Bodrum 2007

Myndos Kapısı  Myndos Kapısı   Gümüşlük Gümüşlük  Turgut Reis  GümbetBodrum Müzesi   Bodrum Müzesi   Bodrum Müzesi   Mauseleos Anıtı  Mauseleos Anıtı  Halikarnos Antik Tiyatrosu

 

Bodrum 2007

Bodruma gidişiniz trafiğe ve feribotu yakalamanızdaki şansınıza bağlı olarak 11 ila 14 saat arasında bir süreyi kapsamakta.

 

Cuma gecesi saat 22 sularında başlayan otobüs yolculuğum ertesi gün 9 gibi nihayete erdi.

 

Yol üzerindeki gözlemlerim,Milas ve yöresinin tarihi açıdan çok sayıda kalıntıya sahip olduğuna dair.Haritadan da kontrol ettiğim zaman bunun teyid edildiğini de gördüm.

 

Bodrum oldukça büyümüş.Zincir marketlerin hepsinin çok sayıda,çeşitli büyüklükte şubeleri mevcut.Dolayısıyla yiyecek-içecek marketlerden alınarak masraflar asgariye indirilebilmekte.

 

Pazar günü ilk iş olarak Myndos kapısına gittik.Kapı aslında 7 km.lik Bodrum surlarının ana giriş kapısı.Kapının önünde 5 m. eninde,yaklaşık 1-1,5 m derinliğinde bir hendek bulunmakta.Yüksek burçlar,düzgün,kesme taşlarla inşa edilmiş.Kapı o denli meşhur ki Büyük İskender bile bu kapıyı görmek için yolunu değiştirip Bodruma gelmiş.

 

 Kapının yakınlarında şehrin necropolisi yani mezarlığı yer almakta.Roma geleneklerine göre özellikle asillerin mezarları şehrin dışında ama surların hemen dibinde yerleştirilmekte.Burada da yaklaşık onyedi mezar yeralmakta.Mezarlar nişli odacıkların altındaki iki,üç küçük odacıktan ibaret.Mezarlardan birinin önünde bir aslan ve birde geyik motifinden müteşekkil bir mozaik bulunmakta.Buna benzer başka bir mozaikli alan ise otelin havuzuna göre saat dört yönünde.

  

Myndos kapısı ve necropolis,Bodrum-Gümbet yolu üzerinde Carrefour Ekspresin hizasında,yolun solunda,asri mezarlığın hemen arkasında kalmakta.

 

Burada iki ilginç noktaya değinmeden geçemeyeceğim.İlki,söz konusu Carrefourun içerisinde de,fırın kısmında bir mezar odası bulunmakta.İnşaat esnasında bulunan odacık market gezisi esnasında ziyaret edilebilme imkanına sahip.Diğeri ise tarihi kapının bir yanında asri,diğer yanında ise tarihi mezarlığın yer almış olması.Bodrumluların mezarlarında testiler yeralmakta.Anlamını öğrenemedim ama oldukça sık karşılaşılan bir görüntü.

 

P.tesi  ise oldukça hareketli bir gündü.İlk durağımız yarımadanın batı kıyısında yer alan Gümüşlük oldu.Bodrum merkezden 3 YTL karşılığı,yarım saat kadar süren bir rahat bir yolculuk ile ulaşılabilmekte.

 

Minibüslerin son durağında bir kilise var.Kilise kapalı bulunmasına rağmen açacak birini bulamadım.Bu kilisenin günümüzde sanatevi olarak kullanılmakta olduğuna dair sanalağ üzerinde bilgiler var.Neyse,belde oldukça sakin,hatta hiç gelişmemiş olarakta nitelendirilebilir.Ayrıca civar tepeler oldukça kıraç.Denizi ise yer yer kum,yer yer kaset şeridini andıran yosunluklarla kaplı.Kıyı ise kumluk ama oldukça dar.

 

Yörenin en büyük ilginçliği Tavşanadası denilen adacığa kıyıdan yürüyerek ulaşılabilmesi.Adaya giden ana yol tarihi mendirek kalıntıları üzerinden yapılabilmekte.Derinlik bir metreden daha az.Ama taşlar kaygan ve kesici.Buna dikkat etmek lazım.

