İstanbul Gezileri-3 Halicin güney kıyısı boyunca

Bu turu da ilki gibi  sadece  kadim dostum Uğurla yapabildik.

Planımız Eminönünden başlayarak sahilden giderek Piyer Lotiye dek varabilmekti.Bu sırada amaçladığımız sahil surlarından kalan ne varsa belgeleyebilmekti.Çünkü  60 lı yıllara ait bazı fotoğraflarda surlar gayet net olarak görünmekteydi.

Buna karşın Uğur sayı azlığını avantaja dönüştürebilmek için bir plan yapmış bu planla arada daha çok yere girebileceğimizi varsaymıştı.Bu yeni hatta Zeyrek evleri,Bulgar kilisesi ,patrikhane,balattaki sinagog,blaherna kilisesi vardı.

Yola çıktığımızda ilk olarak Eminönünde Ticaret odasının ardında kalan yıkıntıları dolandık.Yıkıntılar aslında eski bir zindana ait ama günümüze pek bir şey gelmemiş.Burası için detaylı bilgi Murat Belgede var.Yıkıntıların arasından çıkınca yolun karşısında bulunan hanları resmedebilmek için sokağa girdik.İlkin eskiden hamam olduğu halde günümüzde han olarak kulanılmakta olan bir hamama girdik.Hamamın kubbesini çektikten sonra arada kalan fakat Mimar Sinan tarafından yapılı güzel bir cami olan Rüstem Paşa Camiine girdik.

Rüstem Paşa Camii yukarıda da dediğim gibi Mimar Sinan tarafından inşa edilmiş. Sekizgen dayanaklı bir planı vardır, bu 8 dayanaklı planın en yetkin örneği edirne selimiye camii‘nde görülür ve mimar sinan‘ın bu planı selimiye’den önce bu camiide denediği söylenilebilir.Sekizgen plan denen hikayeyi mimar sinan‘ın ilk kez sultan olcaytu türbesi’nde gördüğü ve sonrasında da bu planı merkezi plan çerçevesinde uyguladığı düşünülüyor.

6 veya 8 dayanaklı plan genellikle vezir camilerine uygulanıyor, fakat sinan selimiye camii’nde merkezi plan değil sekizgen dayanaklı plan uygulayarak osmanlı merkezi plan anlayışına ciddi anlamda farklı bir boyut kazandırıyor, iyi de yapıyor.Bahçe yapısı Gırnatadaki Endülüs camilerini andırmakta.İnanılmaz derecede huzur verici bir yapıya sahip olan bu camiininde tahmin edeceğiniz gibi yerliden çok yabancı misafiri var.Caminin içide belki dışından bile daha büyüleyici.Duvarlar göz kamaştıran çinilerle bezeliyken tavan oldukça sade ama göz alan işlemelere sahip.İnsanı imana getiren bir atmosfer burada.Rivayete göre mimar Sinan Rüstem Paşadan pek haz etmediği için işçiliği pek özenli olmaz.Mihrimah sultan bunu görünce epey bozulur ve mimarı babasına yani Kanuniye şikayet eder.Mimar Sinan kelleyi kurtarabilmek için caminin içerisine inanılmaz özen gösterir.

Fakat tüm bu güzelliklerde turistler tarafından yapılan bazı saygısızlıkları iyi niyetinden şüphe duymadığımız cami görevlisini kırmamaya özen göstererek dilke getirdik.Turistler kısa etekleri,dekolte kıyafetleri ile başları açık bir biçimde camileri gezebilmekte.Hayır bu ne laikliktir nede medeniyettir.Dünyanın hiç bir ülkesinde bir kadın başı açık,erkekse başı kapalı olarak kiliselere giremez.Bu saygısız vede cahil yabancıların lkemizde yaptıkları bu küstahca hoppalıklara turizm ve konukseverlik kisvesi altında gösterilen müsamahaya dostum Uğurunda uyarılarıyla seviyeli bir tepki verdik.Özüyle gurur duyan tüm insanlara dürüst bir insanın yaptığı tepkiyi veren görevli bize pek çok konuda yardımcı oldu.Özellikle caminin dış tarafında Kabe desenli çiniyi bulabilmemize yardımcı oldu.

Kısa süreli cami ziyaretimizin hemen ardından tarihi hanları görüntülemek için uğraşarak yolumuza devam ettik.Yolumuzun üzerinde bir zamanlar medrese olan günümüzde mezbeleliği andıran bu yapıyı görünce oldukça üzüldük.

Yol uzun,hava ise çok sıcaktı.Ama gezgin ruhlarımızın güzelliklere olan susuzluğunun yanında fiziki susuzluğun adını anmak bile yersiz kalmaktaydı.Kendimizi tarihi,iki-üç katlı kah kagir kah ahşap binaların arasından bir yokuşu çıkarken bulduk.Arada değişik açılardan Haliç,Galata Kulesi gibi güzel manzaraları da yakaladık.Ama bizim için en büyük kazanç pantokrator kilisesinin harika bir görüntüsünü yakalamamız oldu ki anlatamam. Bizans döneminin miraslarından olan bu yapı pembemsi ve heybetli görüntüsüyle akıllara durgunluk veren bir görünüme sahipti.

Yolumuz Süleymaniye Camiine dek ulaştı.Caminin önünde bulunan Mimar Sinanın türbesi Uğurla aramızdaki Mimar Sinanın türbesinin yeri üzerine yaptığımız tartışmayı da noktalamamızı sağladı.Yaptığı harika eserlerden sonra böylesine sade bir türbede yatıyor olması alınmış olunan eğitimin yüksekliğini,kazanılan tevazuyuda sergilemekteydi.

