Boranın Otağı

Hükümdarlara hükümdarlık edenlerin hükümdarı sesleniyor…

Kuzey Ege Turu 2008 – bölüm 2

Assos - behramkale Assos - behramkale Assos - behramkale Assos - behramkale Truva Atı Truva Seyit Onbaşı Heykeli Çanakkale Abidesi 57. Alay Şehitliği Anzak Koyu Conk bayırı

Bu gün serbest zaman. İster otelde kalıp havuz yada denizin tadını çıkarabilir, ister tek başınıza birşeyler yapabilirsiniz isterseniz özel turlar ile Kazdağlarına çıkabilirsiniz. Turlar 50 -60 YTL ‘ye jiplerle insanları Kazdağı ‘na götürmekte. Dağda değişik rotalar var. Bizim turdan katılanlar bir iki göle gidip 7-8 saat gezdiler. Gidenler gayet memnundu yada benim gibi geride kalanlar hiçbir şey yapamadığından farklı birşeyler yapabilen herkes iyi birşeyler yapabilmiş oldu.

Kazdağlarında Tahtakuşlar etnografya müzesi adında bir yer var. Gitmedim ama televizyondan biliyorum.

Aslında bugün için planım Ören ‘e gidip içinden incecik bir su akan geniş bir nehir yatağında fotoğraf çekmekti .İster küresel ısınma,kuraklık, cahilane sulama deyin adına etkisi buralarda da hissedilmekte. Tembelliğimin esiri olarak otelde kaldım.

Denize girmek mümkün olmadı. İnanılmaz bir fırtına acımasızca kıyıyı dövmekte ve ne kadar pislik varsa kıyıya taşımaktaydı. Bizde sahilin sonundaki sazlıklara kadar gittik. Nehrin denize ılaşamayı cep yaptığı yerlerde turladık. Çok sayıda kurbağa bizi görmeleriyle beraber suya atladılar. Halbuki bir tanesini bile önceden görememiştik. Zamanla gözlerimiz alıştı ve kurbağaları seçer olduk.

Bu ceplerden biri uzaktan oldukça pis görünmekteydi. Yakından bakınca suyun akvaryumda balıklarımıza attığımız su pireleri nedeniyle kızılımsı pembemsi bir renge büründüğünü gördük. Ayrıca bu birikintilerin hemen hepsinin kıyısı yine akvaryumlarımızda balıklara attığımız su kurtları ile kaplıydı. İlginç hayat. Biz İstanbulda bunları bulup balıklarımıza atabilmek için akvaryumcuların kapılarını aşındırırken burada sebil bu canlılar.

Hiç bir şey yapamadım ama bir sonraki inanılmaz yorucu gün için iyi bir dinlenme oldu.

Son günün programı olabildiğince yoğun oldu. Önce Assos. Geyikli ‘ye gitmek için kullandığımız yolu takip ediyoruz genel olarak. Ardından sahile paralel giden bir yanı zeytinlikler diğer yanı lacivert ege suları olan dar bir yol bizi Assos ‘a götürüyor.

Assos, Aristo tarafından bir okulun kurulduğu, Midilli Adası ‘nın tam karşısında yer alan ve günümüzde sadece üç-beş  sütununun ayakta durduğu Athena tapınağı olan bir antik yerleşim. Tiyatrosu, meclis binası ve üç kilometrelik surları ile tam teşekküllü bir kent imiş. Günümüzdeki adı Behramkale olan yerleşimin parke taşlarından yokuşu çıkarak sunağın olduğu kısma ulaşılıyor. Tek tük duran sur kalıntıları dışında pek bir şey yok. Fakat, uzun süren bir fakat ile araya girmek istiyorum. Kahvede birşeyler içtiğiniz bir iki taş masaya dikkatlice bakın gittiğinizde lütfen. Antik sütun başlıkları üzerinde çayınızı, kahvenizi, ayranınızı içiyorsunuz.

Antik kente girmeden solda Hüdavendigar Camii ‘ni görüyorsunuz. Bursadaki kuruluş dönemi camilerine benzer bir yapısı var.

Antik limanın olduğu sahile inerken şehrin diğer parçalarına görülebilmekte. ( İnmedim ) Burada konaklama ve birşeyler yeme imkanı var.

Behramkale sokaklarında köylü kadınlar size birşeyler satmak için uğraşıyorlar. Ne alırsanız alın bir yandaki tabla size başka birşeyler satmaya çalışıyor. Özellikle çaya atılan bir kekik türü var. Kadıncağızlardan birisini kırmamak için aldık. Çayın içine katıldığında güzel bir koku ve tat katmakta. Hafif biraz limon tadı ( belki de zihnimin bir oyunu ) da alıyorum.

Kasabanın girişinde sizi bir lahit karşılamakta yada uğurlamakta. Uzakta dört gözlü, taş bir köprü görülüyor.

Behramkale yani Assos Ayvacık ‘a bağlı. Truva ‘ya gitmek için Ezine ‘den geçtik ve bir peynircide durup peynir aldık. Bilirsiniz Ezine bu işin kompetanlarından…

Truva… Belki de adını ilk duyduğum, arkeolojiye ilgi duymama neden olan antik şehir. Rehberimiz pek bir şey göremeyeceğimiz söylediğinde bu kadarda çıplak bir yer göreceğimi ummuyordum. Almanlar gerçekten iyi çalışmış.

Şehre giderken yolun solundan toprak bir yol Çıplak Köy denilen bir yerleşime gitmekte. Rehberimizin dediğine göre buradaki cami ve evlerde çok miktarda devşirme madde kullanılmış. Asıl Truva ‘nın burası olduğu söylenmekteymiş.

Truva kalıntılarından çok Homeros ‘un hikayesi birde Schlimann ‘ın çaldığı hazinesi ile anılmakta. Aslında tek bir hikaye de yok.  Aslında Truva Savaşı ‘na dair ciddi bir kanıtta yok.  Sadece 6. katmanda yanık buluntular ve silah parçaları bulunmuş.

Deniz tanrıçası Thetis o denli güzeldir ki Zeus olsun Poseidon olsun onunla evlenmek ister. Kahinler Thetis ‘in doğuracağı çocuğun babasından daha güçlü ve akıllı olacağını söyleyince bu iki tanrı aradan sıyrılıp Teselya Kralı Peleus ‘un başını yakarlar. Hatunun güzelliği ve kehanetten bir haber olması nedeniyle Peleus olaya balıklama atlar.

Düğün başlar Pelion Dağı ‘nda ,herkes oradadır. Sadece bir kişi , nifak tantıçası Erins çağrılmamıştır. Erins buna oldukça bozulur ve sessiz sedasız gelip masaya, üzerinde ” tanrıçaların en güzeline ” yazan bir elma bırakıp sıvışır. Nifak tohumları ekilmiştir ve masada gerilim artar. Kimdir en güzel kadın?

Olimpos ‘un efendisi Zeus devreye girmek zorunda hisseder kendini. Üç aday koyar. Hera, Athena ve Afrodit ‘tir adaylar. Seçimi yapacak olan Truva Kralı Priamos ‘un oğlu Paris ‘tir. Paris, bir kral oğlu olduğundan habersiz günümüzde Kazdağı olarak anılan İda Dağı ‘nda sürülerini otlatır, kavalını çalar dolaşır. Yine kahinler Priamos ‘a da oğlunun büyüyünce başına bela olacağını söylemiş , oda çocuğu öldürsün diye bir çobana teslim etmiştir. Çoban bebeğe kıyamamış birde büyütmüştür. Görülüyor ki antik devirlerde kahinlerin her zaman doğacak çocuğun başa bela olacağına dair bir kehanetleri var. Birde öldürülsün diye verilen hiçbir çocuğunda öldürülmemesi durumu. Neyse Paris yine mesai saatleri içerisinde koyunları otlatırken her üç tanrıçada karşısına çıkıp elmayı önüne bırakıp ayartmaya, kendini seçtirmeye çalışır.Paris bir türlü seçim yapamaz çünkü üç kadında gerçekten çok güzeldir. ( Burada hayal güçlerinize destek için Hera ‘yı Aida Yespica yada Monica Belluchi, Athena ‘yı Anna Falchi, Afrodit ‘ide Elena Santarelli ‘ye oynatırdım ) Rüşvetin bini bir paradır. Hera Paris ‘i dünyanın efendisi yapacağını söyler, Athena dünyanın en bilge insanı yapacağını söyler. Ama Afrodit dünyanın en güzel kadınını vadedince Paris duraksamaksızın elmayı Afrodit ‘e verir. (Eh, onca yıl dağlarda çobanlık yapan genç napsın krallığı, napsın felsefeyi ) Afrodit memnundur ama Türk filmlerinden de öğrendiğimiz gibi dünyadaki en tehlikeli kadın reddedilmiş bir kadındır (ki burada bunlar hem iki tane hemde tanrıça )

Paris bir şekilde babasının yanına döner. Oradan da bir bahane ile savaşçılıkları ile ünlü Spartalılara ,Sparta kralı Menelaos ‘a ,aslına bakarsanız Menelaos ‘un karısı ve hemşerisi Truvalı Helen ‘i görmeye gelir. Gelir gelmesinede giderken yanında gelen Helen ‘dir.

