaymış.Tarihi eski.Samsundaki müzede sıklıkla anılan İkiztepe vb ilçe sınırları içerisinde kalmakta.1876 sonrası Kırımdan getirtilen Türkler yerleştirilmiş.Ardından Pontus hayalindeki Rumlar mübadeleyle Yunanistana gönderilip Serez civarındaki Türkler yöreye yerleştirilmiş.

 

Pidesi,dondurması ve kuyu kebabı ile tanınan ilçede tek tükde olsa kalmış konakların güzelliğinden bahsedilmekte. Ayrıca belgesellerden bildiğim kadarıyla Bafra Balık Gölü adında büyükçe bir sulak alan var. Çok sayıda göçebe kuş için bir konaklama alanı.

 

Sonunda Samsuna varıyoruz..Burada,meydandaki İlkadım anıtında fotoğraf çektirdik.Anıt,Atatürk hayranı Avusturyalı bir heykeltıraş tarafından hayata geçirilmiş.Oldukça gerçekçi görünen heykelde atlanan tek detay atların nalları olmuş.

 

Samsun için ileride daha tafsilatlı bir anlatım yapmaya çalışacağım.Karadenizdeki tek büyük şehir statüsündeki kentte,özellikle meydan çevresinde pek çok büyük mağaza var.Zaten sahil yoluna paralel uzanan caddede eski tarz,çok sayıda güzel bina görebiliyorsunuz.Geçen yüzyılda iki kez yangın felaketi yaşayınca şehri yeni baştan kursun diye Fransız bir mimar getirtilmiş.Bu da pek bir işe yaramamış söylenene göre.

 

Eğer gözlerim yanılmıyorsa şehrin girişinde,hemen yolun sağındaki tepenin yamacında kaya mezarı gibi delikler gördüm.Eski adı Amissos.

 

Samsundan apar topar çıkıp önce bir başka ova üzerinde kurulu olan Çarşambadan geçerek Ordunun Fatsa ve Ünye ilçelerini de  aşarak otelimizin olduğu Perşembe ilçesine ulaştık.

 

Bafra Kızılırmağın,Çarşamba ise Yeşilırmağın bereketiyle (ve alüvyonlarıyla) sulanmakta.Samsunun tek havalimanı ilçede.Ayrıca ilçe,yumurta topuklu ayakkabılarıyla da meşhur.

 

Ünye ve Fatsa mümkün olduğunca il olmayı isteyen,büyük ölçekli sayılabilecek yerleşimler.İki kasaba arasında geçimsizliklerin varlığından bahsedilmekte.Ünye daha kalabalık ve düzenli gibi gözükmekte.Yolda bir iki Rum evini andırır yapıyı da gördük.Eski adı Onia.Bunu soğan kelimesine bağlayanlarda var.

 

Karadenizin en uzun plajlarından biri Ünyede.

 

Fatsa ise 12 Eylül öncesinin meşhur yerlerinden.Bir nevi halk komünü oluşturulmuş.Kasabanın kaymakamı (başka bir kişisi de olabilir,ama Terzi Fikri diye anılan kişi)idam edilmiş.Hayal gibi askerlerin Fatsanın kırsalında yaptıkları baskınlarda buldukları cephaneleri hatırlıyorum.Ama günümüz gençliği bunlardan bihaber.Fatsayı duyduysa,bunun nedeni başta Kadir İnanır olmak üzere İnanır familyasından kaynaklanmakta.

 

Eski adı Fatissa.

 

Turdaki en ilginç anlardan birisi de yurdumuzun en uzun tüneli olan Ordu Tünelinden geçmemizdi.Bolu tüneli kadar popüler olmasa da ondan daha uzun olan bu tünel sanki git git bitmiyor dedirten türden.(dönüşte de geçtik ama uyuyakalmışım)2,5 saat süren  yolu yaklaşık yarım saatte güvenli bir şekilde alabilmemiz mümkün oldu.

 

Tabii bu artılar kimileri için haneye eksi olarak yazılmış.Örneğin eski adı Vona olan Perşembe ilçesi bundan hiçte olumlu bir şekilde etkilenmemiş.Yolun by pass edilmesi kasabanın ekonomisine derin darbe vurmuş.İlçede sekiz olan banka sayısı ikiye inmiş.Bunların biri de zaten Ziraat Bankası.Otel sahibi ile bu konuda konuştuk.Onlardan durumdan hiç hoşnut olmadıklarını dile getirdiler.

 

Yöresel yiyecekleri tadabilme imkanımız oldu.Beğendim mi,hayır.Turşu kızartması özellikle felaket.

 

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s