Süleymaniye Camii bir şahaser.Her ne kadar dış duvarları değişik değişik saçma sapan yazı ve çizimlerle doldurulmuşsa da yine de caminin azameti karşısında dikkat çekmemekte.Yalnız caminin içerisinde de turistlerden karşılaştığımız seviyesizlik yine karşımıza çıktı.Süleymaniye   Camii için birşey anlatamayacağım, sadece gidilip görülmeli.Ama bulduğum bilgileride eklemeden geçemeyeceğim.

kanuni sultan süleyman kendi adına muhteşem bir cami yapılmasını mimar sinan’a buyurmuştu. bunun üzerine haliç’e bakan istanbul’un üçüncü tepesi üzerinde bu şaheserin yapımına başlandı. kayaya dayanan temelleri tutturmak için üç yıl beklendi. üç yıl da bu temelleri toprağın sathına yerleştirmek için çalışmalar yapıldıktan sonra 60 dönümlük bir arazi üzerinde yapımına geçildi.

cami ile beraber medrese, mektep, darülhadis, darüşşifa, imaret, tabhane, bimarhane, kervansaray, tıp mektebi, hamam, oda ve dükkanlardan oluşan süleymaniye külliyesini, mimar sinan 1550’de başlayıp 1557 yılında tamamlamıştır. kendisinin kalfalık devrine ait olduğunu söylediği bu şaheser, istanbul’a hakim bir tepedeki konumuyla nefis bir görüntü arzeder. cami ve külliyesi 53,728,980 akçeye mal olmuş olup 3523 usta çalışmıştır . Bu rakam, imparatorluk gelirinin onda birine denk düşer.

inşaatta çalışanlar da, uzmanlık alanlarına göre güzel paralar kazanmışlardır. günlük ortalama ücret 8 akçenin üzerindedir. örneğin taş ustalarının ücreti 12 akçeye kadar çıkmaktadır. yani bir işçi haftada ortalama 3.57 gram altın kazanmaktadır. o dönemde 1 akçe ile; 1 kg buğday unu, 2,5 kg ekmek, 1 kg koyun eti, 10 yumurta, 500 gr peynir ya da 2 litre süt alınabiliyordu.

ayrıca;
bir çift ayakkabı:15-20 akçe
bir kaftan: 20-50 akçe
bir at: 400 akçe ediyordu.
(kaynak: stefanos yerasimos)

caminin inşaasına başlarken ilk temel taşını şeyhülislam ebu suut efendi koymuş, mimar sinan’da ibadete açmıştır. caminin bitiminde başta kanuni sultan süleyman olmak üzere bütün devlet ricali bulunmuş, muhteşem bir törenle ibadete açılmıştır.

beyaz mermerleri marmara adası‘ndan, yeşil mermerleri arabistan‘dan, taşlar istanbul ve yalova‘dan, küfeki istanbul’dan, alçı ve kireç iznik-bursa‘dan, kerestesi istıranca‘dan ve demiri bulgaristan ile kurşun da sırbistan‘dan getirilmiştir
Geniş dış avluya 11 kapıdan girilmektedir. iç avlusu diktörtgen biçiminde olup buraya biri merkezde diğerleri yanlardan olmak üzere üç kapıdan girilir. merkezdeki kapının üstü nadide bir taş işçiliğine sahiptir. kitabesinde kelime-i tevhid yazılıdır. kapının iki yanında üçer sırada 12 pencere ve odalar bulunmaktadır. Avlunun zemini mermer döşelidir. etrafını 28 kubbeli bir revak çevirir. ortada süslü ve diktörtgen biçimli bir şadırvan mevcuttur.

Dört minareden ikisi avlunun kuzey cephesinin iki köşesinde olup, ikişer şerefelidir. diğer ikisi ise caminin arka cephesinde ve üçer şerefelidir ki bu iki minare diğer ikisinden daha yüksektir. on şerefeli olması kanuni’nin onuncu padişah olmasına işarettir.
63×68 metre ölçüsünde kareye yakın bir plan arzeden caminin kubbesi 26.5 metre çapında olup, yüksekliği 53 metredir. camiye önden ve yanlardaki iki kapıdan girilir. yan kapılardan biri hünkar mahfeline diğeri musallaya çıkmaktadır. merkezi kubbe dört filayağına dayanan dört kemer üzerine oturur. mihrap ile giriş kapısı üzerinde de birer yarım kubbe yer almıştır. yanlarda ise, filayakları arasında yer alan sütunlara bağlı kemerlere oturan beşer kubbecik büyük bir cemaatin toplu olarak namaz kılmasına olanak sağlamaktadır.
caminin sağ tarafındaki sokakta ilk mektep ve medreseler vardır. bunlar şimdi süleymaniye kütüphanesidir. köşede bulunan tıp medresesi bugün süleymaniye doğumevi olarak kullanılmaktadır. onun karşısındaki bimarhane ise askeri matbaadır. caminin kuzeyindeki imarethane eskiden türk ve islam eserleri müzesiydi. imaretin yanındaki tabhane binası ise polis arşivi olarak hizmet vermektedir. süleymaniye’nin mimarideki şaheserliği içinde de devam eder. şöyleki; kapıları abanozdan, mihrap ve mimberi mermer oymacılığının en güzel örneklerindendir. ayrıca askılar ve tunç şamdanlar da aynı niteliktedirler.
camiye 138 pencereden giren ışık içeriye ayrı bir güzellik ve ferahlık vermektedir. mihrabın sağ ve sol tarafında mavi zeminli 16. yüzyıl iznik çinileri ise bu güzelliğe ayrı bir güzellik katmaktadır. bugün bütün modern tekniğe rağmen yapılamayan süleymaniye caminin akustiği de koca sinan’ın ustalığının ayrı bir cephesidir.

camiyi çevreleyen dış avlunun, 11 kapısı mevcuttu. caminin giriş kapısında, kelime-i şahadet yazısı süsler. mermerden köşeli iç avlu, 28 adet revak kubbesiyle kaplıdır. son cemaat yeri pencere alınlıkları ve mihrapta bezeli ayetler nakkaş hasan çelebi‘nindir. özgün vitrayları sarhoş ibrahim efendi dökümüdür. büyük kubbedeki, ayet-i kerime, ünlü nakkaş karahisari şemseddin efendi tarafından yapılmıştır.

