Boranın Otağı

Hükümdarlara hükümdarlık edenlerin hükümdarı sesleniyor…

Şeytan Yemini

Üst üste iki Grange romanını bir solukta bitirdim.

İlk okuduğum kitap olan “Taş Meclisi” için yorumlarımı siteyi takip edenler biliyor. Fakat Şeytan Yemini bambaşka bir kitap.

Konu, bir polisin yine polis olan en yakın arkadaşının intihar denemesi sonucu komaya girmesini, bunun nedenlerini ve bunu araştırırken bağlantılı olabileceğini düşündüğü cinayetleri soruşturmasını içeriyor. Süreç çok zekice işlenmiş. Arada sıkmadan dini konular da eklenmiş. Sonuna kadar durum bu şekilde gitmekte. Ama sanki sonunda yayınevi arayarak hadi gönder kitabı demişcesine bir son uydurmak zorunda kalmış.

Adamın intihar teşebbüsü ile başlıyor süreç. Karısının tepkisi ve baş kahramanın kendisi gibi Katolik okulundan çıkan arkadaşının dini nedenlerle intihar edemeyeceği fikri ile değişik bir yola sapıyor. Hangi davaları takip ediyordu, nerelere gitmişti derken satanistlerin arasında buluyor hatta iyi ile kötünün şeytan ile Tanrı ‘nın tam ortasında buluyor kendini.

Fransada başlayan dava Vatikanda, Sicilyada, Polonyada sürekli bir koşturmaca halinde sürüyor. Kimi yerlerde saçmalasa, tutarsızlıklar olsa da hatta kimi zaman sanki bir Türk filminin senaryosunu andırsa da bir solukta okunacak bir kitap. Kaçırmamalısınız.

Arada tam oturmayan noktalar var. Kitabı okurken konuları nasıl bağlayacak gibi sorular kafanızda oluşacak ki Grange, bu bağlantıların hepsini oluşturuyor. Ama kitabın sonu fiyasko. Bununla beraber şeytanın etkisi ile kontrollerini yitiripte suç işleyenlerin sorgulanması sırasındaki koku için de bir açıklama yapılmamış.

Taş Meclisi gibi pespaye bir kitabın dahi filmi çekilmişken bu kitabın filme alınmamış olması ilginç geldi. Manon için en ideal kişi Joanna Krupa olarak gözümde canlanıyor. Matt için ise Reno ‘nun genç hali biçilmiş kaftan.

Nisan 26, 2011 Yazar | Uncategorized | , , , , , , , | Yorum yapın

Sofya – Sofia

 Her şey planladığım gibi. Otobüsümüz çift katlı ama biraz eskice bir araç. Yerimiz üstte. Bana göre bile epeyce dar olan koltuklarda eşim ancak çapraz oturabiliyor.

 

Kah uyuyup kah uyandığım yol anlatmakla bitmeyecek manzaralara sahip. Sonsuz ormanlar, dereler, bitmek tükenmek bilmez ayçiçeği tarlaları.

 

Harika bir manzarayı seyrederek yolu bitiriyor ve şehre ulaşıyoruz. Dev kütleli komünist blokları, Alman art nouveau ‘su binalar bizleri karşılıyor. Halkın kılık kıyafetine bakarsanız Plovdivliler epeyce mutaassıp kalıyor başkentlilere göre.

 

Neyse… Gara giriyoruz. Hemen karşımızda informasyon var. Kadın İngilizce bilmiyor. Firmanın adını söylüyorum. “Kaleya?” Parmağı ile gösteriyor bize. Gece 12 ‘ye Üsküp otobüsünde yerlerimizi ayırtıyoruz. (32 leva adam başı) Sırt çantasını emanetçiye bırakıyoruz. Adam benden 3 leva alıp bir kağıt tutuşturuyor elime.

 

Gardan çıkıyoruz. Sofyayı iyi çalışmış durumdayım. Zaten gezilecek yerler belirli bir yerde toplanmış durumda. Garın olduğu yere ulaşan Maria Luiza Bulvarı geceleyin şehrin en tehlikeli yerlerinin başında geldiğinden epeyce huzursuzum. En yakın durağı bulup istasyona varmamız lazım. Binmemiz gereken tramvay ve otobüslerin numaralarını biliyorum ama durakların yerlerini bilmiyorum. Henüz kulübesinin kapısını kapatan bir gazete satıcısını durdurup soruyorum. Adam uzak değil,yürüyün anlamında bir işaret yapıyor. Aslında Sofyada toplu ulaşım epeyce ucuz. (Bir bilet 1 leva)

 

Garın oradan meşhur “aslanlı köprü”ye dek uzanan yol oteller,kafeteryalar akla gelen her türlü dükkan ile dolu. Üşenmeyip çoğuna giriyoruz. Tekstil fiyatları bizimle aynı aşağı yukarı. Ama kozmetikte tüm Türk halkı olarak soyulduğumuzu görüyoruz. Fiyatlar arasında büyük uçurumlar olduğu gibi çeşitlilik konusunda da geri kalmışız. Çocuk giysisi ve oyuncakta ise pek bir fark yok.  Ayrıca garın çıkışında Dedeman ‘ın bir de oteli var. Gözlemlediğim kadarıyla risk oluşturacak bir şey yok.

 

Aslanlı köprü ise şu an bakımda. Onarım işini bir Türk firması almış. Köprü, gayet uyduruk bir kendi halinde akmaya çalışan, rengi belli olmayan bir suyun üzerinde. Özetlemek gerekirse gardan ya da tren istasyonundan inip önünüze çıkan Maria Luiza Bulvarı boyunca dümdüz yürürseniz yol sizi aslanlı köprüye dek getirecek. Buranın ötesi şehrin kalbi.

Önce Sirkeci garına benzer bir binaya denk geliyoruz. Onun girişini ararken güzel ve büyük bir sinagoga denk geliyoruz. 1909 tamamlanıp kullanıma açılan tapınak Avrupanın en büyüklerinden imiş. Sirkeci garına benzer bina 1905 yılında inşa edilmiş bir alışveriş merkezi imiş. Adı da Merkez Hali. Salt meraktan içine giriyoruz. Dışıyla tezat oluşturan, pimapenden bir çatı oluşturulmuş. Ağırlıklı olarak yiyecek satan dükkanlar mevcut. Ama bunun yanı sıra başka tarz dükkanlarda bulunmakta.

 

Her işimizi garantilediğimiz için sırada karnımızı doyurma faslı var. En güvenilir yer diye köşedeki Mc Donald ‘s ‘a dalıyoruz. Fiyatlar burada da bizimle kıyaslandığında daha ucuz. İki menü alıp bir köşeye gidiyor, hem kendimizi doyurup hem de gelip geçeni seyrediyoruz. Fashion TV halt etmiş. Oldukça zarif ama açık giyimli kızlar birer ikişer girip çıkıyor mekana.

 

Sofya ‘yı Trakyalılar kurar ama Romalılar ele geçirir. Şehrin adı ilk kurucusu olan Trak klanına atfen Serdika olur. Roma mirasını elbette ki Bizans devralır ama onlardan da şehri Bulgarlar. 1382 Osmanlıların şehri aldığı yıldır. Ticaret yolları üzerinde olduğu için şehre Osmanlılar büyük yatırımlar yapmış ve gelişmesini sağlamıştır. Şehir camilerle dolar. Osmanlı,Bulgaristan ‘ı terk ettiği zaman, arşiv belgelerinden tespit edildiğine göre, sadece bu kentte 32 cami ve mescit, birisi Daru’l-Kurra olmak üzere 8 medrese, 15 tekke ve zaviye, 3 imaret, 2 türbe, 13 han, 7 kervansaray vs. toplam 170 vakıf eseri geride bırakmış. 1879 ‘dan beri Bulgaristan ‘ın başkenti durumunda şehir. Şehrin bir de mottosu olur. “Büyür ama yaşlanmaz

 

Yollardayız gene. Kapalı olan Banya Başı camiini  solumuza alıp elimizde harita ilerliyoruz sokaklarda. Bal rengi kesme taşların arasına yerleştirilmiş kiremitlerin 15 m. lik bir kubbeyi taşıdığı, 1576 yılında yapılmış yapı kesin olarak emin olunmasa da bir Mimar Sinan eseri olarak geçiyor. Mimar Sinan ‘ın şehirde günümüzde kilise olarak kullanılan bir cami ve külliyesi var ama bulamadık. Az bilinen diğer adı Kadı Seyfullah Efendi Camii. Yakınlarında hala kullanılan ve kullanımı ta Romalılara dek uzanan termal su kaynakları olduğu yazıyorsa da gözümüze çarpmadı. Zaten banya başı ismi buradan gelmekte ve çok banyo demekmiş.

 

Her yer ağaçlık, yemyeşil. Konuşan insan gruplarından sıklıkla Türkçe de duyuluyor.

 

Ulusal kütüphanenin önündeki meydana geliyoruz. Bir şehirde bu kadar meydan ve park olmasını aklım havsalam almamakta bir türlü. Burada arkeoloji müzesi var. Giriş 10 leva. Fazla pahalıca geliyor doğrusu. Günümüzde arkeoloji müzesi olsa da burasının bir zamanlar, ta 1494 ‘ ten 1894 ‘e dek Sofya şehrinin merkez camisi olduğunu elbette biliyoruz.

 

Meydanın yanındaki büyük binanın iç avlusunda ise rotunda var. 4. yüzyıla dek giden bina şehrin eski tarihi yapısı. Sveti Giorgi şapeli olarak geçiyor. Eşimi bırakıp ilerliyorum. Tek kubbede İsa ‘nın çoğu doğu Avrupa kilisesinde olduğu gibi pantokrator olarak resmedildiğini görüyorum. Bakıcı kadın dışarıda iken çekim yapmaya çalışıyorum ama nafile. Girişe göre saat 11 yönünde aşağıya inen bir merdiven yeri var. İçerideki freskler 10 ila 12. yy da yapılmış. Bizimkiler bu yapıyı da 1. Selim döneminde bir minare ekleyerek “Gül Camii” adıyla cami olarak kullanmışlar. Muhtemelen bir martirium olarak inşa edilmiş. 1898 ‘de Batenberg ‘in geçici mozelyumu olarak kullanılmış. 1915 ‘te ise minaresi yıkılıp içindeki tüm islami izler silinerek tekrar kiliseye dönüştürülmüş.

 

Çıkarken kadının teki yapışıp bir fresk almak istediğini ima eden hareketler yapıp para istiyor. Uzaklaştırıyorum. Rotundanın önünde, günümüze sadece temellerinden izler kalan büyükçe bir kilise kalıntısı bulunmakta. Üç apsisten kalan izler neyin içerisinde olduğumuzu anlayamadığım yapının avlusuna giriş yapılan yerde görülebilir. Sheraton otelini de görebildiğim yerden baktığımda kamu daireleri ve restoranlar var iç avluda. Öte yandan dışarıdaki kapıda iki süslü giysili nöbetçi anlayabildiğim kadarıyla cumhurbaşkanlığı rezidansının önünde nöbet tutuyorlar.

 

Ön yüzünde neo klasik sütunların olduğu eski komünist parti binası, uzun ve çok hoş sarı bir renge sahip Ulusal Sanat Galerisi  gibi pek çok büyük ve güzel yapıya ev sahipliği yapan meydanı geride bırakarak 77-78 savaşında bize karşı dövüşen Rus askerlerinin onuruna 1912 ‘de  inşa edilen Rus kilisesine ulaşıyoruz. Masalsı bir görünüme sahip sevimli bir yapı. Altın kaplı olduğu söylenen soğan kubbeli kilisenin çan kulelerinin parasını son Rus çarı 2. Nikolai bağışlamış. Ana kubbenin yanındaki dört yönde daha küçük birer kubbecik daha var. Merdivenleri hızlıca tırmanarak içeri giriyorum. Fotoğraf çekmek burada da yasak ama izin verilse dahi çekim yapmanın bu karanlıkta mümkün olabileceğini sanmıyorum.  Ağır tütsü kokusuna ise dayanmak mümkün değil. Bulgar kilisesinin baş piskoposlarından birisinin kriptada mezarı olduğu için önemli ziyaret yerlerinden biri olduğunu okumuştum buranın.

 

Yolun tam karşısındaki dükkandaki dev boyuttaki,renkli paskalya yumurtasını da kaçırmadım tabii ki.

 

Buradan Aya Sofyaya gitmek için sola sapıyoruz. Hediyelik eşyaların satıldığı bir nevi açık hava bir pazarı burası. Sadece hediyelikler ve hatıralar yok burada. Komünist dönemden kalan madalya vb dışında çok sayıda Nazi nişanı, kaması vb de bulunmakta. Gerçekliği su götürür ama bunların epeyce meraklısının bulunduğunu biliyorum. Hediyelikler burada çok ucuza. Gümüş dilli bir kadın bize epeyce parça satıp paralarımın bir kısmıyla vedalaşmama neden oluyor.

 

Aya Sofyadayız. Şehrin eski katedrali ve ayrıca camilerinden birisi burası. Roma döneminde Sofya ‘nın Serdica olduğu zamanlarda burada bir arena olduğu ve ilk hristiyanların burada eğlencelik amaçla gladyatörlerle dövüştürüldüğü ve katledildiği bilinmekte. Daha sonra burada yapılan kiliseler Gotlar ve Hunlar tarafından yıkılır. Justinianus döneminde tıpkı Abdülhamit döneminde önemli şehirlerin hepsinde birer saat kulesi yapmamız gibi her önemli kente bir Aya Sofya inşa etme modası sırasında buraya da bir kilise yapılır. Biz ele geçirince bir minare ekler ve cami olarak kullanmaya başlarız. 1818 ve 1858 depremlerinde minare yıkılır ve yapı önemli ölçüde hasar görür ve kullanıma kapatılır. 1878 ‘de başka amaçlar için kullanılmak üzere açılır. Tekrar ibadete 1998 yılında açılmış.

 

İçerisi üç apsisli bir yapı. Pek fresk yok. Nartekste 5.yy dan kalan tuğlalar bir camekanın ardında sergilenmekte. Üst katına çıkış varsa da çıktığım halde oradaki bölme kapalı olduğundan içeri giremedim. Zeminin altına inen merdivenlerin ötesinde de –her ne varsa- aynı şekilde kapalı olduğundan göremedim.

 

Sanırım bir çocuğun vaftiz törenindeyiz. Zaten 14. yy da Serdica ‘ya yeni ismini veren kilise düğün, vaftiz ve cenazelerde gözde mekanlardan biri imiş. Seyrediyoruz töreni. Hiçbir şey anlamasakta tanıdık ritüeller, kulaklarımızın aşina olduğu ilahi formları bizi şaşırtıyor. İçerideki boğucu havaya karşın oturmak iyi geldi bana. Tütsü kokusu olmaması ise harika.

 

Buradan şehrin yeni katedrali olan Alexander Nevsky ilerliyoruz. Aya Sofya ‘nın yan cephesinde meçhul asker anıtı ve sönmeyen ateşi de görebilirsiniz. Nevski katedrali piramidimsi, yüksek bir ikizkenar üçgeni anımsatmakta. Pek ısınamadım. Belki de bunda çar Alexander adına yine 77-78 savaşında Bulgarların bağımsızlığı için ölen Rus askerlerinin onuruna yapılmış olması yatıyor olabilir. İkiyüz bin Rus bu savaşta ölmüş. “Gebersinler” diyorum, ne insan kaynağı varmış adamlarda. Vur vur bitmemiş bir türlü.

 

İçine giriyoruz gene de.  Neo Bizans tarzı yapının özellikle altar kısmında restorasyon çalışmaları var. İçerisi zifiri karanlık neredeyse. Makinamı eşimin çantasının üzerine koyup 4 sn olarak ayarlıyorum. 45 m yüksekliğindeki kubbeyi de gene aynı şekilde ve aynı ayarlarla resmediyorum. Kubbede kim olduğunu kestiremediğim beyaz saçlı, pos bıyıklı bir adamın tasviri varmış. İyi yakalamışım doğrusu.

 

Karanlıkta pek bir şey göremiyoruz. 1882 ila 1912 yıları içinde inşa edilen kilisenin kriptasında zengin bir ikona sergisi olduğunu biliyoruz ama bu kısma girişi daha da önemlisi biletlerin kimin tarafından satıldığını tespit edemiyoruz. İç kısımda ağırlıklı olarak renkli İtalyan mermerleri kullanılmış.

 

Dışarı çıkıyoruz. Ortodoks kiliselerinde görmeye alışılmadığımız şekilde girişe göre sol taraftaki kapı oldukça süslü ve zarif. Onun dışında pekte görülecek bir özelliği yok. Yine girişe göre sağ tarafta, ilerilerde görülen büyük ve güzel bina ise Yabancı Sanatlar müzesi.

 

Bu sırada hava kapanmış. Gördüğümüz güzel parklara gidip oturalım diyoruz. Uzaklardaki Vitoşa dağının zirvesi görünmüyor bulutlardan. İlk parkta bir banka oturup bir şeyler atıştırıyoruz. Hava benim için epeyce sıcak. Önce ayakkabılarımı ardından çoraplarımı çıkarıyorum. Bir köpek gelip ayaklarımı kokluyor. Onu gezdiren kadın kendini tutamayıp kahkahaları koyuveriyor. Biz de öyle…

 

Sonrasında hava iyice kararıyor ve rüzgar şiddetleniyor. Küçük yağmur damlacıkları atıştırırken önceleri umursamadan oturuyorsakta sonrasında kaçmak zorunda kalıyoruz. Tekrar güneş çıkınca öteki parka gidiyoruz. Burası daha büyük bir park. Meğerse tabiat ana bize pusu kurmuş. Parkta yağmur geçen sefere oranla daha hızlı bir şekilde bastırıyor. Büyük bir çınarın altındayız ama ağacında direnci kırılıyor. Büyük tiyatroya kaçalım derken yanımızda boş duran kafeteryayı fark edip onun dev şemsiyesinin altına sığınıyoruz. Yağmur şiddetini daha da arttırıyor ama bizim için bir problem yok. İsterse gece yarısına dek yağabilir. Tiyatrodan çıkan yeni evli çifti, onların arkasından gelen sağdıç ve nedimelerini izliyoruz bir müddet. Tam karşımızdaki kafeteryadaki müşteriler ve çalışanların etek boyları dikkatimizi çekiyor ardından. Alman tarzı binalar aklımı alıyor sonrasında. Parkın turizm polisleri ve onlarla konuşan dondurmacı kadın ise bize bakmakta devamlı.

 

Yağmur diniyor. Hedeflediğimiz tüm noktalara ulaştığımız için o sokak senin, bu cadde benim girip çıkıyoruz. Sveti Nedelya kilisesine varıyoruz ama içine girmeye üşeniyorum. Nasıl olsa fotoğraf çektirmeyecekler. Bense çabucak sinirlenen bir tipim.

Mağazalara girip çıkıyoruz. Zamanla bu da bayıyor. Dondurma yemek için tekrar Mc Donald ’s ‘a giriyoruz. Bir Çingene kız giriyor mekana. Kız epeyce boyanmış, süslenmiş, takmış takıştırmış. Her masadan bir şeyler istiyor. Biz sepetliyoruz ama karşı masadaki turistler tabaklarında ne varsa veriyorlar. Bunun dışında ilginç bir şey yaşanmıyor bizde sıkılıp gara dönüyoruz.

 

21’de İstanbula otobüs var. Büyük bir kalabalık bunu bekliyor. Dünkü Korelilerde burada. Selamlaşıyoruz içtenlikle. 23 ‘ teki İstanbul otobüsünde de yer yok neredeyse.

 

Bizse demir koltuklarda oturmaya çalışıyoruz. Uyumaktan geçtik çoktan. Tahminlerimizin ötesinde, gar oldukça güvenli bir mekan. Güvenlik görevlileri üçlü gruplar halinde sürekli devriye geziyor. Zaten mekanda bir bar ve bir de casino var. Kafeteryaları saymıyorum bile.

Gerek bilet alıp bekleyen gerekse üst kattaki casinoya yönelen hatunları da saymıyorum J

Ağustos 23, 2010 Yazar | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Plovdiv – Filibe

Esenlerde Metro ‘nun ofisinde otobüsü beklemekteyiz. İçeride çok kişi yok. Odada, sonra Koreli olduğunu öğrendiğim üç kişi, birkaç Bulgaristanlı olduğu aşikar kadıncağız ve bir zenci-hintli karı koca ve gürültücü, sevimsiz, melez veletleri.

 

Çok istediğimiz halde oğlumuzu yanımıza alamadık. Arnavutluk ve Bulgaristan, hatta Kosova için yazılanlar pekte iç açıcı değil. Yine de gelip gelmeyeceğini son kez sorduğumda “yorulurum, gelmeyeceğim” demişti. Anlaşılan kardeşimin bilgisayarı ve içinde yüklü oyunlar epeyce akıl çelmiş.

 

Ana kalabalığı 21 ‘de kalkan otobüs götürdüğü için bizim bineceğimiz 23 otobüsünde pek yolcu yok. Göz açıp kapayana dek Kapıkule sınır kapısında buluyoruz kendimizi. Işıl ışıl bir yer. Daha önceden bu kapıdan hiç çıkış yapmamıştık. Bizim gibi Bulgaristan ‘a giden beş otobüs daha sırada beklemekte. Hatta ilginçtir, bunların arasında bizim 21 otobüsü de var. Diğer kısımlarda yüzlerce araçta binlerce gurbetçi memleketlerinden Avrupaya doğru gitmek için sıralarının gelmesini beklemekte. Fransa, Almanya, Avusturya, Hollanda plakalı türlü marka araç yola koyulmayı beklemekte.

 

Biz ise çıkış  işlemlerimizi halleder haletmez oy kullanmak için okları takip edip oy kullanılan mekana ulaşıyoruz. İstanbulda oy kullanacağımız sandıklar belli olduğu için rey veremeyeceğimizi söylüyorlar.

 

İşlemlerimiz bittikten hemen sonra Bulgar tarafına geçip sıraya giriyoruz. Bulgar vizem yok. Fakat Şengen vizeniz varsa Bulgaristan ve Romanya gibi AB üyesi olup Şengen ‘e dahil olmayan ülkelerde beş günden fazla kalmamak ve giriş yapılan ülkeye çıkış yapmamak kaydı ile giriş yapıp kalma imkanınız var. Ancak sınır kapılarında genelde anlayışı kıt elemanlar çalıştığı ve bunlarında biz Türklere ön yargılı olduğunu düşününce sorun yaşamamak kaçınılmaz oluyor. Mesela bu beş gün olayından genelde habersizler. Bunun için AB ‘nin ilgili  sitesinden konuyu içeren evrakı döküp bulundurmak faydalı olacaktır.

 

Burada insanlığa akıl veren benimde başıma aynı durum geldi. Kafasında tek bir tel dahi saçı olmayan Bulgar memur pasaportuma epeyce baktı. Bu arada üç Koreliden biri benim gibi numunelik olarak kenara ayrıldı. Adam biletimi de isteyince internetten indirdiğim dokümanları adamın önüne bırakıyorum. Adam bana bön bön bakınca düzgün bir İngilizce ile durumumu anlatıyorum.

 

Adam bunun üzerine yerinden kalkıp odadan çıktı. Birkaç dakika geçmeden daha kalıplı ve nemrut yüzlü bir memurla dönüyor yanımıza. Adam ben daha konuşmaya başlamadan beni susturup cebinden saat tamircilerinin kullandığı türden bir gözlük çıkarıp Yunan vizesinin olduğu sayfaya bakıyor. Netten indirdiğim kağıtları ona da gösterince o kağıtlardan kendinde de olduğunu söylüyor beni tersleyerek. Katlanacağız çaresizce, burada kral o. Sonra dayanamayıp odadaki tüm resmi görevlilerle ağız dalaşına giren eşime kim olduğunu sorup çıkmasını istiyor. Eşim çıkmayınca onunda pasaportuna bakıp bir bana bir eşime bizi birbirimize yakıştıramayacak olacak ki defalarca bakıyor. Sonrasında eşimin üstüne doğru yürüyor. Eşim de onun üzerine. Bende muhtemel bir kavgada eşimi ardıma alıp adamla kapışabilecek bir konuma getiriyorum kendimi. Bu küçük manevrada bile dünyanın en pis yerlerinden biri olan Bulgar sınırının kapısındaki kara böceklerden bir tanesini daha ezdiğimi fark ediyorum. Duvarlar ise öldürülen yüzlerce sivrisinekten kalan izlerle dolmuş.  Adamın kesinlikle eşimin bayan olduğunu görebilecek yada umursayacak  bir tip olmadığının farkındayım.

 

Neyse ki eşimin Yunan pasaportu ve adamın karşısında sinmeyişi sonucunda adam geri adım atıp pasaportumu alıp yine dışarı çıkıyor. Sonra pasaportları kel memura bırakıp hızla çıkıyor. Kel, önce Koreli kızın pasaportunu damgalayıp “have a good vacation” diye kıza teslim ediyor. En sonda benim pasaportum. Tekrar sayfaya bakıp gayet nazlıca mührü basıyor. Pasaportu bana geri verirken her anlama çekilebilecek bir ses tonu ile sesleniyor. “Go!”

 

“Madem vize verilecek neden bunca tantana “ diye eşim tarafından azarlanan adamlara bakmıyorum bile. İki ayaklısından çok bacaklısına türlü haşeratı geride bırakıp otobüse biniyoruz tekrar.

 

Bir uyanık bir uykulu ama sonuçta gayet sersem vaziyette araçta yol alıyoruz. Haskova ‘da bir yolcu alınıyor. Bir ayrıntı bile yakalanmayacak kadar kısa bir süre ve zifiri bir karanlık.

 

Sonrasında gök portakalımsı bir renge büründü önceleri. Köyler, ormanlar geride kaldı. Güneş biraz daha yükselip o güzelim portakal rengi fon dağılmaya başlayınca bu kez sis kendini gösterdi. Tarlalar, evler bembeyaz bulutların, sigara dumanını andıran gri bir tabakanın altında kaybolmuş. Bilinmeyen bir dünyaya aitmiş gibi görünen gizemli bir ortam dışarıda. Yolun solunda muhtemelen bizimkilerin yaptığı bir taş köprü de aynı şekilde gözden kayboluyor. Ancak “buradayım” diyebilecek kadar görünüyor o kadar…

 

Nihayet Filibedeyiz. Bulgarlar içinse burası Plovdiv. Bir sanayi şehri izlenimi veren görüntüleri ve komünist dönemin tüm zevksizliğini taşıyan blokları aşıp otobüs garına sabah 6:30 gibi varıyoruz.

 

Metro ve Has Turizmin burada yazıhaneleri var ama bu saatte kapalılar. Sofya otobüsünü ayarlamak için dükkanlardan birine giriyoruz. Sıklıkla araç var ama bilet alımı sadece leva ile yapılıyor. Bizde leva yok, leva alacak açık döviz bürosu da yok. Öğreniyoruz ki saat 8 ‘e dek kapalı kalacaklar.