Aslında Yunanistan ‘da Truva ‘lıları seven kimse yoktur. Truvalılar zengindir ,boğazı tutarlar. Priamos ‘un şehrini saran surlar öyle güçlüdür ki hiçbir gücün kendini alt edemeyeceğine inanır. Yunanistanda da birlik yoktur. Agamemnon Truva ‘ya saldırmak ister ama Menelaos hep savuşturur kardeşinin taleplerini. Bu kez savaş kaçınılmazdır.

Ordular karaya çıkar,şehri kuşatır. Ama gerçektende surlar güçlüdür. Hera, donanma ilerlerken rüzgarları uygunlaştırarak destekler saldırıyı .Ama on yıl olur bir gelişme olmaz. Artık kuşatmayı kesmek, geri dönmek ister istilacı güçler. Bir Menelaos diretir kuşatma için. Tanrılar ,yarı tanrılar, kahramanlar çıkmaza dönmüş kuşatmada bir şey yapmanın peşinde koşarken Aka ordusundan Odysseus tahta at fikri ile gelir.

Donanma geri çekilmiş gibi yaparak Bozcaada ‘nın arkasına saklanacaktır. En iyi savaşçılar ve generaller tahtadan yapılmış bir atın içine binecek ve bu at geri çekilmenin hediyesi olarak Truvalılara bırakılacaktı. Bu işin başarılması için biraz daha gerçekçilik katılması gerekmekteydi.

Ertesi sabah Truvalı askerler yıllardır gördükleri kuşatmacıların hiç birisini göremediler. Aslında sadece büyük, tahtadan bir atın etrafında bir grup askerle karşılaştılar. Tüm askerler kaçarken içlerinden birisi ,Sinon adında olanı esir düştü. Fazla bir işkence bile gerekmedi konuşması için. Akaların yenilgiyi kabullendiklerini, ama dönüş yolunda başlarına bir bela gelmemesi için tanrıça Athena ‘ya sunak olarak bu tahtatı yaptıklarını ve Truvalıların sur kapılarından bu atı ganimet olarak sokamamaları için bu kadar büyük yaptıklarını anlattı. Bu at Akaları koruyacak ve Truvalıları tanrılar kendileri yok edeceklerdi. 

Truvalılar bu korumayı kendi şehirlerine almakta tereddüt etmediler ve binbir güçlükle şehre soktular. Gece herkes zafer sarhoşluğu içinde kendinden geçmişken, atın gövdesinden bir kapak açıldı ve savaşçılar teker teker, sessizce dışarı çıkarak önce nöbetçileri ortdan kaldırıp, şehrin kapılarını açtılar. Dışarıda bekleyen yandaşları ile şehirde katliam yapıp herkesi öldürdüler. Menelaos on yıl sonra karısına kavuştu ve tüm şehri arkalarında bir kül ve harabe halinde bırakıp Sparta ‘ya döndüler.

Aslında bu savaşın –yapıldığı bile şüpheli- yapıldığı sırada deprem olduğu ve bunun sonucunda surların yıkılması sonucu Akalaraın şehre girdiği söylenmekte. Ayrıca at ‘ın Poseidon ‘un simgesi olduğu ve Poseidon ‘un hem denizlerin hemde depremlerin tanrısı olduğu biliniyor. Ama Homeros ‘un konuyu etkili kılabilmesi de bu versiyonda daha çarpıcı olmuş.

Bugün şehre girerken bunun anısına yapılmış tahtadan bir at giriş kapısının önünde görülür. Merdivenle bir bölmeye çıkılır. Buradan pencerelerden sağı solu izlemek güzeldir,zevklidir. Bu atlardan bir tane daha da Gelibolu trafında bir yerlerde varmış. Bu atta Troy filminde ( Truvanın ingilizcesi ) oynayan orjinali imiş.

İçeride pek bir şey yoktur günümüzde. Dokuz katlı bir höyük olan Truva Almanlarca o denli iyi temizlenmiştir ki pes dersiniz ancak. Aslında burada ilk araştırmaları İngilizler başlatır ama elde tutulur pek bir şey çıkmayınca British Museum parayı keser. Oysa Almanlar bu tip işler için ta o zamanlardan sponsorluk sistemi geliştirmiştir. Schliemann bu sistemle buraları doya doya , güle oynaya kazabildi.

Netten bu adamı aradığınızda üzerinde türlü mücevherin , kıymetli eşyanın olduğu gudubet bir kadın ile karşılaşırsınız. Kadın Schliemann ‘ın karısı ,mücevherler ise Priamos ‘un.

Göremediğim aslında pekte bir şey kalmadığı döylenen 10,000 kişilik bir tiyatrosu varmış. Bununla beraber odeon olarakta kullanılan küçük ama sağlam bir tiyatrosu daha var. Standart olaral Bluterion gibi yapılardan (yada ne kalmışsa geriye) yanlarından geçtik.

 İki güzel nokta var.İlki, dokuz katmanında kesit olarak gösterildiği bir toprak tabakası. Burada tarihsel süreç ve yığılma izlenebilmekte. Bu dokuz dönemle ilgili bilgielimde var ama sıkmamak için yazmıyorum burada.  Diğerinde ise 4000 yıllık bir sur parçası sergileniyor. Yelken şeklinde bir tente tarafından üstü örtülmüş ,kırmızı pişmiş topraktan kalın bir sur.

Buradan Eceabat ‘a geçmek için Çanakkale ‘ye doğru ilerliyoruz. Merkeze yaklaşırken yolun sağında Çanakkale müzesi görülebilir. Truva ‘dan çıkarılanlar (Almanların taşıyamadıkları yada taşımaya değer bulmadıkları parçalar herhalde ) önce 1911 ‘de Çanakkale ortaokulunda saklanmış. 32 ‘den  1984 ‘e dek kiliseden çevrilme bir binada sergileme yapılmış. O yıldan beri bu binada. Yakınından hızla geçtik. Ama okul binası gibi göründüğünü söylemeden geçemeyeceğim.

Çanakkale merkezde araçtan inecek vaktim olmadı. Güzel, hatırladığım kadarıyla ahşap bir saat kulesi var. Var ama bizim şuursuz zihniyetimiz önüne ondan daha uzun , uçube apartmanlar dizerek bu anıtı perdelemiş.

Çanakkale rüzgarı ile meşhur , küçük bir şehir. Kasaba irisi denilebilir ama İstanbul gibi bir şehirden sonra her yerin biraz küçük göründüğü de bir gerçek.

Çanakkaleden arabalı vapurla yarım saat kadar bir sürede Eceabat ‘a geçilmekte. Eceabat ‘ta sahilde pek çok restoran var. Fiyatları makul. Yoğurtları harika. Benim gibi kaymak denilen nesneden haz etmeyen birine  bile hapır hupur yedirtebildi kendini. Birde bir tabak şekilsiz, ince biber getiriyorlar tadımlık. Oldukça acı. Pek bozuntuya vermesemde epeyce canımın yandığı bir gerçek.

Eceabat ismini Süleyman Bey ile beraber Rumeli ‘ye geçen akıncılardan biri olan Ece Bey ‘den almakta. Tarihimizin pek bilinmeyen, anlatılmayan bir sayfası  Rumelinin fethi. 100-150 kişi ile alınan toprakların, kalelerin haddi hesabı yok. Ece Bey de bunlardan birisi.

Eceabat halkı gayet organize olmuş. Çanakkale savunması ile ilgili haritalar vb her yerde görülebilmekte. Keşke yurdumun başka köşelerinde de insanlar en azından yörelerinde yaşadıklarından haberdar olsa.