 

Tavşanadası da oldukça kurak.Üzerinde herhangi bir su kaynağı yok.Adada çok sayıda tavşan mevcut.Bu hayvanlar hayırseverlerin getirdiği besinlerin yanı sıra adanın cılız bitki örtüsünü oluşturan çeşitli çalılardanda istifade etmekte.Gerek yaprakların,gerekse yeni kazılmış toprakta açığa çıkmış bitkilerin soğan şeklindeki köklerinin üzerinde görülebilmekte.

 

Adadaki çalıların üzerleri çaputlar ile kaplanmış.Bunun sebebi olarakta adanın üzerinde bulunan ne idiğü belirsiz kesme taşların bir tapınağa ait olabilme ihtimali yatmakta.Yetkililer çalılara çaput bağlanmaması hususunda bir uyarı lavhası diktiyse de pekte dikkate alınmadığı görülmekte.

 

Adadan açığa baktığınızda,ilerideki bir başka adadaki kale yıkıntısını andıran harabeler zorda olsa seçilebilmekte.Ayrıca sağ çaprazınızda yer alan tepenin zirvesinde bir gözetleme kulesi mevcut.

 

Sahildeki panodan görüldüğü üzere civarda çok sayıda tarihi alan bulunmakta.Ama bunlar genelde,neye yaradığı belirsiz taşlar yada bir iki taş kulübeden ibaret.

 

Gümüşlüğün balıkçıları meşhur ama  pahalılıkları da bir o kadar meşhur.

 

Bodruma her yarım saatte bir minibüs var.Ayrıca buradan Kadıkalesi üzerinden Turgutreis beldesine de gidilebilmekte.

 

Turgutreise giderken,Gümüşlüğü saran kıraç ve berbat bir yapılaşmaya uğrayan tepeleri aştığınızda Kadıkalesine ulaşıyorsunuz.

 

Burada,tepe tarafında Bizans kilisesi olduğu iddia edilen bir kilise yer almakta.Yoldan görebildiğim kadarıyla nartekste yada iki kemerin birleştiği yerde çan koyulacak bir yer bulunmakta.Sanırım mübadeleden sonra Rum halkın gönderilmesinin ardından çanda kayıplara karışmış olmalı.

 

Minibüsün geçtiği yolun hemen kenarında Osmanlı döneminden kalmış olması muhtemel bir çeşme yer almakta.

 

Turgutreis büyük bir belde.Bodruma 19 km uzaklıktaki bu yörenin de uzun,güzel ama oldukça dalga alan rüzgarlı bir kumsalı var.İskeledeki sahil güvenlik karakolundan hangi adaların bize,hangilerinin Yunanlılara ait olduğunu öğrendik.Genç,astsubay arkadaşımız hemen karşımızdaki iki adanın bize at olduğunu,bunların güneybatısında yer alan silüetin ise İstanköy olduğunu söyledi.Meşhur Kardak kayalıkları ise kuzeybatı yönünde,yassıca bir adanın berisindeki karartılar.

 

Turgutreis,sahili saran kumsal ve cadde arasındaki dükkan,lokanta ve kafeteryalardan oluşan bir çarşıya sahip.Dahası,bu sakin görünümlü çarşıda fiyatlarda oldukça makul bir seviyede.Caddenin ötesinde minibüs durakları,büyük marketler vb sıralanmakta.Ama dediğim gibi keşmekeşten uzak bir yöre burası.

 

Tarihi bir yapıya ise rastlayamadım.Tüm Bodrum yerleşimlerinde de olduğu gibi buradada tepelik alanlarda kanatları olmayan değirmenleri mevcut.

 

Dönüş yolunda ise bir sıra dışılık göremedim.Sadece İslamhaneleri adında bir yerleşimden geçerken yine değirmenleri gördük.Haritalarda içeride gibi görünsede bu yerleşiminde kıyısı bulunmakta imiş.

 

Günün akşamında Gümbete indik.Odamın penceresinden izlediğim o allı,morlu ışıkların arasına bizde karıştık.İngilizlerin ve İngilizcenin hakim olduğu sokaklar tıklım tıklım dolu bir şekilde insanı hayrete düşürmekte.Çeşitli yaş ve şekillerdeki yabancıların ortak özelliği kısa etek ve derin dekolte.Yakışanı da yakışmayanı da bu tarz giyinmekte ve çok rahat hareket etmekteler.