 

Elimizdeki haritadan yerimizi bulup yola koyuluyoruz. Garın oradan Roma forumuna dek uzunca ama güzel bir yol olan İvan Vazov  Bulvarından ilerliyoruz. Ama ne yol… Ağırlıklı olarak 1900 ‘lü yılların ilk çeyreğinde yapılmış art nouveau binalar ve yol kenarında sağlı sollu duran çınarların gölgesinde, trafiğe kapalı bir yol burası. Bazı kamu binaları, triko satan dükkanlar, ayakkabıcılar ne ararsanız var. Yolda bir Türk ‘e rastlıyoruz. “Meydana dek dümdüz gidiyorsunuz, arkası eski Plovdiv. Doğru yoldasınız ” diyor.

 

Yolun sonunda büyükçe ama saat itibariyle oldukça ıssız olan Tsentralen  meydanına varıyoruz. Tahminen sentral (merkez) meydanı buranın adı. Gezinen yaşlı kadınlar, amaçsızca yürüyen ihtiyarlar ve işlerine giden diğerleri… Eski adı şehrinde adı olan Trimontium otelinin ( günümüzde burası Dedeman olmuş) önündeki meydanda bir cumartesi sabahı olmasına rağmen bir oraya bir buraya gidiyorlar. Bizse karı koca bir kenara oturmuş kahvaltı niyetine zeytin ezmesi sürdüğümüz ekmeklerimizi yiyerek çevremize bakınıyoruz.

 

Plovdiv oldukça eski bir tarihe sahip. Araştırmalar 5000 senelik bir geçmişi olduğunu gösteriyor. Aslında şehir kimi taş ocağı olarak kullanılmış tam yedi tepe üzerine kurulmuşsa da Romalılar bu şehri ele geçirince “üç tepeler”  anlamına gelen trimontium adını vermişler.  Bunda da haklılar çünkü şehrin silüetine hakim sadece yedi tepe mevcut. Güncel ismi Plovdiv ‘e ulaşana kadar defalarca adı ve elbetteki şehrin sahibi de sürekli değişmiş. Traklar şehri kurduklarında Eumolpias adını vermişler. Makedonyalı Philip şehri ele geçirince kendi adını vermiş. Philippoupolis haline gelen şehir Bizanslılarca yönetilmiş. İlk Bulgarlar Plavdin demiş. Arada defalarca Bugarlar ve Bizanslılar arasında gidip gelen şehri bir ara İstanbulu da yöneten Latinler ele geçirip düklük statüsünde yönetmişler. Bizimkiler ise Lala Şahin Paşa ‘nın ele geçirdiği şehri 1364 ila 1878 arasında yönetirken Filibe demişler.

 

Otelin karşısında yer alan kulübelerin ancak bir iki tanesi açılmış. Hediyelik eşya satılıyor olabilir diye düşünüyorsakta açılanlar sadece gazeteci. Arka kısımda yer alan büyük alanda Roma forumundan kalanlar görülebilir. Bu kısım epeyce büyük bir alanı kaplamakta. Kalıntılar arasında pek mermer parça görünmemekte. Tuğla ağırlıklı olarak kullanılmış.

 

Meydanda dolanan ya da geçip giden kalabalığın kaynağı olan alt geçide yönelip yolumuzda ilerliyoruz. Alt geçitte de, ortada mermer parçalar ve mezar ştelleri sergilenmekte.

 

Neyse, bize en az iki saat kaybettirecek yöne ilerliyoruz ve amfitiyatroya doğru yürüyoruz. İlerilerde bir yerde, tepede dev bir heykel mevcut. Nazi Almanyasının işgalinden kurtaran Rus askerlerinin anısına 1955 yılında dikilmiş. Alyoşa olarak biliniyor.  Öte yandan üzerinde antik tiyatronun yer aldığı tünele girmeden yolun sağında yine tarihi kalıntıların yer aldığı bir alan görülebilir. Zaten karşısında Sen Ludwig isimli sıradan bir Katolik kilisesi bulunmakta.

 

Yolun sağında çalışan işçilerden epeyce negatif enerji alınca yolun karşısına geçtik. Burada çan kulesi ahşaptan, Sveti Marina adında güzel bir kilise var. Kapalı olduğu için içerisine giremedik. Bu taraftan bir çıkış bulamayınca tünelden geçerek yolu aştık. Buradaki kısım o kadar huzursuz edici ki anlatması zor. Zaten Bulgaristan için iç açıcı tek bir yazı dahi okumamıştım. Bir elimde fotoğraf makinam diğerinde sabahtan beri cebimde açık duran çakımla, geride eşim olduğu halde merdivenlere ilerledim. Geçişin çalılardan zorlaştığı, şişe ve yapıştırıcı kutularından pekte tekin olmayan bir yere geldiğimi anladım ve tekrar geriye dönüp yolumuzda ilerlemeye başladık.

 

Yolun üzerinde, solda bir hamam mevcut. Bu yol bizi Meriç Nehrini aşan köprüye ulaştırıyor. Köprünün dolayısıyla nehrin ötesinde fuar alanı dışında pek bir şey yok. Öte yandan bu noktadan itibaren art nouveau yapılar tekrar başlıyor. Haritaya göre yolumuza devam ediyoruz. Gene bir park daha. Duruyoruz. Eski Filibe ‘yi gezeceğimiz için biraz dinlenelim diyoruz. Etrafı gözlemliyoruz. Hayattan hiçbir beklentisi kalmamış ihtiyarlar,bağıra çağıra Türkçe konuşan Çingeneler ve park görevlileri dışında kimse yok burada.

    

Yukarı kıvrılan Arnavut kaldırımı yola sapıyoruz. Safranbolu evlerinin benzerleri sıralanmış yolda. Yine de sokağın ıssızlığı ve güvensizliğini anlatmak zor. Kısa bir yürüyüşün ardından Sveti Nedelya kilisesine ulaşıyoruz. İçeri giremeyince kestirme olsun diye bahçesinden geçip aşağı caddeye iniyoruz. Nerede olduğumuzu anladıktan sonra ne yapacağımızı konuşuyoruz. Kararımız nehre inmek ama sorun nereden gideceğimiz. Köşedeki bakkala girip “Maritsa, most ” diyorum. Kadın anlayıp yolu tarif ediyor. Bunu yaparken de üşenmeyip dükkanından çıkıyor.

 

Bu noktada da epeyce kalıntı mevcut. Ama nedir, kimlere aittir bilemiyorum.

 

Nehre kısa bir yürüyüş ile ulaşıyoruz. Bartında, çayın kıyısında gibiyiz. Aynı hava bire bir burada. Söğütler, meşeler burada nehre eşlik etmekte. Başında çıplak iki erkek heykelinin olduğu köprüye dek ilerliyoruz.

 

Meriç burada oldukça sığ. Halbuki Bulgaristan ‘ın en iyi kürek parkurlarından birisinin burası olduğunu okumuştum. Kürek çekmek yerine pek çok kişi ellerinde kamışlarla suya girip balık tutmaya çalışıyor. Nehrin karşı kıyısında fuar alanını, daha doğrusu demin konuştuğumuz Bulgar amcamın deyimiyle “panayır”ı görüyoruz. Karşı kıyıda otel ve kafeteryalarda var ama şehirle ilgili hayal kırıklığımız o denli derin ki ayaklarımız varmıyor bir türlü oralara gitmeye…

 

Haritaya son bir kez daha bakıp şansımızı son bir kez daha deneyeceğiz. Olmazsa gardayız.

 

Solda batakhane- casino karışımı bir mekan var. Camlarında göğüsleri dev balonları andıran hatunların resimleri yer almakta. Yanında bir kafe. İçi cıvıl cıvıl gençlerle daha doğrusu kızlarla dolu.

 

Neyse bu kez yolun solundan ilerliyoruz. Haritaya göre bir yol olmalı ama bulamıyoruz. Kılıksız bir tipin girdiği aralığa dalıyoruz. O da ne? Bulduk. Sadece küçük bir yönlendirici levha olsa bu kadar yürümemiş olacaktık.

 

Tipik bir Türk yerleşimindeyiz. Aynı tarz binalar, taş yollar, küçük meydanlarıyla bizden bir mahalle. Her sokağa giriyoruz. Evlerin önemli bir kısmı onarılmış, küçük ücretler karşılığında gezilebilir şekilde turizme kazandırılmış. Mesela Kuyumcuoğlu ‘na ait bina günümüzde etnografya müzesi olmuş. 1847 tarihli. Meşhur Lamartine ‘de bir dönem buradaki evlerin birinde yaşamış. Kahverengi, güzel bir bina ise Balabanov evi. Hindiyan evinin içine girmedik ama içi en güzel ev o imiş.

 

Buradan Elena ve Konstantin kilisesine yöneliyorum. Fotoğraf çekimi yasak. Bahçesindeki ştelin ve giriş kapısının yanındaki duvarlardaki çizimlerin görüntüsünü alıyorum. Özelliği şehrin en eski kilisesi olması.

 

Sokak sokak geziyor, dolanıyoruz. Adam başı 15 euro olan oteller, hosteller bu sokaklarda. Bizse hatıra namına bir dükkandan magnet alıyoruz. Neyseki kadın euro kabul ediyor. Buradan hisar kapı ‘ya yöneliyoruz. Neredeyse unutacaktık. Bu kapı aslında Philipopolis şehrinin surlarının doğu kapısı. Antik tiyatro ile aynı dönemde yapılmış. İspanyol turistler bir rehberin peşinden yürüyorlar.

 

Hazır gelmişken antik tiyatroya da gidelim diyoruz. İleriden gelen turist grubuna sesleniyorum ama tınlayan yok. Neyseki grubun sonundaki kadıncağız yolu tarif ediyor. Tarife göre ilerliyoruz. Köşede bir kilise daha var. Eşim kapıda bekliyor ama ben içeri dalıyorum. Adını net hatırlamıyorum, sanırım Kutsal Bakire kilisesi burası. Burada da fotoğraf çekimine izin yok. Öyle bir tütsü kokusu var ki kendimi zor atıyorum dışarı. Burada da bir dilenciye yakalanıyorum. Birkaç leva vermemi istiyor. Bende kuruş yok, olsada vermem.

 

İleride şapelimsi yapının yanında pis bir yol yukarı doğru uzanıyor. Tüm tekinsizliğine ve pisliğine rağmen dayanamıyorum yola atılıyorum. Aşağıdan gördüğüm o Drakula şatosuna benzer yapıya ulaşıyor ve ön terasından şehri seyrediyorum. Tüm şehir ayaklar altında. Tam önümde viran görünümlü binaların ötesinde Cuma Camii ve aynı adlı meydanın etrafındaki Barok yapılar görülüyor. Cuma camii şehrin çalışan tek camisi ve zamanında şehrin merkez camisi imiş. Daha da ötelerde şehrin yeni kısımları görüş açısına dahil oluyor.

 

Panorama çekeyim derken arkamdaki metruk evden gelen sesler beni epeyce ürkütüyor ve bende uçarcasına kaçıyorum.

 

Buradan aşağıya iniyoruz. Artık tiyatrodan umudu kestik. Yolda Boyacıev evini ve önünde, boş çerçeveden bakan heykeli görüyoruz. Susuzluğumuzu ise camiye giden yoldaki su sebilinden gideriyoruz. Amerikan filmlerinden bildiğimiz fıskiye şeklindeki sebiller bunlar. Kana kana içiyoruz.

 

Cuma meydanındayız. Burası çok hoş bir meydan. Cıvıl cıvıl. Ortada Roma döneminden kalan stadyuma ait kalıntılar ve kral Philip ‘in heykeli var. Etrafta alışılageldik tarzda güzel binalar mevcut. Hangi yöne gitmemiz gerekli bilemiyoruz. Garanti olsun diye kenarda duran esmer ayakkabı boyacılarına gidip “Türkçe bilen var mı ?” diye soruyorum. Önce panikleyip birbirlerine bakıyorlar. Neden sonra bize yolu tarif ediyorlar. Bize kalsa gene tam ters yoldan gidecekmişiz.

 

Caddeden ilerliyoruz. Caddenin adı Knyez Alexander Batenberg caddesi. Sabah, oturup bir şeyler yiyerek milleti seyrettiğimiz Roma forumunun olduğu meydana dek uzanıyor. Önce bir döviz bürosu bularak para bozduruyorum. Bulgaristanda euro alış 1,95 , satışsa 1,96 leva. Neredeyse Türkiye ile aynı. Fakat söylentiler kurların yazılan oranlardan hep çok aşağıda olduğu ve itiraz edildiğinde nahoş durumlar ile karşılaşıldığı şeklinde. Kadın ona verdiğim 70 euro ‘yu 1,94 oranında bozuyor. (Sofyada oran 1,93) Bir şehir efsanesi daha çöküyor böylece.

 

Cadde sağlı, sollu kafeterya, telefoncu ve giyim satan firma ile dolu. Elbiseler bizdekilere oranla çok ucuz ve çokta açık. Hoş, Bulgar kızlar bu şekilde giyinmeyi çok seviyor. Etekler inanılmaz derecede kısa, pantolonların belleri çok düşük. Erkeklerin bile kıçları görünüyor. Göğüslerin önemli bir kısmının görünmediği tişört yok gibi.

 

Sokaklardaki kadın erkek oranı ezici bir şekilde kadın lehine. Erkekler epeyce şekilsiz. Genelde kalıplı ve boylular. Kadınlarda ise boylu ve çok uzun olanlar bile ağırlıklı olarak yüksek topuklu ayakkabıları tercih etmekte. Dergi kapaklarında Suriyedeki gibi Kıvanç Tatlıtuğ resimleri yer almakta.

 

Cuma meydanından tsentralen meydanına giderken küçük bir meydancığa denk geliyoruz. Sağda, biraz ötede epeyce büyük, yeşil bir park var. Solda ise turizm bürosu. Giriyorum. Nemrut bir kadın girişte oturmuş, iki esmer, genç ve güzel kız ise harita ve bilgi veriyorlar. Harita dediğim dosya kağıdına çekilmiş fotokopiden ibaret. Dışarı çıkıyorum. Yan taraftaki Roma dönemi kalıntıları görünce tekrar içeri girip Roma tapınağı mı diye soruyorum. Esmer kız bana yaklaşıyor, elini beline koyarak hesap sorarcasına “this is not a Roman temple, this is a Roman odeon” diyor.

 

Eşimin yanına gidiyorum. Geldiğimiz caddeye yönelip dönüş yoluna ilerliyoruz. Burada cebimden bozuk para çıkarmaya çalışırken çakımın cebimde açık durduğunu unutuyorum. Sonuç parmaklarımın hafiften doğranması oluyor. Parmaklar hacamat olduğundan fotoğraf makinesinin kontrolü de eşime geçiyor.

   

Otogara geliyoruz. 12:30 ‘da Sofyaya bir otobüs var. Adam başı 12 leva ödeyerek (yaklaşık 6 euro) biletlerimizi alıyoruz. Biletçi kız yardım etmek için çırpınıyor ama tek kelime İngilizce bilmiyor ne yazık ki. ( Burada litrelik su 1 leva, tuvalet 0,40 leva) Metronun şoförleri olsun, çalışanları olsun epeyce yardımcı oluyorlar.

Ağustos 23, 2010 Yazar | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , | 2 Yorum

Edirne – 2

Nehir kıyısında ise Balkan Şehitleri Anıtı mevcut. Hazır buraya gelmişken kısaca şehrin son dönemlerinden de bahsetmek gerekli. 1361 ‘de aldığımız şehir son iki yüzyılda epey hasar almış. Muhtemelen günümüzde dahi şehrin fakir görünümünün temellerinde bu durum yatıyor olmalı. 1828-29 Rus savaşında Rus orduları şehre girer. Bunun sonucunda Ruslarla Edirne anlaşması yapılır ve anlaşmaya istinaden Ruslar Prut ırmağına dek ele geçirdikleri toprakları boşaltırlar ama bunun karşılığı Osmanlı için çok ağır olur.

 

İkincisi, 93 harbi olarakta bilinen 1877-78 Rus savaşında gerçekleşir. Burada da Ruslar bir evvelkinden daha da ağır şartlar karşılığında şehirden ayrılırlar. Gidişleri sırasında Selimiye Camiinin çinileri gibi pek çok eseri de yanlarında nakletmeyi ihmal etmezler.

 

Bu alanda yatan şehitlerimizin dönemi ise ilk Balkan savaşına denk gelmekte. Bulgar orduları karşısında Osmanlı orduları dağılır. Bulgarlar Çatalcaya dek ilerlerler. Edirnede bulunan Şükrü Paşa ‘ya İstanbul hükümeti kırk gün direnmesini söyler. Şükrü Paşa görgülü, kültürlü,dirayetli bir Türk subayıdır; Balkanlardan sel gibi akıp gelen Müslüman ahalinin halini görünce direnmesi gerektiğini hemen kavrar. Şehrin ve halkın tüm yokluğuna karşın  yüz ellibeş gün direnir. Bu direniş sırasında çevresindekilere şöyle emreder. “Düşman hatlarımızı geçtikten sonra ölürsem beni mezara koymayın. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim ve sabunum çantamdadır. Beni bu mahalde gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir âbide dikeceklerdir

 

Fakat savaş iyice çığırından çıkıpta şehrin akıbeti açıkça ortaya çıkınca karar değişir. Şükrü Paşa ‘nın her şeye rağmen geleceğe güveni vardır. Edirnenin tekrar bizim olacağına emin olduğundan bize ait işaretlerin yok olmaması gerektiğini düşünür. Anıt yapıların yıkılmaması, mezarlıkların, türbelerin yok edilmemesi için teslim olmaya karar verir. Haklıdır, çünkü bir Bulgar güllesi Selimiyenin kubbesini delip içeri düşmüştür. Teslim olur, teslim olduğu sırada Bulgar generale teslim ettiği kılıcını törenle bizzat Bulgar çarı kendine iade eder.

 

Altı aylık Bulgaristan sürgününden sonra döndüğü ülkede kendisine karşı dolaplarda dönmeye başlamıştır. Halktan uzak tutulur, gözden düşürülmeye çalışılır. 1916 ‘da hastalanarak ölür.

 

İşte bu kahraman askerin komutasındaki yiğitlerden yaklaşık yirmibini ırmağın kenarındaki, mütevazı anıtın altında yatmakta. Devletin her yerinden Edirne için savaşan askerlerin bazılarının isimleri taşlara kazınmış. Kardeşimle isimlere, doğum tarihlerine teker teker bakıyoruz. 25 yaşını görmüş kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Susuyoruz, konuşacak bir şey yok. Zaten konuşsak sesimizin titremesinden ne dediğimizi mi anlayabileceğiz. 17 yaşına kuşatmada şehit olan bir askerin isminin önünde kardeşim dayanamayıp soruyor “abi 17 yaşında insan ne kadar yaşamıştır ki” . Diyecek bir şeyim yok. Dahası günümüzde tarihini, ülkesini, kültürünü bilmeyen kitleleri görünce daha da sinirleniyorum.

 

Daha da kötüsü buradaki şehitlerin çok büyük kısmı teslim sonrası esir alınan askerlerden oluşuyor. Esir alınan askerlerimiz sistematik olarak işkenceden geçirilip öldürülmüş yada sakat bırakılmış. Tipik Avrupalı vahşeti. Girişte, solda Kayseri Develi ‘den bir şehidin üzerinden çıkarılan bir şiir kazınmış. Bunu unutmayın, intikamımızı alın yazıyor anlam olarak. Nihayetinde ilk fırsatta şehir geri alınıyor. Ne yazık ki çok büyük bir mücadele bu geri alış. Enver Paşa ‘nın kurdurduğu fedai teşkilatı ne yoklukları nede İngilterenin sürekli savaş açma tehditlerini umursamaksızın ilerler ve sonunda Edirneyi geri alır. Sırf Edirne mi? Günümüzde Nestos denilen iskeçenin batısındaki nehre dek ilerlerler. Amaç Makedonyada kalan Osmanlı toprakları ile ana toprakları birleştirmektir. Bu kez İngiltere daha da sertleşir ve Rusya da ona katılır. Bunun üzerine staratejik bir karar alınır, fedailer bu işleri merkezi hükümetten bağımsız yapmışcasına Gümülcine merkezli bir devlet kurarlar.

 

Neyse Edirneye dönelim. Şimdi rotamız Darüşşifa. Bu sırada solumuzda nehir olmak üzere önce restore edilen bir kervansarayı geçiyoruz. Yol boyunca tarlalar. Selimiye her yerden görünüyor. Kimi yerlerde taşları sağa sola dağılmış, devrilmiş mezarlıkları aşıp fakir semtlerden geçiyoruz. Kapının önünden yaşlıca bir kadın selam verip nereden geldiğimizi soruyor. Cevap verince de para istiyor. Üzücü durumlar, dilencilik çok yaygın burada.

 

Darüşşifa aslında 2.Bayezıd külliyesinin bir bölümü. Günümüzde cami kısmı restore edilmekte. Bu nedenle içine giremedik. Ama dış görünümü epeyce güzel. Muhtemelen kare planlı. Tek kubbeli, selatin camilerinin geneli gibi çifte minareli.

 

Darüşşifa kısmı ise ücretli gezilmekte. Giriş 5 TL. Öğrenci iseniz 1 TL ‘ye de gezebilmektesiniz.

 

Darüşşifa tam teşekküllü bir hastane değil. Ama şunu söyleyebilirim ki mantık olarak bir üniversitenin eğitim hastanesinden farklı değil. Avrupada insanlar akli dengelerini yitirdiklerinde şeytani güçler esir aldı diye yakılırken burada su sesi, musiki gibi alternatif yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılıyordu. Zaten odaların birinde hangi makamın hangi derdi iyileştirmekte kullanıldığı da anlatılmış. http://www.trakya.edu.tr/kulliye/ adresinden benim yazacaklarıma kıyasla daha doğru bilgiler bulacağınızı sanıyorum.

Burada üzerinde durduğum tek bir nokta var. Bu mekanın hocalarından biri yapılan tedavileri resimli olarak kitabında anlatmış. Resim günahtır diyen çıkmamış ki yıllarca kullanılmış bu kitap. İlginçtir kitapta kadın ve erkek üreme organlarının da gösterildiği ürolojik hastalık tedavileri de mevcut. Bundan yüzyıllar önce, dünyayı yönettiğimizdeki mantık bu. Bilim deniyor, ilim deniyor, tıp deniyor ve bağnaz zihniyet buralardan ayrı tutuluyor. Halbuki bundan yıllar önce bazı hanım kızlarımız erkek kadavralarla çalışmak istemiyorlardı. Kadavra ne kadar bu arkadaşları tahrik ediyordu bilinmez ama günümüzdeki hemen hemen her alandaki geriliğimizin nedeni bu düşünce.

İleride, uzaklarda Yıldırım Camii de görülüyor. Gidemedik ama haç planlı olduğu için kiliseden devşirilme olduğu söylenen bu camiyi de merak etmedik değil.

 

Köprüyü aşıp karşı tarafa geçiyoruz. Bu köprünün adı Bayezıd Köprüsü. 1488 ‘ de Mimar Hayrettin ‘e külliyenin bir parçası olarak yaptırılmış. Ardından bir Mimar Sinan yapısı köprü olan Yalnızgöz Köprüsünü geçiyoruz. Nehrin getirdiği toprak suyun rengini bozmuş. Buradaki köprünün her iki tarafında da nehre ilerleyen çıkma uzantılar var. Fakat kıyılar alabildiğine bakir. İtalyadaki, Almanyadaki gibi nehrin etrafı yapılarla da doldurulmamış. Belki de doğayı kontrol eden batı kültürü ile doğayı doğasına bırakan doğu kültürünün kıyaslamasını yapıyoruz abi, kardeş.

 

Yine fakir semtler, viran yapılar. 1800 ‘lü yıllarda İstanbul, Paris ve Napoliden sonra dünyanın en zengin dördüncü kentiymiş Edirne halbuki. Arkamızdan tipimizden olsa gerek turist sananların  İngilizce seslenmeleri, laf atmaları. Günlük turlarla gelsek kesinlikle göremeyeceğimiz yada aracın içindeyken dikkat etmeyeceğimiz manzaraları aşıp tekrar merkeze ulaşıyoruz.

 

Merkezde camileri sona bırakıp önce Makedonya kulesini gezelim diyoruz. Tarihi Edirne kalesinin ayakta duran son burcu burası. Aynı zamanda modern şehir içinde Hadrianopolisten kalan tek eserde bu.  Zamanında üzerine bir saat konmuş sonrasında şehrin silüetini bozuyor diye dinamitle havaya uçurmuşlar. Kulenin yakınlarında bulunan parçalar müzede sergilenmekte. İçerisinde görevli iyi bir abimiz bilgi de vermekte. Salt alan hakkında değil, yemek yenecek yerler konusunda da bilgi alabiliyorsunuz.

 

Kuleye döneyim. Ne yazık ki kuleye çıkabilme imkanı artık yok. Bu alanda yapılan kurtarma kazılarında dört seramik fırını ile bir buzhane çıkarılmış. Onun dışında pek bir esprisi yok.

 

Artık yemek vakti diyor ve önerilen mekanlardan birine giriyoruz. Şehrin yemek konusunda epeyce zengin olduğunu belirtmek gerek. Köftenin yanı sıra, ciğer tavası hatta yayın balığından yapılan döneri de meşhur. Sakatatla aram olmadığı için köftecilerden birine girdik.

 

Düzgün bir mekan. Köftenin yanında domates, biber, kıyılmış kuru soğan ve salçalı sos verilmekte. Köfte gerçekten çok güzel. İnsanı doyuruyor ve fiyat olarakta can yakmıyor.

 

Yemekten sonra tatlı olarak peynir helvası alıyoruz. Helva ile tahin helvası dışında bir yakınlığım olmadığı için tereddütlü yaklaşıyor ve ortaya bir tane alıyoruz. Tatlı sarı, büyük bir tabak geliyor. İyi ki ortaya bir istemişiz, adam başı bir yiyebileceğimi sanmıyorum. Tadı güzel ve tahminlerimin ötesinde hafif bir lezzet.

 

Tekrar yollardayız. Edirnenin merkezinde geçen Saraçlar Caddesinin sağında solunda dükkanlar, kafeler mevcut. Bayan grupları yolun kenarındaki kafelerde oturmuş biralarını yudumluyor, kimsenin aldırış ettiği -tahminlerime göre benden başka- yok. Yolun ortasında büyükçe ama suyu akmayan, üzerinde aslan başlarının olduğu bir çeşme sağda solda 1900 lü yılların modasını yansıtan tarzda iki, üç katlı binaları geçip kardeşimin isteği doğrultusunda Meriç nehrine doğru yürüyoruz.

 

Bir taşköprüyü,Tunca Köprüsünü aşıyoruz.Diğer adı ise Ekmekçizade Ahmet Paşa Köprüsü. Ardından Meriç ‘i görüp oldukça zarif olan  ikinci köprüyü de (bunun adı da Mecidiye Köprüsü ) aşarak karşı kıyıya geçiyoruz.  Eski gümrük binası kafe olarak çalışıyor. Yakınlarında büyükçe bir çeşme yer almakta. Güzel, etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrili bir yol Karaağaca dek uzanıyor. Epeyce yürüyoruz ama manzarada değişen bir şey yok. Kavaklar, üzerinde meyveleriyle erik ağaçları usanmaksızın eşlik ediyor bizlere. Yolun ne kadar süreceğini bilemediğimiz için vaktin darlığını göz önüne alıp dönüşe geçiyoruz. Bu yol, bu köprüler Nazi saldırısı ihtimaline rağmen bir zamanlar her ağaç kavuğuna kadar dinamitle doldurulmuş.