akustik de mükemmellik için, mimar sinan, ana kubbe örgüsüne ve köşelerine, yaklaşık 70 adet büyük küp koyarak sağlar. kandil ve şamdanlardan yükselen is, giriş kapısı üstündeki ishaneye çekilir. ısınan ve kirlenen hava dışarı verilirken, biriken isten mürekkep yapılır. süleymaniyenin diğer bir akıllara durgunluk veren mimari mucizesi, içinde yanan yaklaşık 250-300 kadar kandilin isinin, yukarıdaki bir akımla kapı üstündeki dört pencereden  is odasına çekilmesidir. kitap yazımında ve hattatlıkta kullanılan mürekkebin en güzeli işte bu isten elde edilir. halen süleymaniye kütüphanesi’nde mevcut olan bazı kitaplar bu isle yapılan mürekkeple yazılmıştır.
(kaynak: popüler tarih dergisi temmuz sayısı )

süleymaniyede minarelerin uzun ve kısa düzenlenişi ise yapıya piramidal bir görünüm kazandırır ki, uzaktan bakıldığında, birbiri üzerinde göklere yükselen bir merdiven gibi duran bu orantı ustalığı, hıristiyan öğretide,”yakub’un merdiveni” ile anlam bulur.

Tiryaki çarşısı, olarak bilinen kemerli dükkanlar, 19.yy sonlarında, üretilen özel bir macun olan tiryak dan adını alır. doğal özlerden oluşan bu bitkisel macun, özellikle panzehir etkisiyle bilinirdi.

Caminin inşasına yarayan malzeme istanbul’dan ve imparatorluğun diğer memleketlerinden getirilmiştir. Dört büyük fil ayağından biri iskenderiye’den, biri baalbek harabeleri’nden, ikisi de istanbul içinden bulunmuştur. 5364 metre karelik bir iç mekana sahip olan süleymaniye camisi’nde bulunan yazılar ahmet karahisari hasan çelebi’nindir. Pencere vitrayları ise sarhoş ibrahim’e aittir.

Şerefelerinin toplamı 10 dur. Bu rakam, sultan süleyman’ın 10. padişah olmasını simgeler. Minarelerinin sayısı da 4 tür ki bu sayı da, sultan süleyman’ın, istanbul’un fethinden sonraki 4. padişah olmasını simgeler. Mimar Sinan’ın Kanuni için yaptığı cami nasıl şaheser ise onun yaptığı türbe de türbe mimarisinin şaheseridir.

Avluya girildiğinde hemen eşikte yer alan, caminin inşası sırasında vatikandan hediye edilmiş kırmızı mermer bir plaketin yer aldığı cami. sinanın ileri görüşlülüğü ile caminin içine konmayan mermerin zamanla aşınmasından sonra tam ortasında beliren haç akıllara durgunluk vericidir.

Süleymaniye Mimar Sinanın en yüksek kubbeli camisidir.

Bahçesindeki Kanuni ve Hürrem Sultan türbeleri ve diğer yüzlerce harika mezar taşı mutlaka ama mutlaka görülmeli.Mezartaşlarının sessiz anlatılarını saygın bilimadamımız Ethem Eldem hocamız sayesinde duyabilmeye başlayan bizler bu ince sanat karşısındada ne kadar küçük kaldığımızı görmekteyiz.

Süleymaniye de semt olarak değerini bilmediğimiz,elimizden yavaş yavaş kayıp gitmekte olan bir semt.Aradan geçerken rastlantı eseri Molla Gürani camiini görüp içine girdik.Bu da Bizans döneminden kalan bir kiliseden camiye çevrilmiş bir alan.Giriş kısmında özellikle girişe göre sağdaki kubbede net olmasa da havarilerin resimleri seçilebilmekte.Caminin giriş kısmında kapının yükünü taşıyan sütunların başlıkları tipik Bizans yapısı.İbadet edilen kısım oldukça ufak fakat sevimli.İçeride transa geçmişcesine ibadeteden yaşlı bir amcamızı rahatsız etmemek için fotoğraf çekmedik.

Buradan sonra Bozdoğan Kemeri de denilen Valens kemerinin üzerinden geçip geçmemeyi düşünürken kendimizi ilkin günümüzde karikatür müzesi olarak kullanılan alanda bulduk.Huzurlu,hoş bir mekan.Günün karmaşasından kurtulacağınız,nefes alabileceğiniz bir yer.Hemen su kemerinin altında olduğundan oradan çıkıp kemerin başlangıç noktasını aramak için takibe başladık.Gökkuşağı efsanesini bilirsiniz başladığı ve bittiği yerlerde bir tas altın olduğu söylenir ama asla başladığı ve bittiği yerler bulunamaz.Bizde bulamadık,kemer aniden bitiverdi.Ama tahminlerime göre günümüzde Karagümrüğün maçlarını yaptığı  saha eskiden sarnıçmış. Buraya kadar ulaşıyor olmalıydı.Tahmin tabi.

Bu noktada susuzluktan kavrulmuş,açlıktan bitmiş ve terden sırılsıklam kalmışken yeni bir karar verdik. Pantokrator kilisesi,kalenderhane,sarnıç ve zeyrek evlerini bulabilmek için aşağı inecek oradan ayakapı civarından Haliçe çıkacaktık.Fakat paralel iki caddeden yanlışını seçtik ve Gül Camiine çıktık.

Gül Camiide kiliseden çevrilme bir camidir.Kilise iken adı hagia theodosia’dır.

Altında kriptası ve sarnıcı bulunan yunan hacı planlı eski bizans kilisesi. bazı kaynaklarda 9 bazı kaynaklarda 11. yy a tarihlenmekte.Pembemsi harika bir rengi var,inanılmaz huzur verici bir ortam.İçine girdik,insan değişik,tarif edilemez bir duyguya kapılıyor.Öğle namazına yakın bir saatte olduğumuz için kalabalık vardı.Caminin içi oldukça geniş. Fakat daha sonradan dikkat ettiğimiz bir detay,cami süslemelerinde en çok kullanılan şekil davut yıldızı.Ayrıca caminin altlarına gittiğini tahmin ettiğimiz dehliz benzeri pencereler var.Flaşla fotoğraflarını çektik ama diplerini göremedik.Rivayet şu ki iki havarinin burada gömülü olduğuna inanılırmış.Hatta bir başka rivayet kilisenin altında bir imparatoriçenin de yattığı.Şayet bu son rivayet doğruda olsa mutlaka mezar hırsızlarının gazabına uğramışlardır.