Birde Ağustos ayı içinde sanırm domates festivalleri var.

Buradan Gelibolu yollarında milli parka doğru ilerliyoruz. Karşı kıyıda Fatih ‘in yaptırdığı Kilitbahir Kalesi alışılmadık yonca şekliyle dikkat çekmekte.  Dar , dolambaçlı bir yoldan ilerleyerek milli parka giriyoruz. Parkın girişi bir kale girişini andırmakta ki tahminende öyle olmalı.

Solda Edirnedeki tahkimatlar gibi onarılmış tabyalar var. O kadar güzel onarılmış ki sanki bugün dahi savaşa hazır gibi. Yolun sağı hemen hemen her tepede ,her yamaçta şehitliklerle bezeli. Türk ordusu manga manga yok oluşu ve ölümü umursamaksızın direnmiş.

İlerilerde yolun solunda, deniz kıyısında Havranlı Seyit Onbaşı ‘nın devasa bir heykeli var. Detaya girmeyeceğim. Tüm arkadaşları top atışı sonucunda şehit düşen onbaşı,yaralı bir arkadaşı ile beraber 300 küsur kiloluk mermileri topa sürer ve üçüncü denemede zırhlı gemilerden birini ağır yaralar. Gemi kontrolden çıkarak mayın hattına sürüklenir ve batar. Seyit onbaşı bir daha o mermileri kaldıramaz hiç. Nasıl ateş ettiği sorulduğunda ise “subaylarımızı izledim hep ” der.

Yola devam. Mütemadiyen yangın çıksa da yeşil, çam bir örtü kaplı. Seddülbahirdeki anıt ve şehitliğe gidiyoruz. Ben çocukken Uğur Dündar buraların durumunu ,rezaletini göstermiş ,halkı harekete teşvik etmişti. Ender olarak gerçek gazetecilerde ülkemde çıkmakta. Bugün ise buralar bakımlı mekanlar. Gıyabi bir şehitlik yapılmış. Hızlıca dolaştım. Ülkenin ve imparatorluğun her yerinden ,hatta artık Osmanlı toprağı olmaktan çıkmış yerlerden bile Türklük için savaşmaya gelip şehit olmuş atalarımızn mezarları arasında dolaştım. Süperman ,Spiderman (örümcek adamda artık spiderman oldu ya,pes ) gibi hayallere karşın bu gerçek kahramanlar nedense artık unutulmaya yüz tutmuş. Yaş en fazla 26.

Çatalca taraflarından pek çok rum, çeşitli yerlerden musevi ve ermeni askerlerde bizimkilerle beraber yatmakta. Allah onlardan da razı olsun ,ne diyelim.

Savaşların tarihçesinden bahsetmeyeceğim. Gençlerimizin alacakları cep telefonu için yaptıkları araştırmanın yarısını bu konuda yapsalar alim olurlar. Neyse…

57.Alay Şehitliği ‘ne gelmeden solda Lone Pine denilen düşman mezarlığı var. Adamların mezarlıkları düzenli, bakımlı . Her yıl Avustralya ve Yeni Zelanda ‘dan buraya geliyorlar. Şafak Ayinlerini hatırlarsınız. Burada yabancı bir araç gördük. Bizim için önemli olan 57.Alay Şehitliği tabii ki.  Mustafa Kemal ‘in ihtiyat kuvvetlerini asıl çıkartma noktasının burası olabileceğinden şüphelenmesi nedeniyle Saros Körfezi yerine burda tutması nedeniyle yarımadanın düşmesi engellenmişti. Askeri deha olmak bu demek. Bu şehitlikte hekim Dimitroyati de yatmakta. Ailesi Bizans hayalleri içindeyken, Türk arkadaşlarına destek olmak için herşeyi bırakıp dostlarının yanına giden bu asil insan olmak istediği yerde ,arkadaşlarının yanında yatmakta. Benimde atalarımın geldiği Mudurnu ve Kırım ‘dan  gelip şehit olarak yatanlarda var burada. Her yerden gelenler var.

Sadece şaşırdığım şu oldu. İnsanlar Şam, Sofya yazan mezartaşlarına bakınca şaşırıyorlar ne ilgisi var diye. Buraların bir zamanlar bizim olduğu ,buralarda bir zamanlar (kısmen kimi yerlerde hala) bizden birileri olduğu ne kadarda çabuk unutulmuş. Yazık.

Buradan Conkbayırı ‘na gidiyoruz. Burada Mustafa Kemal ‘in saatinin gelen bir şarapnelle parçalandığı yerde iki anıt var. Ama buradan bakıldığında savaşla ilgili okunanlar yerine daha net oturuyor. Burasının düşmesi pek çok yere hakim, önemli bir mevkiinin kaybının telafisi mümkün olabilir miydi? Aşağıda ,sağ tarafta meşhur tuz gölü. Askeri hartalarda defalarca gördüğüm göl. Çıkartma yapmak için oldukça müsait bir sahil. Burada düşmanı değil durdurmak, oyalamak bile imkansıza yakın. Sonrasında ise savunanların iyi pusular kurabileceği yer şekilleri görülüyor. Restore edilmiş siperlerde görülebilmekte.

Alan aslında çok geniş. Detaylı bir şekilde gezmek günler alacaktır. Bu konuda Askeriyenin kalın bir kitabı var bildiğim en detaylı kaynak olarak. Bundan sonra ise Erol Mütercimler ‘in Gelibolu 1915 isimli araştırması bu konuda en iyi eser.

Artık dönüyoruz. Henüz Gelibolu ‘dan çıktık çıkmadık bir benzin istasyonunun arkasında mini bir hayvanat bahçesi görüyoruz. Rehberimizin en büyük sürprizlerinden biri bu oldu. Gezilebilecek, bir onbeş-yirmi dakika ayrılabilicek bir yer.

Sonuçta İstanbul ‘a dönüyoruz.

 

Ağustos 19, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

Kuzey Ege Turu 2008 – bölüm 1

Ayvalık - Eski Gümrük  Ayvalık   Ayvalık - Tavuk AdasıCunda Adası  Cunda Sokakları  Cunda SokaklarıCunda Sokakları  Tavuk Adası - Ayvalık  Cunda Tepesinden manzaraŞeytan sofrası  Gayikli Sahili  Bozcaada - Rüzgar gülleriBozcaada - Ayazma Plajı  Bozcaada - Ceneviz Kalesi  Bergama Bergama  Bergama  Foça -Siren KayalıklarıFoça -Atatürk Adası  Foça   Foça

Tüm çok geceli turlarda olduğu gibi gece yarısı Ayvalık ‘a ,daha doğrusu Akçay ‘a doğru yola koyulduk.

Sabahın epeyce erken saatlerinde Akçaydaki otelimize giriş yaptık. Normalde sabahın kör saatinde otellere girebilmek mümkün değildir ama şansımız yaver gitti. Otel eski  tip. Öyle kart takınca çalışan elektrikler falan yok burada.

Turumuza Ayvalıktan başlıyoruz. Ayvalıktan tekne turu ile Cunda Adası ve çevre adalara gidilecek ilk aşamada. İskeleye gidene dek kasabanın zengin bir rum yerleşimi olduğu farkediliyor. Nasıl olmasınki uçsuz bucaksız zeytinlikler inanılmaz bir servet bağışlamış rumlara. Mübadele ile yerli rumlar Yunanistan  ‘a  göçerken ,Midilli ve Girit ‘in Türkleri buraya yerleştirilmiş.  Rumlar buralardan giderlerken “nasıl olsa birgün döneriz,yolda haramiye ,hayduta çaldırmayalım”  diye servetlerinin büyük bir kısmını buralarda bırakmış. Kuyulardan ,sarnıçlardan ,bilimum duvarlardan zamanla küçük hazineler bulunur olmuş. Mübadelede adı geçen hemen hemen her yerde var olan benzeri hikayeler burada da geçerli.

Yunanlılar Aivali derlermiş ama ne demektir bulabilmiş değilim.  Biz gidemedik ama etrafı otellerle, pansiyonlarla dolmuş bir Sarmısaklı Plajı var. Onun dışında sahilde pek çok restoran bulunmakta.