 

Erkekler ise genelde dövme ağırlıklı bir moda anlayışına sahipler.Genelde klüplerin ve İngiliz futbol federasyonunun arması kullanılmış.Gariptir,çocuk arabalarını genelde erkekler sürmekte.Aşırı derecede sefil ve yılışık esnafın yanlarındaki kadınlara gayet ağır laf atmalarına da gülüp geçiyorlar.Genelde Kürt olan bu takım ile İngiliz kadın ve erkeklerin ilişkisinin aşırı derecede sıcak olduğunu gözlemledim.Türk gençleride bu soytarılık yarışında pekte geride değiller.Milli bir eğitimimizin olmaması ne yazık ki bu utanç görüntülerine neden olmakta.

 

Bir başka husus ise kızlar ne denli güzel yada açık olursa olsun yabancı erkeklerin bir tekinin bile dönüpte bakmaması.Dolayısıyla kızlar hemşerilerinin bu ilgisizliği karşısında bizim yerli tayfanın aşırı ilgisinin kollarına kendilerini bırakıyorlar.

 

Turistler kaldırımları fütursuzca işgal ediyorlar.Çarptığınız yada kasten ittiğinizde bile erkek ya tepki vermiyor yada direkt özür diliyor,kadınlar ise ses çıkarmaksızın bakmakla yetiniyor.

 

Ama sonuç olarak İngiliz gençliği bizim hızla sürüklenmekte olduğumuz batağın dibine varmış durumda.Tanrıya şükür,atalarımız bu sefil güruhun dedelerine hak ettikleri dersi vermiş ve başımıza geçmelerini engelleyerek bizleri büyük bir utanç içinde yaşamaktan kurtarmış.Hoş bunu günümüz geçliğinin pek umursadığını da sanmıyorum.

 

Salı günü yorgun kalkmamıza rağmen rotamız olan Bodrum merkeze gittik.Minibüs durağının hemen yanıbaşındaki alanda Salı günleri tekstil ürünleri,Cuma günüde meyve-sebze pazarı kurulmakta.Saatler öğleye gelmekteyken bile Pazar oldukça kalabalıktı.Burada fazla vakit kaybetmeksizin sahile,kaleye doğru yolumuza devam ettik.

 

Bodrumun meşhur kalesine giriş 10 YTL.Romalılar tarafından yapılıp St.John şövalyelerince mükemmel hale getirilen kalenin içerisinde ayrıca Kayralı prenses galerisi (giriş ayrıca bir 5 YTL) ve su altı arkeoloji müzesi (bir başka 5 YTL ücret alımının nedeni daha) yer almakta.

 

1995 yılında Avrupada yılın müzesi seçilen seçilen kalenin hemen girişinde sağda içi su dolmuş bir lahit var.Bir nevi dilek kuyusu gibi algılanmış olmalı ki içerinde her devletin bozuklukları ile dolmuş.Kalede hemen hemen her girişin üzerinde bir arma yer almakta.Bazı arma ve yazıların açıklamaları yazılarak ziyaretçiler bilgilendirilmekte.

 

Kalede kırmızı oklarla takip edilen uzun,yeşil oklarla takip edilen kısa tur olmak üzere iki gezi hattı bulunmakta.

 

Biz öncelikle kırmızı hattı takip ettik.İç kale kısmında bir zamanlar şapel olarak kullanılıp ardından Bodrumun ve kalenin elimize geçmesi neticesinde camiye çevrilen bir yapı bulunmakta.Evliya Çelebinin seyahatnamesinde Süleymaniye Camii olarak anılan yapıda günümüzde bir Bizans batığı canlandırılmakta.

 

Ana bahçenin giriş kısmına göre sol tarafındaki duvarda çeşitli dönemlere ait amforalar dönemlerine göre sınıflandırılarak sergilenmekte.