Gül Camiini tahminen Bizanslı bir amiral yaptırmış.28 Mayıs 1453’te halk burada atalarımızın surları aşamaması için son bir ayin yapmış(elbetteki asiller Aya Sofyadaydı),kilisenin azizesinin simgesi gülmüş,her gelen yanında bir gül getirip bırakmış.Ertesi gün Cebe Ali Paşanın kuvvetleri kapıları kırıp şehre girdiklerinde burayı görünce hayrete düşmüşler.İlk zamanlar tersane deposu olarak kullanılan kilise camiye bu manzaraya atfen Gül Camii adı ile döndürülmüş.(Başka rivayetlerde var adı ile ilgili ama en güzeli buydu)

Gül Camiini içindeki va altındaki gizemleri ile başbaşa bırakıp yola çıktık.Gerçi caminin atmosferi beni Tanrıya o kadar yaklaştırdı ki,bilemiyorum.

Aya Kapı civarında sahile vardık.Surlar belli belirsiz olarak halen,kısmen ayakta.Pek çok yerde ara sokaklara daldık.İlginç,güzel binalar mevcut.İlkin Fenerde rastlantı eseri Patrikhaneyi bulduk.

Yapının içinde yaşadıklarımızı ve gözlemlerimizi anlatmadan önce bazı kaynaklardan patrikhane ile ilgili bazı bilgileri paylaşmak istiyorum.

Ortodoks kilisesinin başpiskoposluğu. istanbul’da fener semtindeki aya yorgi kilisesinde bulunduğu için türkiye’de fener rum patrikhanesi adıyla anılmaktadır.
1.i constantinus’un (306-337) roma imparatorluğunun başkentini roma’dan bizans’a taşıması ve şehre konstantinopolis adını vermesiyle buradaki kilise başpiskoposluk mevkiine yükseldi. böylece bizans’ın daha önce bağlı bulunduğu herakleia perinthos metropolitliği de konstantinopolis’in yetki alanına girdi. altıncı asırda piskoposun resmî ünvanı “yeni roma (konstantinopolis) başpiskoposu” ve “ekumenik patrik” idi. hıristiyanlık doğu avrupa’nın büyük bölümüne (bulgaristan, sırbistan, romanya, rusya) konstantinopolis’ten yayıldı. bilhassa osmanlıların akınlarına hedef olmaya başladıktan sonra zaman zaman bâzı bizans imparatorlarının doğu ve batı kiliselerini birleştirme teşebbüslerine patriklik şiddetle karşı çıktı. fâtih sultan mehmed han istanbul’un fethini gerçekleştirdiği sırada, son patrik ikinci athanasios, iki kilisenin birleşmesine karşı çıktığı için görevi bırakmış ve yerine tâyin yapılmamıştı.

fâtih sultan mehmed, istanbul’u aldıktan ve ayasofya’yı da câmiye çevirdikten sonra ortodokslara dînî hayatta serbest olduklarını, bir patrik seçerek patrikhânenin faaliyete geçirilmesini bir fermanla bildirdi. fermanda patrikhâneye çok geniş haklar tanınıyordu. fâtih’in hiçbir mecburiyeti yokken onlara bir takım dînî imtiyazlar tanımaktaki gâyesinin; doğu ve batı kiliselerini birbirinden ayırmak olduğu belirtilmektedir. esâsen, ikiye bölünmüş bir hıristiyanlığı bu siyâsetiyle devam ettirmek istedi tezi akla ve mantığa uygun geldiği için kabul edilmektedir. halbuki islamiyetin müdafii olarak hareket eden ve hazreti peygamberin müjdesine mazhar olan fâtih sultan mehmed’in burada insana insan olma bakımından verdiği değer ortaya çıkmaktadır. o târihe gelinceye kadar hiçbir hükümdara nasip olmayan ve bugün için dahi uygulanması mümkün görülmeyen bu büyük toleransı ile fâtih, insanlığın en yüksek mertebesine erişmiş hârikulâde bir şahsiyettir.

patrik makamı, 1453-56 yılları arasında bugünkü fâtih câmiinin bulunduğu yerdeki havâriyyûn kilisesinde, 1456-1587’de ise manastır kilisesinde kaldı. buranın fethiye adıyla câmiye çevrilmesinden sonra fener’de panagia kilisesine (1587), buradan balat’taki hagios dimitrios kilisesine (1597) ve son olarak da günümüzdeki patrikhânenin bulunduğu aya yorgi kilisesine taşındı (1601).

on yedinci yüzyıldan itibaren bâzı patriklerin siyâsetle uğraştıkları ve merkezî otoriteyi sarsıcı hareketlerde bulunmaları üzerine patrikhânenin haklarına kısıtlama getirildi. devlete karşı tutum ve davranışları sebebiyle patrik porthenios iiive patrik gregorios ii asıldılar. 1821’de ise, yunanistan’ın bağımsızlığı için ayaklanan rum çetelerine para ve silâh yardımında bulunan ve mora ayaklanmasını açıktan açığa kışkırtan patrik gregorios, ikinci mahmud hanın emriyle patrikhânenin orta kapısında îdâm edildiler. patriğin göğsüne asılan yaftada kendilerine bahşedilen imtiyazlar belirtildikten sonra; “allah tarafından müeyyed ve bekâsı, âyât-ı semaviyye ile sâbit bulunan din ve devlet” aleyhinde işlediği hıyânetler sayıldıktan sonra, başkalarına da ibret olsun diye idam edildiği ifade ediliyordu. bu târihten îtibâren patrikhânenin ana giriş kapısı devamlı kapalı tutuldu. rumlar hâlâ bu kapıyı intikam hissi ile kapalı tutmakta ve burada bir Türk büyüğü asılmadıkça açmayacaklarını ifade etmektedirler.