Taşköprü üzerinden nehrin geldiği yöne bakıyoruz. Doğanın vahşiliği hala canlı. İlerilerde küçük adalar, nehrin bükülüp dirsek yaptığı yerlerde küçük kumsallar manzaranın parçaları.

 

Saraçlar Caddesinde ilerliyoruz. Solda bir yapının temelleri görülüyor tellerin ardından. Kim bilir ne? Alış veriş yapmak ve gezinmek için Semiz Ali Paşa ‘nın Mimar Sinan ‘a yaptırdığı kapalıçarşıya giriyoruz. 1569 ‘da yapılan cami bugün bile ana baba günü. Durupta iyi bir poz yakalayabilmek mümkün değil. Zamanında altın, gümüş gibi kıymetli metallerin ve değerli taşların ustalarını bir arada tutmak için yaptırılmış. Çok uzun bir çarşı ki sonradan öğrendim ki 300 m imiş çarşının uzunluğu.

 

Buradan çıkıp Rüstempaşa kervansarayına girmeye çalışıyoruz. Başlangıçta açık bir kapı bulamayınca etrafında epeyce dolanıyoruz. Sonrasında kapalı kapıya bir ihtimal yükleniyorum ve kapı açılıyor. Mimar Sinan yapısı hanın içine giriyoruz. Kanımızca akşam yapılacak bir düğüne ev sahipliği edecek yapının bir zamanlar ortasında mescit ve şadırvan varmış. Günümüzde şadırvan var ama mescit Rus işgalinde yıkılmış. Tekrar elden geçirildiği sırada Ağahan ödülünü kazanmış yapı günümüzde otel olarak kullanılmakta. Üşenmeyip üst katlara çıkıp fotoğraf çektik. Çıkarken kapıyı kapatmak için çekmem gerekti ama o ağır kapıyı kapatmak için kapıyı kendime doğru çekerken aslında işkence mi çektim Allah bilir.

 

Şimdi sıradaki yapı Eski Cami. Adından da anlaşılacağı üzere şehrin Ulu camii. Mimari açıdan Bursadaki, Kastamonudaki benzerleri gibi çok kubbeli bir yapı. Kubbeleri taşıyan ayaklar ise oldukça kalın. Burada var olan dokuz kubbe dört paye ile (“ayak” kelimesi de aynı anlama gelir. ) taşındığı için daha geniş bir kullanım alanı daha ferah bir görünüm mevcut. Süslemeler ise Bursa ulu camiindeki gibi süslü hatlardan oluşur. İnşası 1414 ‘te tanımlanmış. Mihrabın sağındaki duvardaki süslemede üzeri cam ile kapatılmış siyah taşın ise Kabe’ den getirildiği söyleniyor. Burada iki rekat namaz kılmak bir gelenek haline gelmiş. Burada dua edilince kabul olacağına inanılmakta. Ayrıca vaaz kürsüsü de Hacı Bayram Veli ‘nin kullandığına inanıldığı için anısına ve ilmine saygıdan kullanılmamakta.

 

Buradan az ötedeki Üç şerefeli cami ‘ye geçiyoruz. Camiye girerken yolun karşısındaki Sokullu Hamamından kalan tuğla tonozları görüyoruz.

 

Edirnede beni en çok etkileyen yapı işte burası oldu. 1438-47 yılları arasında ( kimi yerlerde 1443 yılı başlangıç olarak gösterilse de bana 1438 daha akılcıl geliyor)  2.Murat tarafından inşa ettirilen cami çok kubbeli ulu cami tipinden tek kubbeli yapıya geçişin ilk örneklerinden biri olarak kabul edilmekte. Alçak ama 24 m. gibi dev sayılabilecek ana kubbe insanı epeyce sarsıyor. Tıpkı İstanbulda Aya Sofya ile kıyaslandığında ne yazık ki pek akla gelmeyen Küçük Aya Sofya gibi Edirnede de burası Selimiye ‘nin gölgesinde kalmakta.

 

Mihrapta ayar terazisi denilen döner silindirlerden mevcut. Dikkatimi çeken bir özelliği ise tüm pencerelerde renkli camlar kullanılmış.

 

Avlu revaklı ( portiko  deseydim daha havalı olurdu). Osmanlı tarihinde revaklı avluların görüldüğü ilk örnekte burası. Selçuklu camilerinde de bu tip bir avlu olduğunu hatırlamıyorum. Sadece Türk mimarisinde örnek olarak Mısırda Tolunoğlu ve Memluk dönemi camilerde revaklı avlular var daha öncesinde. Revaklardaki küçük kubbeciklerdeki kalem işleri de tarz açısından bir ilk imiş.

 

Caminin dört minaresinin de işlemeli ve birbirinden farklı olması da cabası.

 

İstemeye istemeye vaktimiz daraldığı için camiden çıkıyoruz. Önce hediyelik badem ezmesi almak için bize önerilen Keçecizade ‘ye gidiyoruz. Edirnenin Osmanlı sarayı kökenli kendine has pek çok tadı, lezzeti var. Bunlardan birisi de badem ezmesi. Önerilen başka bir firma ise Ezmecioğlu. Badem ezmesinin formülü Avrupaya gidip biraz değişince ise karşımıza marzipan denilen tatlı çıkıvermiş.

 

Şehrin diğer bir tatlısı ise deva-i misk. Bu da saray kökenli. Sarayın burada olduğu günlerden birinde sultanın hasta kızlarından biri bu tatlıdan yiyerek sağlığına tatlı da adına kavuşmuş.

 

Şimdi bakalım neleri atlamışız…

 

Şehirde önemli bir Musevi nüfus varmış. Hatta bugünlerde yıkıntı olan zamanında Avrupanın en büyük havrasını kaçırdık. Bulgar kilisesini ise gerçek anlamda bir zenginlik olduğunu sanmadığımız için aramadık bile.

 

İlginçtir, o kadar renkli ve garip bir şehir ki burası. Anlatımı zor. Bahailerin bile en kutsal kentlerinden birisi imiş burası. Bahailere ait bir ev ve bir de mezarlıktan bahsedilmekte.

 

Elbetteki ve ne yazık ki tabyalara da gidemedik.

 

Sonuç olarak Edirne için en az iki gün ayrılmalı gezmek için diyorum. Ayrıca unutmadan http://www.edirnevdb.gov.tr/kultur/ adresinde Edirne ve Edirnedeki eserleri tanıtan kapsamlı bir pdf dosyası var. Yapıların mimari özellikleri hakkında inanılmaz detaylı ve yararlı bilgiler vermekte.

 

 

Temmuz 28, 2010 Yazar | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Edirne -1

Edirneye gidelim diyoruz ama gidemiyoruz ne zamandır. Sonunda kardeşimle yollara düşüyoruz. Otobüs c.tesi sabah 7 ‘de Esenler otogarından kalkacağı için Cuma akşamı annaneme gidiyoruz. Kadıncağızın gönlü oluyor ama uyku hak getire.Sabah 5 gibi kalkıp toparlanıyor ve servis ile otogara geçiyoruz.

 

Edirne yolu çok rahat. Topu topu iki saat onbeş dakika sürdü. Edirne otobüs terminali ile merkez arasında epeyce mesafe varmış. Halbuki google earthden  baktığımda yürünebilir bir mesafeymiş gibi görünmekteydi. Neyseki terminal ve merkez arasında ücretsiz servisler var. Servisler Selimiye Camiinin hemen yakınında belediye binasının yanına gelmekte. Terminale dönerken de buradan binmeniz gerekiyor. Şehirde ayrıca terminal ve merkez arasında işleyen minibüsler de mevcut.

 

Edirneyi gezmeden şöylece bir bahsedeyim tarihinden. Trakyalılar burada Orestia adında bir kasaba kurarlar. Romalılar gelince buranın yerini oldukça beğenirler. Nasıl beğenmesinler ki. Su sıkıntısı yaşanması mümkün olmayan Asyayı Avrupaya bağlayan yolun üzerinde bir yerleşim. Hadrianus bunun üzerine kasabaya şehir statüsünü bahşeder ve şehrin adı da Hadrianopoils olarak değişir.

 

Şehir etrafında her zaman büyük savaşlar olur. Constantinus Licinius ‘u Roma surlarının dışında yendikten sonra burada bir kez daha yener. Licinius şehre sığınır ama bir kez daha yenilince bu kez Byzantium ‘a kaçar. Constantinus peşine düşer. Romanın yeni başkenti Constantinopolis olunca Edirne Via Egnatia da yani Roma- İstanbul yolunun üzerinde olduğu için ticari açıdan çok gelişir. Sonrasında Roma ikiye ayrılır, doğuda kalır. Pek çok kez kuşatılır, kimisi surlarından kös kös geri dönerken Atilla Edirnenin içinde gezer bir müddet. Avarlar da duvarları aşar. Sonrasında bir dönem Bulgarlar ve Bizanslılar arasında pin  pon topu gibi defalarca el değiştirir.

 

Hatta 2. Haçlı seferinde Haçlı ordusunca kuşatılır ama saldırının son aşamasında Edirneliler bir halk hareketi ile karşı saldırı düzenleyerek haçlıların kuşatma araçlarını, kulelerini yakar büyük kayıplar verdirirler. Şehir kuşatılır, işgal edilir, defalarca el değiştirir ama  hala zengin bir ticaret kentidir.

 

Türkler Gelibolu üzerinden Avrupaya çıkınca önce Dimetoka ele geçirilir. Burası günümüzde belki Yunanistandaki en fakir, en çaresiz yerleşimdir ama o tarihlerde yörenin en büyük yerleşimi ve en güçlü kalesidir. Ardından İstanbul yolundaki kalelerde ele geçirilince Edirnedeki Bizans güçleriyle karşılaşma da kaçınılmaz hale gelir. Yapılan mücadeleyi bizimkiler kazanır ve Bizans güçleri Edirne kalesine sığınır. Ordu Edirneye gelince şehri savaşmadan teslim ederler.

 

Şehir alınınca sultan gönderdiği mektuplarda  şehrin isminden “Edrine” diye bahseder. Dar-ül Mülk, Dar-ül Karar,Dar-ül Meymene ise diğer isimleridir.18. yy da Edrine ‘de unutulup Edirne ‘ye dönüşmeye başlar.

 

Sonrasında bir dönem başkent olur Osmanlıya. Sultanlar İstanbulda olsalar bile sıklıkla buraya gelirler yada işlerine karışan aile üyelerini buradaki saraya gönderirler. Hatta kimileri burada yaşamayı tercih eder kimi zaman. Rivayettir başkenti tekrar buraya taşımak isteyeni de çıkmıştır ama akıbeti pek iyi neticelenmemiştir.

Sakin geçen yüzyıllar sonunda kötü günlerde gelir çatar. İşgaller tekrar başlar. Nihayet şehir bizde kalır.

 

Artık şehre geliyoruz. Selimiye Camii hemen dibimizde. Önce arastayı gezdik. Bir zamanlar camiye gelir sağlamak için ayakkabıcılar tarafından işletilen arasta günümüzde zamana daha doğrusu turizme uyarak hediyelik eşyaların satıldığı bir çarşı görünümüne bürünmüş. Edirnenin karakteristik hediyelik eşyaları olan küçüklü, büyüklü oyuncak bebekler, aynalı süpürgeler, kokulu, meyve şeklindeki sabunlardan badem ezmesine dek her şeyi temin etme imkanınız var. Meyveli sabunlar için bir parantez açmam gerekiyor sanırım. Şehre gelen yolda meyve sabunu heykeli var bunu da unutmadan eklemeliyim.

 

Alacaklarımızı dönüşte alırız diyerek önce camiye yöneliyoruz. Selimiye Camii hakkında arada çeşitli bilgiler vereceğim. Gerçi ansiklopedik bilgi ama bazı sayısal bilgiler üzerinde durulmazsa olmaz. Şahsi açıdan üzerinde durmam gereken mantıksal tutarsızlıklar da var.

Önce Osmanlı döneminin hatta tahminen tüm Türk tarihinin en büyük kubbesi bu. (Yeni yapılan hilkat garebesi kubbeleri kaale almıyorum ) Yaklaşık 31,3 m lik kubbe hakkında yaptığım araştırmalarda tıpkı rakibi Aya Sofya gibi tam yuvarlak değilmiş. Ama Aya Sofya hafif elipsleşmiş 31 ‘e 32 m. lik kubbesi ile Selimiye ‘yi hem geçmiş hem geçilmiş. Mimar Sinan ‘ın eserlerini kaleme aldırdığı tezkirnamesinde Selimiye Camii ile küffar mimarları alt ettiğini söylemiş. Bana bu mantıksız geliyor. Mimar Sinan kendi inşa ettiği kubbe ile avcunun içi gibi bildiği Aya Sofya ‘nın kubbelerini ölçemeyecek birisi olamaz. Bugün Aya Sofya halen ayaktaysa Koca Sinan ‘ın eklediği o iki minarenin sayesinde ayakta. Bunu Haldun Hürel de düşünmüş ve araştırmış. Aya Sofya ‘nın kubbe ölçülerinin diğer kimi ölçüleri ile orantılandığında hristiyanlıkla ilgili kimi rakamlara ulaşıldığını bu mantıkla yola çıkılırsa bir üst kademe kubbenin çapının yaklaşık 47 m olacağını bulmuş.

 

Sayılar burada da önemli. Mesela on iki şerefe 2. Selim ‘in onikinci sultan olmasından kaynaklanıyor.

 

Yapının inşası 1568 ‘de başlayarak altı sene sürmüş. Neden Edirneye bu büyüklükte bir cami yapıldığı hala bilinmesede pek çok rivayet var elbette. Bunlardan biri gene rüya yoluyla tebliğ. Bu kez İslam peygamberi sultanın rüyasına girer ve camiyi Edirnede yapmasını söyler şeklinde.

 

Muazzam büyüklükte bir kubbe yapabilmek ancak muazzam bir meblağın harcanması ile mümkün. Yapının finansmanı içinde türlü söylentiler varsa da Kıbrıs adasının fethinden sağlanan gelir ile inşa edildiği ağır basmakta. Araştırırken en merak ettiğim konulardan birinin cevabını bulabildim. “Daha önce ne vardı?” Daha öncesinde 1. Murat ‘ın inşa ettirdiği ve Yıldırım Bayezıd zamanında da kullanılan Eski Saray yer almaktaymış burada. Mimar Sinan bu camiyi yaptığında “ustalık” dönemi eserini inşa ettiğini de söylemiş.  Bu caminin bir bakıma prototip sayabileceğimiz bir  örneğini ise İstanbul Azapkapıdaki Sokollu Mehmet Paşa Camiini inşa ederken yapmış.

 

Caminin bahçesine giriş yapılan kapılara zincirler yerleştirilmiş. Böylelikle eğilmeden giremiyorsunuz. Tahminen camiye saygı amaçlı.

 

İç avluda çok sade, bence camiye pekte yakışmayan bir şadırvan var. Bunun mükemmel olduğunu söyleyenler varsa da benim görüşüm bu şekilde. Son cemaat yeri ve diğer kısımları taşıyan sütunların arasında epeyce devşirme parçada mevcut. Çoğunluğunun Enez civarındaki kalıntılardan getirildiği tahmin edilmekte.

 

Caminin içi havadar, geniş bir mekan. Bir o kadar da sade. Devasa kubbeyi taşıyan fil ayakları duvarların arasına öyle ustalıkla giydirilmiş ki gözü rahatsız etmiyor kesinlikle. Uzaktan da bakıldığında kubbenin adeta bir kapak gibi yerleşmiş olduğunu görebiliyorsunuz. Ortada zarif bir müezzin mahfeli var. Altında küçük, mermer bir şadırvan mevcut ve mahfelin sağında solunda öyle bir ahşap işçiliği var ki uzaktan kadife kaplı gibi gelen işlemelerin ne olduğunu ancak dokununca anlayabiliyorsunuz.

 

Meşhur ters lalede bu mahfelin bacaklarının birindeymiş. Ben ne yazık ki kubbeye şartlanıp gitmiş ardından da ahşap işçiliğine kendimi kaptırınca lalede aklımdan uçup gitti. Rivayete göre caminin yapılacağı arazi bir lale bahçesidir ve sahibi aksi bir insandır. Tüm uğraşlara karşın bir türlü arsasını satmaya yanaşmaz. Baskılar sonucunda ikna olur ve cami içinde kendisini anımsatacak bir şey yapılmasını talep eder. Aksiliği nedeniyle ters bir lale deseni konur. Ama yapının inşa edildiği arazide eski saray olduğunu söylemiştim. Bu rivayette şehir efsanesi olarak kalıyor. Daha akla yatkın başka bir kurama göre ise Allah ve lale kelimelerinin benzerliği şeklinde kendini gösteriyor. Ayrıca Arap harfleri ile lale kelimesini tersten yazar ve okursanız hilal kelimesi oluşuyormuş. Ne yazık ki üzerinde pekte araştırma yapılmamış ezoterik İslam felsefesi caminin içindeki küçücük bir şekilde dahi derin anlamlar içerebiliyor. Kim bilir bazı konular biraz silkelenebilse Da Vinci şifresi gibi kaç kitap çıkacak ortaya. 

 

Kubbeden de bahsedelim. Oldukça büyük. Aya Sofya yada San Pietro kadar yüksek olmadığından daha da büyük görünüyor perspektif nedeniyle.  Yüksek değil dediğime bakmayın gene de kırk metreyi aşan bir yüksekliğe sahip.

 

Minber güzel. Üstündeki külah İstanbuldaki bir iki camideki benzerlerinde de olduğu gibi çini kaplı. Aynı zarif çinilere mihrap kısmında da rastlanmaktaki caminin çinilerinin önemli bir kısmı 77-78 Rus savaşında şehri işgal eden Ruslar tarafından götürülmüş.

 

Minareye çıkma hayalimiz suya düşüyor. Konuşup izin alabileceğimiz bir yetkiliye denk  gelmiyoruz. Çıkamamış olsakta minarelerden bahsetmemek olmaz. Eski yoldan şehre yaklaşırken belli bir noktada cami iki minareli gibi görünürmüş. Minarelerden iki tanesinde şerefelere giden üçer yol var. Öyle ayarlanmış ki üç koridorda daracık minarenin içinden geçmekte. Fakat her yol ayrı bir şerefeye çıkmakta. Yani üç kişi ayrı koridorlardan giripte en üstteki şerefeye kim çıkacak diye yarışma şansınız yok, ancak acaba hangimiz en üst şerefeye çıkacak deme şansınız var. Bunun bir evvelki örneği daha sonra anlatacağım “üç şerefeli cami”nin şerefesinde görülebilir.

 

Küçük bir detay ise klasik İslam ve Türk mimarisinin en yüksek ikinci minareleri bunlar. Babürlülerin Delhide diktikleri Kutup Minar biraz daha yukarıya ulaşabilmiş.

 

Camiden çıkıyoruz. Hedefimiz haritaya göre hemen caminin yanında yer alan arkeoloji müzesi. Arada eski medrese binasında Selimiye Camii müzesi diye de bir yer var ama oraya sonra uğrarız diyerek eliyoruz. Sonradan görüyorum ki epeyce bir şey kaçırmışız bu şekilde.

 

Cami ile müze arasında mezartaşlarının sergilendiği bir kısım var. Genelde son dönem taşlar mevcut fakat İstanbuldakiler kadarda göze güzel gelmiyor. Bununla beraber burası mutlaka dolaşılması gereken bir yer. Neden derseniz çok sayıda yeniçeri mezar taşı burada görülebilir. Yeniçeri ocağının kaldırılması sonucunda mezar taşlarına dek imha edilen bu kültüre ait hurafe ve efsaneler dışında çok az bir şeyler kalabilmiş günümüze.

 

Müzeye giriş 3 TL. Giriş sırasında her yerde olduğu gibi sırt çantamı bir kenara koyabilmeme olanak sağladılar. İyi de oldu. Tahminen fazla gelen giden olmadığı için yakın davranabiliyorlar bizlere.

 

İlk kısım Edirne ve yöresine ait etnografik eserlerin sergilendiği kısım. Genelde çok ilgilenmem ama burası gerçekten görülmeye değer. Yöredeki yerel kıyafetler oldukça renkli ve kaliteli imiş. Kardeşimle yine konuşuyoruz bunu. Neden Avrupanın bazı kırsal bölgelerinde yaşayan  insanlar belki turistik olduğu belki de bir  yaşam biçimi olduğu için halen kendi özgün kıyafetlerini giyip korurken biz neden bu yaşam biçimini terk etmiş olabiliriz. Salonda kilimler, halılar, çeşitli mutfak eşyaları var. Nispeten en büyük kentlerden biri olduğu eşyaların materyallerinde de kendini gösteriyor. Ayrıca Ispartanın gülcülüğünün kökeninin Edirneli üreticiler olduğunu da öğreniyoruz. Ispartanın gül yetiştirmede yetersiz toprağında bu işi başarabilecek yetkinlikte bir buranın çiftçileri bulunmuş. Başarmışlarda. Burada ayrıca detayını bilemediğim “Edirnekari ” tekniğiyle yapılan çeşitli ahşap parçaların yanı sıra Atatürk ‘ün Edirneye geldiğinde kullandığı eşyalar yer almakta.

 

Buradan bilimum fosilimsi kalıntıları da geçerek arkeolojik kısma geçiyoruz. Önce bizi ortada bir ştel karşılıyor. Roma şteli ama yunanca yazılmış. Yunan kültürü nasıl Romayı bu denli etkileyebildi, Roma vasıtasıyla mı korkunç bir coğrafyaya yayıldı? Bir başka tartışma konusu daha.  Diğer ştellere de bakıyoruz. Lahitlerde mevcut.

 

Biraz ötede pişmiş topraktan yapılmış çok sayıda Afrodit heykelciğinin sergilendiği camekana bakınıyoruz. Oldukça kadınsı hatları olan heykelcikler. Aynı tarzda duran, çeşitli boylarda çok sayıda heykelcik. Bu taraftaki camekanlarda küçük bronz yada mermer heykelcikler de sergilenmekte. Karşısındaki duvarda ise daha büyükçe parçalar var. Bunların içinde benim oldukça hoşuma gidenler bir maymun maskı, büyükçe bir mezar şteli ve üzerinde üç kadının betimlendiği bir başka ştel.

 

Biraz ileride nispeten yeni parçalar var. Burada da Aziz Giorgios kültürünün İslami versiyonunun Hızır olduğunu öğreniyoruz. Pullu bir canavarı öldüren Aziz  Giorgios temalı pano da mutlaka görülmeli.

Asıl bomba ise sırada bekliyor. İki taş kabartma levha var. Geç Hitit dönemine ait bu taşlar Pazarkule mi Kapıkule mi sınır kapılarının oralarda bulunmuş. Trakyada Hitile ilgili bir şey olduğunu hiç bilmiyordum. Daha neler öğreneceğiz kim bilir…

 

Bahçesinde sağ tarafta yeni dönemlere tarihlendirebileceğimiz taş parçalar var. Önemli bir Musevi nüfusu barındırdığı için çok sayıda İbranice taş kitabe ve lahit var. Biraz ötede ise hristiyan ve İslami dönem mezar taşları yer almakta. Müze binasının arkasını dönünce çok sayıda mezar taşını sıralanmış bir şekilde görüyorsunuz. Burada bir dolmen ikide menhir görülebilir. Dolmenlere halk “kapaklıkaya ” da demekte. Özellikle Lalapaşa taraflarında bunlara sıkça rastlanmakta. Kökeni Keltlere dayanan İrlandadan Edirneye dek uzanan coğrafyada karşılaşılabilen örnekler bunlar.

 

Dolmenin yanında kapaksız bir lahit daha var.  O epey hasarlı ama yanındaki büyük lahit görmeye değer. Özellikle lahdin kısa kenarlarında yüzlerdeki gözlerin biri normal bakarken diğeri havaya bakmakta. Neyi ifade ettiğini bilmiyorum ama bu güzel detayı fark edip bana gösterdiği için kardeşime tekrar teşekkür ederim.

 

Muradiye Camiine doğru giderken yolumuzun üzerinde minaresi yıkık, viran görünümlü ama alışılmadık bir başka camiye denk geliyoruz. Kalın duvarlı, kubbesiz yapının adı Atik Ali Paşa Camii. 1506 ‘da inşa edilmiş. İlginç yanı (içine giremediğimiz için sadece gördüğümüz kadarı üzerinden yorum yapabiliyorum) son cemaat yerinde tamamen devşirme malzeme kullanılmış olması. Fark edilmeyen bir değer olarak görüyorum bu yapıyı.

 

Yürüyoruz. İleride bir tepeciğin üzerinde Muradiye Camii görülüyor. Güzel bir yerde ama ona doğru giderken fakir semtleri aşıyoruz. Kimi bahçelerde uzun geçmişe sahip yapılardan arta kalan duvarları seçebiliyoruz. Sonunda caminin bulunduğu bayırdan yukarıya doğru arnavutla kaplı yokuşu tırmanıyoruz abi, kardeş.

 

Sonunda giriş kapısında sokak köpeklerinin miskince yattığı, çöplerin gelişi güzel bir şekilde fırlatılıp atılmış olduğu camiye girebiliyoruz. Manzara çılgınca. Selimiye tüm heybetiyle o ev kalabalığının üzerinde vakurca dikilmekte. Öteki taraflarda ise tarlalar, ekili alanlar vb varsa da şehrin genel durumu nedeniyle çekim yapmak çokta mümkün değil.

 

Caminin bahçesinde bir de şadırvan var. Giriş kapısının dibine kadar park edilmiş araba nedeniyle ön cepheden de güzel bir resim alamıyoruz. Ama pes etmek yok. İçine giriyoruz. Ters T tipi, Bursa camilerine benzer bir yapı. Restore edilmekte gibi. Neden “gibi” ekledim derseniz açıklayayım. Beyaz badananın altına inilip bazı bezemelere, kalem işlerine ulaşılmış. Zaten caminin içindeki duvarda yapılanlar, ne neydi, ne oldu gösteren fotoğraflar da var ama çalışmalar ne aşamada , bitti mi devam mı ediyor anlaşılmıyor. Yinede işlemelerinden zamanında çok güzel bir cami olduğu aşikar. Özellikle mihrabının renkli çini işlemeleri, nakışları anlatılacak gibi değil.

 

Burada işimiz bitti. Nehrin karşı kıyısına geçeceğiz. Günümüzde Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Sarayardı çayırına giriyoruz koyu sarı akan Tuncayı aşarak. Burası güzel düzenlenmiş bir alan. Her ne kadar güreşlerin yapıldığı alana girmemişsekte etraftaki heykeller dikkate değer. Kurtdereli, Kel Aliço ve Koca Yusuf gibi efsane güreşçilerin heykellerinin yanı sıra kimi Kırkpınar ağalarının da bronz heykelleri mevcut.