 

Bahçenin ortasında çeşitli yerlerde bulunan mezar stelleri sergilenmekte.Nereden bulundukları hakkında en ufak bir açıklama dahi bulunmadığından sanki hep kaledeymiş gibi bir izlenim yaratıyorlar.Ama işin en saçma yanı,duvarlarda yazmakta olan “Kaledeki kemirgenler”,”Kaledeki hayvanlar” tarzı levhalar.Kertenkele yazıp bu hayvanın mitolojideki açıklamasının verilmesi elbetteki bilgilendirici ama başlık ile pek bir bağlantısı yok.

 

Bahçenin içerisinde ,caminin ardındaki kuytu köşede tarihi kerevetler yer almakta.Dört-beş ayrı tip kerevet sergilenmekte.

 

Merdivenleri aşınca ilkin Cam Eserleri bölümüne ulaşıyorsunuz.Burada,oldukça loş bir ortamda batıklardan çıkarılan cam objeler sergileniyor.Bu kısım daha önceden de belirttiğim gibi oldukça loş,fotoğraf çekmek tam bir ızdırap.Daha da kötüsü camekanların üzeri oldukça pis,çok uzun bir süredir silinmedikleri aşikar.

 

Bir sonraki Yılanlı Kule denilen içerisinde batıklardan çıkarılan amforaların gösteriminin yapıldığı bir yapı bulunmakta.

 

Sonraki durak kapalı olan Alman Kulesi.(Neden kapalı olduğunu sorduğumuzda kulenin depo olarak kulanıdığı söylendi).

 

Aslında yolun sağında kale içerisinde bulunan forsalara ait kemiklerin göründüğü bir oda var.Görüldüğü diyorum,çünkü burasıda pek çok yer gibi kapalı.Cam ise o denli pis ki bir iki kemik anca görünüyor.Aslında babam uyarmasa buradan haberim olmaksızın geçip gidecektim.

 

Surların üzerinde benim yaptığım gibi Alman kulesinin altında kalan işkencehaneye gidebilirsiniz.İşkencehane geçtiğimiz yıllarda “Burada Tanrı yoktur” ibaresinin Latince imitasyonunun spekülasyonuyla gündeme gelmişti.Yazının daha sonradan latince bilmeyen bir aklı evvel tarafından kazındığını Murat Bardakçı tespit edip ilgili cahillerin yüzüne çarpmıştı.Bu kısım sapık haçlıların akılara durgunluk veren işkencelerini Türk esirlere uygulamaktaydılar.Türkler kaleyi teslim alınca burayı kullanmamış,kapı girişini tuğla ile kapatmışlar.Günümüzde uyduruk bir canlandırmayla açılmış durumda.Gatteneau Kulesi olarakta anılan yapının işkencehanesine karanlıkça bir merdivenden inerek ulaşabiliyorsunuz.

 

Büyük kulelerden birisi de İngiliz Kulesi.Kulenin giriş kapısının üzerinde tam ortada kral 4.Henrinin arması,yanında da kule yapımında katkısı olan asillerin armalara yer almakta.Kulenin girişinde,kapının her iki yanında da örme zırhlı iki asker bulunmakta.Büyük bir masanın yer aldığı odanın her iki yanında da birer kalyon maketi yer almakta.(Birisi MS Bounty).Tavana yakın yerlerde ,bir  tarafta Türk bayrakları,karşısında ise İngiliz bayrakları yer almakta.Duvarlarda ayrıca iki tane de aslan başı asıı.Ana odadaki en ilginç unsur,pencere pervazlarının birinin  içerisinde yer alan eski İngilizce yazılar.Yazım tarzı alışılmadık,sadece belgesellerde gördüğüm tip harflerle yazılmış.Bu yazıları günümüzde turist olarak gezen İngilizlerinde çözebileceğini sanmıyorum.

 

Ayrıca girişin sağındaki pervazın içerisinden üst katlara çıkılabilme imkanı var.Perde ile kapatılmış ama pereydi aralayınca üst kata çıkan dar merdivenleri görebildim.

 

Buradan başka bir kuleye daha,İtalyan kulesine gidebiliyorsunuz.Annem bu noktada bizi baba-oğul baş başa bıraktı.Bizde baba oğul kafa kafaya vererek kulenin kapısına dek gittik.İtalyan kulesi de kapalı olan birimlerdendi.Meşhur Karya Prensesinin sergilendiği galeride kulenin karşısındaki odada.Ayrıca 5 YTL ödenerek girilen bu galeri de kapalıydı.Milas yakınlarındaki Labranda antik kentinden getirilen prensesin cesedini ancak belirli saatlerde ziyaret edebiliyorsunuz.