Ayvalık ‘ın içinde daha önceden de değindiğim gibi rumlardan kaldığı aşikar pek çok bina var. Şu an Tansaş olarak çalışan eski zeytin yağı fabrikası gibi pek çok yapı uzun bacaları ile dikkat çekmekteler. İskelenin sağındaki eski gümrük binası da görülmeye değer. Vakit olsa Ayvalık sokaklarını arşınlamak vardı .Olmadı. Ama tekne ile kıyıdan açılırken Ayvalık ‘ı seyretmenin tadı apayrı. Kiliseden dönme camisi (hele minaresi) ,zarif binaları ve Heybeliadadaki değirmenleri hatırlatan gözetleme kuleleri ile bende çocukluğuma ait günlere kısa bir geçiş hissi uyandırdı.

Önce şöyle bir Cunda Adasına uğradık. Teknede çalışan ihtiyarca bir amca Ayvalık ve civarı için sağlam araştırmalar yapmış. Notlarını gösterdi ama kesinlikle çoğaltmaya yanaşmadı. Verdiği ilginç bilgilerden aklımda kalanları paylaşmaya çalışacağım.

Adanın tepesindeki şapel ve değirmen şu an Rahmi Koç ‘a aitmiş. Daha ileride şu an Komili ailesine ait rahip okulu bulunmakta. Amcamın notlarında yapılış tarihleri ,oda sayıları herşey vardı. Yine bu notlara göre Taksiyarhis Kilise ‘sinin altından bu okula dek uzanan geçitler olduğu da yazmakta. Ayvalık ‘ın efsanelerinin biride ,Ayvalıklı papazların gitmeden önce kiliselerin arasındaki tünellerin bir yerine kiliselerinin paralarını sakladığı şeklinde.

Cunda ‘nın tam karşısında küçük bir adacık var. Üzerinde küçük bir kilise kalıntısı olan bu adanın adı Tavuk Adası. Zamanında rahibelerin kullandığı birde ikiyüz küsur odalı manastır vb varmış adada.  Daha da ileride bir başka adaya , çakırkeyiflerin kendilerine gelmeleri için bırakılmaları nedeniyle tımarhane adası adı verilmiş.

Ötelerde adlarını unuttuğum iki üç ada daha var. Sağ çaprazda üzerinde bir kule kalıntısının zorlukla seçilebildiği bir ada var. Sanırım Mezomorto paşanın güçlükle sığındığı ada bu. Sağ taraftaki bir adanın ismi Yunanca misk kelimesinden türediği rivayet edilen Moisinos adası. Adanın üzerindeki çiçekler ,kekikler bir kokarmış sormayın.  Yüzme molası verilen adanın adıda çok yakalanan bir balık olan medino benzeri bir şey.  Ötedeki ada ise Yunanın artık. Su çok derin ve her giren çok soğuk olduğunu söyleyince açıkçası  girmeye üşendim.

Tekne yolculukları 20 YTL. Buna sınırsız balık ve salata servisi olan yemekte dahil. Yörenin balığı papalina. Fakat mevsimi olmadığında hamsi veriyorlar.

Dönüşümüz Cunda Adasına oldu. Büyüme evrem askeri darbeye geldiğinden midir  Cunda yı oldum olası cunta olarak algılamışım o dönemler. Gerek Türk gerekse rum korsanlarının cirit attığı yöre Piri Reis ‘in kitab-ı bahriyesinde yunda olarak geçmekte. Ada kısa bir köprü ile günümüzde lale adası denilen ama eskiden soğan yada dolap adası olarak bilinen başka bir adaya bağlanmakta. Bu ada da ince bir yol ile anakaraya bağlanmakta. Köprünün, adayı anakaraya bağlayarak anlaşmalar gereği Yunanlılara kaptırılmasını engellemek için bir gecede yapıldığı yazmakta bazı kaynaklarda. Ülkenin ilk boğaz köprüsü olarak anılan yapı kimi modern çevrecilerce Ayvalık ‘ın kirliliğinin kaynağı olarak görülse de sanırım Cunda adasına vizesiz çıkabilmelerini sağlayanında bu köprü olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Cunda Adası ‘nda sahilde pek çok kafe bulunmakta. Bir tanesi –ki biz gitmedik ama kardeşim gitmiş- ince borulara açılan küçük deliklerden su damlacıkları fışkırtarak serinlik sağlamakta. Dondurmacılar genelde sakızlı dondurma satmaktalar. Çeşit çok. Ayrıca 2 YTL ‘ye karadut suyu içebiliyorsunuz ki değişik bir lezzet.

Oturmaktan sıkılarak kendimi sokaklara attım. Yaklaşık altı tane değirmen yada kule benzeri yapı var. Adanın tepesine giden yolların hepsini düzensizce ama merakla bir istila ordusunun yağmacı askerleri gibi bir anlayışla gezdim. Burada da Taksiyarhis kilisesinin etrafında epey güzelce rum evleri görebiliyorsunuz. Bazı evlerde mimarlarının ( belki de evsahiplerinin ) ad ve soyadlarının ilk harflerinin kazındığı işaretlerden burada da var. Bir nevi aidiyet duygusunun yansımaları bunlar.  Başta kiliseden bahsedelim. 1873 yapılı ,küçük kubbeli son dönem rum kiliselerinin tipik bir örneği. Avlusuna giriş yapılan kapının solunda ,yol kenarında bir çeşme vardı ama tüm susuzluğum a rağmen içmeye cesaret edemedim. Suyun içilip içilmediğini sorupta yanıt alamadığım ihtiyarında bir etkisi olmuş olmalı bunda.  Hali hazırda tamirat görmekte ve içinden çıkan türlü ikona vb de ağırlıklı olarak Bursa Arkeoloji Müzesinde. Kaçakta olsa girecek bir delik falan aradım ama bulamayınca yine arnavut kaldırımı sokaklara yöneldim.  Tepedeki şapel ve değirmene gelmeden sağda bir kilise ve birde şapel  kalıntısı çıkıyor. Kilisenin sadece apsis duvarı sağlam; şapelin ise bir duvarı yıkık ama içlerinin viran olduğunu söylemem gereksiz.

Tepeye ulaştığınızda güzel bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Önünüzde, Tavuk  Adası başta olmak üzere ardında Şeytan Sofrası  ve bilimum sırtlar sizi karşılıyor. Arkanızda ise yine bir iki küçük ada bulunmakta. En yakın adanın ortasında kulübemsi bir yapı var. Buna benzer küçük ve yalnız yapıları kimi koylarda tekne yolculuğu sırasında da görmüştüm.

Tepede, bir değirmen ve buna yaslanan bir şapel görülmekte demiştim. İçine girdim. Türlü ıvır zıvır ,bir iki sütun başlığı ile bahçesi süslenmiş.  Kulenin içine girdim ama üst kata çıkılmamasını ikaz eden bir yazıyı görünce üstlemedim.  

Buradan ayvalık sahilini takip ederek Şeytan Sofrası ‘nda gün batımı izlemeye gittik.  Önce ülkenin ilk boğaz köprüsü olduğu iddia edilen kısa bir köprüden ilerleyerek adı Soğan adası, lale adası ve dolap adası olan bir adaya oradan da sevgi yolu denilen daracık bir yoldan anakaraya ulaşılıyor.

 

Gün doğumu ve batımı işin esprisi .Ama koya tamamen hakim bu noktadan bu saatlerde gözlem yapmak başka bir haz. Tabii ki bu güzelliği baltalayan birkaç sene önce bölgenin atlattığı yangın olmuş. Gerçektende tepeden bakıldığında açısı iyice azalan güneşin gittikçe turuncuya dönüşen ışıkları kelleşmiş tepelere yansıyor. Neyse tekrar güzelliklere dönelim.

Şaytan Sof rası ‘na ulaşmak için küçük bir tuz gölünü solunuzda denizi sağınızda bırakarak bir tepeye çıkıyorsunuz. Reklamı iyi yapıldığından mı , manzarası iyi olduğundan mı yoksa her iki nedenden mi bilinmez oldukça kalabalık bir mekan. Almancı yoğunluklu kalabalığı aşarak şeytanın ayak izine ulaşmak epeyce sorunlu.