 

Kırkpınar Türk güreş kültürünün en eski, en organize örneklerinden biri. Anadoluda, Batı Trakyada ve Orta Asyadaki pek çok yağlı güreş turnuvasının en önemli örneği bu. Rivayete göre Süleyman Paşa döneminde Trakyanın altını üstüne getiren akıcılardan bir grup mola verdikleri her yerde güreşe tutuşur. Fakat akıncılardan ikisi bir türlü birbirini yenemez, son güreşlerinde ise ikisi birden cansız yere yığılırlar. Arkadaşlarını bu çayıra gömen akıncıların yıllar sonra yolları yine buraya düştüğünde mezarların olduğu yerde akan bir pınar görürler. Halk ise burada yatanların “kırklardan” yani ermişlerden olduğunu düşünür ve Kırkpınar adını verip burada her yıl güreş tutmaya başlarlar ve gelenekleştirirler. Araştırmalara göre buradaki güreş geleneği bir yüz yıl kadar geriye inip Sarı Saltuk efsanesinin başladığı günlere değin geriye çekilir. Osmanlılar 1. Murat döneminde efsaneyi sahiplenir. Aaslında Kırkpınar çayırında yapılan güreşler bu alan sınırlarımız dışında kaldığı için Sarayiçi mevkiindeki alanda yapılmaktadır.

 

Yarışlara katılacak güreşçiler kırmızı dipli mum ile Kırkpınar ağalarınca çağırılmakta.

 

Buradan bir köprü daha geçeceğiz. Hemen sağımızda Abdülaziz ‘in Avrupa gezisinden dönüşü sırasında Edirneye de uğraması anısına diktirdiği dikilitaş mevcut. Köprüyü geçmeden güzel bir kule ile karşılaşıyorsunuz. Bu kulede İstanbuldaki benzeri gibi adalet kasrı adını taşımakta. Sivri külahlı bir çatısı olan çok katlı, şirin bir kule. 1561 yılında yapılan bu dört katlı yapının en üst katında bir de mermer, fıskiyeli bir havuz olduğu söyleniyor. Yanındaki yeni restore edilmiş taş köprüyü de ( Fatih Köprüsü ) aşarak eski Edirne Sarayının kalıntılarına geliyoruz.

 

Burası Osmanlının Edirneyi başkent olarak kullandığı dönemlere değin uzanan bir tarihe sahip. İstanbul sonrası zamanla iyiden iyiye gözden düşmüş nihayetinde içerisinde saklanan mühimmatın havaya uçurulması sonucunda epeyce bir kısmı yok olmuş dev bir kompleks.  Günümüze sağlam olarak kalmış diyebileceğimiz önemli bir parçası yok. Sadece sarayın hamamına ait olan bir kısım nispeten ayakta. Birde ileride yolun kenarında yer alan bir kapı duruyor. Sarayın av için kullandığı devasa bahçedense kala kala günümüzde “Tavuk ormanı” denilen ağaçlık alan kalmış.

 

 

 

Temmuz 27, 2010 Yazar | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Side, Manavgat ve çevresi

Antalya Sorguna doğru yola çıkıyoruz. Ultra her şey dahil denilen bir otele gideceğiz. All inclusive yani her şey dahil kavramı iyice cılkı çıkarak ultrası,plus ‘u ile turizm sektörümüzdeki yerini koruyor. Halbuki Yunanistan gibi ülkelerde oda+kahvaltı sistemi mevcut.

 

Otobüsle giderken Osmaneli ‘nin yanından geçiyoruz. Gece karanlığı içerisinden görülen lambalar aslında büyükçe bir yerleşim olduğunu gösteriyor. Halbuki gezerken pekte büyük gelmemişti bizlere.

 

Bilecik yolunda ilerlerken bizi sollayan firmanın otobüsüne takılıyor gözlerim nedense. Huzursuz oluyorum önce. Sonra bizim otobüsün ötekine epeyce yaklaşıp geçmeye çalıştığını ama ötekinin yol vermediğini görüyorum. Bir iki derken üçüncüsünde şiddetli bir çarpışma yaşanıyor. Araçtan indiğimde bizim aracın aynasının yamulduğunu görüyorum. Belki tamamen olayın suçlusu değil ama öteki aracın şoförü kısa ama özlü bir cümle kuruyor. “Yol benim. İstediğime veririm istemediğime vermem”

 

Aşağı yukarı tüm yolcular böyle bir kazayı atlatmanın şokuyla saçmalıyorlar. Şükürler olsun kimsede bir problem yok.  İlginçtir yaşadığı ikinci otobüs kazası olmasına rağmen oğlum halen küp gibi uyuyor.

 

Tekrar yoldayız. Afyon ‘un beş yıldızlı termal otelleri devasa cüsseleri ile yol kenarında yer alıyorlar. Turizm burada da kendini hissettiriyor.

 

Düşünüyorum. Anadolunun tüm bu yörelerini aşağı yukarı oğlumun yaşlarındayken ailecek ama o zamanın iptidai şartlarında gezmiştik. Antakya hariç tüm Akdeniz kıyısı. Doğru düzgün konaklama imkanı yok, günümüzde sorunsuzca gidilebilir olan yerlere neredeyse hiç ulaşım yok, hatırladığım kadarıyla neredeyse tek bir temiz tuvalet bile yoktu. Bununla beraber turla yapılan geziler ile kıyasladığımda daha fazla yere ulaştığımızı, daha fazla yeri gezebildiğimizi görebiliyorum.

 

Sabah erken saatlerde otele varıyoruz. Güzel bir yer. Yüksek çam ağaçları arasındaki yapılar görüntüyü bozmamakta. Odalara giriş ikide olduğu için nasıl vakit geçireceğimizi bilemiyoruz. Çoğunluk spa merkezinde üzerlerini değiştirerek havuz ve denize gitmenin derdinde. Bizse önce kahvaltı olayını halledelim diyoruz. Her şey dahil sisteminin çılgınlığı gözler önünde. Onlarca peynir ve zeytin çeşidi, türlü türlü yiyecek. İnsan neyi seçeceğini, ne yiyeceğini şaşırıyor. Önceliğimiz oğlumuzun doyması. Ardından ben karbonhidrat ağırlıklı besleniyorum. Doyduğumdan olsa gerek sağa sola bakıyorum. İsrafın haddi hesabı yok. Şaşırmamak gerek. Hemen hemen neredeyse hiçbir yemek kültürü olmayan ülkelerden gelen bu Avrupalılar için ülkemiz tam anlamıyla bir cennet.

 

Halen çok zaman var. Eşim bekleyeceğimize Manavgat ‘a gidelim diyor.Otele gelmeden önce ulaşım bilgilerini almıştım. Öncelikle bunları teyit edip detayları öğreniyorum. Her on dakikada bir Manavgat ve Side ‘ye minibüsler gitmekte. Otelin önündeki taksi durağında bekliyoruz. Eşimle taksicilerin fiyat listelerine göz gezdiriyoruz beklerken. Sorgundan ta Pamukkaleye 300 euro ödeyerek gidilebiliyormuş. Kısa sürede aracımız geliyor.

 

Minibüs çokta dolu değil. Buna karşın bizde başka Türkte yok. Daha sonraki gezilerimizde de görüyoruz ki Ruslar ve bizimkiler tatile gittiklerinde çevrede ne var ne yok kesinlikle ilgilenmiyorlar. Buna karşın özellikle İngiliz ve Almanlar ( tabii ki orta yaş ve üstünü kastediyorum) mutlaka günlerini organize ederek gidilebilecek her yere gitmeye çalışıyorlar. Fakat bu adamlarda çocuklarını kucaklarına almak, birine yer vermek gibi kavramlar yok. Kişi başı ödemeyi sanki sıra başı gibi algılamış olmalılar ki her sırada büyük küçük fark etmeksizin tek başlarına oturuyorlar.

 

Neyse. Minibüs sanki yöredeki tüm sokakları, yolları gezdikten sonra Manavgat ‘a ulaştırıyor bizleri (adambaşı 1.75 tl). Güzel, düzenli bir belde. Bu kısımları hiç hatırlamıyorum. Merkezde pek oyalanmaksızın şelalelere giden minibüse atlıyoruz (adambaşı 1.50 tl)..

Aslında iki şelale var. Küçük şelale büyüğüne giden yol üzerinde yer almakta. Minibüsle giderken lokantaların vb levhalarından fark edilebiliyor. Bizim hedefimiz büyüğü. Minibüslerin son durağı büyük şelalenin hemen girişinde. Her on, onbeş dakikada bir minibüsler Manavgata ve yakınlardaki bir başka beldeye doğru hareket etmekte.

 

Çocukken gelmiştim. Çokta bir şey hatırlamıyorum. Hayal meyal gayet pejmürde bir mekandan şelaleleri seyrettiğimizi hatırlıyorum sadece.  Şimdilerde ise düzenli, girişi ücretli ( adambaşı 3 tl) bir sayfiye yeri haline gelmiş. İçerisinde güzel bir çay bahçesi ve çok sayıda hediyelik eşya yada giyim kuşam satan dükkanlar yer almakta.

 

Şelaleyi seyrediyoruz. Yaklaşık iki metreye yakın bir yükseklikten sular hızla akmakta. Muhtemelen çay burada suyun akışı nedeniyle derinleşiyor. Zaten suyun düştüğü yer bembeyaz köpüklerle kaplanmış. Çayın kıyıları ağırlıklı olarak çamlarla kaplı. 2007 yılında çay o kadar kurumuştu ki şelaleden damla su akmıyordu. Belki de bunda çayın yukarılarında yer alan Oymapınar Barajının da etkisi var. Neyse bu kış her yer iyi yağış aldı.

 

Restoran kısmının kenarındaki sakin yerden yani şelalenin hizasından her şey daha net görünebiliyor. Suyun içindeki uzun yosunlar ürkütücü bir hava veriyor. Çayın yukarılarında alçak bir setten su yine dökülüyor ama debisi daha az ve yüksek olmaması nedeniyle ilgi çekmemesine şaşmıyorum. Yinede fotoğraflıyorum.

 

Dönüşte Manavgat ‘ı turluyoruz. Uzunca bir caddesi var. Tipik tek bir caddeden ibaret onlarca kasabadan biri. Bununla beraber yörede her şeyi temin edebileceğiniz bir yer olduğu bu kısa gezide anlaşılıyor. Bu kısmın merkezi Alanyaya dek Manavgat.

 

Otele dönüyoruz ve deniz mevsimini açıyoruz. Aslında sadece belime dek giriyorum. Su çok soğuk, denizini ise sevemedim otelin. Havuzu yöneliyorum. Sıcacık suda bir müddet yüzüyorum. Sutopu oynayan kalabalığı izliyorum önceleri. Sonrasında sıkılıyor havuzun öteki kısmına doğru kulaç atıyorum. Saçkıran olmuş biri çocuğunu kucağın almış havuzun içinde. Bunu görmemle panik halinde havuzdan çıkmam bir oluyor.

 

Günün kalanında otelin büyük ve güzel bir çimle kaplı sahasında oğlumla oynuyoruz. Sonrasında bir Rus grup bizimle oynamak istediğini söylüyor. Başlıyoruz. Bir gol bulup öne geçiyorlar. Oğlum futboldan bi haber. Bir gol atıyorum. Oyun kızışıyor. Yorgunluktan ayakta zor duruyorum. İkinciyi yiyoruz sonra bir tane daha atıyoruz. Rastlantı eseri oğlum üst üste iki top çıkarıyor. Sevinçten bağırıyoruz. Rusların kalesindeki benim yaşlarımdaki adamda oyunun eğlencesinde. Gülüp duruyor. Fakat 8-9 yaşlarındaki bir çocuk önce oğluma bir şeyler diyor sinirli sinirli. Önce altı yaşımdaki oğlumdan Rusça bilmediğimin azarını işitiyorum sonrasında üçüncüyü yiyoruz. Çocuk benim oğlana yine bir şeyler saydırıyor kendi dilinde. Bu kez oğlum sorduğunda benle dalga geçtiğini söylüyorum. “Kimse babama ….. diyemez” diye bağırıyor. Aile olma bu diyorum içimden. Yorgunluktan ölüyorum ama üçüncüyü atıyorum bacak arasından.” Durma baba bu milli maç “ diye bağırıyor kaleden oğlum.

 

İşin rengi değişiyor. Ruslar birini daha alıyor oyuna. Benim boylarda atletik bir genç bu. Öteki ufaklık hala sıcak denizlere inmenin derdinde. Bizim takımdaki 11 yaşındaki ufaklıkla kapışıyorlar sahanın çeşitli yerlerinde. Kaleye geçtiğimden beri Ruslar bana bacak arası atmanın derdinde. Dert yaptılar kendilerine. Bir top bacak aramdan geçiyor ama topuğuma çarpıp kornere çıkıyor. Rus bir dahakine anlamında bir işaret yapıyor ama bizim ufaklıklar ona bir bacak arası atıp ilk kez bizi öne geçiriyor.

 

Adamlar o denli takıyorlar ki bacak arası meselesine sağa sola vurup üç dört gol atacakları yerde üzerime vurmaya devam ediyorlar. Hatta bir şutlarında top iki bacağımın arasında sıkışıp kalınca ufaklık bir tekme geçiriyor bana ki anlatamam. Mete de intikam amaçlı olarak çocuğu kovalıyor her pozisyonda. Bizimkinin futboldan dediğim gibi zerrece anladığı yok ama çocuğa öyle bir yapışıyor ki hareket edemiyor istediği gibi. Bu pozisyonlardan birinde Meteden seken topla bizim öteki ufaklık farkı ikiye çıkarıyor.

 

Maç koptu. Adamlar hırs yaptı. Korner,aut,taç hiç biri yok.Uzaklara giden toplara koşan çocukların ikili,üçlü, dörtlü itişmelerini görüyoruz. Toptan çok artık etlere geliyor tekmeler, eller birbirlerinin tişörtlerini çeker durumda.

 

Neyse sonunda eşim gelip bitirin diyor. Ruslardaki ufaklık düşmanca bakıyor. Bacak arası attığım büyükleri ise sempatik adam gayet dostça vedalaşıyoruz. Mete heyecanla yanıma koşuyor. “Baba” diyor nefes nefese, “Çocuğu gördün mü kız yaptım”. O kuytudaki itişmecelerde çocuğun apiş arasına tekmeyi geçirivermiş.

 

Akşam yemeğinden sonra inip eğlencelere gönderiyoruz oğlanı. Grup içinde dans hareketlerine inanılmaz derecede uyumsuz. Bu da benden geçmiş anlaşılan yapacak bir şey yok.

 

Yine sabah erkenden uyanıp hızlıca kahvaltıyı yapıyoruz. Günün hedefi Side. Çocukken gitmiştim burayada. En son babam Sideye gidin her yer tarih dolu diyordu bana.  Geçte olsa tekrar geliyorum. Ne hatırlıyorum buraya ait. Bir tiyatroda lalettayn duran başsız heykellerden birine annemle kafamızı koymuş sırayla babama poz vermiştik. Tipik Türk davranışlarından biri ama henüz altı yaşında varmamışken yapılınca akılda kalıcı oluyor ama bu tiyatro Aspendos ta olabilir. Enlice, kanatlarını açmış bir kuş heykelinin önünde bir pozumuz var.

 

Minibüs ile kısa sürede Side ‘ye varıyoruz(1.75 tl/adambaşı ). Zaten mesafe 3 km. Yolda da bir yokuş vb çıkılmadığı için aslında buraya bisikletle de gelinebileceğini konuşuyoruz kendi aramızda. Oğlum hala dünkü maçta kalmış anlaşılan. İkide bir bizi bölüp maçı anlatıyor. Yolda Sideye su taşıyan su kemerlerinin ayakta kalan son birkaç gözünü görüyoruz.

 

Şehre gelmeden önce internet İznikte yaptığım gibi harita arıyorum. Fena olmayan bir tane buluyorum. Küçük bir yerleşim ama tıpkı İstanbul gibi bir yarımada. Haritaya göre çok sayıda yapı var. Bunların önemli bir kısmı da tapınak.

 

Minibüsler Side girişinde bir yerde duruyor. Yeni yeni düzenlenmekte olan bir yer burası. Araç manevra yaparken çokça sütun ve yıkıntı görünce önce yürüyelim diyorum ama girecek bir yer bulamayınca turistler gibi turistren ‘e biniyoruz. (Bir isim bulamayınca bu ismi kendim uydurdum. Turist + tren ) Kısa sürede amfitiyatronun yanına geliyoruz. Son durak. (0.75 tl/adambaşı)

 

Sideden, Side de bir zaman yaşamış insanlardan bahsedelim önce. Side Luvice  “nar” anlamına gelmekte.Basılan paralarda vb nar motifleri işlenmiş. Elbetteki ismin mitolojik bir öyküsü de var. Touros ‘un kızı Side verimlilik tanrıçasıdır. Kızıyla Manavgat Çayının kıyılarında gezerken rengarenk çiçekleri, yaprakları olan bir ağaç görürler. Kızına vermek için yanına gidip bir dalını koparır ağacın. Kopan yerden kanlar fışkırmaya başlar. Meğerse kötü insanlardan saklanan bir peri kızıdır aslında ağaç. Side buna çok üzülür ama bir faydası olmaz. Aksine yavaş yavaş yere kök salmaya başlar, bir ağaca dönüşür. Peri kızları gelip göz yaşları ile sularlar ağacı. Kan kırmızısı meyveler vermeye başlar. “Gölgemde oynasın kızım ama ağaçlara zarar vermesin” der en son.

 

Bizse önce sahil diyoruz. Az biraz yürümüyoruz bile sahile giden yolun bayır aşağı uzandığını görüyoruz. Yabancı turistlerden oluşan mahşeri bir kalabalık sahile doğru akmakta. Yolun hadi cadde diyeyim sağında ve solunda yer alan dükkanlar genelde iki katlı ve Kuşadası çarşısındaki binaları andırmakta. Bunlar taş yapılar ama kimi zaman ahşap çıkmalar yada giydirmeler söz konusu. Ama temiz binalar. Yanlara açılan yollarda da yine güzel binalar mevcut ve begonviller oldukça koyu renkli.

 

Limanın sağında solunda çok sayıda gezi teknesi müşteri kapabilmenin derdinde. Alanyaya dek gittiklerini gösteren haritalar var. Epey mesafe. Aslında deniz süt liman. Fakat marmaranın eşek poyrazı gibi öğleden sonra coşan ve azan bir havası var mıdır bilinmez varsa da açık denizden gelen dalgalar hiç çekilmez.

 

Bu liman bir zamanlar Anadolunun Akdeniz kıyısındaki en büyük limanıydı. Strabon Kyme ‘den gelen kolonistlerim MÖ 7. yüzyılda kurduğunu yazmış Sidenin. Önce Lidyalılar, sonra Persler ele geçirmiş yöreyi.Romalılar gelmiş sonra. Şehri Roma döneminin en büyük köle pazarlarından birisi haline getirip zenginleştirirler. Piskoposluk merkezi haline de gelip en şaşaalı dönemine ulaşsa da Arap akınları şehri zayıflatır.

  

Sola dönüp ilerliyoruz. Burada Apollo Tapınağından kalanlar ile hemen yanıbaşındaki bazilika kalıntıları görülebilir. Tapınağın beş sütunu sonradan dikilmiş ve kolonları ile tekrar restore edilmiş. Yabancı gezi sitelerinden biri burayı Akdenizde gün batımının en iyi izlendiği noktalardan birisi olarak ilan edince de bir cazibe merkezi haline geldi. Genelde çokça dergide akşam üstü ters ışıkta çekilmiş fotoğrafları görülüyor. Biz ise bazilikanın içine kaçıyoruz. Amacımız hem güneşten kaçmak hemde dinlenmek. Tahmin ettiğim gibi yapının içi serin. Dikilen sütunlara kadar uzandığı anlaşılan yapının yanlarında pencereli nişler kalmış. Zaten şehrin hemen hemen her yerinde binaların yanında, altında kalan kalıntılar görülmekte.

 

Sahili yanımıza alıp ilerliyoruz. Ay tanrısı Men adına yapılmış bir tapınağın yanında bir şeyler içmek için duruyoruz. Tapınak dediğime bakmayın eğer levha olması kalanlara bakıp sadece bir şey varmış diyebileceğim bir yer. Buradaki kafelerdekiler yapışkanlar ama Allahtan çaylar ikram meyve suları ise İstanbul fiyatı.

 

Biraz ileride ufka uzanan kumsallar görülüyor. Çocukken ahşap kolonlar üzerinde duran balıkçı barınakları vardı. İçlerinde ne var diye girmiş pederden de sağlam azar işitmiştim. Bu da bu nedenle kalmış aklımda İyi ki aklımda kalmış. Çünkü barakaların son tahtası kimbilir hangi mangalda kül oldu bilinmez. Ana baba günü gibi kalabalık plajın hemen arkasında kalıntılar yer almakta.

 

Sola dönüp ana caddeye varmak niyetimiz. Bu kısımda epeyce pansiyon ağırlıklı olmak üzere konaklama imkanı var. Fiyatları sormadım. Yolun sağında haritama göre Bizans evlerinden birini görebildim. Sık ve ince tuğladan inşa edilmiş. Zamanında epeyce zarif bir yapıymış anlaşılan. Şimdiyse sadece hayal gücüne ilham verecek kadar parçası ayakta kalmış geriye.

 

Tiyatroya giriyoruz. Müze kartlarımız sayesinde ücret ödemiyoruz. Ama kartlarımız olmasa giriş ücreti adam başı 10 tl.

 

Yapı onbeş bin kişilik. Ama genelde olduğu gibi bir yamaca, bir bayıra yaslanmamakta. Tribünleri günümüz stadlarındaki gibi modern bir teknikle sırtlayan bir mimari anlayış görülüyor. Tahminen 2. yy yapısı. Surlar 4.yy ‘da tiyatronun duvarına dek geri gelince tiyatro  asli işlevini yitiriyor. 6. yy da şehir piskoposluk merkezi haline gelince açık hava kilisesi gibi bir kisveye bürünüyor. Sahnesi üç katlıymış. İtiraf etmek gerekirse fark edemedim. Oldukça hasar almış mermer alanda Dionysos ‘un hayatı anlatılmış. Bu kısımda kullanılan sıvanın su geçirmez olması kimi zaman sahnenin havuz olarakta kullanıldığı yönünde tahminler ortaya atılmasına vesile olmuş. Bu bilgileri girişte verilen küçük notlarda daha detaylıca okuma imkanınız var.

 

Küçükken geldiğimde sahneye dek inmiştik. Eve dönünce baktığım fotoğraflarda da sahnenin envai türlü heykel ve parça ile dolu olduğunu görüyorum. Şimdi sahneye inişleri engellemek için parmaklıklar konmuş. Halbuki yabancı bir üniversitenin bir gösteri için içeride çalışma yaptıklarını gösteren bir fotoğrafa denk gelmiştim nette araştırırken.

 

Üst kısımlara çıkmak mümkün değil. Nispeten mümkün olacak yerlerde de geçişler engellenmiş.  Olası çökme tehlikesini belirten uyarılar pek çok yerde görülüyor. Koridorlara pek çok çelik destek yerleştirilmiş. Olduğunuz yerden başta devlet agorası olmak üzere sütunlu yoldan kalanlar başta olmak üzere pek çok yeri görme imkanınız var.

 

Bizde çıkıp agoraya ilerliyoruz. Tiyatrodan baktığımızda bir zamanlar oldukça güzel bir yapı olduğunu kavrayabildiğimiz yapının önündeki levha 88,5 * 69,2 m gibi devasa boyutta üstü kapalı bir yapı olduğundan bahsediyor. İnanılmaz bir büyüklük ve yapım yılı yaklaşık olarak MÖ 2. yy aşağı yukarı. Agoradan kalanların arasından turistler plaja yürüyorlar.

 

Bizse tersi istikamete gidip koruma altına alınan ve tiyatronun arkasında yer alan kalıntılara bakıyoruz. Biraz ötemizde “Peristilli ev” den kalanlar var. Taban mozaikleri zorlukla seçiliyor.

Burada durup tiyatroya doğru baktığınızda “üç havuzlu çeşme”,”vespasianus anıtı ” ve girişte yer alan tak ‘ı da görme şansınız olacak. Çeşme epeyce güzelmiş. Keşke günümüzde de buna benzer çeşmeler yapılsa. Kapıda ise epeyce devşirme malzeme kullanılmış alışılageldiği gibi.

 

Sırada müze var. Burayada giriş 10 tl. Burası eski Roma hamamının elden geçirilip onarılmasıyla 1962 ‘de kullanılmaya başlanmış. Tahmin edeceğiniz gibi epeyce büyük bir yapı.

 

Giriş bölümünde bulunan sikkeler, yüzük,bilezik ve küpeler sergilenmekte ki küpeler gerçekten zarif. Sağdaki odada ise heykeller ve çok güzel bir lahit görülebilir. Heykeller güzel ama Afrodisiastakiler kadar iyi değil.

 

Buradan geçilerek ulaşılan dikdörtgen şeklindeki ana kısım görülmesi gereken yer. Uzun kenarların her ikisinde de havuzumsu alanlarda birer  tane iskelet var. Soldakinde basit, kiremitten bir mezar var. Diğeri ise biraz daha komplike. Ama bu odada bana göre en güzel parça “üç güzeller” heykeli. Ne yazık ki günümüze başları ulaşamayan tamamen çıplak üç bayanın birinin adı Thalia imiş. Diğerlerini de tespit edeceğim. Bu odadaki heykeller ve diğer parçalar daha kaliteli bir işçiliğe sahip.

 

Bahçede sağ tarafta içinde güneş saati olan bir başka havuz daha var yapı kompleksinin hamam olduğu yıllardan kalan. Çok sayıda küp, friz ve türlü parça burada sergilenmekte. Bahçede biraz soluklanıyoruz. Baba oğul dolanıyoruz genede. Zaten bizden başka sadece bir Rus aile var koca müzeyi gezen.

 

Çıkıyoruz. Yolun kenarında, müzenin arka tarafında eski bir dostu görüyorum. Çocukken tiyatroda gördüğüm, önünde fotoğrafım olan kanatlı adam ki muhtemelen bir askere ait bir mezar odasının kapısı olmalı, orada duruyordu. Gülümsedim eski bir dostu görmüşcesine ve bir zamanlar şehrin ana cardo maximus ‘u olan yoldan şehir çıkışına doğru ailecek ilerlemeye başladık.

 

Bu yol bir hayal yolu. Sağlı sollu küçük odacıklardan her ne kaldıysa görülebiliyor. Öteki cardonun bağlandığı yere varmadan dönüp tiyatroya doğru bir bakın ve hayal edin. Sütunlu bir yol. Sütunların hemen berisinde çeşitli şeyler satan dükkanlar. İleride tüm heybetiyle neredeyse yirmi bin kişilik dev bir tiyatro. Keşke Apameada Suriyelilerin yaptığı gibi sütunlar ayağa kaldırılabilse, dükkanlar aslına sadık bir şekilde onarılıp içlerinde köylüler ürünlerini satsa, incik boncuk tezgahları kurulsa. Keşke…

 

Yürümeye devam ediyoruz. Şehir surlarının hemen dışında büyük bir restorasyon çalışması var. Dev çeşme tekrar diriltiliyor. Sütunlu, üç nişli çeşme belki de Romadaki Trevi çeşmesinin en az beş katı büyüklüğünde. Karı koca çeşme bitince Sideye tekrar gelme konusunda sözleşiyoruz. Bitince öyle mükemmel bir yapı çıkacak ki tekrar. Anlatması mümkün değil.