1829’da yunanistan’ın bağımsızlığını kazanmasından sonra patrikhane her geçen gün yunan hükümeti ile işbirliğini arttırdı. osmanlı topraklarında yaşayan rumları pâdişâha ve idareye karşı devamlı kışkırtmaya çalıştı. pâdişah aleyhinde çalışan gizli cemiyetleri destekledi. birinci dünyâ savaşından sonra (1918) türk topraklarının bir bölümünü yunanistan’a bağlamak ve bizans’ı yeniden diriltmek gâyesiyle harekete geçti. bu amaçla rum matbuat cemiyeti, rum ittihadı millî cemiyeti, etniki eterya, rum izcilik teşkilâtı, rum küçük asya cemiyeti ve rum trakya cemiyeti gibi kuruluşları maddî bakımdan destekledi. 16 mart 1920’de istanbul’un işgâli üzerine, patrikhâneye bizans’ın çift başlı kartal armasını taşıyan bayrağı çekildi. ayrıca ayasofya’yı da ele geçirip kubbesine çan ve kapısına bizans bayrağı asmak isteyen patrikhâne, sultan vahideddîn hanın özel muhafız birliğini buraya yerleştirmesi üzerine bu arzusuna kavuşamadı.

kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra patrik doroteos ile patrikhânenin önde gelen din adamları yunanistan’a kaçtılar. türk milleti zor gününde kendisini arkadan hançerleyen patrikhânenin artık ülke sınırları dışına çıkarılmasını istiyordu. nitekim lozan görüşmeleri sırasında türk murahhas heyeti, patrikhânenin artık istanbul’da kalamayacağını kesin bir dille ifade etmişti. buna rağmen ingiliz diplomatı lord gürzon’un inönü ve rızâ nur’la görüşmesinden sonra patrikhânenin türk topraklarında kalmasına müsâade edildi. bu muahedeye göre patrikler tc uyruklu olarak ve sen sinot meclisince seçileceklerdi.

1987’de patrikhâneye bağlı dört metropolitlik (kadıköy, adalar, terkos, bozcaada ve gökçeada), 61 rum ortodoks kilisesi, 11 rum manastırı faaliyet hâlindeydi.
http://www.dallog.com/

Patrikhane bizim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Kapısının önü son derece pahalı otomobillere dolu patrikhaneye giremeyeceğimizi düşünürken,kaybedecek birşeyi olmayan umutsuzlar gibi ilerledik.İlginçtir tek bir Allahın kulu bile bize bir şey sormaksızın içeri girdik.Girişte üç kapı var.Sol kapı açıktı.Sağ kapı kapalıydı, genelde pek açıldığını da sanmıyorum.Öte yandan ana giriş kapısı bilindiği üzere 2.Mahmut tarafından Yunan isyanına manen ve madden destek veren Patrik Gregoryusun asıldığı Kin Kapısıdır.Bu kapı,patrik dengi bir islam kişisi bu kapıya asılı kalana dek kapalı tutulacaktır.Olayı biraz daha detaylandırmak istiyorum.Burada tevatürlerde devreye giriyor elbette.Rivayetlerin ilki patriğin kapıya asılmasına istinaden patrikhanenin ‘burada aynı şekilde bir türk yöneticisi asılmadıkça bu kapı ebediyyen açılmayacak’ demesi.Patrik Ortodoksların başıysa Müslümanların başıda halife dolayısıyla Osmanlı sultanıdır.Eğer patrikhane bunu resmen söyleseydi sanırım olacakların önüne hiçbir güç geçemezdi.Kendi aralarında bunu dile getirmiş olabilirler ve birşekilde yayılmış olabilir.Ama ikinci varyasyon tam masallara layık.Patriğin cesedinin  tam uc gun boyunca, patrikhanenin onunde asili kalmasi emredilmistir. Daha sonra bununla da kalinmamis, cesedi bir yahudi cetesinin eline verilmis, yahudiler de onu bir at arabasinin arkasina baglamis, bir yandan sehir boyunca yerde suruklerken bir yandan da sopalarla vura vura cesedi pure haline getirmisler. en sonunda ceset halice atilmis.

Durun daha bitmedi,hikaye bu aşamadan sonra iyice fantastiklesiyor .Çunku ceset bir turlu batmamis. ve birkac gun sonra, sansina bolgeden gecen bir yabanci geminin guvertesinden gorulmus, kiyafetinden onu taniyan ortodokslar cesedi sudan cikarmislar. bunun ilahi bir isaret olduguna inanip, patrigi bir rus limanina geri goturmusler  ve orada buyuk, satafatli ve elbette osmanliya karsi politik boyutu bulunan bir dizi torenle anilmis mi, gomulmus mi birsey olmus. halk arasinda patrigin onca arbedeye ragmen ortodoks topraklarina geri donmesi cesitli efsanelere neden olurken, ruslar da bunu osmanli ortodokslari uzerinde hak iddia etme suretiyle osmanliya karsi mutemadiyen bir koz sahibi olma stratejilerinde kullanmislar.

Şimdide kapıyla ilgili bir ilginçlik anlatalım.Öyle bir rastlantı ki kapının baktığı sokağın adı da Benderli Ali Paşa olarakta anılan Sadrazam Ali Paşa Sokağıdır.Peki kimdir bu Benderli Ali Paşa…

Yunan ajanı suçlamasıyla 1821 de idam edilen  44’üncü ve sonuncu sadrazam.
Kendisinden sonra bir daha sadrazam infazı gerçekleşmemiştir. Rum
patrik grigoriusun kin kapısında asılmasını sağlayan sadrazamdır

Soldaki açık kapıdan içeri girdiğinizde sizi ayinlerin yapıldığı kilise ve duvarındaki mermer bizans kartalı karşılar. Patrikhanenin ana binası ise oldukça ilginçtir.Adeta boğaz kıyısındaki lokantaları andıran ,kimi yerlerde boyası kalkmış kızıl-kahverengi bir boyalı ,iki-üç katlı bir binalar silsilesi .Sola doğru uzanan duvarlarında belirli aralıklarla dizili asılı gravür ve resimlerin olduğu bir koridoru geçerek başka bir bahçeye ulaşılıyor.Bu kısımda içine girmediğimiz(denemedik bile şansımızı zorlamaya cesaret edemedik) camekanlı bir kapı,küçük havuzlu basit bir bahçecik,içinde binlerce devasa karasineğin uçuştuğu içinde mum yakılan ne işe yaradığı bilinmeyen bir odacık.Hepsi o.Yukarı kata çıkan merdivenlerde çene çalarken biri harika iki kadın yanımızdan geçip gitti.Hesapta sadece papazların olması gereken patrikhanede kadın olması özellikle bu denli güzeli bizi hayrete düşürdü.