 

Bu noktadan kısa bir koridoru geçerek bahçeye ulaşabiliyorsunuz.Fakat buradaki tavan yapısı klasik Fransız kiriş bağlantılarıyla oluşturulmuş.Hemen buradan çıktığınızda sağınızda küçük bir namazgah ve çok sayıda Osmanlı mezar taşı duvara dayalı bir şekilde durmakta.

 

Su altı arkeoloji müzesi saat 14-16 arası gezilebilmekte.Biz yine bir su altı batığı ve buluntularını seyrettik.İngiliz Kulesinin tam karşısında yer alan bu binadaki buluntularında çok sayıda fotoğrafını çektik.

 

Aşırı sıcak altında ailecek yaptığımız geziyi bitirdikten sonra ailemden ayrılıp gezime tek başıma devam etmeye başladım.Hedefim sahili takip edip öteki kale kalıntılarına ulaşmak ve oradan yel değirmenlerini aşarak eve dönmekti.Oysa kale kalıntılarının askeri bölgede kaldığını öğrenince rotayı değiştirmek zorunda kaldım.

 

Sahil kısmındaki cami eski camilerden birisi.Kale yakınlarındaki diğer camide yaklaşık ikiyüz küsur yıllık.Onun dışında kasaba Rum yerleşimi tarzında.Bununla beraber kasabada orijinal bir Rum evi olduğuna da inanmıyorum.Sahilde Yağhane olarak anılan eski bir yapı var.Günümüzde İstanbuldaki benzerleri gibi özel sektörün elinde lokanta,eğlence merkezi tarzı bir kullanımı var.

 

Yeni rotam,yedi harikadan biri olan Mauseleum’un kabri oldu.Buraya da giriş 5 YTL.İlkokula gitmeden önce hayal gibi hatırladığım bu yapıyı bulmam çokta kolay olmadı.Eskiye göre oldukça toparlanmış,düzenlenmiş ama yine de beyaz taşların amaçsızca sağda solda yığılı durduğu bir yer gibi izlenim yaratmaya devam ediyor.

 

Girişe göre solda,bir odacıkta mekanın bir maketi yer almakta.Üstü kapalı ama etrafı açık alanda ise yapının tarihçesi ile ilgili bilgilerin yer aldığı kağıtlar,çizimler bulunmakta.

 

Buradaki en ilginç detay,yaklaşık yirmi metre uzunluğunda,küçük bir odacığa açılan bir koridor.Toprak altından uzanan,ancak bir kişinin geçebileceği bir genişliğe sahip koridor oldukça havadar hatta rüzgarlı.

 

Mauseleumdan ana yola çıkarken sağınızda 1750’li yıllardan kalma bir camiyi bırakarak geçiyorsunuz.Tipik,beyaz Bodrum evlerini de aşıp ana yola tam çıktığınızda ilçenin hemen her yerinde onlarcasını görebileceğiniz  kümbetlerden birisini görüyorsunuz.Destur alarak içerisine girdiğim kümbet denilen bu yapıyı kısaca anlatmaya çalışayım.

 

Kümbet bir nevi Türk tipi sarnıç.Bu tipo kurak dönemleri yaşayan bölgelerde kullanılan su depolama amaçlı yapılar.Küçük bir kapıdan girilen kümbetlerde su kesimi yol seviyesinin altında başlamakta.Kümbetlerin tavanı tuğla örme tarzında yapılmakta.Genelde uzaktan beyaz bir mantar gibi görülen kümbetler çokta su almamakta.Benim girdiğim kümbette neredeyse hiç su kalmamış durumdaydı.Kümbetlerin zeminine hemen kapı girişinden başlayan basamaklı,taş merdivenler vasıtasıyla ulaşabiliyorsunuz.