 

Kısa sürede otele dönüyoruz. Kendi kendimize günün değerlendirmesini yapıyoruz. Aslında bisiklet ile otel Side arası ulaşımı yapabileceğimizi konuşuyoruz. Metenin maymun yavrusu gibi bana sarılması gerekecek. Üç sene önce tüy kadardı ve itiraf etmek gerekirse bende daha gençtim. Şimdi yaklaşık otuz kilo olan kıpır kıpır bir çocuğu tutabilmek çok zor geliyor. Sidede ucuz bir pansiyonda kalıp Sidenin denizinde yüzmek istiyoruz.

 

Otele varır varmaz oğlan lunaparka koşturuyor. Havuzdu denizdi derken oğlanın pili bitmiş. Yemekte kıpkırmızı gözlerle ağır çekim hareketlerle duruyor yanımızda. Nasıl olduğunu anlayamadan odamıza dönerken tekrar lunaparkta buluyoruz kendimizi. Demin cansız cansız yanımızda duran çocuk gitmiş adeta ama ya hasta olursa korkusu içimi kemiriyor.

 

Son gün. Aslında bir gün daha var ama o ayrılınan günler hiç bir şey yapılamaz.  Ne yapacağımızı bilemiyoruz. Eşime belli etmiyorum ama oğlumun sağlıklı olduğunu görmek beni mutlu ediyor. Titreyen Göl ‘e gidelim diyoruz. Kime sorduysak gitmeye değmez diyorlar. Salt bunun için gidelim diyoruz. Minibüslere atlıyoruz. (Sorgun-Side arası 1,25 tl)

 

Minibüste sadece biz varız. Tüm sokakları, caddeleri gezdikten sonra son durağa geliyoruz. O kadar dolaştık ki Side ve Manavgat ‘a gidişte neden daha fazla para verdiğimi yada bu yolculukta diğerlerine nazaran neden daha az ödediğimi anlayabilmiş değilim.

 

Duraklardan sola doğru yönelince etrafı dükkanlarla çevrili ortasında suyu taşmakta olan bir havuzda duran saat kulesiyle yuvarlak bir meydan karşımıza çıkıyor. Biraz ötesinde yanı başında büyücek bir otel ile Titreyen Göl ‘ü görüyoruz. 

 

Meydana yakın kıyılar betonlarla kaplanmış. Bu kısım düzenli. Solda otel ile göl arasında kalan kısımda güzel bir yürüyüş yolu yapılmış. Bizim taraf ise basit asfalt. Karşı sahil sazlıklar içerisinde. Ben gölü turlayalım istiyorum ama eşim buna gerek olmadığı şeklinde bir fikre sahip. Bozuluyorum ama uzatmıyorum. Bir müddet yürüdükten sonra üç hedefimize de vardığımız için küçük bir kutlama yapıp gazozlarımızı içiyoruz.

 

Gölün nesi titriyormuş anlayabilmiş değilim. Anlayıp, bilip anlatabilmişine de rast gelmedim. Rivayete göre en ufak bir rüzgarda gölün yüzeyi pürüzleniyormuş. Tamam da bunun başka türlü olması düşünülemez ki. Neyse gölün suyu berrak. Kıyıda kefal yavrusuna benzeyen küçük yavrular yüzmekte. Ortalara göre ise epeyce büyük başkaları var. Öyleki onların olduğu yerde su gerçekten epeyce karışıyor. Yazık ki gölün insansı etkilerle içine edildiği gözlerden kaçmıyor. Çöpleri  kutu yerine göle  atmak insanlara daha pratik gelmekte.

 

Başkacada bir şey yok burada. Otellerden kalan yerlerde denize girilebilir. Tabi, eğer varsa öyle bir yer.

 

Son gün. Otel Hollandalı dolu. Akşama doğru maçları var ve nereden buldularsa vuvuzela denen zımbırtıları öttürüyorlar. Bundan daha berbat bir ses zor bulunur herhalde.

 

Vakit öldürmeye çalışıyoruz. Oğlan havuzda takılıyor, eşim güneşleniyor. Bense ağaç altlarında geleni geçeni izliyorum. Umudum geçerken çokta detaylı göremediğim yolları görebilmek. Ne vahşi manzaralar, ne cennet bahçesi benzeri yeşilliklerin arasından geçtik.

 

Dört gibi dönüş yoluna koyuluyoruz. Serik taraflarında kahverengi bir levha “Silyon” diyor. Dönünce araştırıyorum. Orta ölçekli bir Pamfilya kenti. İlk kez duydum.

 

İlk önce geliş sırasında da durduğumuz mola yerinde tekrar duruyoruz. Burası Karacaören Barajının yanı başında ufak bir yer. Barajın çok güzel bir manzarası var. Kah hızlıca akan hak gözden kaybolan Aksu Nehrinin suları burada toplanıyor. Epeyce de balık üretim çiftliği var. Olmayan balık üretimi şu an binlerce ton olarak telaffuz ediliyor. Üretilenler sazan ve alabalık. Barajın ardındaki yüksek tepeler sanki Karadeniz gibi sislerin ardında kayboluyor. Kaç tane panorama amaçlı poz çektim bilinmez ama çok güzel bir yer burası.

 

Tekrar yola çıkıyoruz. Sık ormanların arasında uzun süre yola devam ediyoruz. Geçtiğim güzel yerlerin notunu alıyorum. Oğlum yanımda. Gezi notu yazmanın nedenlerini anlatmaya çalışıyorum dilim döndüğünce. Neler yazmışım bakalım.

 

Kazak II tünelinin Antalya çıkışında (çıkışa göre sağda) kayaların arasından dolu dizgin akan bir dere var. Gri kayalar, iç içe girmiş pembe zakkumlar. Cennetten bir köşe adeta. Bosnada Buna nehrini aşarken gördüğüm o yerleşim gibi şirin bir yerdi.

 

Ispartaya giderken Berber Köyü yazan levhadan biraz ötede yolun sağında bir iki kaya mezarı var. Aslında ilerilerde de yolun bu kez ters tarafındaki yamaçlarda da bir şeyler var ama ilerilerde de yol açma kazıları başlamış.

 

Gönen diye bir yerleşime  12-13 km kala yokuş aşağı giderken yolun sağında ansızın usuz bucaksız ovalar karşılıyor sizi. Hele güneş o sarı otları bir simyacı gibi altın rengine döndürüyor ki…

 

Afyona giden yolda, özellikle şehre yaklaşık yüz km kadar kalmışken sağlı sollu Toskanavari manzaralar çıkıyor karşımıza. Uçsuz bucaksız ovalar, arka planda dağ silüetleri, rengarenk tarlalar… Gün batımına yaklaşmanın da etkisi ile daha bir büyüleyici, daha bir gizemli oluyor.

 

Kısacası güzel geçmiş.

Haziran 29, 2010 Yazar | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Bir Trakya Promenadı – 2

Artık Vize ‘ye gidelim diyoruz. Yollarda artık Bulgaristan ‘ı gösteren levhalar var. Neyse herhangi bir yanlış yola sapmadan Vize yollarına düşüyoruz.  O da ne? Orta Anadoludaki Selçuklu kümbetlerini andırır bir yapı yolun sağında bizi karşılıyor. Hemen duruyoruz. Kesme taştan, sekizgen bir yapı. Binbir Oklu Ahmet Bey Türbesi burası. Muhtemelen Trakyayı fetheden bir avuç akıncıdan biri olmalı.

 

Yolda kısa bir süre için yağmura yakalanıyoruz. Yemyeşil de olsa tarlalar zamanla yeknesak bir görünüme bürünüyor. Bir an için Dupnisa Mağarasına yönelelim diyoruz. Kırklarelini iyi bilen bir dostumuzu arıyoruz. Yolun pekte iyi olmadığını, bunu umursamayıp gitsek bile bu saatte mağaranın bekçisini bulamayıp kös kös geri dönebileceğimizi söyleyince kaderimize küsüp yolumuza devam ediyoruz. Yapacak bir şey yok.

 

Neyseki az sonra Vize ‘ye varıyoruz. Burası Bizans döneminin çok çok önemli yerleşimlerinden biri. Öyleki günümüzde sakin, kendi halinde olan bu kasabanın bir Aya Sofyası var. Tarihi inanılmaz derecede renkli. Bizans ‘ın elinden Haçlılarca alınmış. Sonra Bizans tekrar ele geçirmiş. Hatta bir ara Aydınoğlu Halil Bey burayı ele geçirmişse de bu 1309 ‘a dek sürmüş ancak. 1368 ‘de Lala Şahin Paşa fethedene dek defalarca kuşatılmışsa da kale düşmemiş. 1878 Rus Savaşında yöre Bulgarlara bırakıldıysa da Berlin anlaşması ile geri alınmış. Ta ki Balkan Savaşlarına dek. Bulgarlardan sonra Kurtuluş Savaşı döneminde Yunan işgali yaşanmış. Mudanya Mütarekesinden sonra ise Türk ordusu gelip bizim olanı geri alıncaya kadar geçen yirmi günlük sürede ise yönetim İtalyanlarda olmuş.

 

Güzel bir yerleşim. En iyi yanı görülecek yerleri işaret eden levhaların çokluğu ve bu levhalarda mesafenin dahi yazıyor olması. Biz önce levhaları takip ederek Hasan Bey Camiine ulaşıyoruz. Kapı kapalı. Tek kubbeli, yakın zamanda restorasyon görmüş, moloz taştan inşa edilmiş bir cami.15. yy yapısı ama restorasyon nedeni ile anlamak güç. İçine giremediğimiz için fazla bir şey ekleyemiyoruz. Banisi Şerbettar Hasan Paşa. Şerbettar zamanla Şaraptar mı oldu yoksa bir dokundurma mı var bilinmez ama cami Şaraptar Camii olarakta anılmakta.

 

Yolu takip ettiğinizde Aya Sofya Camiine varacaksınız. Kilise olarak inşası 6. yy da Justinianus zamanında yapılmış. Tipik Yunan haçı şeklinde. Öncesinde burada Dionysos  için yapılan bir tapınak olduğu  sanılmakta. Camiye çevirenin hangi Süleyman Paşa olduğu bilinememekteyse de Süleyman Paşaların çokluğu olasılıkları da arttırmakta. Ağırlıklı olarak Mihaloğlu Süleyman Paşa, Sultan 1.Murat ‘ın kardeşi olan ve Trakyanın önemli bir kısmını fetheden Sülayman Paşa ve Hadım Süleyman Paşa ‘nın adları daha olası görülmekte.

 

Her Aya Sofyada olduğu gibi buranında kendine has efsaneleri var. Buradaki ise Azize Maria Marianın kocası Nicephoros Vize Kalesinin komutanıdır. Maria ise kendisi savaşta iken kesin olmamakla birlikte karısının, hizmetçisi ile kendisini aldattığını öğrenir. Söylenceler bunun sadece hizmetçi ile de sınırlı kalmadığı yönündedir. Ancak uşağı ile kendisini aldattığını öğrenen Nicephoros Maria’yı hergün sürekli olarak dövmeye başlar. Sonunda kocasının dayaklarına dayanamayan Maria, aile içi şiddet sonucunda iç kanamadan ölür. Maria ‘nın cesedi de Psikoposluk Kilisesine gömülür.  

 

Ancak ölümünden dört ay sonra mezarı ziyaretçi akımına uğramaya başlamış. İnsanlar şifa bulmak için mezarına gelmeye başlar. Mezara gelenler cesedin hiç bozulmadığını ve halen yaralarından kan geldiğini belirtir. Mucizelerden biri de mezardan ışıklar geldiği yönündedir. İşte bu mucizevi olayın hemen ardından Nicephoros rüyasında Maria’yı görür. Ona küçük bir kilise yaptırmasını ve röliklerini oraya taşıtmasını söyler. Kocası da böylece onun azizelik mertebesine ulaştığını kabul ederek ona bir şapel yaptırır. Bir grup insanla cesedi taşınırken cesedin hala bozulmadığı görülür.  

 

Sonrasında ise sıklıkla yaşanan kuşatmalar, işgaller ve yağmalar kilisenin çok şey kaybetmesine neden olur. Günümüzde oldukça iyi restore edilmiş yapının uzun bir süre kendi haline bırakıldığı caminin duvarına asılı fotoğraflarda görülebilmekte. Bu cami de kapalı olduğundan giremedik.

 

Biraz daha yokuş çıktık. Önce Vize Kalesinden kalan son burcu gördük. Taşların örülme tarzı ne Roma ne Bizans. Kala kala kalenin giriş kapılarından biri sağlam kalabilmiş. Antik surlar Justinianus zamanında ciddi şekilde onarılıp genişletilmiş. Paleologoslar zamanında da ciddi onarımlar yapılmış. Güzel bir manzarası olması gençlerin buraya rağbetini de arttırmış. Ne aradığımızı merak edip bizi gözleriyle takip eden kalabalıktan ve kırık bira şişelerinden sevilen bir yer olduğu anlaşılabilmekte.

 

Artık iniş vakti. Son bir umut, Aya Sofya ‘nın kapısını yokluyoruz. Kapalı. Son olarak Trakyadaki tek antik tiyatroya giriyoruz. Tel örgü ile kapatılmış. Ufakça bir yapı. Bulunan heykeller ve diğer parçalar Kırklareli müzesinde görülebilir. Tahminimize göre tiyatronun sağlı sollu yanlarında yer alan haneler istimlak edilip arazi kazısı yapılsa epey bir buluntuya ulaşılabilir. Tıpkı İznikteki tiyatro gibi MS 2 yy ‘a tarihlendirilmekte.

 

Kırklarelinden çıkıp Tekirdağ ‘ın Saray ilçesine giriyoruz. Buranın en önemli yapısı Ayas Paşa Camii. Haziresinde çok sayıda Kırım Hanı gömülü. Ben Kırım kökenli olmama rağmen bunu ancak Sarayda neler varmış diye araştırırken geziden sonra öğrenebildim. Bunlar 2. Devlet Giray Han , 2. Fetih Giray Han , İslam Giray Sultan , 3. Selim Giray Han, 4. Devlet Giray ve

Şahbaz Giray Han.

 

Ayas Paşa Camii 1539 ‘da Sadrazam Ayas Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış. Tek kubbeli caminin içinde pek bir şey yok. Buna karşın göze hoş gelen tek şerefeli bir minaresi var. Ama önümüzdeki yıl restore edileceği, şu an duvarı kaplayan yağlı boyanın altındaki orijinal boya ve kalem işlerine ulaşılacağı görevli tarafından söyleniyor. İnşallah deyip Ayas Paşa Hamamını bulmaya çalışıyoruz ama nafile. Pek bir modern, pek bir yeni bir hamam karşımıza çıkıyor. Belki de bulduğumuz hamam aradığımız hama değildi. Kim bilir.

 

Özetlemek gerekirse güzel bir gezi idi. Aracınız olmasa bile İstanbuldan Saray ‘a oradan da minibüslerle Kıyıköy ‘e gidebilirsiniz. Kanımca bölgenin en önemli bağlantı noktası olan Babaeski ‘nin otogarından da istediğiniz her yere ulaşabilirsiniz. Bizim yaptığımız gibi kültürel bir geziyi yapabileceğiniz gibi sahilden ve ormanlardan geçerek hatta treking yapara bir doğa gezisi haline de dönüştürebilirsiniz.

Mayıs 28, 2010 Yazar | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Bir Trakya Promenadı -1

Ne yapalım diye kara kara düşünürken nihayetinde Trakya taraflarını turlayalım diye karar almış fakat gezinin arifesinde geleceğiz diyen onca kişiden geriye bir Sinan ve birde ben kalmıştık.

 

Bostancıdan gitmek zor diye Küçükçekmecede annanemde kalmaya karar vermiştim. Annanem ile çeşitli konuları konuşmuş, en son Mevlana ve Türkistan erenlerinin Anadoluya yapılan Türkmen göçünde formal yapıya geçişi sağlaması sonucunda Türklerin başka bir dine geçmesinin ve yerel halkın arasında erimesinin önüne geçildiği konusunda fikir birliğine varmıştık. Tabi bu süreç geceyarısı biri geçene dek sonuçlandığı için sabaha oldukça sersemlemiş bir şekilde kalkabilmiştim.

 

Sinan ‘ın araba kullanışı için anlatılanların neredeyse tamamen safsata olduğunu gördüm. Gayet sakin ve dikkatli kullanmakta. Son zamanlarda yaptığımız turlar üzerinde konuşarak yol aldık. Şanssızlık eseri yanımızdaki haritada sadece Trakya bölgesi yok. Neyseki köprüler ve dini merkezleri içeren kitaplar Sinanın arabasının arka koltuğundaki kitap yığınının öne çıkan isimlerinden.

 

Köprüler üzerinde konuşurken eski bir köprüye denk geliyoruz. İnip görüntü almak için yanına gidip çekimlere başlıyoruz. Yedi gözlü (+1 göz kıyıda vardı) düz ama zarif bir köprü. Hakkında bir bilgi bulamadık. Yaklaşan bir köylüye selam verip nerede olduğumuzu sorduk. “Büyükkarıştıran” dedi.

 

Büyükkarıştıran ilginçtir. Günümüzün bu çift şeritli yoluna bakıpta aldanmamalı. Bu yol binlerce yıldır İstanbulu, Anadoluyu Orta Avrupaya bağlar. Dünyanın malı bu yollardan geldiği gibi istilacılarda gelmiştir kara ölüm vebada.

 

Köprüye gelince mimarı belli değil. Ama mimarı belli olmayan tüm yapılar gibi Mimar Sinan ‘a addedilir. Belki de gerçekten öyledir.

 

Yolda önce bir tümülüs görüp duruyoruz. Bu bölgede o kadar çok tümülüs var ki. Bizde bunlardan birinin görüntüsünü almak için aracımızı  yol kenarına çekip duruyoruz.

 

İlk hedefimiz Lüleburgaz. Burgaz geçtiğine göre isminde mutlaka burçları olan bir kasaba olmalıydı burası. Zaten Avrupadaki burg yada benzeri eklerle biten şehirlerde aynı kökten türemiş.

 

Şehir Kırklareli merkezinden de kalabalık. Bir nevi tatil kasabası havası hakim. Polislerin de kutladıkları bir gün olduğu için hepsi gayet iyi giyimli. Küçük yerlerde halen bazı şeyler derli toplu yaşanmakta.

 

Önce Sokullu Külliyesini daha doğrusu ondan geriye ne kaldıysa onları görmeye çalışıyoruz. Yapıldığında tam teşekküllü bir kompleks iken günümüzde camisi, şadırvanı, kırık dökük arastası ve hamamından başka pek bir şey kalmamış. Zihniyet  hamam ile cami arasından yolu geçirmeyi ihmal etmemiş. Kullanılan kalkerli taş zamanın etkisiyle delik deşik olmaya başlamış. Aynı sorun Paristeki Notre Dame katedralinde de vardı. Orada hasarlı yüzeyin üzerine bir karışım püskürtülerek problem giderildi. Bizde maliyetler öne sürülüp onca yapının yok olmasına göz yumulur. Fakat milli takım oyuncularına prim, jip, bilmemneye gelince para bulunur.

 

Aracımızı park etmek için külliyenin güneyinden dolandık. Burada, günümüzde Kızılay ‘a ait bir yapı olarak kullanılan zamanında ise tahminen külliyenin mektebini oluşturan kısım var. Caminin avlusu ise epeyce geniş. Kalem işlerinin güzel olduğu şadırvan tıpkı Kadırgadaki Sokollu Camiine benzer bir atmosfer sağlamakta ortama. Kenarda devrik duran basit bir Bizans sütunu mevcut. Caminin son cemaat yerinde porfir sütunlar varsa da tek kubbenin kapladığı iç mekanda devşirme malzemeye denk gelmedim. Cami zaten Mimar Sinan ‘a ait bir yapı. Sadece cami değil aslında tüm külliye. Minare yapının tümünden epeyce genç olmalı. 

 

Caminin içi karanlık olduğundan fotoğraf çekerken epeyce zorlandık. Orta büyüklükte bir kubbe camiyi örtmekte. Yeni zamanlı fakat iyi bir restorasyon geçirmiş.

 

Cami yapısında hazire yok. Hiçbir zamanda olmamış gibi görünüyor. Etrafını dönüp şu an Kızılay tarafından kullanılan kısmı aşıyoruz. Bir zamanlar külliyenin arastası olan bugünse pejmürde dükkanların çevrelediği alanda çok güzel bir detay var. Burada dört tarafı da açık bir mekan bir kubbe ile örtülerek zarif bir kavşak oluşturulmuş. Açıklıklardan biri caminin avlusuna diğeri arastalara,bir diğeri caddeye (ki zamanında bu yol hamama uzanıyordu ) en nihayetinde sonuncusu da  belediye binasının ve Zindan Baba türbesinin olduğu meydana açılıyor.

 

Şansımıza Polis haftası için bir gösteri yapılmaktaydı. Ortalık kalabalık. Öğrenciler şiirler okuyorlar. İstanbulda artık çoktan unutulan adetler. Şöyle bir baktık. Kimsenin yüzünde bitse de gitsek ifadesi yok. Biz hemen kenardaki Zindan Baba türbesine yöneldik.

 

Burası epeyce farklı bir yapı. Yunanistanda gördüğüm kimi şapellere benziyor. Kule de olabilir. Dışarıdan bakınca üstteki pencerelerden ikinci bir katı daha olduğu anlaşılmakta. Arkasındaki bölüm ise sanki zamanında sağa sola uzanan kemerlerin başlangıcı gibi. Sırasıyla Bulgar ve Yunan işgallerinde epeyce zarar verilmiş yapıya. İçerisindeki Zindan Baba ‘nın kim olduğu da tam anlamıyla bir muamma. İçine girmedim. Kapısında bir kadıncağız beklemekte. Gerçi kapısının önündeki panoda rivayetler belirtilmiş.

 

Biz yapının fotoğraflarını çekip köprüyü bulmak amacıyla hamam tarafına yönelmişken kalabalıktan yaşlıca ama dinç bir kişi yanımıza yaklaştı. Alıştık bu durumlara. Bazen işe yarar şeyler çıkar, bazen geriliriz. Şansımıza bu kez yöre gazetesine de yazılan yazan birisine denk geliyoruz. İlerideki köşede bir saat kulesi olduğunu söylüyor. Ama öteki köprüden haberi yok. Saat kulesi dediği anıt bir bengitaş. Üzerindeki dört yüzlü parçanın karşılıklı iki yüzünde Osmanlı arması diğer iki yüzünde ise ay yıldız var.

 

Küçük köprüyü bulmak için sokaklara dalıyoruz. Hamamdan bahsetmiyorum bile çünkü özgün bir yanı kalmamış.

 

Yolda çok yüzlü bir çeşmenin önündeki ayakkabı boyacısı esmer adama soruyoruz köprüyü. Bilmiyor. Adresini soruyoruz, emin değil. Yinede adamın söylediği yönde ilerliyoruz. Herhangi bir şeye denk gelmeyince tekrar soruyor ve yanlış yolda olduğumuzu öğreniyoruz. Tekrar geldiğimiz yoldan geri dönerken bizi yanlış yönlendiren adama denk geliyoruz. Adamcağız gayet üzgün bir ifadeyle özür diliyor. İçtenliği aşikar. Yolun biraz ötesinde yaşlıca üç adama soruyoruz. Gayet neşeli bir sohbet yapıyor ve artık o köprünün kalmadığını öğreniyoruz. İhtiyarlar nehrin yanında surların kısmen ayakta olduğunu söylüyor. Lüleburgazın adından da varlığını çıkardığımız surları görebileceğiz.

 

Aracımıza atlayıp köprüye doğru yol alıyoruz. Buralarda park sorunu yok. Kadı Ali Camii önünde park ediyoruz. 1300 ‘lü yılların sonlarına doğru inşa edilmiş, tek kubbeli, tek minareli küçük bir yapı. Kapalı olduğu için içine giremiyoruz. Hedefimiz Mimar Sinan eseri Taşköprü. Ama önce Lüleburgaz surlarından kalanları keşfetmemiz lazım. Kalıntılar köprü girişinin sağından başlayıp evlerin arasında kayboluyor. Bizde çokta kastırmıyoruz.

 

Köprü dört gözlü ve 1564 ten beri hala tonlarca yükü taşıyor. Üzerinden geçen kamyonun haddi hesabı yok. Bisikletli bir genç bize yaklaşıp “Haber yapıyorsanız nehrin kirliliğini yapın” diyor. Haksız sayılmaz. Tüm akarsu yataklarında olduğu gibi çer çöp buraya gelişigüzel bir şekilde atılmış. Tahminen Trakyanın tüm derelerine olduğu gibi fabrikaların sanayi atıklarıda dökülmekte. Su da yaşama dair en ufak bir iz yok.

 

Köprünün doğu yakasında, yolun sağ tarafındaki duvarlardan kalanlar görülebilir. Kalanlara bakılınca zeminden itibaren bir metre kadar olan kısım Roma, onun üstünde kalan kısım ise Bizans olarak nitelendirilebilir. Mahalle aralarında da kısım kısım devam ettiği söylense de biz takip ettik ve bir şey bulamadık.

 

Lüleburgaz yapacak başka bir şey kalmayınca Babaeskiye doğru yola düşüyoruz. Önce Alpullu ‘ya gidip Sinanlı Köprüsüne uzanmaya karar veriyoruz. Alpullu cumhuriyet tarihinde önemli bir yere sahip fakat bu pek bilinmez. Cumhuriyetin ilk şeker fabrikası Uşakta kurulmuştur ama ilk üretim daha sonra kurulan Alpullu şeker fabrikasında yapılmıştır.

 

Yolun sağında eski bir cami görüp içine giriyoruz. İstanbul ‘un barok camilerini anımsatan tek kubbeli bir yapı. İçi ufak ama sımsıcak, çinili şirin bir cami. Burada var olan samimiyetin onda biri Vatikandaki katedralde yok. Ama asıl sürpriz tarihi bir cami olduğunu sandığımız yapı 1950 yapımı imiş. Bunu görünce makaraları koyuveriyoruz. Kötü gol yedik. İlk defa bu kadar özgün, bu kadar orjinal yeni dönem camisi gördük.

 

Sinanlı köprüsüne dönelim. Köprü tren yolunun ötesinde kalıyor. Yazık ki kasabanın çöplüğü haline gelmiş burası. Üstelik bu köprü Mimar Sinan ‘ın yaptığı en büyük köprü. Artık köprünün altından  akan bir su da yok. Sadece küçük bir birikinti kalmış. Köprünün etrafında bir iki su birikintisi var ama bataktan farklı değil. Köprünün üstü likenler ile kaplanmış. Ortasında oturulup dinlenilecek bir kısmı bile var.

 

 

Köprüyü geride bırakıp Alpullu pazarını da aşıp Babaeski ‘ye ulaştık. Taşköprü kasabanın hemen girişinde. Onun ardında yolun sağında ise Cedit Ali Paşa Camii görünüyor. Her zaman ki gibi önce köprü deyip aracı park ediyoruz.

 

Köprü 4. Murat zamanında 1633 ‘te inşa edilmiş. Mimarı Davut Ağa. Rivayete göre köprüyü yaptıran Kasım Ağa bu yörede çobanlık yaban hristiyan bir zattır. Müslüman olur, yeniçeri ocağında yükselir sonunda da sultanın gazabına mazhar olup hapse atılır. Hapiste  “Ahtım olsun, bu girdaptan kurtulursam koyun güttüğüm yerde bir köprü yaptıracağım” diye yemin eder. Hapisten çıkar ama sözünü unutmaz. Birde üstüne cebinden 400 kese altın harcar.