Şeytan sofrası dedikleri yer demir bir kafesin içerisinde korumaya alınmış bir kayanın üzerindeki şekilsiz bir yarık. Efsanesine göre şeytan bir ayağı burada diğer ayağı karşı tepede dururmuş. Dururmuşta bir Allahın kulu çıkıpta bu şeytanın ayaklarında ciddi sorun varmış , o bacaklara bu ayak pek bir minyatür kaçıyor dememiş. Bir başka rivayeti de ki bence ilki kadar palavra olmalı, buraya çıkan çobanlar buranın manzarasından etkilenerek durumu muhtara haber vermişler. Muhtarda bakıp bu güzelliği görünce, bu güzellikten bihaber tek bir Allahın kulu kalmasın ama bunu nasıl yapalım derdine düşmüşken bu taşı oyup bu söylentiyi yaymış.  Bence işin gerçek yanı ayakizi olduğu söylenen çukurun içine para atan zihniyet. Onca yer dolaştım ,türlü geleneği izledim, gözledim. Ama şeytandan ne dilek dilenir anlayabilmiş değilim. Hatta bana bunu soran bir arkadaşa da parayı atanların satanist olabileceklerini de söyleyerek günü kapadım.

Burada birde dilek ağacı var. Üzerine o kadar bez vb  takılmış ki ağaçta şaşırmış olmalı hangi dileği gerçekleştireceğine. Son zamanlarda bu tip ağaçlara birde kağıt mendil bağlamak moda oldu ki aman aman.

Ama yine de buranın manzarası ,gün batımında bürünülen renkler seyredilmeye değer. Kolay ayrılmak pek mümkün değil.

Ayrıca  bu tepe ile yakınında üzerinde verici olan bir tepe (hiç dikkat etmemişim ) aynı yükseklikte imiş. Fakat bu tepelerden hangisinden diğerine bakarsanız bakın diğeri daha alçakta görülürmüş. Buna tavşan kulağı denmekte ve buna benzer değişik varyasyonlarda coğrafi kuraldışılıklar mevcut.  Benim dikkatimi sadece yanan ağaçların olduğu bölgedeki kalıntı benzeri  taş yapı çekti.

 

Bir sonraki günün durağı Bozcaada. Ama Akçaydan Bozcaada ‘ya gidiş solunuzda yüksek yarların yanıbaşından çamlarla kaynaşan deniz manzarası ile bezeli. Sol tarafta yine çam ormanının devamı  görülmekte.

Bozcaada ‘ya gidiş Çanakkalenin Geyikli iskelesinden yapılmakta. İskelenin sağında ve solunda geniş kumsallar bulunmaktaysa da suyun tabiri yerindeyse “çivi” gibi olması nedeniyle pekte açılamadım. (Ne açılması diz kapaklarımı bir kere belki geçtim ) .İzlenimim olarak söyleyebileceğim Geyikli küçük bir köy. Pek gelişmemiş ,bence de bu daha da güzel bir hava katıyor.

Bozcaada ‘ya feribotlar yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk ile varmakta. Her yerde Bozcaada için bilimum deniz ürününü bulabileceğiniz ,yiyebileceğiniz bir yer olduğu yazmakta. Halbuki karidesler ,adı geçen bilimum balıkta feribotla size eşlik etmekte. Zaten adada ciddi bir balıkçı barınağı falanda göremedim.

Adaya yaklaştıkça adanın neden Bozca ada olduğu iyice anlaşılıyor. Ege de pek çok ada gibi sert kuzey rüzgarı ve kızgın güneşin acımasız ittifağı pekte canlı bir bitki örtüsü sunmamakta. Bununla beraber rüzgardan korunaklı yerlerde çam ağaçları vb görülüyor içlere gittikçe. En belirgin yapı iskelenin sağında kalan Ceneviz Kalesi. Ayrıca sol tarafta Alay Camii ve Köprülü Camii ‘nin minareleri size sessizce hoş geldin diyor.

Bozcada ‘yı gezmeden biraz olayın mitolojisine dalalım. Herodot ‘un “Tanrı insanlar uzun ömürlü olsun diye Bozcadayı yaratmış” dediği iddia ediliyor. Tabii ki Herodot ‘un Tenedos dediğini ekleyelim.  Poseydon ‘un oğullarından Kyknos Lapseki de otururken bir oğlu olur. Thenes isimli oğlam büyüyedursun annesi ölmez mi. Zaman herşeyin ilacı elbette. Tabii eskilerin çivi çiviyi söker sözünün kanıtı olarak Kyknos başka bir kadında bulduğu aşk ile Thenes ‘in annesi olan eski karısının acısını da unutur. Fakat üvey ana da üvey anadır hani. Bir kavalcının yalancı şahitliği ile bir iftira atarak oğlanı kovdurur. Oğlan bir şekilde bu adaya ulaşır. E dede tanrı ,baba kral olunca eğitimde sağlam oluyor. Türlü fikri ,konuşması ile halkın zamanla lideri olur. Adanın adı da bundan dolayı Thenedos olur.

Sonra baba pişman olur adaya gelir ama heyhat. Thenes babasının gemisine ait halatı keser ve babasının adaya gelmesini engeller tıpkı kavalcıların gelmesini engellediği gibi.

Çocuk için akıllı falan dedik ama Truva savaşına katılmak için giden Aşil ‘in donanmasına Bozcaada ‘dan taş attığıda bir başka efsanenin parçası.

Bir başka efsanede de olay Thenes ‘in kundağının denize bırakılması ,oğlanın kundağının kıyıya vurunca Bozcaadalıların onu büyüttüğü şeklinde kendine yer bulmuş. Pek çok farklı kültürde kendin edeğişik isimler yer edinmiş standart hikaye.

Feribot adaya yanaşadursun gerçek tarihine dönelim.

Adanın bilinen en eski sahibi Pelaglar. Ama sonrasında türlü Yunan kökenli kavmin ve korsan tayfasının elinde gelir gider ada. Elbetteki Roma ve ardılı bizansta sahibi olur adanın. Ardından Cenevizliler gelir ve sahilde görünen kaleyi yaparak boğazın girişinde (bir başka deyişle aynı zamanda çıkışında ) sağlam bir üs kurarlar. Sıklıkla da hristiyan korsanlarda buradan istifade eder. Taki Fatih buralara gelene dek Türkler için bir fesat yuvası olur. Fatih gelir ve alır. Sonrasında bir kezde Venedikliler adayı ele geçirirlerse de Osmanlılar adayı kurtarmayı başarırlar.

1.Dünya Savaşının hemen başında Çanakkale ‘yi kuşatan devasa donanma üs amaçlı olarak Bozcaada ve Gökçeada ‘yı işgal eder. Halkın büyük bir çoğunluğu zaten Rumdur. Bozcaadanın ardındaki koylarda donanma demirler ,buraya bakan tepelerin arkasındaki düzlükler genişletilir ve uçaklar için pistler inşa edilir. Ama Osmanlı daha doğrusu ittihatçılar boş durmamışlardır. Bozcaada müftüsü ve oğlu gizlice Çanakkale ‘ye haber uçururlar. Öyle ki Liman Paşa İngiliz donanması yola çıkmadan nereye gideceklerini bilir bu sayede. Ama hıyanet savaşın olmazsa olmazlarındandır. İhbar edilirler ve İngilizlere yakalanırlar. Mahkeme kurulurda karar zaten bellidir. İdam edilirler.

Rivayettir dar ağacına giderlerken müftünün oğlu korkar panikler ama müftü çok rahattır. Oğlunun gözlerine bakmasını ister. Oğlu bakar ve o andan itibaren korkmaz artık. Derler ki babasının gözlerinde şehitlerin gideceği mertebeyi gördü. Mümkündür, binlerce yıldır özgürlük ve doğruluk için milyonlarca can veren bir ırkın gideceği neresi varki başka…

Sonrasında Osmanlı yıkılır ama tekrar Türkler dirilirler. Yokluklar ve katakulliler neticesinde Ege adalarının neredeyse tamamı yitirilsede Bozcaada ve Gökçeada bizde kalır.

Gelelim günümüze… Ada da ilk ziyaret ettiğimiz yer tamamen çevreci bir anlayışın sonucu kullanılan rüzgar gülleri.  Toplamda on yedi rüzgar gülü çalışmakta. Bunların sadece bir tanesi bile adanın enerji gereksinimini karşılamaya yetmekte. Üretilen enerji kablolarla Çanakkale ‘ye dek iletiliyor.

Burada birde Polente Feneri olacak.1861 yapımı 32 metrelik bir fener diye el kitabımda bahsi geçmekte.  Nerede olduğunu göremedim. Romantik arkadaş çevremden adaya daha önceden gelenler burayı daima övmüşlerdi. Benim dalgınlığım yada dikkatsizliğim nedeniyle göremedim.