Patrikhanenin kilisesinde dışarıdan birilerini görünce bizde girebiliriz diye düşünerek içeri daldık.Camekan bölümde lahit benzeri camekan altında tutulan,ahşap kakmalı bir kutucuk var.Lahit diyemiyorum çünkü arkasındaki ,bitişik masanın üzerinde içindeki bulmacası yarım yamalak çözülmüş gazete bu fikri kafamda oluşturttu.

İç kısıma girdik.Kilise çok ufak içeriden pekte Bizans havası estirmeyen 12 sütun üzerinde duran bir yapı.Altar kısmı altın olup olmadığından emin olamadığımız sapsarı bir alandan oluşmakta.Tam ortada elbeteki Bizans kartalı durmakta.Girişte solda 1204 yağmasında Romaya kaçırılıp geçenlerde getirilen aziz kemikleri plastik gibi görünen ama aslında muhteşem bir mermer kutunu içinde saklı.Kilisenin ortasında ise (altara göre tarif ediyorum ) solda tahminen patriğin oturduğu alan,sağda ise bizim camilerde hutbe için çıkılan kısma benzeyen başka bir yer mevcut.üçerli  iki sıra koltuk tarafından ayrılan boşluğun sağında ve solunda 16 adet birbirine bakan sandalye var.Ama soldakilerde haç deseni varken soldakilerde herhangi birşey yok.

Altar kısmında ise azizlerin ve diğer dini kişilerin resimleri mevcut.İstabulu latinlerden tekrar alan 8.mihailde aziz ilan edilmiş.Soldan devam edince üç adet tabut sizi karşılıyor. isa’nın bağlandığı zincirin takıldığı mermerin yanında, teofano, eufemia ve omonia adlarındaki üç azizenin bedenleri gümüş tabutlar içinde yine burada bulunmaktadır. bu tabutlar yılın belli günlerinde açılarak azizeler ayine gelenlere gösterilmektedir. ancak omonia adlı azizenin kafası bulunmadığı için onun tabutu açılmamaktadır. Her yılın 11 Temmuzunda ayias eufemis yortusu kutlanır. Ayia efimiya’nin mucizelerinden biri, kutsal kitaplarin degerine iliskin bir denemede, tabutunun icine konulan iki kutsal kitaptan ortodokslar’a ait olanini secmesidir. Ertesi gun tabut acildiginda ortodoks kitabi ellerinin arasinda, digeri ayaklarinin altinda bulunur. Ayia efimiya terzi oldugu icin o gun kiliselerde cemaate igne dagitilir. Her 11 temmuz; sabah ayininde, azizenin mumyasinin bulundugu tabut torenle acilir.

Bir üst katı daha var ama nereden çıkıldığını bulamadık.Dostum Uğura göre ‘Ülkemizi ortadan kaldırmaya yönelik tüm konuşmaların yapıldığı fesat yeri’ni geride bırakıp çıktık.Bahçede epey bir oyalanırken on kişiden daha kalabalık bir papaz grubu lahit sandığım nesnenin üzerinde haç çıkarıp bahçenin öte yanındaki binaya geçip gözden kayboldular.

Biz ise Kin Kapısının arka kısmını inceleyip,açılıp açılmayacağını kontrol ederek çıktık.

Ara sokaklarda deminde belirttiğim gibi pek çok güzel bina mevcut.Mantıklı ama masraflı bir restorasyon ve halkın eğitimi bu yöreleri tekrar kalkındırabilir.Abdülhamit döneminde Avrupann en zengin semti olan bu yöre için aslında her türlü masrafa değer.

Yolumuz tepede duran,kırmızı rum okuluna vardı ama içine giremedik.Şatovari bir okul,şu an etrafındaki bakımsız evlere,halkın fakirliğine inanılmaz bir tezat oluşturmakta.Yoldan aşağıda ise 1458 yapımı tahta minareli camiyi ziyaret edip geldiğimiz yoldan geri dönüp asıl adı Sveti Stefan olan Bulgar Kilisesine girdik.

Önce giriş var mı diye etrafını turladık.Kilise bilindiği üzere tamamen çelikten yapılmakta.Ama günümüzde yavaş yavaş yıkılmaya yüz tutmakta.Özellikle kilisenin Haliçe bakan kısmı oldukça harap durumda.Bunun nedeni ise kilise tahta kazıklar üzerine kurulu. Böylelikle tahtalar su aldıkça şişerek kiliseyi taşıyacak duruma gelmekte. Ancak haliç köprüsünün yeri değiştirildiğinden beri su sirkülasyonu azaldığı icin bu tahta kazıklar şişmek ve dolayısıyla da kiliseyi taşımak hususunda yetersiz kalıyor. yani diyebiliriz ki; kilise bir şekilde haliç köprüsü nedeniyle çökmeye/batmaya başladı.

Kilisenin projesini istanbullu bir ermeni olan hovsep aznavur yapti. kilisenin prefabrik parcalarinin yapilması icin uluslararasi bir yarisma acildi ve wagner isimli bir avusturya firmasi bu yarismayi kazandi. yaklaşık 1.5 yillik bir calismadan sonra 1898 yilinda simdiki yerine kuruldu. mimari stil acisindan neogotik ve neobarok ogeler icerir

İçeri girdik.Kapının üzerinde masonik herşeyi gören göz var.Kilisenin parçaları Viyanada yapılmış.Viyana Karlskirschede de benzeri bir figür görmüştüm.Osmanlının son günlerinde kimlerin neler yaptığının bir belgesi adeta.Bahçede sol tarafta eski Bulgar patriklerine ait lahitler mevcut.