 

 

Sinan ‘ın ardından ırmak yatağına inerken bir düşmüşüm ki anlatılmaz.

 

Buradan camiye yöneliyoruz. Kesme taştan, tek kubbeli, tek minareli bir yapı. Minare Bulgar işgali sırasında yıkıldığından tekrar inşa edilmiş. Yeni restorasyondan geçmiş, havadar, aydınlık bir cami. Şimdiye dek gördüğüm en yüksek camilerden birisi. Cami kapısının sağında ve solunda caminin ve Babaeskinin eski günlerini gösteren fotoğraflar var. Bakılması gereken yerlerden.

 

Buradan 1467 ‘de Fatih Sultan Mehmet ‘in emri ile inşa edilen Fatih Camii ‘ne ulaşıyoruz. Tek minareli, düz çatılı, kare planlı bir cami. Özgünlüğü kalmamış. Tam karşısında Fatih Hamamı, çaprazında ise küp şeklinde, çok yüzlü çeşmesi yer almakta.

 

Arada bir iki eski ev var. Bunlara da bir bakılabilir.

 

Artık Kırklareline vardık. Son zamanlarda eski ismi Kırkkilise idi yok bilmemne idi diye bir şeyler tekrar canlandırılmaya çalışılıyor. Kırkkilise olduğunu biliyoruz, hala Yunanlıların kırk kilise karşılığındaki “saranta eklessia” kullandığından da haberdarız. Fakat şehirde kırk tane kilise yok. Zaten İstanbul ile Edirne arasında Vize (Byzas), Silivre (Selimbria) hatta Büyükkarıştıran bile dini merkezlerken Kırklarelinin adı geçmemekte. Sadece şehirde yer alan “Kırk Azizler Kilisesi” ‘nden ismi geldiği tahmin edilmekte. Bizimkilerde şehrin fethi sırasında şehit olan kırk akıncıya bağlamışlar ismi. Ama her sonuçta “kırklar” kültü söz konusu.

 

Önce zil çalan midelerimizin isyanını dindirmek için meşhur Kırklareli Köftesini yiyebileceğimiz en iyi yer olduğu söylenen “Birtat” ‘a gittik. Burası sadece köfte servisi yapıyor. Kırklareli köftesi Boşnak köftesi gibi servis edilmekte. Köftenin yanında kuşbaşı yapılmış soğan verilmekte. Çokta beğendiğimi iddia edemeyeceğim ama gezginler için oldukça hesaplı ve doyurucu. İki ayran, bir porsiyon köfteye 8 TL ödedim.

 

Burayı nasıl mı bulacaksınız ? Basit. Müzenin tam karşısında yer alıyor. Şimdi de müzeden bahsedelim. Müze binası 1894 ‘te yapılmış. Tüm Anadoluda da görülebilecek tarzdaki döneminin tüm özelliklerini taşıyan resmi binalardan biri burası. 1962 ‘ye dek şehrin belediye binası olarak kullanılmış. 1930 yılında Atatürk buraya uğramış ki bununla ilgili fotoğraf vb müzenin girişinde görülebilmekte. Giriş 3 TL. Ama sanırım müzeler haftası olduğundan (belkide pek uğrayanı olmadığından) içeri buyur edildik. Görevli önce yukarı gezmemizi önerdi.

 

Üst katta hemen merdivenlerin bitiminde etnografik öğelerin yer aldığı parçalar var. Sağa dönünce bu küçük müzedeki arkeolojik eserlerin yanı sıra fosil kalıntılarda görülebilmekte. Dev gibi bir deniz kabuklusu, basit ama zarif bir kolye, bir mamutun dişi camekanların arkasındaki yerlerinde görülmeyi beklemekte. Küçük vazolar, silah parçaları ve türlü arkeolojik nesnede sergilenmekte. Burada bir camekanda sergilenen devasa bir kadın iskeleti en ilginç parça kanımca. İki metre civarında bir boya ve oldukça büyük bir kafatasına sahip kadın şehrin civarındaki höyüklerden birinde bulunmuş. Kafası kadın vücut bir erkeğe aitmiş. Bir prensese ait olduğu sanılmakta. Fazla da bir bilgi yok. Öteki kısımda ise şehir yaşamına ait eşyalar görülebilir. Buradaki en güzel olay, parçaları bağışlayanların isimlerinin teşhir ediliyor olması.

 

Görevli arkadaş bir iki ay önce bir Amerikalı araştırmacının gelip sadece dört fotoğraf çektiğini söyledi. Fotoğraflardan birisi Giritteki Miken uygarlığının vazolarını andıran bir vazo imiş.

 

Alt katta ise küçük bir oda da Kırklareli ve civarında yakalanarak doldurulan hayvanlar sergilenmekte. Bahçede ise bir iki lahit, mezartaşları vb var.

 

Müzeden sonra caddeye atıldık. Tam köşede Kapan Camii var. Karaca İbrahim Cami de denilmekteymiş. Kesme taş bir yapı. 1640 yapımı. Kubbesiz, kiremit kaplı bir çatıya sahip.  Tek minareli. Yürüyoruz.

 

Az biraz sonra meydanımsı bir alana denk geliyoruz. Burası Cumhuriyet Meydanı; Hızır Bey Külliyesinin parçalarını içermekte. İlk kısım hamam. Mihaloğullarından Hızır Bey 1383 ‘te yaptırmış burayı. Akıncıların ele geçirdikleri şehirleri hemen sosyal yapılarla donatmaları inanılmaz bir anlayış.

 

Yine aynı yıllarda inşa edilmiş olan şehrin ulu camisi olarak hizmet veren Hızır Bey camii yolun karşısında. Biz girdiğimizde bir cenaze vardı. Pek kalmak istemedim. Yapının içine girdik. Caminin müezzini, üç çocuğa Kur ‘an eğitimi veriyordu. Selamlaştık. Takdire şayan bir şekilde yöresini, görev yaptığı camiyi oldukça iyi tanıyan bir kişi. Yapının Kabe ölçülerinde inşa edildiği (11 m*12 m *13 m) ve bu özelliğin başka hiçbir camide olmadığı, Doğu Trakyadaki ilk Osmanlı camii olduğu gibi bilgileri kendisinden aldık. Cami oldukça yeni bir zamanda epeyce iyi bir restorasyon görmüş.  Tek kubbeli olan caminin iç duvarlarında zarif kalem işleri görülmekte. Son cemaat yeri ile bahçedeki şadırvan sonradan eklenmiş. Bulgarlar şehirden geri çekilirken camiye büyük zarar vermişler.

 

Şehrin sokaklarında keşfe devam ediyoruz. Arka sokaklarda dikkat edilirse güzel rum evleri görülebilmekte. Meydana çıkan sokaklardan birindeki Türk Hava Kurumu binası bunlardan biri. Onun çaprazında yer alan ve üzerinde mimarının adının Yunanca harflerle kazılı olduğu, sarı boyalı bir diğeri de görmeğe değer. Aynı yoldan ilerlerseniz epeyce fakirleştiğini rahatlıkla fark edebileceğiniz sokağın solunda sadece duvarları kalan bir Ortodoks kilisesi dikkatinizi çekecek. Güzel binalar var. Çok azı onarılmış ama onarılabilse güzel olacak çok sayıda bina var. Yol ağzındaki sarı bir binaya göz koydum bile.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mayıs 28, 2010 Yazar | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Dubrovnik ( 1. ve 4. günler )

Uçağa biniş sırasında dört kişi dikkatim içekiyor. Eşimi uyarıp “bunlar ya uçağı kaçıracak yada kaçacak” diyorum. Türlü tipte insan uçağa binmek için beklemekte. Onlara bakıp vakit geçiriyorum. Bana ya Prag ya Dubrovnik diye teklif sunulunca bende seçimimi Dubrovnikten yana kullandım. Benim hikayem bu. Yüzeysel bir şekilde araştırma yaptım. Canım sıkkın.

Nihayet uçuyoruz artık. Pilot tipinden ve duruşundan hava kuvvetlerinden gelme olduğunu haykırıyor adeta. Bu bile beni rahatlatıyor. Önce Trakya topraklarının üzerinden geçiyoruz. Ardından Yunanistan. Yazları denize girdiğimiz Fener (Fenari ) sahilinin ardındaki gölün çok büyük olduğunu görünce hayret ediyorum. Ardından Arnavutluk ‘a doğru Makedonya üzerinde gene büyük gölleri görerek uçuyoruz. Bir müddet Adriyatik ve mükemmel bir iniş ile artık Dubrovnikteyiz.

Küçük bir havalimanı var. Bu limanın yazın low cost firmaları nasıl taşıdığına akıl erdiremiyorum. Pasaport sırasına girince iyice afallıyorum çünkü işler oldukça ağır yapılmakta burada. Bekliyoruz. Elimizde otel voucheri olduğu için rahatız. Fakat gruptan dört kişiyi alıkoyuyorlar. Hırvatistan ‘a vizesiz girilebilmekte. Bu da bir şekilde buradan Avrupaya kapağı atabilmeyi kolaylaştırıyor kimileri için.

Önce Dubrovnik ‘ten bahsedelim.

Dubrovnik ilginç bir tarihe sahip. Zenginken Venedik ile epeyce rekabete girmişler. Venedik neden bunları silip süpürmemiş anlayabilmiş değilim. 1203 ‘te İstanbul yolunda iken böyle bir kenti yağmalamışlardı. Neyse Ragusalılar ki Dubrovniklilere Venediklilerin taktığı isim bu, Venedik ve komşuları ile uğraşırlarken, doğudan gelen Türklerle karşılaşmanın kaçınılmaz olduğunu kısa sürede anlarlar. Zenginlerdir ama şehrin mottosunda olduğu gibi “Özgürlük satılık değildir her hangi bir miktarda altın karşılığında ” (Non bene pro toto libertas venditur auro) diyerek ak akça kara gün içindir demiş  biriktirdikleri parayı Osmanlılara haraç olarak ödemeyi tercih ederler. Osmanlı da bu şehri yutmak yerine kendileri için tarafsız bir liman ve casus üssü olarak yaşatırlar. Bu yaşam bedeli 1478 tarihli ahitnameye göre 12,500 altın olarak görülüyor. Ayrıca 2,500 kuruş gümrük bedeli ve 2,000 kuruş sadrazama kalemiye olarak gönderildiği görülüyor. Bu ödemeler 1815 yılındaki Viyana kongresine dek sürmüş ( Kaynak: Uzunçarşılı, Büyük Osmanlı Tarihi,Cilt 6,sf 116 , Dubrovnikliler 1481 demekte bu tarih için)

Ayrıca Osmanlının pekte başarılı olmayan Hindistan seferindeki silah arkadaşları arasında Ragusalılarda var.

Sonra Napoleon fırtınası buradan da geçmiş. Şehre bakan tepedeki kale kalıntıları da Napoleon dönemiyle ilişkilendirilmekte.  Napoleon Ruslar tarafından püskürtülmüş. Kısa süreli bir “tam bağımsızlık ” ardından Venedik ve Avusturya yönetimleri dünya savaşına dek süregelmiş.

Havalimanı ile eski kent arası yaklaşık 20 km süren virajlı genelde uçurum kenarında giden bir yol ile birbirine bağlanmış durumda.  Çavtat, Mlini derken ileride solda Lokrum adası ve dubrovnik ‘in kum rengi surlarının ardında kırmızı çatıları görünüyor.

Tek sıra surlarla çevrili şehrin giriş kapısının önündeki köprüde ilerliyoruz. Bir zamanlar köprünün altı da, şehrin doğu surlarının dışı da dere tarafından sarılıymış. Zaman yada insan etkisi, belki de ikisinin ortak çalışması ile dere buhar olmuş gitmiş. Giriş kapısının üzerinde şehrin koruyucu azizi Vlahus ‘un bir heykeli var. Vlahus , Sivaslı, ermeni bir aziz. İlk hristiyan şehitlerinden. Nedendir bilinmez bu şehrin azizi oluvermiş. Ayrıca boğaz sağlığınında koruyucu azizi olarak biliniyor.

Kapıdan içeri giriyoruz. Sağımdaki duvarda bir ikona var. İçine çiçek konulmuş. ( Sonraki gidişlerimde de içinde hep taze çiçekler gördüm) Burada ikinci bir kapı ve üzerinde yine aynı aziz , Vlahus var. Burada hoşuma giden bir detayı sizinle paylaşayım. İki kapı arasında gidebilmek için iki yol var. Kısa olan merdivenli. Uzun olan ise tekerlekli araçlarında hareket ettirilmesini sağlayacak şekilde yapılmış. Bu tarafta duvarda Sırp topçuların şehre verdiği zararı gösteren bir harita var. Şunlar hasar aldı,bunlar yandı, buradakiler tamamen yıkıldı şeklinde. İzlenimlerime göre Hırvat iyi ağlıyor… Sırplar şehri yedi ay kuşatmışlar. Kuşatma müddetince yapılan ağır (!) topçu ateşi sonucu şehrin kaybı sadece 114 kişi.

Şehrin içine girince karşınıza uzun bir cadde çıkıyor. Kapıdan denize dek uzanan bu caddenin ki adı Stradun sağlı sollu İtalyan tarzı binalarla çevrili olduğu görülmekte. Verona, Pisa gibi şehirlerin sokaklarındaymış gibi bir hisse kapılıyorsunuz.

Girişte, hemen sağfa, üzeri tuğla bir kubbe ile kaplı çok yüzlü bir çeşme sizi karşılıyor. Onofri çeşmesinin her bir yüzünde ayrı bir surat ağızlarından çıkan borularla su akıtıyorlar diyemiyorum çok azı su akıtabilmekte. Buna karşın bu çeşme olsun şehrin tüm çeşmelerinin suyu içilebilmekte. Yerli halk musluk suyunu kullanıyor. Bende çekinmeksizin musluk suyunu içtim. Kısa zaman zarfında bir problem çıkarmıyor. Çeşmenin kitabesinde 1438 yılı yazmakta. Dört yüz rakamının CD yerine CCCC şeklinde yazılmış olması da epeyce ilgimi çekti.

Hemen solda , Spasa kilisesinin yanıbaşında Fransisken Kilisesi, müze olarakta kullanılan manastırı ve 1317 tarihinde çalışmaya başlayan Avrupanın en eski eczanesi yer almakta. Dubrovnik Avrupanın pek çok en eskisine dolayısıyla ilkine sahip. 1347 ‘de  yaşlılar için açılan bakımevi, 1377 ‘de açılan karantina binası ( cüzzama atfen sanırım Lazarete adı ) ,1432’de işletilmeye başlanan yetimhane Avrupa için birer ilk olmuş. Halbuki Anadoluda bizden kalan benzeri kuruluşlar Avrupa sayılmamış. İlginçtir Bizans bile Avrupalı sayılmamış ki 6. yy  ‘a tarihlenen ve Gülhane Parkında izleri görülen Agios Paulos yetimhanesi  ilk olarak görülmüyor. Tipik Avrupalı ikiyüzlülüğü. İşlerine gelince “Bizansın çocuklarıyız” derler. Ne çocukları olduğu malumumuz ama burada zikredip ağzımızın tadını bozmaya gerek yok diye düşünüyorum.

Şehir köle ticaretini 1418 ‘de  resmen yasaklamış.

Stradun ‘un solunda yani şehrin doğusunda kalan mahalleler yamaçta yer aldığından çok sayıda merdieni çıkmak gerekiyor. Neyseki şehir bizim ölçülerimizle epeyce mini olduğu için problem oluşturmuyor. Bu sokaklarda da çok sayıda kafe vb yer almakta. Pencerelerinden rengarenk çamaşırların sarktığı binaları birbirine bağlayan sokaklar kimi zaman küçük şapellere de götürüyor bizleri. Ya da evlerin arasından Yahudi mahallesinede ulaşmak mümkün. Hoş burada getto kavramı yok. Rehber göstermese havra önünden geçtiğimi farkedeceğimi sanmıyorum.

Stradun ‘a inip sahile doğru ilerliyoruz. Buradan da sahile doğru. Şehrin surları içerisinde rüzgara karşıda korunaklı bir durumda olduğumuzu farkediyoruz. Şehrin limanında rüzgara açık bir konumdayız. Buradan hemen karşıda yer alan Lokrum adasına yada yazın üç adalar turlarına katılmak mümkün. Bu üç adalar turu epeyce pahalı bir aktivite. 30 euro.

Burada grup serbest bırakılıyor. Bizde sahilden içeri geçip meydanda şöyle bir dolanıp kafelerin birine girip kapuçino içiyoruz. Korktuğumuzun aksine kapuçino epeyce ucuz ve harika bir tada sahip.  Burada biraz oturup ışıklarını teker teker yakmaya başlamış dükkanları ve kalabalıklaşan caddeyi ve tipleri seyrediyoruz. Kadınlar uzun boylu. Erkekler ise epeyce uzun boylu. Dedelerin neden bu taraflara sefer düzenledikleri belli oluyor. Benim bile bir bahane bulsamda kapışsam diye kanım kaynamadı desem yalan olur. İnsanlar sessiz, kendi dünyalarında, donuk tipler. Kimse kimseye karışmıyor. Kimse kimseye bakıp rahatsızlık vermiyor.

Öte yandan hava kirliliği diye bir kavram söz konusu değil. Hava o denli temiz ki karanlık inedururken bile masmavi bir renge bürünüyordu.

Son olarak meydandaki kiliseyi ziyaret ettik. Genelde düğünler için kullanılan kilisede az sayıda dua eden insan vardı. Dışarıdan güzel görünen yapının içerisi epeyce sade. İçeri girip bakmaya değer birşey yok.

Stradun ‘un iki yanındaki binalardaki hediyelik eşya satan dükkanları teker teker dolandık. Magnetler pahalı. Bu arada mumdan yapılan güzel nesnelerde satılıyor. Ayrıca bu dükkanların çoğu küçük bir fark ile euro bozabiliyorlar.

Nihayet otelin bulunduğu Lapad bölgesine ve oradan otelimeze ulaşıyoruz. Burası anladığım kadarıyla şehrin nispeten kalburüstü muhitlerinden biri. Yemek meselesini şansımıza bulduğumuz bir Boşnak lokantasında (Stara Kuca) hamburger yiyerek gideriyoruz. Hamburger büyük, tadı fena değil, fiyatı hesaplı sayılır ama sunum sıfır.

———————-GÜN 4 —————————————————————-

Ston ‘a kendi başımıza mı gitsek diye düşündüysem de eşim gerek yok deyince ortak karar alınmış oldu J Ston ve sonrasındaki Korçula otomatikman elenmiş oldu.

Ston ‘un yol üzerinde şarapevlerine uğranılabilen bizler için Osmanlıya tuz sağlayan başlıca yerlerden olma dışında pek bir önemi yok. Yol boyunca kısmen Mostar ‘a giderken gördüğümüz manzaradan da tahmin ediyoruz neler kaçırdığımızı.

Öte yandan Korçula Ston ‘u gördüğümüz yol ayrımından 78 km daha uzakta idi. Feribotla ulaşılabilen, fotoğraflarına bakılınca Budva ‘nın epeyce büyük ölçeklisi bir yerleşim olduğu görülüyor. Uskok denilen Hırvat korsanlarının üslerinden birisi. Ünlü seyyah Marko Polo burada doğmuş. Burada büyümüş ve buradaki bir deniz savaşında Cenevizlilerin eline esir düşmüş.

Bunun yanısıra mütemadiyen bizim korsanlar tarafından da yoklanmış. Bulabildiğim son kayıt 1715 yılına ait. 

Havanın iyi olmasına da güvenerek 6 numaralı otobüse atladık ve soluğu kentin kapısının önündeki alanda aldık. Burada şöyle bir uygulama var. Bileti otobüste şoförden alırsanız 10 Kuna ödüyorsunuz. Gişeden yada başka bir yerden aldığınızda ise 8 Kuna ödemektesiniz. Alınan bilet işaretlendikten sonra bir saat daha geçerliliğini koruyor.

Hava iyi. Bir çok uzak doğulu ve yaşı geçkin İngiliz meydanda sağı solu görüntülüyor. Uzakdoğuluların gene abartılı ve mantığını çözemediğim poz vermeleri durumu burada da geçerli. Meydandaki çeşmelerde tıpkı Romadaki çeşmelerdeki gibi çirkin balık figürleri görülüyor. Birde epeyce erotik bir heykel var. Bizde Lavreniak Kalesi ‘ni arka plana alarak epeyce poz çekip şehre giriyoruz.

Günün aktivitesi surların üzerinde turlamak. Bunun için Onofri çeşmesinin arkasında kalan yerdeki odadan bilet alınıyor. Kuna vermezseniz adam başı 7,5 euro vermeniz yetmekte. (Tam 50, çocuk 20 Kuna) Ücret epeyce fazla ama şehirde yapacak başka bir aktivite yok. Surlarda ilerlemek 1,5 saati (hızınıza ve zevkinize bağlı tabi bu süre) bulmakta.

Surlar çok güzel onarılmış. Ama gezerken sıcağa ve rüzgara dikkat etmek gerekli. Hava güneşli olduğu için epeyce terledim, rüzgarlı olduğu içinde serseme döndüm. Küçük gözetleme kuleleri var. Saat yönünün tersi istikhamette geziliyor surlar.  İlk çıktığımız yerden ana cadde olan Stradun oldukça güzel görünüyor. Onofri çeşmesinin tıpkı Panteon gibi tepesinde bir delik varmış onu da görmüş olduk.

Bu surlarda nöbet tutmak epeyce zor epeyce sıkıcı olsa gerek. Uzun süre tek düze duran mavi bir ufka bakıyorsunuz. Bir süre sonra insanın hipnotize olmuşcasına başka bir şey göremez olması gayet mümkün. Uçsuz bucaksız Adriyatik uzanıyor ufka değin.Kuzeye doğru epeyce zumluyorum makinayı.  Bir ada var karşımda ama gezilerde uğranılan üç adadan birisi mi ? Burada en güzel detaylardan birisi surların üzerindeki teleskopların parasız olması. 

İlk dönüşü  yaptığımız burç Bokar Kulesi. (Lapidarij de denmekte ) Şehrin surlara bakan taraflarında yıkıntı binalar görülüyor. Çatıların renginden hangisi yenilendi, hangisi savaşı kazasız atlattı anlamak pekala mümkün. Bunun yanısıra evlerdeki çamaşır görüntüleri burada da mevcut.  

Artık Lokrum adası da görünür durumda. Üzerinde bir restoran, bir manastır ve birde plaj olan adanın vakti zamanında Aslan yürekli Richard ‘a da fırtınalı bir günde ev sahipliği yapmış. Sanırım Akdenizde Richard ‘ın fırtınaya yakalanıp sığınmadığı ada yok. Lokrum daha çok Dubrovnik ‘in limanına doğal bir mendirek gibi bir konumda.

Güneye ilerledikçe şehrin sokakları da kendini gösteriyor. Gerçekten de Venedik ‘in küçük bir modeli. Benzeri dar, kimi zaman üstü kapalı sokaklar burada da karşımıza çıkıyor. Atalarımız da benle hem fikir olmalı ki Ragusa kentine “güzel venedik “anlamına gelen “dobro venedik ” demişler. Rivayete göre zamanla bu isim çevre halkların ağızlarında Dubrovnik ‘e dek dönüşmüş. Zaten şehrin resmi olarak Dubrovnik ismini kullanmaya başlaması 1918 yılında oluyor. . Öte yandan kentin isminin Dubrova yani “meşe ağacı” kelimesinden geldiğini  de söylüyorlar. Meşeler yanmış . Surlardan tepelere bakınca daha önceden de dediğim gibi yangınların buradan eksik olmadığını söyleyebiliriz. Buraları da gezelim diyerek listemize ekliyoruz. Denizcilik müzesi ve akvaryuma giden yolda surlardan çıkıp bir bağlantı yolu ile devam ediyoruz. Bu noktadaki burç Aziz İvan kalesi oluyor. Bu ikinci kısma girerken bilet kontrolü yapılıyor. Biletler barkodlu. Bu kısımdan limanı ve meydanı görmek daha kolay. Buradan ilerlerken Aziz Lukas kilisesi ‘nin de yanından geçiyoruz.  Giriş kapısı ve merdivenleri güzel.  Revelin Kalesine dek gidip burada dinlenip manzaranın tadını çıkarıyoruz.

Yürüyoruz. Önce Dominikenlerin kilise ve manastırdan oluşan kompleksini tepeden görüyoruz. Şehir karşımızda. Minceta kulesi biraz ötede masalımsı bir havaya sahip görüntüsüyle bizi çağırırcasına duruyor. Ona doğru ilerleyip bir ton fotoğraf çekerek en yüksek burca dek çıkıyorum. Eşim yorulmuş olacak kuleye dek çıkmıyor. Kulenin yoksa daha doğrusu burcun üstündeki küçük odanın pencerelerinden fotoğraflamaya devam ediyorum.

Şehre inip Stradun Caddesinin sonundaki kafede dinleniyoruz. Yer gök İtalyan dolu. Belirli günlerde İtalyadan feribotlar gelmekte. Bir detay daha. Bu diyarlarda tuvalet sorununuzu herhangi bir kafeye girerek giderebiliyorsunuz. Kimsenin kimseye karıştığı yok.

Dubrovnik hakkındaki anektodlara devam edeyim. Pek çok internet sitesinde Dubrovnik ‘in cumhuriyetle yönetildiği, yöneticisini seçimle başa geçirdiği yazmakta. Kısmen doğru. Şehirdeki halk üç sınıfa ayrılmış. Asiller, vatandaşlar ve esnaf. Yönetim asil sınıfta idi. Vatandaşlar kısıtlı bir katılım hakkına sahipken esnaf sadece vardı ama etkisi yoktu. Sınıflar arası evlilik mümkün değildi.

Yönetim ikili meclisten oluşmuş Venedik tipi idi. 1 8 yaşını aşan her asilin üyesi olduğu büyük konsülün üyesi olurdu. On bir üyeden oluşan bir de küçük konsül bulunurdu. Bu üyeler devletin başı olan “rektör” tarafından seçilirdi. 45 kişilik bir senato bulunurdu.

Rektörler bir aylık süre için seçilirdi ve bir kişi tekrar rektör olabilmek için en az iki sene beklemeliydi. Amaç burada herkesin yönetme ihtirasını köreltmek ve belirli bir ailenin sivrilmesini engellemekti.

Önce Sponza Sarayına ilerliyoruz. Zaten meydandaki Orlando heykelinin karşısındaki çatısında küçük, süslü heykellerin olduğu yapı burası. Üç katlı yapının zarif birde portikosu var. (Avrupadayız ya revak demiyoruz) Girişin solundaki küçük oda Sırp kuşatmasında ölenlerin anısına düzenlenmiş. Sienadaki belediye binasına benzeyen kısmında ise duvarları Dubrovnik ve civarının geçmişten gelen fotoğrafları ile süslemişler.

Orlando heykelinden de kısaca bahsedeyim. Üç basamaklı bir kaide de sırtını duvara yaslamış, elinde kılıcı ile “vur kafasına al lokmasını” intibahı yaratan heykel şehrin duyurularının yapıldığı yermiş. “Yermiş “ diyorum çünkü pek akılcıl gelmemekte. Normal haberler en alt basamağa çıkarak verilirken biaz önemli duyurular bir üsttekine çıkılarak halka aktarılmakta imiş. En önemli haberlerde tahmin edeceğiniz gibi en üst basamağa çıkıp duyurulmaktaymış.