Burayı fotoğrafladıktan sonra denize girmek ve birşeyler yemek için Habbele plajının biraz ilerisindeki Ayazma plajına gittik. Güzel bir kumu var ve derinlik gayet hoş bir şekilde ağır ağır artmakta. Hatta ilerilerde bir yerlerde kıyıdan yaklaşık yüz metre kadar uzakta sanırım bir kayalık bile var. Dolayısıyla az yüzme bilenler ve çocuklar için ideal. Yemek için ise çok büyük hayaller ile gelinmemesi gerekir.   Ayazma Plajına adını veren ayazma tepede yer almakta ve her sene 26 Temmuzlarda debdebeli kutlamaları olan bir de yortusu bulunmakta.

Ayazma Plajına merkezden minibüslerde işlemekte. Ama motosiklet yada bisiklet kiralayarak adayı ( elbetteki dağ bisikleti olmalı ) tek başına gezmenin her bir koyu ziyaret etmenin ayrı bir güzellik olduğunu düşünüyorum. Akvaryum koyu, Tekirbahçe plajı da gidenlerin önerdiği yerler arasında.

Merkeze dönüldüğünde ilkin Ceneviz Kalesi ‘ni gezdik. İç kale ve dış kale olmak üzere iki bölümü var.  Çanakkaleye bakan kısmında top mevzisi görülüyor.  İç kale kısmınada ise kapının girişinin solunda üzerince yunanca birşeylerin yazdığı geniş uzun mezar taşları (başa dikilenlerden değilde mezarın üzerine kapak gibi yerleştirilenlerden) görülüyor. Ayrıca sağda solda parçalanmış mezar taşları ,sütun başlıkları gibi bu tip yerlerin olmazsa olmaz parçaları gözünüze takılıyor mutlaka. Bir duvarın dibinde zamanla paslanmış ve hırpalanmış gülleler kendi aramızda yaptığımız gülle atma yarışmasının parçası olmaktan kurtulamadılar.

İç kalede tahminen eskiden sarnıç yada cephanelik olarak kullanılan ,yüzeyin altında kalan bir odacık deniz müzesi gibi bir amaçla kullanılmakta. Kale bilen için söylüyorum Kavala Kalesi ‘ni epeyce andırmakta.

Ardından müdavimlerince tanınan bir şaraphanenin üretim yapılan bölümünü gezdik. Ardından da başta hatunların şarap alma attraksiyonu başladı. Bu arada Bozcaada ‘nın kendi başına bir şarap ekolü olduğunu eklemek lazım. Kıraçlığından dem vurduğumuz adanın kızgın toprağında dört tür üzüm yetişmekte. Rehberimizin kaliteli ve bilgili olması sayesinde aldığım notlar bu konuda yeterli oldu ve fazlaca bir araştırma yapmam gerekmedi.

Kırmızı şarap için kuntra, beyaz şarap için vasilaki ,yemek yada ucuz şarap için çavuş üzümü ve karalahna isimli türlerde üzüm bağları adada yer alıyor. Bazı zevk ehli zatların son zamanlarda merlot,seuvenion gibi fransız menşeeli şaraplar için özel bağlar oluşturdukları da arkadaşların bana yetiştirdiklerinden.  Adada bağbozumu şenlikleride yapılmakta ve bu dönemde zaten pahalı olan pansiyonlar ücretlerini arttırmakta ve feribotlarda uzun süren bekleyişler söz konusu olmakta. Bu nedenle adaya erken saatlerde gelmeli , gün batmadan ( eğer kalmayacaksanız ) dönmeli.

Serbest zamanda kendimi burada da sokaklara attım. Ailem yöresel nesnelerin alışverişini yapa dursun ben sokaklardayım. Anlatmamak olmaz burada salto marka domates reçeli satılmakta. Domates reçeli nasıl bir şey diye sormayın evde duran kavanozu ne bir kere açtım nede tadına birkez baktım. Ayrıca karpuz ve akasya reçeli gibi alternatif reçeller üretilmiş bu adada.

Ben kendi yoluma gideyim. Talay Şarapevinin yakınındaki sokakta özel bir müze var. İçerisini gezmek büyük 5, öğrenci vb 2,5 YTL. Bozcaada sevdalısı Kadıköylü bir genç tarafından yönetilmekte. İçinde çok gezmediysemde hızlıca görüntüleri aklıma yazdım . Ada ve tarihi ile ilgili çizimler ,fotoğraflar yer alan eski tarz bir rum evi bu.

Buradan parke taşların üzerinden yürümeye devam ederek Pantaleimon kilisesine ulaşıyorsunuz. Yine 19.yy tipi bir rum kilisesi. Kapısı kapalı olduğundan girip gezemedim. Dolayısıyla yöre rumları ile istanbul rumları arasındaki ikonografik fark ve benzerlikler üzerine bir yorum yapma şansım olamadı. Adanın güzel ve zarif sokakları var. Rumlar ve Türkler -ki her ikisinde de yerli olduklarını yaşlılıklarına bağlamaktayım- bir arada huzurla yaşamaktalar. Kendimi pek çok kez Heybeliada da gibi hissettim.  Kimi sokaklarda evlerin diplerinden çıkıp kah pembe kah mor çiçeklerini dökülürcesine sergileyen begonviller,renkli çiçekleri ile sarmaşıklar bu güzelliği katmerlemekte.

Rum mahallesinden çıkıp öteki yakada gezmeye başladım. Burada 1702 yılı yapımı Alaybey Camii ‘ne geldim. Şortlu olduğum için yapının içine girmedim ama açık kapıdan görüntü aldım. Kesme taştan, kubbesiz ,ahşap çatılı bir yapı. Tek şerefeli bir minareye sahip. İç süslemeler kalem işi . Bahçesinde küçük bir hazirede ada için önemli kişiler yatmakta.

Buradan biraz daha ötede yer alan ve biraz daha eskice bir tarihe sahip Köprülü Mehmet Paşa Camii ‘ne ulaştım. Bunun kapısı kapalıydı ve bende tan bahçeye girerek görüntü almaya çalıştım. Bu yapıda diğeri gibi özelliklere sahip ama yapım tarihi  1655. Her iki camininde sıkı bir şekilde restorasyan geçirdikleri belli olmakta.

Bence ada topu topu bu kadar. Ama bir kez olsun uğranıp gezilmesi gereken güzel bir yer.

 

Yeni bir gün yeni bir mekan .Sırada Bergama var. Akçay ile Bergama arası epeyce bir yol gidilmekte. Ama Bergama ‘ya daha ilk girişte bir farklılıkların söz konusu olduğu farkediliyor. Beylikler döneminin hafif Bizans öykünmeli mimarisindeki hamamlar, cami kubbeleri  kendini gösteriyor.

Daha çok siyanür ile altın aranması faaliyeti ve buna karşı kimi kesimlerin protesto hareketleri ile bilinen kasaba aslında tarihi ve turistik açıdan da bir hazine. Kasabanın içerisinde kızıl kilise de denilen günümüzde bir kısmı müze bir kısmı da cami olarak çalışan büyükçe bir yapı var. Kiliseden öncesinde paganist bir tapınak olduğu görülmekte. Selanik ‘teki rotundanın bir benzeri.

Bahçesinde türlü antik parçacık ,türlü Türklere ait mezar taşının kırılmış parçası lalettayn bir şekilde yatmakta yada duvarlara yaslanmış durumda.

Dediğim gibi Bergama farklı bir şehir. Şehrin yollarında ilerlerken evlerine bakıldığında da bu kendini belli ediyor. Pek çok yerden farklı olarak değişik bir taş işçiliği ve kapı girişleri görülmekte. Yörede halıcılık vb de gelişmiş. Kasabanın içinde ,içindeyken dikkat çekmese de antik tiyatrodan bakıldığında rahatlıkla görülebilen bir iki tümülüs de var.

Kasaba çıkışına doğru da birde müzesi bulunmakta.

Kasabanın içinden dar, virajlı ama rahatsız etmeten bir yolculuk ile tepeye, antik kente varılıyor. İlerideki zamanlarda kasabadan buraya bir teleferik sistemi kurulması düşünülse de destekçilerinin ve muhaliflerinin oldukça hararetli tartışmaları söz konusu.