 

Basit bir hesap yaparak kümbetlerin kalabalık bir nüfusu uzun süre susuzluktan koruyamayacağını görebiliyorsunuz.Aslında yapım dönemlerini göz önünde bulundurursanız kümbetlerin hepsi yerleşim alanlarının dışında.Yol kenarında,değirmenlerin yakınlarında kısa süreli su ihtiyaçlarının giderilmesi amacı güdülerek inşa edilmişler ama şehirlerin büyümesi nedeniyle artık şehrin bir parçası haline gelmişler.

 

Son durak olarak Bodrum amfitiyatrosuna yöneldim.Ufak bir yapı gibi görünsede yaklaşık olarak kapasitesi 13 bin kişi.Ve tabii ki girişi 5 YTL.Cimriliğime denk geldi,içeri girmedim.Fakat dışarıdan çok sayıda fotoğraf çektim.Tiyatronun yamacında kurulu olduğu tepenin üst kısımlarında birkaç kaya mezarı var.Sıcağın fazlalığı ve yorgunluk sebebi ile kaya mezarlarının olduğu tepeye tırmanmayı göze alamadım.

 

Çarşamba gününün hedefi sosyetenin son zamanlardaki en gözde mekanı Türkbükü oldu.Aslında Götürkbükü diye adlandırılan bölgeye Bodrumdan adambaşı 3 YTL karşılığı yarım saat kadar süren bir yolcuk ile ulaşabiliyorsunuz.

 

Yolculuktan öne Torba beldesinden geçiyorsunuz.Gözlemlediğim kadarıyla hoş bir marinası,nispeten düzenli yapılarıyla fazla gelişmemiş bir belde ki bence bu bir olumsuzluk değil aksine avantaj .Torbanın handikabı koydaki balık çiftlikleri sadece.

 

Çam ağaçlarının arasında yapılan yolculuk sırasında çok sayıda arı kovanını görüyorsunuz.

 

Yolda yine değirmenler var.Biz bunları birbirimize işaret ederken bir köylü kadın lafımıza karıştı.Gençken eşeklerle sabahtan bu değirmenlere nasıl buğday getirdiklerini,neler yediklerini,eskiden ne kadar dayanıkı ve sağlıklı olduklarını ama günümüzde artık hep hasta olduklarından bahsetti.Biz eskiden orman yokmuydu,buğday tarlaları mı vardı diye sorduysakta kadıncağız kendi geçmişinde kalan dünyada olduğundan sorularımızı yanıtlamadı.Aslına bakarsanız duyduğundan bile şüpheliyim.

 

Yolun devamında Gölyaka beldesinden geçiyorsunuz.Sosyetenin eski gözbebeği olan bu yörede pekte bir şey bulabildiğimi söyleyemeyeceğim.

 

Esas hayalkırıklığını Türkbükünün kendisi.Sığ ama temiz bir sahil şeridinde,deniz üzerinde iskeleler ve onlara bağlı dubalardan oluşturulan bir kıyı hayal edin.İskele ve dubalar tahminimce sahil şeridindeki otellere ait olmalı.Yazın,canlı sezonda sanırım buralara benim gibi nasosyetik kişilere yer olmaz.

 

Sahilin minibüs yoluna yakın kısmında denizde güzel bir kumluk var.Ama ilerledikçe kıyı taşlaşıyor.Çok değişik bir yosun yada başka bir canlı öğe kıyı boyunca uzanmakta.Çok sayıda,çeşitli boyda kefal ve ispari denizde adeta kaynamakta.Sahil boyu gezimizde peşimize bir köpek takıldı ve bize yol boyu eşlik etti.

 

Sahilde pek bir güzellik yada enteresanlık olmadığı için ara sokaklara girdiysekte buralarda da aradığımızı bulamadık.Özellikle yöreye adını veren bükün burun kırıcı kokusundan bahsetmeden edemeyeceğim.

 

Kıraç tepelerde çok sayıda küçük kaya mezarı var.Şaşaalı olmamaları ve boyutları bu mezarların orta sınıf insanlara ait olduğu izlenimini uyandırmakta.Ama kasabanın boş hanelerini göremedik.

 

Burada da düzensiz ve plansız bir imar hareketi şuursuzca,magazin dünyasının gazıyla sürmekte.