Her yarım saatte bir iki tunç adam tarafından çanı çalınan kulenin yanından limana çıktık. Önce Lokrum adasına gitmeyi düşündüysekte rüzgarın tesiri ve ne yapacağımızı bilemememizin etkisiyle vazgeçtik. Daha önceden kafamıza  koyduğumuz gibi surlarda dolaşırken gördüğümüz labirentimsi ara sokaklara  daldık. Önce Rektör ‘ün Sarayı ‘nın güzel revaklarına şöyle bir göz attık  ve ilk geldiğimiz akşam giripte beğenmediğimiz Vlaus kilisesine tekrar girmedik. Kilisenin restorasyonu sırasında  yapılan kazılarda bir takım parçalar bulunmuş. Bu parçalar sayesinde bilinenin aksine Dubrovniklilerin 7. yüzyılda Cavtat ‘da değilde 4. yy da şimdiki yerlerinde ilk kolonilerini kurdukları ortaya çıkmış. Daha bilim çevreleri tarafından onaylanmadığından her yerde bu sadece teori olarak yazmakta.

Ara sokaklar güzel. Bu sokaklarda dolanmak, sağa sola girip çıkmak gerçekten hoş bir zaman geçirmenizi sağlıyor. Kimi zaman bir kapı tokmağındaki küçük bir detay, kimi zaman bir kapının girişindeki hoş işlemeler kimi zaman sarkan rengarenk elbiseler sizi şaşırtabiliyor, gülümsemenizi sağlıyor.

Sokaklarda dolaşırken bir anda kendimizi Adriyatik ‘i seyrederken buluyoruz. Surların altındaki küçük bir kapıdan girip kayalıklara ulaşılıyor. Surları dolaşırken gördüğümüz balık tutan adamın nereden gelmiş olabileceği sorusunun cevabını da bulmuş oluyoruz.

Elimizde harita ile katedrali bulmamız güç olmuyor. Aslında herhangi bir yeri haritasız da bulmakoldukça kolay. Katedral binası dışarıdan oldukça güzel. Girişin solundaki kamu binası “hazine” olarak heçen yer mi onu anlayamadım. Bu şehrin kiliseleri dışarıdan oldukça güzel. Fakat iç kısımları için aynı şeyi söylemek oldukça güç. Nispeten bu kilise, o da katedral olmasının nedeniyle biraz daha albeniliydi. Altar kısmında porfir benzeri bir iki sütun ve aynı yerdeki yarım ubbenin iç tarafındaki freskler görmeye değer kısımlardı. Ayrıca girişe göre sağ taraftaki küçük, ne olduğu belirsiz, demir parmaklıklı kapının ardındaki nedir, anlayamadım.

Burada da biraz dinlendikten sonra zarif merdivenlerden inerek Gundulic Meydanına varıyoruz. Burada her sabah pazar kurulmakta. Meydanın kenarında birde büyük heykel var. Pazardan bahsedeyim. Genelde civarda yetişen ürünler, hediyelik eşya, ev yapımı içkiler satılmakta. Biz buraya gelene dek pazardan geriye birşey kalmamıştı. Eşim önce limoncello tattı. Napolidekinden daha iyiymiş. Burada turunçgil çok. Napolidekinde de renk tutana dek kimbilir neler katmışlardır… Tatlılarda incir ve üzüm oldukça kullanılmış. Badem, incir gibi kelimeleri satıcı kadınlar zorlanmadan anladılar. Son yıllarda artan Türk turist etkisiyle mi yoksa yıllar öncesinden bu yöreye sinen  Osmanlı etkisiyle mi bu da bilinmez J

Hoş bir detay daha. Satılan küçük, yerel kıyafetli kadın biblo yada bebeklerinin kıyafetleri özellikle başlarına bağladıkları örtüler kişinin toplumsal statüsünü belli ediyor. Bir kadın evli mi, bekar mı , şöyle mi böyle mi gibi sorular eski günlerd şöyle bir kılığın abakarak anlaşılabiliyormuş.

Bu kadar yürüyüş insanı acıktırıyor. Rehber kitaplar ara sokaklarda ucuz kafeteryalar olduğunu yazıyor. Nispeten doğru. Balık lokantaları bize pekte ucuz gelmedi. Çok çeşitli ve hesaplı pizzalar var. Ama menülere dikkatli bakmak gerekiyor. Et, salam, sosis burada hep domuz eti.  Biz ne olur ne olmaz deyip etten kaçıp basir bir margarita pizza yedik. Adamların zeytinli dedikleri pizzanın sadece ortasında bir yeşil zeytin vardı. Açlıktan silip süpürmüşüz. Bu arada televizyonda ampute oyuncuların olduğu bir voleybol maçı vardı. Epeyce eleştirsemde adamların çok yönlü olduğunu söylemek gerek. Yaşamdan kopmamaya özen gösteriyorlar.

Otobüse atlayarak otele dönüyoruz. Burada otobüsler oldukça dakik. Şehir içi ve uzak bölgelere giden araçların tarifelerine bu linkten ulaşabilirsiniz.  http://libertasdubrovnik.hr/ Şehir dışı olanlar şehrin öte tarafındaki asma köprünün yakınlarındaki gardan kalkıyor. Öte yandan eski şehrin girişinin önündeki duraktanda yakın çevredeki her yere ulaşmakkolaylıkla mümkün.

Akşam son yemeğimiz, iyi bir yere gidelim dediysekte girdiğimiz lokantadan koku nedeniyle hemen çıktık. Burada servis neredeyse sıfır. Dünkü boşnak köftesi zulmünden sonra ilk akşam tadını beğendiğimiz Boşnak lokantasında şansımızı deneyelim dedik.

Önce standartlaşan kestirmeden gidelim diyerek kaybolma vakalarından birini yaşadık. Neyse ki mantık yürüterek kısa sürede istediğimiz noktaya ulaştık. Fiyatı hesaplı ama servis kavramı yok demiştim. Bizde içine döner konulan pidelerden birini ortadan yarmışlar. İçinde beş tane köfte. Yanında ise yemeklik soğan kuşbaşı doğranmış. Yedim tabii. Güvenilir et olunca yenmezse olmaz. Fakat tabakta iki parça domates olsa, biraz renk olsa ne kadar da farklı olurdu.

 

 

Aralık 22, 2009 Yazar | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Bosna ( Neum – Metkovic – Poticelj – Blagaj – Mostar )

Sabah basit bir kahvaltının ardından otobüse doluşuyoruz. Gelen sayısı bugün epeyce az. Bu gün kuzeye çıkacağız. Hedef Mostar…

Bunun için büyük köprüyü geçmemiz gerekiyor önce. Oldukça yüksek olan köprünün günay ayağı asma köprüleri andıran bir yapıda. Köprüden bakıldığında Dubrovnik ‘in yenişehri ve manzarayı izlemek güzel oluyor. Suyun üzerinde kürek çeken insanları seyretmek oldukça hoş.

Hoş manzarayı seyrediyoruz. Sağımızda yalçın tepeler var. Tepeleri görünmüyor, çünkü çok yoğun bir sis kaplamış ortalığı. Önce Avrupanın en eski botanik bahçelerinden biri olan Tırsteno ‘yu geçiyoruz. Dubrovnikli denizciler dünyanın çeşitli yerlerinden getirdikleri tohumları, fidanları buraya ekerek bahçenin oluşturulmasını sağlamış.

Buradan virajı yolları aşarak ilerliyoruz. Tirsteno ‘dan az ötede Slano isimli güzel bir koyu aşıyoruz. Az sonra solumuzda denizi alarak Korçula ‘ya giden yolun üzerinde olan Ston ‘un duvarları görünüyor. Hadrian duvarından sonra Avrupa ‘nın en uzun duvarı. Ragusalılar bu bölgeyi ( ki Palsejac yarımadası denilmekte ) Sırplardan 13. yy da satın almış. Ülkenin en önemli gelir kaynağı olan ve günümüzde de işletilen tuz yatakları duvarların arkasında kalmakta. Ragusalılar tuz ticaretini büyük ölçüde Osmanlı ülkesine yapmışlar.

Ayrıca denizde çok sayıda midye tarlası var. Fransızlar bir aralar buradan midyeleri kaçırıp Akdenizde yetiştirmeye çalışmışlarsa da başarılı olamamışlar. Bir midyenin iki yılda ekonomik değere sahip olduğunu öğreniyoruz. Birbirinden güzel çok sayıdaki irili ufaklı adayı saymıyorum bile. Anlatması zor, görülmesi gerekir.

Sağanak yağmur biraz yavaşladığında ilk sınır geçişimizi yapıyoruz. Fazla oyalanmadan tek bir çıkış damgası ile çıkıyoruz. Bosna topraklarına girdiğimizi gösterir levhalar var ama ortada Bosna sınır kapısı yok. Aldırış etmeksizin Neum denen yerleşimin girişindeki benzincilerden birinde duruyoruz.

Neum bir sahil kasabası. Kağıt üzerinde Bosnada olsakta yaşayış, dil herşey Hırvat. Alışverişi de yanımızda bulunan Kunalarla yapıyoruz. Neum Bosna ‘nın denize ulaştığı tek nokta. Aslında burası da Dubrovnik toprağı iken 1699 ‘da Osmanlılara satılmış. İmparatorlukta bu noktayı Bosna sancağına bağlı olarak 1878 ‘e dek elinde tutmuş. Aslında bu durum Venediklilerle arası her zaman limoni olan Dubrovniklilerin işine de gelmiş.Böylece ezeli düşmanları ve eski efendileri arasında bir tampon bölge oluşturmuşlar.  Yugoslavyanın yeniden sınırları çizilirken bu toprakta eski sınırlara sadık kalınarak Bosna’ya verilmiş. Tabii burada yaşayan Hırvatların durumdan pekte memnun olmadıklarını da ekleyelim.

Nedenini bilmediğimiz bir mantıkla tekrar Hırvatistan ‘a giriyoruz. Bir tepeyi aşarak sağa sapıp içerilere yöneliyoruz. Bu tepenin özelliği Hırvatların burada çok uzun bir köprü yaparak Neum ‘u by pass etme istekleri.  Bunu yapabilmek için çok büyük bir finansman gücü gerekmekte ve Hırvatlarda şu an bu güç yok. Ama her başkanlık seçiminde ( ki biz gittiğimizde de başkanlık seçimleri için kampanyalar yürütülmekteydi) köprü gündeme getirilmekte imiş. Bosnalılar buna karşı. Köprü yapıldığında büyük gemilerin Neum ‘a girişleri engellenmiş olacak.

Artık denizden uzaklaşıp içerilere doğru ilerliyoruz. Neretva nehrini  solumuza alıp oldukça düzenli olarak tanzim edilmiş narenciye bahçelerinden geçiyoruz. Mandalinalar, portakallar hepsi ağaçlarda. Ürün bol olunca fiyatlar düşmüş, çiftçi de gelir az diye toplamaz olmuş narenciyeyi. İnsan gönlünden domuz gribi bahanesiyle Türkiyede katlanan fiyatları düşünüyor. Kamyon kamyon taşınır bunlar…

Harika bir manzara. Bir müddet sonra Metkoviç ‘e geliyoruz. Buradan tekrar Bosna ‘ya geçiş yapacağız. Burası tipik bir sınır kasabası. Ruhsuz ama iyi para akışı olduğunu gösteren yapılara sahip. Ara sokaklarda  Avusturya döneminden kalma art neuveau yapılarda görülüyor.

Yine Bosnaya giriyoruz. Poçitelj ilk durağımız. Burası tepesinde ürkütücü bir hisar olan minyatür bir Safranbolu adeta. Hırvatlar burada da kasabaya saldırmış. Taş döşeli yolları, hamamı, saldırı sırasında ağır hasar alan camisi, saat kulesi ile günümüzde yirmi hanesinde yaşam olan bir köy. 1562 ‘de yapılan camisinin iç süslemelerinin  bir zamanlar çok güzel olduğu yazılmakta. Yazları sanatçılar gelip nehir manzaralı resimler yapıyorlarmış.

Kale Macar yapısı. Bizimkiler daha Mostar ‘ı, Saraybosna ‘yı almadan burayı almışlar. Hersek bölgesi burası. Zamanında bir “herzog” (avusturyalılarda bir soyluluk ünvanı) yönetiminde olduğu için bu adı aldığı sanılmakta. Nehrin üstünde, yol başında müstahkem bir mevki. Kalenin burcundan kimbilir nasıl bir manzara seyredilir kim bilir…

İnce ince yağan yağmuru umursamaksızın dolaşıyoruz köyün yollarında. Hangi güç engelleyebilir ki zaten. Onarılan camisinde bile ay yıldızlı bayrağım asılı dururken hele J

Otobüslere atlayarak Blagay ‘a doğru ilerliyoruz.  Mostar ‘a giden yol savaşın ve yarattığı yıkımın izlerini gayet canlı olarak taşımakta. Boşnak olan rehberimizin savaş ile ilgili anlattıklarıda kasvetli havayı etkiliyor. Savaş sırasında kaçıp giden ailelere ait metruk evler, ekilmemiş tarlalar yolun sağında uzanmakta.

Ama yol üzerinde Buna kasabasının üzerinden geçerken muhteşem bir manzara ile karşılaştım. Hani insanı yaşadığına şükrettiren anlar vardır ya. Nehir taşların, kimi taşların üzerine inşa edilmiş evlerin arasından akıp gitmekte. Suda ördekler salınmakta. Yaşam, yaşamak her zahmetine rağmen sahip olunabilecek en büyük lüks.

Blagay da otobüsten mezarlığın yanında iniyoruz. Boşnak mezarlıklarında fesli taşlar 40 ‘lı yıllardan öncesine ait. Şehit mezarlarının üzerlerinde ise eski bayraklarının üzerinde de olan leylak desenleri var. Mezarlıklar bakımlı ve çiçeklerle dolu. Bunda bayramın ikinci günü olmasının ne derece etkisi vardır bilemiyorum.

Mezarlığın yanından yokuş aşağı ilerliyoruz.Civardaki evler tek katlı genellikle. Çoğunda çatı kiremit değilde kaymak taşından yapılmıy bir malzeme ile örtülmüş. Göze güzel görünüyor.

Sonunda yol bitiyor ve tekkeye ulaşıyoruz.  Burası tipik bir Osmanlı evi. Tam olarak Buna nehrinin kaynağı olan mağaranın yanına inşa edilmiş. Giriş katında birşeyler satılmakta. Üst kat ise konaklama vb için kullanılmış. Zarif bir ahşap işçiliği var.

Burada Sarı Saltuk türbelerinden birisi daha var. Sarı Saltuk Balkanların islamlaşmasında çok fazla etkisi olan bir alperen. Gerek kılıcının gücü gerekse dirayeti ile yörede nam salmış. Müslümanlar kadar günümüzde bile hristiyanlardan hürmek görmekte. Rivayete göre Ahmet Yesevi ‘den el alıp tahta kılıcı ile savaşmış. Öldüğünde Evliya Çelebinin naklettiğine göre yedi tabuta konulup gömülmüş. Fakat Sarı Saltuk o kadar benimsenmiş ki o devrin hristiyan kralları dahi kendi topraklarında arı Saltuk ‘a ait bir türbe istemişler. Bundan dolayı gerek anadolu gerek rumelide onüç kadar Sarı Saltuk türbesi var.

Buna nehrinin kaynağı bir mağaradan çıkıyor. Avrupanın en güçlü kaynağı burası. Yaklaşık dokuz km sonra demin dünyada yaşamanın tadının alındığını yazdığım yerde Neretva ırmağına katılıyor.  Sarp bir dağ, koyu mavi,yeşil ama kesinlikle doğal bir renkte akan suyun kenarında yer alan restoranların birinde Boşnak böreği, Boşnak köftesi ve Boşnak baklavası ‘ndan oluşan yemeğimizi yiyor ama hiç beğenmiyoruz. Çok büyük bir mutfak kültüründen gelince her şeyi beğenmemiz elbetteki mümkün olmuyor.

Yola koyuluyoruz tekrar. Burada Mostar ‘a dek uzanan yolda Bosna ile ilgili bir iki bilgi vereyim. Ülkenin adı Bosna – Hersek. Bosnalı ve Boşnak terimleri arasında temel farklar var. Boşnak müslüman slav anlamına geliyor diyebiliriz. Savaşta zulüm gören, “Türk” olarak kabul edilerek katledilen ama aslında ırk olarak Türk değilde kendilerini öldüren Sırp ve Hırvat ile kardeş olan insanlar. Bosnalı ise ki ecnebi diline gidip Bosnian diyelim sadece Bosnada yaşayan insan oluyor. Bunlar ülke nüfusunun yarısını oluşturan ortodoks Sırpta olabilir, kalan nüfusun yaklaşık yarısını oluşturan katolik Hırvatta olabilir. Bunların her ikisininde bağımsız olmak yada ana devletlerine bağlanmak istediğini söylemekte fayda var. O nedenle Bosnaya  gelipte herkes müslümanmış gibi konuşmamakta fayda var.

Yugoslavya ‘nın içinde daha çok devlet çıkacak gibi görülüyor. Bosnadaki Sırplar ve Hırvatlar ayrılmak istiyor. Voyvodinadaki Macarlar Sancaktaki Hırvatlar ayrılma isteğinde. Bu kadar kopuş yaşanırsa Dubrovnikte belki bir çıkış peşinde koşabilir. Herşeye gebe bir coğrafya.

Mostara varıyoruz. Mostar eski köprü anlamına gelse de kökeni olarak köprü bekçileri anlamındaki “mostari” gösteriliyor. Osmanlılar buraya geldiğinde onbeş kadar hanenin olduğu,nehrin iki yakasını asma bir köprü ile bağlayan bir yerleşime rastlarlar. Her köprü işe yarar bir askeri ve ekonomik değerdir diyen Roma yaklaşımına sahip Osmanlılar 1468 ‘te burayı alıp hummalı bir inşa faaliyetine girişirler. Önceleri bu kasabayı “Köprühisar ” ismiyle anmışlar. 1878 yılında Avusturyalılara masa başında kaybedilmiş. Hüzünlü hikaye hemen başlamış. Avusturyalıların kışkırttığı Hırvatlar, Rusyanın pışpışladığı Sırplar hemen piskoposluklarını kurup örgütlenmeye başlamışlar. Sonrası hep aynı hikaye işte.

Tabii günümüzde yıkım faaliyeti baskın çıkmış.  Batı kıyısında Hırvatlar yaşıyor. Otobüsü yapılan saçma sapan katedralin yanına bırakıyoruz. Tamamen meydan okuma amaçlı yapılmış hiç bir estetik özelliği olmayan bir yapı. İnanılmaz derecede yüksek çan kulesi şehrin her yanından görülebilmekte.

Yolun karşısına geçiyoruz. Binaların kimisi delik deşik. Bir zamanlar havra olan yer dümdüz olmuş. Sadece alçak duvarının üzerindeki demirlerde yedi kollu şamdan işlenmiş. Yaklaşık beşyüz kişilik, Osmanlı tarafından yerleştirilmiş sefarad Yahudilerinden oluşan bir cemaat olduğunu ve havrayı baştan yapacaklarını öğreniyoruz.

İlk önce Mostar köprüsünün küçük versiyonu olan aşıyoruz. Köprü ” yamuk köprü” olarakta anılmakta. 1558 yapımı. Görülen o ki gezi yolu ve çevresi iyi restore edilmiş. Ama nehre ve kıyısına bakınca aynı şeyi söylemek mümkün değil. Nehrin bel verdiği yerlerde içki şişeleri birikmiş.

Sonunda yol bizi köprüye getiriyor. Mostar ‘ın simgesi Mostar Köprüsü. Mimar Sinan ‘ın öğrencilerinden Mostarlı Hayrüddin (Boşnaklar Hayreddin kelimesini bu şekilde söylüyorlar.) tarafından dokuz senede inşa edilmiş. Rivayete göre Hayreddin arkadaşları ile nehirde yüzerken arkadaşlarından biri akıntıya kapılıp gözden kaybolur. Kendi kendine söz veren Hayreddin ‘e şans yıllar sonra Kanuni Sultan Süleyman ‘ın fermanı ile gelir. Rivayetlerin haddi hesabı yok. Yine bir rivayete göre köprü bitmek üzeredir ama kilit taşı henüz konmamıştır. Köprünün taş konulduğunda ayakta duramayacağını düşünen Hayrettin gece kelle korkusu ile şehirden kaçar. Derler ki mimar köprüsünü hiç görmemiştir.

Köprü döneminin en maliyetli yapılarından biri olmuş. 456 kalıp taş kullanılan köprü 30 m uzunluğunda 24 m yüksekliğinde ve 4 m. yi biraz aşan bir genişliğe sahipmiş. Evliya Çelebi “16 imparatorluk gezdim, bu kadar yüksek köprü görmedim der”. Köprü üzerinde belirli aralıklarla insanların ve hayvanların kaymasını engellemek için taş tümsekler yapılmış. Köprünün iki tarafında da birer kule var. Batıdaki Tara, doğudaki ise Halebiye olarak adlandırılmış. Bu kulelerden birindeki odada Evliya Çelebi ‘nin seyahat notlarını ilk defa olarak toparlayıp temize çektiğini okumuştum bir yerlerde… Köprü 1566 yapılmış.  1993 ‘e dek insanlara hizmet etmiş. Yöre halkına gelenekler tesis etmiş. Örneğin nişanlı gençler erkekliklerini kanıtlamak için köprüden suya atlıyorlar. İlk defa 1664 yılında atlanmış. Günümüzde de 50 euro karşılığında atlayanlar varmış. Bize denk gelmedi. Rehber kitaplar atlamayın diyor. Sorun yükseklikten daha çok yazın bile suyun sıcaklığının yaklaşık 14 derece olması.

Yeniden yapılması bile bir hikaye. Arada National Geografic ‘te yeniden inşanın hikayesi anlatılıyor. Önce orjinal taşları kullanmayı düşünmüşler. Fakat zamanın, bombardımanın ve suyun aşındırması bu fikrin uygulanmasını engellemiş. Taşlar ilk köprünün yapıldığı taş ocağından çıkarılmış. Kilit taşının konuşu tam bir muamma olmuş. Mimar Hayreddin taşları delmiş ve birbirine bu taşlarda açtığı oluklardan akıttığı kurşunlar ile bağlamış.Bu işlemde aslında oldukça hassas ve pahalı bir işlem. Kurşunun sıcaklığının biraz daha az veya daha soğuk olması neticeyi direkt etkiliyormuş. Biraz sıcak olması taşı çatlatabilecekken biraz soğuk olması kurşunun erken donmasına ve olukları tıkamasına  neden olabilirmiş. İnşaat sırasında dökülen kurşunun bedeli Türk hükümetince karşılanmış. Belgesele göre köprüyü yeniden ayağa kaldıranlar Hırvat mimarlar ama şans eseri köprüyü yapan Türk mimar ile tanışma imkanım oldu.

Eski taşlar nehrin aktığı yönde, sağ taraftaki kıyıda gelişigüzel bir şekilde durmakta.

Hikayeleri çok. Ama gerçek Hırvat topçuların köprüyü gayet bilinçli olarak vurdukları. Biz olaya bu adamların gözüyle bakmıyoruz daha doğrusu bakabilecek değiliz. Hırvatlar köprünün tek gözünü “hilal” olarak algıladığı için bu yıkımı yapmış. Zaten batı kıyısındaki Hum tepesine 38 m yüksekliğinde bir haç yapmakta bu kompleksin bir hezeyanı olsa gerek.  Mostar piskoposu olacak zevat (hıyar nam zerzavat dahi olabilir) köprünün müslümanların simgesi olduğunu, haçında hırvatların simgesi olduğunu ve müslümanların bunu kabul etmesi gerektiğini söylemekte. Bu papaz nehrin doğu yakasının müslüman gettosu, batı yakasınında hristiyan kalesi olduğu belirtmiş. Zaten haçın açılışı sırasında da toplarla müslümanların camilerini buradan vurduk gibi fanatik sözler etmiş. Yazık. Cennet gibi bir memleketin bu tarz tipleri çıkartması düşündürücü. Bu durum karşı tarafta da bir direnç oluşturuyor.  The Guardian gazetesinin Temmuz 2004 ‘te yaptığı bir röportajda müslüman bir çocuğun “bu haç bize karşı saldırgan ama hilal ve yıldız hala daha yukarıda  mealinde bir yanıtı üzerinde düşünmeye değer.

Boşnaklarda ince ince dalga geçmekte bu haçla. Buralarda çok bilinen ve sizinde mutlaka duyacağınız bir fıkrası var.

Bosna ‘nın fıkralardaki başrol kişilerden Mujo ve Haso kendi aralarında konuşurlarken Haso sorar. “Mujo, Hırvatların Hum tepesine diktiği haç hakkındaki fikrin nedir?”

Mujo bir dakika kadar durur düşünür ve cevabı verir. “Evet. Bosna Hersek için çok büyük bir ARTI dır”

Köprüden bakıyoruz. Felsefi olarak doğu ve batının tam ortasındaymışız. Avrupalı bu şekilde düşünüyor burada. Köprünün doğu yakasında küçük bir mescit müze olarak  kullanılmakta.

Buradan baş çarşı boyunca yürüyoruz. (başçarşija) Burada hediyelik eşya satan dükkanlar yer almakta. Bakır işçiliğinin güzel örnekleri görülebilir. Başçarşı ayrıca Kujundziluk  (Kuyumculuk) Caddesi olarakta anılmakta. Türk elçiliğine uğrayıp önünde fotoğraf çektiriyoruz. Caminin yanında serbest zaman veriliyor ve kendi başımıza gezmenin zevkine varıyoruz.

Başçarşı ‘nın sonuna ulaşıldığında gece ile gündüz gibi bir ayrım ile yüzleşiyoruz. İlerideki karanlık, fakir, ruhsuz sokaklar insana davetkar gelmemekte. Dahası backpacker olarak gelipte kalınacak, tek dolaşılacak bir yere de pek benzemiyor. Türkçe ne yazık ki konuşulmuyor. Ama tüm tatlılar Türkçe isimlerini korumakta. 

Şehirde pek çok cami var. Koski Mehmet Bey camii açık olduğunda minaresine de çıkılabilen bir cami. Biz bu fırsatı kaçırdık.  Karagöz Bey camii de görülebilir. Rivayete göre Osmanlıdaki ilk gölge oyunu Mostarda oynanmış. İnanması güç.

Başçarşı ‘nın bir paralel caddesine çıkıyoruz. Her şey farklı. Pis, karanlık, kasvetli. Yukarılarda saat kulesi görülüyor. Belki üstüne çıkılıyordur diyerek merdivenlerde ilerliyoruz. Savaşta ölenler yada şehit olanlar parklara gömülmüş . Tam köşede bir mezartaşı. Üzerinde TURKOVIC yazmakta. Türkoğlu yani. Burada bende çözülüyorum. Bağnaz zihniyetin bizi yok etme gayesi ile yaşadığının örneği.