Kilisenin içerisine girdiğimde tek bir poz alabildim.Ne yazıkki pil bitti ve bu esnada kilisenin bulgar görevlisi karşımıza çıktı.(Adını sonradan öğrendik,Vasil)Fotoğraf çekmemiz için izin almamızın,izin almak için ise teberru ödememiz gerektiğini söyledi.Öderdim ama girişte asılı Bulgar bayrağı olmasaydı eğer.Bundan dolayı görüntüleri kafamıza kaydettik.Altar kısmının arkasında anahtarının sadece papazda olduğu bir başka oda daha varmış.Ayrıca kilisenin ufak tefek bir üst katı daha var ama çıkılmaması için sandalyelerle önü kapatılmış.Fakat yaşlı görevliyi bilgisel açıdan oldukça sömürdük.

Şöyleki bir zamanlar yaklaşık 40,000 kişi olan İstanbuldaki Bulgar nüfusu günümüzde 5-600 gibi sayılara düşmüş.Gençler özellikle Kanada olmak üzere yurtdışına gitmişler.Kilise için Bulgaristandan çok az para gelmekteymiş.

Giderken buranında bir rivayetini öğrendim ,onu da anlatayım.Büyük bir istanbul yangınında kilisenin etrafındaki tüm yapılar kül olmuş. Kilise metal olduğundan yanmamış ama 3 gün (abartıldığı kesin) süresince bina alkor bir halde durmuş… soğumasını beklemişler kilisenin hasar tespiti için…

Saat 3 gibi Balata vardık ve yemek yedik.Meşhur mangalda kurufasulyeden bizde tattık ve gerçekten tadı damağımızda kaldı. Fiyat oldukça hesaplı,tavsiye ediyorum.

Balat Fenerden farklı bir semt.Fener zengin Rumlardan oluşmuşken,Balat Yahudilerden oluşmuş bir semt.Aslında fetihten önce bir Türk mahallesi oluşturulmuş hatta birde cami inşa edilmiş.Günümüzde geçtim bir izi olup olmamasını bunu bilen hatırlayan yok…

Balat içerisinde büyük bir sinagog olması gerekiyordu fakat bulduğumuz sadece bir kapı ve üzerindeki ibranice yazılar oldu.Arada Hançerli Panagia kilisesini de bulduk ki burası Tekfur Sarayının kilisesi olarak biliniyor içeri giremedik.Görevli mi yoksa necidir bilemediğimiz kadın şiddetli bir muhalefet gösterince kös kös geri döndük.Kilise 17.yy olarak tarihlendirilmekte.

Rastlantı eseri Tekfur Sarayınıda bulabildik 🙂

Tekfur sarayı aslında büyük bir yapı kompleksinin parçasıdır.Bu yapı kompleksi Bleherna sarayıdır.(Blehernai nin kutsal su olduğunusöylemeliyim) tekfur kelimesi ermenice “kral” anlamına gelen “tegavor” kelimesinden gelir.(Başka bir rivayet taç taşıyan anlamına geldiğini söylemekte;kanıt olarakta bu rezidansta taç giyemeyecek olan prenslerin ikamet etmesi gösterilmekte.Bilindiği üzere Bizans yönetimindeki büyük şehirlerin soylu yöneticilerine Türklerde tekfur demekteydi.) Blakhernai’deki saray kompleksi edirnekapı’dan ayvansaray’a kadar iniyor. pavyon ek bina, şapel ve kiliseden oluşan büyük bir komplekstir ve bu kompleksin en üst kısmında tekfur sarayı yer alır. tekfur sarayının kimin tarafından yaptırıldığı ve hangi tarihe ait olduğu kesin olarak bilinmiyor.

Buraya yabancılarca genellikle “porphyrogennetos sarayı” denilir. bizans tarihinde bir imparator vardır ki bu porphyrogennetos lakaplı 7. konstantinos’tur. 10. yy ‘da yaşamıştır. imparatorlar içinde en kültürlü olanıdır. ancak bu binanın bu imparatora ait olduğu kesin değildir. “porphyrogennetos” mor odada doğmuş veliaht prens için kullanılırdı. Sarayın bir odası yeni doğum yapmış imparatoriçeler için ayrılmıştı.Bu porfir içinde doğan prensler babası imparatorken doğdukları için bir nevi asalet göstergesi olarak kabul edilirdi. Porfir imrarator rengi olarak kabul edilirdi ve mısır’da çıkan kırmızımtırak bir taştır.(Porfir sanırım zamanla purple olarak İngilizceye dek gitti.Bu arada porfir madenlerinin mısırda tüketildiğini de eklemeliyim)

Bu saray parçası pavyon ve biri bodrum olmak üzere üç kattır. En alt kat kagir tonozlarla örtülüdür, diğer üst katta birbirinden ahşap katla ayrılmıştır üstüde ahşap ve kiremitle örtülü olmalıydı. tekfur sarayı tarih içinde çeşitli şekillerde kullanılmıştır. 16.ve 17. yy’ da hayvanat bahçesi, genelev gibi amaçlarla kullanıldıktan sonra 18. yy’ da yapılan bazı çinilerin burada imal edildiği söylenir. istanbul’un fethinden sonra bu saray, bir süre filler ve zürafaların beslendiği bir barınak olarak kullanılmıştır; hatta summer-boyd ile freely, fynes morrison adlı bir gezginin 1579 tarihinde, kendisini yalamaya çalışan zürafadan söz ettiği bir kaynaktan bahsedip dururlar efendim.. daha sonraları saray, bir çini imalathanesi haline getirilmiş ve letafeti ile nam salmış bir çini salgınına mahal vermiştir.. nitekim, haliç’teki ferruh kethüda camii‘nden silivrikapı’daki ibrahim paşa camii’ne kadar birçok yerde bu çinileri gidip elleyebilirsiniz.. sonrasında burada bir cam şişe atölyesi de kurulmuştur. 19. yy içlerinde de binada bir yahudihane kurulmuştur. adından da anlaşılacağı gibi içinde yalnız yahudilerin yaşadığı bir sosyal meskendir. ve burası da 1870’lere doğru bir yangın sonucunda yok olmuştur.