 

Bodruma,yöreden yarım saatte bir saat başları ve buçuklarda minibüs var.Ama Bodruma dönüşte araçlar ana baba günü oluyor.o nedenle Bodrumdan Gölyaka,buradan da Türk bükü yapılmalı.

 

Günlerden Perşembe.Tek başına bir sefere karar verdim.İlkin Gümbete indim.Sahil umduğumdan kalabalıktı.Genelde yaşlı bir nüfus ağırlıkta.Ama çok sayıda rusun arasında tek tük güzeli de mevcut.Sahil hattı boyunca otellere ait yerler olduğu gibi belediyeye ait ücretsiz bir yerde var.Ama belediyenin yeri pek güzel değil.Otellere ait şezlonglara da uzandım kimse gelip bir şey demedi.

 

Deniz harika,su ılıktı.Çok sayıda kefal yüzmekte.Ama suyun içerisinde karınca yuvası gibi açılmış çok sayıda tümsek vardı.Birkaç tanesinin başında beklediysemde herhangi bir canlıya rastlayamadım.Gümbetten Bardakçıya doğru uzanan sahil ise çakıllarla kaplı.Özellikle bir yerde çok sayıda Rus vardı.Yabancı gibi içeri girdim ve dolandım.

 

Bodrum ile Gümbet arasında kalan burnun üzerinde sıralanan değirmenlere gittim.Sahilden tepeye kadar o güneşin altında çıkmak pekte akıl karı değildi.Kümbete vardım ve içerisine bakındım.Kapısı kilitliydi ve içerisi depo gibi kullanılmaktaydı.Kapının üzerinde Arap harfleriyle  bir şeyler yazmakta ama nedir bilmiyorum.

 

Kümbetten değirmenlere çıkan yolun çok güzel bir manzarası var.Tüm Bodrum ,her şeyiyle ayaklarınızın altında, gözlerinizin önünde.Yolun solundaki alan özel mülk,dikenli tellerle çevrili.

 

Sırtta toplam sekiz tane değirmen var.Bu değirmenler ve manzara için çok sayıda turist otobüsü gelmekte.Öyle ki otobüsün biri geliyor bir diğeri dönüyor.Ayrıca özel olarak rehberlik yapanlarda yok değil.Burada turistlere hediyelik eşya satan bir Pazar var.Yolun aşağısında kapalı bir kümbet daha var.Birde uyanığın teki deve ile turistlerin fotoğrafını çekmekte.Keriz olunca ekmek çıkıyor demek.

 

Burun volkanik yapıda.Kayaların akışkan şeklinden bu rahatlıkla anlaşılabilmekte.Değirmenlerin bazılarının kapısı kapalı,hatta bir tanesi depo olarak kullanılmakta.Bir tanesi tam ortadan ayrılmış hasarlı.Sadece bir tanesinin mekanizması sağlam.Geceleri ise nedense hepsi değil de bir iki tanesi aydınlatılmakta.Bu da bir muamma;tıpkı bu değirmenlerin tek bir tanesine bile kanat takılmamış olması gibi.

 

  Bodruma dair…

 

Bodrumda terminaldeki tuvaletin yanında,duvarda bir harita var.Gördüğüm en kapsamlı harita da bu.Bunun fotoğrafını çekin ve bununla gezin.

 

Bodrumda balık ucuz.Sahilde taze balık bulabilirsiniz.Balıkların boyutları oldukça iri ve dediğim gibi ücretleri de düşük.

 

Bodrumdan İstanköye feribotlar var.Kalkış 10’da,dönüş 16:30 da.45 Euroluk yolculuk pekte ısınamadığım şekilsiz araçlarla yapılmakta.Vizeme denk düşer ve havaya atacak para bulursam deneyebilirim.

 

2008 hedefleri…

 

Babamla Milası ve etrafındaki yakınca antik kentleri turlayacağız.Milasta bir gece kalmamız söz konusu.Düşük bir ihtimalle abartıp Muğla merkeze  de gidebilirim.

 

Yalıkavak listemde.

 

Kadıkalesindeki kilise ve Osmanlı çeşmesi babamın spesyal isteği.

 

Türkbükü Ağustos ayında izlenecek J  ,Sabak çarpma ile kefal yakalamaya çalışacağım,ardından hedef kaya  mezarları.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s