Bergama Pergamon şehrinin adının zamanla bozulmasıyla ortaya çıkmış. İsim kökeni olarak Luvice Parga(u)ma kelimesine dayandığı Bilge Umar tarafından söylenmekte. Anlam olarak yüksek yerin halkı olduğu aynı yerde belirtilmiş. Antik şehrin tamda tepede olduğu görülünce hak veriyoruz.

Pergamon sözcüğü her ne kadar Bergama ‘ya dönüşmüşse de parşömen kelimesinin kökeninde de bir yeri var. Yörenin kadim sakinleri, Mısırlıların papirüsüne karşın kendileri başka türlü bir kağıt üretmiş ve devasa bir kütüphane kurmuş. 40 ila 220 bin tomar parşömenden oluşan bir kütüphaneden bahsedilmekte.  Muhtemelen gelen geçen fatihlerin yakıp yıkması sonucu kitaplar yitirilmiş olmalı. Yine bir rivayet kitapların Antonius ‘un Kleopatra ‘ya hediye olarak verildiği; kraliçenin de bunları İskenderiye ‘ye naklettiği şeklinde.

Ama Bergama ‘yı aklımıza sokan, arkeolojiden bihaber kitlelerin bile adını bilmesini sağlayan anıt şu an yerinde yeller  esen Zeus sunağı.

Tapınak, Bergama kralı II.Eumenes tarafından MÖ 197 ile 159 arasında inşa ettirilmiş. Zaten kısa ömürlü krallığın krallarının adı ya eumenes yada attalos. Neyse Almanlar tarafından yapılan kazılarda 1865 ‘ten itibaren Almanya ‘ya parça parça taşınmaya başlanmış. Berlin ‘de 1871 ‘de sergilenmeye başlanan anıt tam anlamıyla on yılda birleştirilmiş. Bunda Osmanlının umursamazlığı , üst düzey yetkililerin rüşvete açık zihniyeti kadar “altın çıkarsa bizim ,alın taşlar sizin olsun ” anlayışıda yatmakta.

İnternetten kıt almancam ile anladığım kadarıyla Bergamalıların Galatlara karşı aldıkları zafer ile ilgili kabartmalar olan yapı sanılanın aksine sadece Zeus ‘a değil tüm olimpos tanrılarına adanmış. Mermerlerin tek bir usta tarafından değilde pek çok ayrı usta tarından yapıldığı belirtiliyor.

Mütemadiyen bir sonuç çıkmayacağı belli olsa da arada sırada anıt Almanlardan istenir. Almanlar ya duymazdan gelir yada utanmadan anıtın bir dünya mirası olduğu şeklinde açıklamalar yapıp konuyu geçiştirir.  Almanların bu derin ve zarif anlayışını alkışlıyorum. Dünyanın ortak tarihine çeşitli toplama kamplarını sokan ve sanki bunu uzaylılar yapmışcasına görmezden gelebilmeyi başaran bir ulustan başka birşeyi de beklemek bedbahtlık olabilirdi ancak.

Antik kenti gezelim artık. Zamanın ,hırsızların ,Karl Humann önderliğindeki ihtisaslı alman hırsızların epeyce şehri düzlediği görülüyor ilk bakışta. Hadrianus ‘un Trajan adına yaptırdığı tapınağın birkaç sütunu ayakta durmakta.  Yanılmıyorsam Sultanahmet yada Süleymaniye Camilerinin yapımında buradan da bir sütun alınmıştı. Ama Aya Sofya daki iki devasa mermer küp bu civarlarda bulunup İstanbul ‘a getirilmiş.

Şehrin sokaklarında dolaşmak keyifli ama güneş insanın tam tepesinde güç gösterisinde bulunurken zorlu olmakta. Eski bir tapınağın içerisindeki kemerli bir koridordan ilerlerken tıpkı Kemerburgazdaki su kemerinin içerisinde ilerlediğim gibi hissettim kendimi. Yazması, bu şekilde anlatması çok güç. Ancak gidildiğinde ,görüldüğünde farkına varılabilecek bir duygu.

Rehberimiz her yeri detaylıca anlattı ama o kadar çok yol gezdik ki çoğu uçtu gitti kafamdan. Tiyatronun önünde giden bir yol var. Stoa ile bağlantılı bir adı vardı. Tiyatro genelde de görüldüğü gibi bir yamaca sırt vermiş bir şekilde inşa edilmiş, 5000 kişi kapasiteli bir yapı. Ama ilginçliği tribünlerinin ( ki antik tiyatrolarda tribün yerine cavea terimi kulanılmakta ) inanılmaz dik olması. Gösteriler sırasında üzerine tentelerin gerildiği, sesin dağılmaması için tribün kenarlarına su güğümleri konulduğu da söylenmekte.

Tiyatronun basamaklarına oturup Bergama şehrine bakmak lazım. İyi bir zumu olan bir kamera yada fotoğraf makinası ile kasabanın detayları daha net görülüyor. Beylikler yada Osmanlı döneminden kalma yapılar, kasabanın nispeten dışında kalan su kemerine benzer kalıntılar, kasabadaki tümülüsler hepsi ne varsa gözlerinizin önünde.

Biz buradan Foça ‘ya geçtik ama eğer Bergama ve yöresini gezmek niyetiyle yola çıkarsanız uğrayabileceğiniz iki yerden daha söz etmek istiyorum.

İlki Asklepsion. Sağlık tanrısı asklepios ‘a adanan tapınakların ve sağlık merkezlerinin adı olduğunu görüyoruz. Burasa da aslında Bergama ‘nın bir parçası olmasına rağmen neredeyse pek çok antik kent kadar büyük bir alanı kaplamakta.

Eski Yunanlılar Bergamadaki Asklepion için “ölümün yasaklandığı ve vasiyetnamelerin açılmadığı yer ” derlermiş. Burya gelen hastalar mutlaka şifa bulurmuş. İnanılmaz bir reklamcılık, halkla ilişkiler örneği. Süreci anlatayım göreceksiniz.

Hastanız avludan tek başına, destek almaksızın yüzyirmi adımlık yolu geçmek zorundaydı. Bunu geçemeyenler ise tedavi edilemez denilerek alınmamaktaydı.

Sonrasında hasta, kutsal olduğu iddia edilen bir su kaynağında yıkanıp temizlenir ;dua edip  adak adar ve rüya görmesi için uyku odalarına gönderilirdi. Hastanın gördüğü rüyanın yorumlanması için uyuması gerekmekteydi. Uyumaya destek olmak için haşhaş benzeri ilaçların verildiğide biliniyor.

Ardından moral motivasyon ağırlıklı terapiler başlardı. Çamur banyoları, güneş, müzik,taiyatro gibi aktiviteler tedaviye destek olurdu.

Anlayacağınız antik çağın sağlık sitesiydi Bergama ‘nın asklepsion ‘u.

Bir başka antik kentte son zamanlarda yakınlarında yapılacak bir barajın altında kalıp kaybolması söz konusu olan Allianoi.

Yortanlı barajının yapımı ile sular altınca kalacak kent zaten Roma zamanında da bir ılıca olarak hizmet vermekteydi. Ani bir sel sonucu meydana gelen heyelan şehri kaplamış ve istilacıların yağmasından da korumuş.

Allianoi intikaları oynadığı için gittiniz, gittiniz…

http://www.allianoi.org

Artık Foça ‘ya vardık.  Bergama ‘dan Foça ‘ya dek uzanan yol kuraklığın çatlatığı topraklar,susuz akarsu yatakları , yangından hasar almış orman kalıntıları ile eşlik etmekte yolculara.  Hatta yol üzerinde sağ tarafta bir Pers generaline ait ,tel örgüler arkasında duran birde anıt mezar var.

Foçada uzun süre kalmayacağız ,kısa süreli bir tekne turu yapıp birkaç koyda yüzeceğiz. Foça ‘nın limanına giderken kasabanın meydanında limana sapan yolda, sol köşede turizm ofisi var. Oraya uğrarasanız size Foça da görebileceğiniz tarihi mekanları gösterir bir harita temin edebiliyorsunuz. Foça tarihi açıdan oldukça zengin. Sağda solda pek çok tarihi kalıntı var haritaya göre. Fakat bizim hedefimiz denizde.

Ama kasabayı anlatmamak olmaz. İnanılmaz derecede sakin  bir tatil yöresi.Denizden tekneyle açılırken ardıma baktığımda sanki Burgazada ‘yı görmüş gibi oldum. Rumlardan kalma olduğu aşikar kesme taştan inşa edilmiş evleri ve binaları oldukça şirin. Kasabadan ordumuzun en vurucu birimlerinden amfibi birliklerinin eğitim gördüğü bir de üs mevcut.