Rivayete göre Kaşıkçı elması Tekfur Sarayının çöplüğünde rastlantı eseri bulunmuş.”Ayrıca yörenin adı olan ayvansarayın Bleharen sarayının eyvanlarına atfen eyvanlı saray deyiminden türediği sanılmakta.(Bunu bleharne ayazmasının görevlisi de savunmakta)

Tekfur Sarayı da restorasyonda.Tahminen Bakaleondan daha iyi bir restorasyona tabii.Süper bir güzelliği yok, Bakaleon çok daha gösterişli.(Nasıl olmasın içinden tren yolu bile geçmekte)İçine girdik ama fotoğraf çekilmesinin  yasak olduğu uyarısı nedeniyle dönmek zorunda kaldık.Sarayın dışarıdan çektiğim fotoğrafları ile gizlice çektiğim bir iç avlu fotoğrafı hatıra kaldı bize.Tekfur sanılanın aksine Yunanca değil Ermenice bir sözcük ve taç taşıyan anlamına gelmekte.Aslında sarayda değil.Devasa Blaherna Sarayının sadece prens odası.Ama günümüze kadar sadece bu kısım ile Anemas zindanları kalmış.

Blahernia sarayı’nın bir parçası olan anemas zindanları, haliç’e yakın eski sur duvarlarına bitişik olarak inşa edilmiş 14 hücre odasından ve bu odaların altındaki iki katlı bodrumdan oluşuyor.        (Halbuki başka bir kaynağa görede üç kat altina kadar inilebilmektedir. Yedi kat derin oldugu soylenir ve cokmesinden oturu üç kata kadar inilebilmektedir)bizans’tan günümüze ayakta kalan tek yeraltı zindanı olan, tarihi ve mimari özellikleriyle dünyada başka benzeri bulunmayan anemas zindanları, son yıllarda büyük bir yıkımla karşı karşıya kaldı. anemas zindanı, adını arap asıllı bir bizans askeri olan “mihael anemas’tan alıyor. 1107 yılında imparator aleksios’a karşı suikast girişimi tasarlarken yakalanan anemas, suçunun cezasını zindandaki bir kuleye hapsedilerek çekmiş, gözlerine mil çekilerek kör edildikten sonra da imparatorun kızı anna’nın yardımıyla kurtulmuştu. anemas’ın ardından imparator i. kommenos, imparator isaakios ve oğlu aleksios, veliaht andronikos palaiologos ile sultan i. murad’ın oğlu savcı bey gibi birçok ünlü kişinin de tutuklu kaldığı zindanın fetihten sonra ne amaçla kullanıldığı bilinmiyor.

yüksek mevkilerde bulunanlara mahsus bir çeşit devlet hapishanesi olan anemas zindanı ve kulesi, latin işgali 1261’de bittikten sonra da bu işlemi sürdürmüştür. imparator 5. ioannes palaiologos’un oğlu andronikos da 1. murat’ın oğlu sara bey ile 1374’de babalarına karşı bir ayaklanma düzenlediklerinde yakalanmışlar ve andranikos, anemas zindanına kapatılmıştır. fakat 1376’da buradan kaçarak, babası ve kardeşi manuel’i aynı yere hapsettirmiştir.

blakhernai sarayı’na ait oldukları anlaşılan mahzenler ve kuleler genişçe bir kompleks oluşturur. üstünde 16. yy sonlarında inşa edilen ivaz efendi camii’nin bulunduğu terasın önünde bulunan bitişik kulelerden birine anemas, diğerine isaakray angelas kulesi denilir. 

icerisi bir labirenti andirmakta su sarniclari, kirik odalar ve yer alti tunelleri ile doludur, rivayete gore yedikule zindanlari ile baglantisi vardir,rıvayetten ote gıdıldıgını ıddıa edenler vardır, buranin insaatinda istanbulun alinmasindan korkan bizans hukumdari elindeki altinlari toza cevirerek buranin insaatindaki harca katmistir, bu mekanin, istanbulun altindaki bir cok tunel ve gizli gecide acildigini bir nevi merkez noktasi oldugunu anlatanlar vardir. tarihte fatih sultan mehmet istanbulu alabilmek icin kullandigi devasa toplari bu zindanlardan kacirdigi bir ustaya yaptirmistir.Kaçırılan Macar Urban, topcu basi esat aga ile birlikte bu devasa toplarin yapiminda basrol oynamistir.

Gidemeyenler yada gidipte bizim gibi giremeyenler için şöyle bir yardımım olsun.Aklınıza Bizansla ilgili filmleri getirin ,zindan sahnelerinin hemen hemen hepsinin çekildiği yer.Ya da Türkan Şorayın Şahmaranının çekildiği o izbe mekan .İşte orası burası…

Buradan Ayvansaraya çıktık ve sur boyunca yürüdük.Haliçe inen son üç büyük burca doğru saptık.Buraya dışarıdan inebilmek için önce İstanbulu araplar kuşattığında şehit olan dört sahabenin mezarının içinde olduğu bir alandan geçmeniz gerekiyor.Ne yazıkki bu alan berbat kokmakta.Sur içine girince ise yine inanılmaz bir fakirlik ve sefaletle karşı karşıya kalıyorsunuz.

İki burcun üzerine çıktım.Gerçekten güzel manzaraları ve de değişik yapıları var.Yukarıda kalan Hacı İvaz Camiine üşendiğimiz ve çok yorulduğumuz için çıkamadık.

Dönüşte Blaherna Manastırından geriye kalan bahçeyi de gezerek döndük. İçeriye giremedik.Bir zamanlar Hz.Meryeme ait giysilerin burada olduğu fakat bir yangın neticesinde ortadan kaybolduğu da buranın rivayeti.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s