Coğrafya ve manzara anlatımına geçmeden biraz tarihi ukalalıklar yapayım.Aslında yörenin ilk sahibi Aeolililer.  Foça , phokeia isminin bozulmuş hali. Yöredeki kimi adalarda da Akdeniz foklarının yaşaması ,yunancada fok balığına phokea denmesi bunun delilleri olarak gösterilmekteysede tarihçilerin babası Heredot akla yatkın başka bir tezle geliyor karşımıza. Buna göre Yunanistanın Dor istilasına uğramasıyla Phokos önderliğinde birleşen Yunanlılar burada karaya çıkarak bir şehir kurmuşlar. On iki ion şehrinden biri olan bu şehir kurucusuna atfen Phokeia adını almış. Çevre şehir ve devletlerle iyi ilişkiler kurarak denizcilik yeteneklerininde etkisiyle sağlam ve geniş bir ticaret ağı kurup hızla zenginleşirler.

Bu arada Persler batıya doğru ilerlemektedir.  Kısa sürede Persler Phokeia surlarının yakınlarına ulaştılar. Phokeialılar teslim olup esir olmaktansa tüm mallarını alarak şehri boşaltırlar. Önce Sakız Adasına ardından Korsikaya yerleşip ticarete başlarlar.  Hatta bu sırada Marsilya şehrini de kurarlar. Rivayete göre Fransızların ulusal dimgesi olan horoz aslında Phokeia kökenlidir, çünkü Phokeialılar gemilerine , evlerine uğur getirmesi için horoz resimleri vb asarlarmış. Neyse Korsika pekte uğurlu gelmez ve bu kezde Kartacalılar başlarına bela olup savaş açarlar ve tüm Phokeia donanmasını yok eder. Kalan Phokeialılar ise çoktan tüm direnişlerine rağmen Pers yönetimi altına girmişlerdir. Ta ki İskenderin Anadoluya girip Persleri alt etmesine dek.

Sonrasında Roma ve Bizans hakimiyetine geçer. Bizans menfaatleri icabınca burayı Cenevizlilere verir. Onlarda burada var olan kaleyi iyice berkitip limanı büyütürler. Başlangıçta Selçuklulara, Saruhanlılara ve Osmanlı ‘ya vergi vererek ayakta dururlar. Ama Fatih buraya gelir ve bu süreci sonlandırır.

Kasabayı ele geçiren Fatih bugün denizden bakıldığında sağ tarafta kalan kaleyi onartıp birde kendi adıyla anılan camiyi yaptırır.

Küçük, sevimli teknelerle Foçanın etrafındaki adalarda turlanmakta. Eşek Adası,fener ve incir adası alalade, kıraç adalar. Hayırsız ada denilen ada ise belirli bir açıdan bakıldığında profilden atamızı andırmakta. Bu konuda gerçekten ciddiyim, benzerlik şaşırtıcı.

Ama en meşhur,en büyük ve en etkiliyici ada Orak adası. Gerçektende bir orağı andırmakta. İnce bir sırt denizi yarmış. Adanın açık denize bakan tarafı ise rüzgarın ve dalgaların etkisiyle zımparalanmış gibi hafif pembemsi bir duvara sahip. Meşhur fok balıklarının yuvaları burada. Fakat tekne sahibi  ile yaptığım konuşmada bu hayvanların çok seyrek görülebildiği ve görebilmek için uzunca bir süre sessiz ve hareketsiz beklemek gerektiğini öğrendim. Bana göre değil demekki.  Bu seyretmeye doyamayaağınız kayalıkların bir adı da Siren Kayalıkları…

Ege mitolojisiz anlatılamaz. Denizkızları bu kayalıklarda uzanır açıktan geçen gemilere doğru akılçelen bir sesle haykırır denzicilerin akıllarını başlarından alırmış.  Yoldan geçen denizciler  bu sese kapılıp denizkızlarına ulaşmak için yaklaşırken kayalıklara çarpıp denizin dibini boylarmış. Sanırım Argonotlar mitolojik seferlerinden geriye dönüşlerinde buradan geçmek zorunda kalmış. Baş kahraman ( adamın adını unuttuğum epey belli oldu sanırım )( Odyseus, geçte olsa hatırladım ) tüm adamlarının kulağını balmumu ile tıkamış kendisinide geminin seren direğine sıkı sıkaya bağlatmış. Her ne olursa olsun damlarının kendisini çözmemesini de emretmiş. Yelkenli geçerken deniz kızları feryatlarına başlamış. Kahramanımızın içi gitmiş ama nafile; sucuk gibi bağlıymış. Gemi uzaklaştıkça deniz kızlarının feryatları tizleşmiş ve derinleşmiş.

Buradan varaağımız sonuç uzun süre kadınsız kalan denizci milletinin gözüne fok balıklarının bile ne kadar alımlı göründüğü. Ya Yunan denizcilerinin ciddi göz problemleri  vardı yada gerçekten kadınsızlık başlarına vurmuştu.  Aman diyorum. J

Tekne ile bir kıyıya yaklaştık ama biraz açığında demir attık. Temiz, dalgalı, kumluk bir yer. Tabii boyu geçince kum olsun ,yosun olsun pek farketmemekte. Fakat kıyı sanki Lost adası. Kıyısa bembeyaz ince bir kum güneşin altında parlak bir şerit oluşturmuş, ardında ise palmiye mi hurma mı çözemediğim büyücek ağaçlar sıralanmış. Foça değilde Havai deseler burası için inanmamak, kanmamak mümkün değil.

Dönüşe geçildi. Ağaçlık kıyıda kimi noktalarda çok büyük tatil köyleri var. Ama Bodrumdaki , Marmaris gibi yörelerdeki gibi coğrafyadan bağımsız değil. Keşke tepelerde ağaçlarla kaplı olabilseydi.

Orak Adası ‘nın arkası açık denizin etkisine korunaklı bir durumda. Burada da açıkta demirledik ve bu kez denize girdim. Rüzgarın hızlı esmesi pek çok sörfçü ve yelkenciyi buraya çekmiş. Sörflerin rengarenk yelkenleri ,sürekli yer değiştiriyor olmaları adeta rüzgarda savrulan çiçek yapraklarını andırmakta. Adanın arkasında olmamıza rağmen sudaki akıntının oldukça güçlü olduğunu belirtmeliyim. Teknenin kaptanı ile konuşurken Foça hakkında epeyce bilgi edindim ama bu esnada akıntının da beni tekneden epeyce açığa savurduğunu gördüm. İyi yüzme bilmeyen birisi için pekte uygun değil.

Dönüşün son aşamalarında yani Orak Adasının arkasından çıkıpta Foça ‘nın korunaklı koyuna girene dek kısa bir süre açıktan gelen sert dalgalar epeyce hırpalamakta. Teknenin en önünde dururken tüm direnmeme rağmen dalgalar nedeniyle deniz tuttu. Oğlum ve eşimin bu durumdan hiç rahatsız olmadığını görünce rahatladım.

Foça da iskeleye yanaştık. Artık gitme vakti. Foça da iskan zorlu imiş. Çünkü her nereyi kazarsanız kazın tarihi birşeyler çıktığından bu yola gidilmiş. Sahildeki eski okulun yıkılıp yerine bir arkeoloji parkı yapılacağını da öğrendim.

Rivayete göre Foça da bir taş mı, bir toprak parçası mı bir şey varmış. Rastlantı eseri üzerinden bir kez geçtiğinizde Foça ‘ya bir daha gelmek istermişsiniz. Tahminen ben basmış olmalıyım, çünkü Foça ‘nın kara tarafını gezmek için tekrar gelmeyi düşünüyorum.

Birde biraz daha kuzeyde Yeni Foça diye bir yer var. Tekirdağdaki ruhsuz yazlıklarla kaplı bölge gibi bir izlenim bıraktı bende. Ama eski Foça ‘dan Yeni Foça ‘ya giden yolda tekneyle aralarında gezdiğiniz adaları ,o muhteşem koyları tepeden izleme şansına sahip oluyorsunuz. Biraz daha kuzeye giderek Aliağa rafnerisinin yakınından doğuya saparak Akçay ‘a dönüyoruz.

 

 

Ağustos 19, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

   

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.