Bir aile yokuş aşağı iniyor. Anadoludaki ortalama bir kasaba görebileceğiniz tipler.  Saat kulesinin kapısı kapalı. Uzun zamandır girilmemiş gibi kapısından. Yola devam ediyoruz. Issız sokaklardan ilerliyerek aşağıdan gördüğüm sarı binaya ulaşıyoruz. Metropolit ‘in Sarayı burası imiş. Restorasyonu bitince açılacak sanırım. Önünde ana caddeye dek uzanan merdivenlerin bittiği yerdeki zarif trabzanlarda fotoğraf molası veriyoruz.

Köprü başındaki müze denilen tek odalı binaya giriyoruz. Sanırım mescitten bozma. İçeride köprünün yıkılışını gösteren bir video gösteriliyor. Hatıra eşyaların yanısıra islam ve Kur ‘an hakkında yazılı kitaplarda satış amaçlı olarak sergileniyor. Burada ilginç olan Bosna krallığının soyağacının duvara asılı olması idi. Bunun nesi ilginçdiyebilirsiniz. Macaristanda da Kara Murat tarzı tiplemeler ilk kralları betimliyordu. Burada ise çok sayıda kadının ülkeyi yönettiğini görebiliyoruz. Kraliçelerde gayet güzel ve alımlı betimlenmiş. Özellikle Katarina (sağ taraf üstten ikinci resim J ) gerçekten orjinaline biraz olsun benziyorsa bizimkilerin neden bu tarafa sefer düzenlediği konusunu aydınlanmış olur.

Hava kararıyor ama ilerilerde bir yerlerde güneş bulutları yırtmış. Gün batımının pastel renkleri görülüyor. Camiler kapalı olduğundan içlerine girme imkanımız olmuyor. Saat dört ‘ü geçti ve dükkanlar artık kapanıyor.  Hediyelik eşyalara bakıyoruz. Anlatıldığı kadar ucuz değil. Bizim kültürümüzün yaşandığı bir yerde insanlarla ingilizce konuşuyor olmakta hoşuma hiç gitmiyor.

Nihayet köprüye dönüyoruz. Gün batımı için ideal bir ışığı yakalıyorum. Bu arada eşim kahve içecek bir yer bulabilmiş. Boşnaklar Türk kahvesini bakır cezve içerisinde şeker yerine yanında lokum getirerek ikram ediyorlar. Bir bardakta su yanında. Cezveden kulpsuz  fincanınıza siz dolduruyorsunuz kahvenizi. Yaklaşık iki fincanlık kahve var cezvede. Dükkandaki tarifeden  tatlı kültürünün tamamen bizden geldiğini görüyoruz.

Artık vakit tamam. Dönüşe geçiyoruz. Sis öyle garip ki bu topraklarda. Otobüs kimi zaman yoğun sis tabakasına dalıp birşey görmeksizin gidiyor. Karşınıza ne çıkar bilinmez. Ama en ilginci yol kenarındaki tarlalarda belirli bir yükseklikte olan sisler idi. Bu topraklar pusu kurmak içinde ideal. Bu topraklar ve ötesi akıncıların karşı tarafa, hajduk ‘ların bizimkilere ve diğer müslüman halka saldırdığı yerler.

Bu arada bilirsiniz meşhur bir hırvat takımı vardır Hajduk Split diye. Hajduk Türkçe kökenli bir kelime. Hırsız, harami anlamı var. Düpedüz haydut işte.

Aralık 21, 2009 Yazar | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Roma – 2

Artık Roma ‘nın en mükemmel yapısına ulaşmış durumdayız. Burası Pantheon. Tüm tanrılara adanmış tapınak burası.  İlkin Agrippa tarafından dörtgen bir yapı olarak 27 ‘de yapılmış. imparator Hadrian 118 ‘de burayı tasarlamış ve inşa ettirmiş. Görülüyorki ilham geldi mi romalı imparatorlar büyük yapıları tasarlıyorlar. (Aya Sofya da Justinianos tarafından tasarlanmış rivayete göre  . Sonrasında Romadaki ilk katolik kilisesi olmuş. Ama kilise tarafından şeytanın gözü ilan edilmiş kubbesinin tam ortasındaki delik nedeniyle. Oculus denmekte bu deliklere. 7. yy ‘da Romalılar vebanın bu delikten gelen şeytanların işi olduğuna inandıklarından burayı vaftiz ettirmiş sonrada kiliseye çevirtmişler.

Yapının girişindeki kısmı tam onaltı sütun taşımakta. Burada da yüzey delik deşik. Çünkü papalık yüzeye kaplı metal levhaları söktürmüş. Pantheon yapıldığında küçük bir tepenin yamacındaymış. Zaman ve insan etkileri ile on metre kadar alçalmış bulunduğu yer günümüzdeki Roma zeminine göre.

Pantheon ‘un içine girdik sonunda. Girer girmez çarpıldık. 40 metrelik dev kubbenin tam ortasından içeri giren gün ışığı tüm mekanı aydınlatmakta. Kubbe altı metrelik duvarlarla desteklenmiş. Hafif olması içinde hafif malzemeden kaplamalara kullanılmış. Sadece biz vurulmamışız bu yapıya. Thomas Jefferson bu yapının bir benzerini Virginia Üniverisitesine yaptırmış. Tipi amerikan görgüsüzlüğü. Zemindeki izlerin yerinde eskiden bronz kaplı imiş. Papa 8. Urban (tam bir sanat düşmanı olmalı) San Angelo kalesine top yapılsın diye bunları söktürüp eritmiş. Adam tam anlamıyla bir vandal ki bununla da kalmayıp orjinal kapılarıda erittirmiş. Metal daha sonra Bernini ve Borromini tarafından San Pietro kilisesindeki Baldacchino ‘nun yapımında kullanılmış.

İçerisinde ağırlıkla olarak toprak rengi mermerlerin kullanıldığı görülüyor. Yürürken ayağınızın sürtünmesinden çıkan ses defalarca tatlı bir sesle yankılanmakta. Garibaldinin, Rafaelin mezarları hep burada. Anı defterinin başına bir görevli koymuşlar kadın Sophia Loren filmlerindeki cadaloz kaynanaya birebir benzemekte.

Tahta sıralara oturduk eşimle. İçeriyi dolanan çekik gözlüleri, duvarlardaki resimleri izledik bir süre.

Yine ortasında çeşme olan etrafında kafeteryaların sardığı küçük bir meydan daha, Piazza Rotunda. Çeşmenin  otasında bir dikilitaş, dikilitaşın eteklerinde ise Romadaki hemen hemen her çeşmede göreceğiniz çirkin görünümlü balıklardan var. Rengarenk, pastel tonlu binalar buradaki korkunç kalabalığa gölgelik olmuş.

Buradan Romadaki en güzel meydan olan Navona Meydanına çıktık. Roma döneminde araba yarışlarının yapıldığı oval bir meydan burası. Tam karşıda büyükçe, kubbeli bir kilse ve yanında Brezilya elçiliği var. Etraf kafeteryalarla dolu. Bir fincan kapuçino 5 euro. Kapuçinonun yanında bir bardakta su getiriyorlar. Tadını beğendiğimi söyleyemeyeceğim ama insanı yakan güneşin altında su iyi gitti. Aayrıca burada olma kapayrı bir duygu. Meydanın ortasında üç tane çeşme var. Biri Melekler ve Şeytanlarda Robert Langdon ‘un suikastçi ile dövüştüğü meydan. Çeşmelerin arasında turist grupları, resim, karakalem çalışmaları yapıp satmaya çalışan sanatçılar ne ararsanız var.

En ünlü çeşme, Fontana dei Quattro Fiumi ‘dir. Bu ortasında dikilitaş oaln çeşme. Buradaki heykeller eski dünyanın bilinen dört nehri olan Nil,Ganj, Tuna ve Plata Nehri ‘ni simgelemektedir. Solundaki çeşme ise Fontana del Moro. Moro burada, Mağripliyi simgelemekte. Bunlar Bernini tarafından yapılmış eserler. 19. yy ‘a dek meydandaki bu çeşmelerin giderleri kapatılıp meydanı su basması sağlanırmış. Zenginler burada tekneleri ile gezermiş.

Meydanda tur bitti ve rehber bizi serbest bıraktı. Yarın ne yapılacağı, Pompei ‘ye gidilip gidilemeyeceği konusunda hararetli bir tartışma yapıldı. Önce Pompei ‘ye gidilmediği için çıbanbaşı oldum, sonra insanları götürmek istemediğim için kötü. Ama söz konusu Napoli idi. On- on beş kişi ile çıkmaya cesaret edemedim.

Sonunda eşimle başbaşa kaldık. Yukarıda da dediğim gibi kafeteryada birşeyler içtikten sonra Pantheon ‘a uğradık. Sadece ayağımı zemine sürüp çıkan sesi dinlemek için. Gerekirse bir daha sadece bunu yapıp çıkan sesi dinlemek için Roma ‘ya gidebilirim.

Akşam, mesai bitimi. İtalyanlarda bizden pek farklı değil. Başbakanlık konutu olan Palazzo Chigi ve diğer devlet dairelerinin olduğu yerlerde motosikletli eskortlar çıkıyor ardından kaliteli bir araba. İşlerinden çıkanlarda durakları doldurmaya başlamış en akılcıl yöntem yürümek gibi görünüyor. Bu sırada bizden ayrı gezmeye kalkan Özcan ve Sinem ‘i gördük. Onlarda Piazza Venezia ‘ya gitmişler ama Emanuel anıtı kapandığı için dönmüşler. Ayakkabı almak için Trevi meydanına döndüler. Biz İspanyol merdivenlerindeki terasa çıkalım diye yola koyulduk. Burada yolumuzun üzerindeki Sant’Ignazıo di Loyola kilisesine denk geldik. Tur planlarında olmayan bir kilise ama bence görülmesi gerekli. Büyük, serin bir mekan. Kubbesiz. Başlangıçta kubbe yapılmak istendiyse de kilisenin yakınlarındaki rahibeler manzaralarının kapanacağının öne sürerek itiraz etmişler. Bunun üzerine düz bir tavan yapılmış ve içi çok güzel resmedilmiş. Andrea Pozzo 1685 ‘te yapmış tavanın resim işlerini. Cizvitlerin başarıları resmedilmiş. Dört kadın dört kıtayı betimlemekte kullanlmış.

Nedendir bilinmez İspanyol merdivenlerine gitmedik. Bunu yerine tekrar aşk çeşmesine gittik. Dondurmacı aradık ama aradığımızı bulamadık. Çeşmeyi gören bir yere oturup etrafı seyrettik. Buradan ana caddeye gidip UPIM mağazasına girdik. Burası kozmetik vb ‘yi oldukça ucuza alabileceğiniz bir yer. Zaten İtalyanların indirim mağazalarından.  Burada önceden aldığımız hediyelikleri unuttuğumuzu görünce bir koşu kafeteryaya gittim. Neyse ki hediyelikleri saklamışlar. Oradan döndüm.

Buluşma noktasında hesaplı, bizim BIM ‘lere benzer bir mağazaya denk gelip biraz alışveriş yaptık. Roma işte topu topu bu kadar sürdü.

Roma sonuçta aslında kolay gezilebilen bir yer ama tek günlük değil. Bir gün vatikan ve navona meydanı gibi yerler gezilir. Sonrasında tarihi kısım ve Piazza Venezia çevresi gezilir. Bir sonrasında ise Borghese bahçeleri, ostia antica dolaşılabilir. Dördüncü gün ise atlanılan yerler gezilebilir yada yakın çevreye gidilebilir.

Bununla beraber gezilmesi zor değil. Önemli noktalar birbirine epeyce yakın.

İstanbul ‘un eskisi işte. Kolay olmuyor gezmesi J

Mayıs 26, 2009 Yazar | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Roma – 1

Siena gezimizin ardından tüm yolların çıktığı Roma ‘ya doğru yola koyulduk. Arabada dahi olunsa yol kimi zaman çekilmiyor. Bazan uçsuz bucaksız kurşuni bir renkle kaplanmış göğün altında onu delmek için zorlayan tepelere kurulu kasabalar bazansa tek tük evleriyle çeşitli yerleşimleri aşarak Toscana ‘dan çıktık.

Roma daha şehir girişi ile büyük bir şehre girildiğini hissettiriyor. Şehre uzanan otobanlarda yol tıkanmaya başlıyor. Tüm yollar Roma ‘ya çıktığı gibi tüm herkesinde yolu Roma taraflarına çıkıyor gibi görünüyor.

Otel şehrin banliyölerinde. Güzel, hoş bir otel ama şehre uzak. Önce otobüs ardından metro ile merkeze ulaşma imkanı var. Kuşların öttüğü, ağaçlık, sakin bir yer burası. Romayı bir bilezik gibi sarmalayan otobanın biraz dışındayız.

Sabah zayıf bir kahvaltının ardından yola koyulduk. Eğer üç yıldızlı bir otelde kalıyorsanız kahvaltıdan fazla bir  şey beklememeniz gerekiyor. Allahtan hava güzel. Ne üşütecek kadar serin nede yakacak kadar sıcak. Tam gezme havası.

Şehre otobüsle giriş yaptık. Önce Vatikan ‘ı gezeceğiz. Bizimde rotamızın B planı olduğu için pekte itiraz etmiyoruz ama fırsat bulur bulmaz turdan kaçıp kendi başımıza gezinmek planımız. Şehrin dışı bile pastel tonlarda sarılar, kahverengleri ile boyalı üç dört katlı art neuveau binalar ile kaplı.  Eskiden şehrin tren garı olan ama günümüzde tiyatro olarak kullanılan bina da güzel. Termini ile taban tabana zıt. Biri güzel ama kullanışsız diğer ihantal ama ecnebilerin robust dediği türden.

Yollarda ana caddelerde bizim metrobüse benzer bir uygulama var. Yolun ortasındaki iki şerit otobüs ve yolcusu olan taksilere ayrılmış, eğer taksinin yolcusu yoksa diğer şeritlerden gitmekte. Zaten İtalyada öyle elinizi kaldırıp taksi durdurmak gibi bir lüksünüzde yok. Ya bir taksi durağına gideceksiniz yada telefonla taksi çağıracaksınız. Hatta taksilerin şehir içi ve otoban için bile ayrı tarifeleri mevcut.  Otobüsler güzel ama yolculuk şartları İstanbuldan pekte farklı değil. Ana baba günü gibi dolu otobüslerin tek farkı içindeki yolcuların daha bir bakımlı olması sadece.

Yolların kenarları pek çok caddede portakal yada turunç ağaçları ile kaplı.Hangisi anlayamadım ama ağaçlarda durduğu, yenmediğine göre turunç olabilir. Turuncu meyveler  yemyeşil ağaçlarda çok güzel bir manzara oluşturuyor.  Binaların balkonları da, kendileri de kendini seyrettiren türden bakımlı yapılar. Uzay üssü gibi çıkan antenler vb söz konusu değil.

Uzunca bir süre Roma ‘yı sarmalayan şehir surlarını solumuza alarak seyrettik. Duvarlar oldukça bakımlı ama tek sıra olarak dikili durmakta. Kimi yerlerde dış yüzeyin aşağıdan yukarıya eğimli olması ve payandaların dış trafı destekliyor olması ilginç bir durum. Ya bu görünenler iç surlar yada burada da görünüşte güzel ama gerçeklikten uzak bir restorasyon söz konusu. Bu yolun dış tarafıda Romanın eğlence sektörünün seyyar çalışanlarının hizmet verdiği kısmı imiş J

 Yolumuzdan ilerlerken sağ tarafta , tepesinde bir kartal olan büyücek bir kapı gördük. Borghese behçelerine giriş bu kapıdan. Vakit yok ki gezmeye.

Buradan sonra az daha giderek Tiber nehrine ulaşılıyor. Günümüzde İtalyanlar bu nehre Tevere diye dursunlar ben hala pagan dönem romalıları gibi Tiber demeyi tercih ediyorum. Tiber tekne turu yapılabilecek bir nehir değil. Sakince akan (ama Tuna ‘dan hızlı) ama etrafında yürüyüş yolları olan ve yüksek bir set ile sınırlandırılmış bir nehir. Tekne ile gezilse de birşey görme imkanı olmaz.

Neyse Floransa ve Siena ‘da yaşadığımız şanssızlıklar burada da peşimiz bırakmadı. Vatikan ‘ı defalarca turlayarak hedefimize ulaşmaya çalıştık. İki üç kere nehri geçmek zorunda kaldık ve nihayetinde otobüsü park edecek bir yer bulup otoparktan metro alt geçidi gibi bir yerden Vatika n önlerine çıktık.  Bu arada SanAngelo kalesi, eski köprü gibi pek çok tarihi yapıyı , donanma komutanlığı gibi pek çok büyük ve heybetli binayı vb de gördüysekte San Pietro bazilikasının kubbesi hepsinin üzerinde kendini gösteriyordu.

Vatikan. Şehir içinde şehir, ülke içinde ülke. Tarihinin başından beri İstanbula, İslama, Türklüğe ve Türkiyeye karşı savaşan, zenginliğini ve kudretini savaştığı bu güce karşı yaptığı propoganda ile insanlardan elde eden büyük kuruluş işte burası. Zamanında Kurdoğlu Muslihiddin Reis ‘in basmayı düşünüpte sadece yanındaki yoldaşlarının canlarını göze alıpta vazgeçtiği kent.  Artık içindeyim.

Her bir ayrıntı ince ince düşünülmüş. Melekler ve Şeytanlar değişik amaçlarında saklı olduğunu söylese de daha ilginç işaretler Aya Sofyada da var. Neyse madem Vatikandayız Vatikandan bahsedelim. Sonuçta ayrı bir ülkedeyiz. Ayrı bayrağı,ayrı yasaları,kendi posta idaresi ve bankası olan ,euro kullansada bastığı eurolarda papanın resminin olduğu bir yerdeyiz. Buranın kalbi San Pietro meydanı. Bazilikadan bir çift kolmuşcasına uzanan iki sütunlu yay şeklinde tam ortasında bir dikilitaş olan meydanı sarmakta. Bu kilisenin müminlerini bir ana gibi sardığını göstermekte. Burada mimari hilelerde düşünülmüş. Mesela kolonlar aşağıdan yukarıya doğru büyümekte. Böylelikle aşağıdan bakıldığında kolonlarn kalınlığı her yerde aynı görülmekte. Perspektif bir hile ile altedilmiş. Aynısı kiliseye doğru uzanan yolda da kendini göstermekte. Yol boyunca, köprüye dek uzanan sütunlar belirli bir açıyla tam düz olmayacak bir şekilde sıralanmış. Bu da kiliseden bakıldığında kolonların ip gibi bir sırada durmasına olanak vermekte. Bu hile yapılmasa kolonlar git gide küçülecek ve birbirine yaklaşmış gibi görünecek. Meydanın inşası Bernini tarafından 1656 – 1667 yılları arasında yapılmış.

Aslında Vatikan tepesi Roma yangınından sonra Neron tarafından eğlence ve katliamların yapıldığı sirkin kurulduğu yer. İtalyanların Pietro olarak andığı Petrus burada çarmığa gerildi ve yakınlarda bir yere gömüldü. Constantinus devletin dinini Hristiyanlık olarak ilan edince bazilikal planlı bir kilise inşa ettirdi. Rönesans ve sonrasında kiliseye eklemeler hemen hemen her zaman yapıldı.

Kiliseye dönelim. Büyükçe kutu biçiminde krem rengi bir bina düşünün.Binanın ön yüzünde kalın sütunlar yerleştirilmiş olsun ama. Üstünede  pek çok küçük heykel yerleştirilmiş, beyaz iki köşesinde iki saat ekli kaçak kat görünümlü bir başkasını yerleştirin. (Saatlerin ikiside aynı saati göstermemekte.) Ön yüzeyde Kutunun ortasına da zorlama şeklinde yüksekçe bir kubbe birazda zorlamaymışcasına yerleştirilmiş olsun. İşte hayallerinizde bir San Pietro bazilikası inşa ettiniz. Biraz daha yardımcı olayım, Yıldızdaki Hamidiye Camiinin epeyce büyük bir modeli. Balyanlar epeyce bir etkilenmiş bu yapıdan.

İçeri girmek için sıraya giriliyor. Sıra erken saatlerde olmamıza rağmen oldukça uzun ama hızlı ilerlediği için pek umutsuzluğa kapılmaya gerek yok. Sadece çakı, su şişesi gibi nesnelerle girmeniz yasaklı. Öyleki kısa etek, kadınların başının açık girmesi gibi yasaklarında uygulandığını görmedim. Epeyce dekolteli, kısa etekli hatunlarda görüş açıma sıklıkla girdi. Belki kilisenin başka başka yerlerinde yasaklar olabilir ama bazilikada bile kadınlar başı açık, kısa etekli dolaşabiliyorlardı. Macaristanda olsaydı epeyce kavga çıkardı. Yaşasın turizm yaşasın paranın gücü.

Bazilikanın içine girdik. Daha girişte rivayete göre tavan işlemeleri saf altından yapılmış bir narteks karşılıyor bizleri. İç nartekste dış narteksten pekte farklı değil aslında. Yapının her bir noktası işlemeler, rölyefler, heykeller ile bezeli. Aydınlatma sistemi de gayet güzel bir şekilde orjinal yapı içinde sırıtmaksızın yerleştirilmiş.

Apsise girildikten sonra sağ taraftan ilerledik. Sağda camekan ın arkasında sergilenen Meryem Ana ‘nın İsa ‘yı kucağında tuttuğu zarif bir heykel var.Pieta heykeli Michaelangelo ‘nun gençlik yapıtlarındandır.  İlerisinde balmumu kaplanmış bir papa cesedi görülebilir. Arada sırada zeminde işlemeli logar kapağını andıran kapaklar göreceksiniz. Bunlar zeminin altında yer alan papa mezarlarının yani kriptanın havalandırması. Kilisenin ortasındaki bir alanda da hristiyanlık alemi için önemli olan kiliseler sıralanmış. 2 numarada Aya Sofya var. Zaten Aya Sofya kilise olsun kampanyalarında İtalyanların bayraktar olduğunu biliyoruz. 

Ana nefe doğru ilerlerken devasa altarı geçiyorsunuz. Bernini tarafından Pantheon ‘un kapısındaki bronzların kullanılarak yapıldığı bu eser Baldacchino olarak bilinmekte. Heybetli ama muhteşem güzellikle bir eser. Burada Paulus me Petrus mu hangisi olduğundan emin olamadığım bir heykelin ayağını sıvazlarsanız hacı oluyorsunuz. Kilisenin içi ana baba günü birde bunun için sıraya giren kalabalıkları görünce iyice şaşkınlığa kapılıyorsunuz.  Kilisenin en uç noktasında sarı- turuncu bir renkte görünen cam aslında cam değil. Mermer o denli inceltilmişki cam gibi ışığı geçirir hale getirmiş. Özellikle gün doğumunda renginin çok güzel olduğu anlatılmakta. Ama kilisenin devasa kubbesi bende pekte büyük bir beğeni uyandırmadı. Bizim kubbeler gibi yayvan değil burada kubbeler.

Solda şapel gibi neflerden birinde ki İtalyanlar nefleride şapel olarak kullanıyor duvarda ölümü, gerçeği, adaleti ve yardımseverliği simgeleyen bir kapı var. Mükemmel bir yapı. Bu da Bernininin.1678 ‘de tamamlamış ve ustanın kilisedeki son yapıtı.  Üstündeki heykel ler arasında papa Chigi de var. 7. Alexander Anıtı olarakta biliniyor. Her bir mermeri ayrı bir ülkeden gelmiş. Makedonya ,Verona , İspanya ve pek çok yer. İstanbuldan gelen tek mermer ise hemen arkadaki duvarın altındaki mermer. 

Girişe göre sol tarafta Vatikan hazinelerine gidebileceğiniz bir bölüm var. Burası ayrıca ücretli. Aydınlatması güzel olmuş.

Kiliseden çıkınca Vatikan postanesine gidip birşeyler yapalım dedik. Eşim kendine kart gönderecek bense eski filatelist günlerimin hatrına pul alacağım ama nerede….. Kart atmak için çok sıra var ama pul alacak çok param yok J Gerçekten çok pahalıydı pullar.

Vatikan ‘ın enterasanlıkları arasında ordusunu oluşturan İsviçreli muhafızlar var. Bu adamlar profesyonel askerler. Çoğunluğu İsviçre ordusunda subay konumunda. Eli ayağı düzgün olmak ve  katolik olmak, hiç evlenmemek gibi şartlar var. Michaelangelo ‘nun dizaynı palyoça kıyafetlerine rağmen bu adamlar aslında birinci sınıf katiller. Ama kıyafetleri neşeli mi neşeli .

Vaktimiz olursa döner kubbesine çıkarız, Sistine şapelini gezeriz dedik. Ama başka bahara kaldı vuslat.

Meydanda biraz vakit öldürüp, çeşmelerinden birinde oturduktan sonra tekrar toplanarak otobüsümüze atladık. Tiber nehrini takip ederek tarihi romaya geçeceğiz. İlkin yıkık Roma köprüsünü geçiyoruz.Orjinal adı Pons Aemilius. Ama sakın kimseye bu isimle köprüyü sormayın. Bilen yok.  Sonra şehrin tek adası ve üzerindeki hastane ve kiliseyi geçiyoruz. Haritada uzakmışcasına duran yerler aslında pekte uzak yerler değil.  Circus Maximus ‘a doğru ilerlerken solunuzda rotunda tarzı bir tapınak ve güzelce bir çeşme. Burası Forum Boarium.  Önce nehir tanrısı Portunus ‘a adanan tapınak hristiyanlıktan sonra kutsanmış böylece yıkılmaktan kurtulmuş. Çeşme ise Fontana dei Tritoni. 1715 ‘te yapılmış. Sağınızda ise Santa Maria di Cosmedin Kilisesi bulunuyor. Bunun içinde Bocca della Verita bulunmakta. Gerçeğin ağzı denen insan yüzü şeklinde bir kanalizasyon kapağı bu. Ortaçağda bu kapaktaki ağzın yalan söyleyenlerin elini kaptığına inanılırmış. (Bizdeki kızlar sütununun iffetsiz kızları yakalaması gibi bir efsane) Önünden otobüsle üç kez geçtik. Ben göremedim ama eşim görmüş. Yol boyunca eğlence kaynağı oldum gene.

Circus Maximus yani Büyük Sirk alanındayız. İtalyanlar Circo Massimo diyorlar günümüzde. Devasa bir alan. Arkada tribünler arasında duran galerileri yer almakta. Harabelerin önünde yeralan ve yarışmaların yapıldığı alanın en ucunda Roma döneminden kalan kule durmakta. Nutkum tutuldu. Romada beni en çok etkileyen ikinci yapı burası oldu.

Büyük Sirk ‘in bitiminden sola döndüğünüzde İstanbulumuzun kurucusu Büyük Constantinus ‘un yaptırdığo zafer takı görülüyor. Mermerden güzel bir yapı. İmparatorun Romaya armağanlarından biri. Gerçektende İstanbul ve Roma birbirlerine çok benzemekte. İki şehrin de yedi tepe üzerine kurulu olması gibi (çingene köyü Lizbon içinde yedi tepeli diyorlar ya, neyse sinirlenmeyelim konuya dönelim) erguvanlarında varlığı ortaklıklardan.

Yola devam edelim. Edelim ki Colosseum ‘a varalım. 72 yılında yapımına başlanıp sekiz sene de bitirilmiş. 55,000 kişilik yapının üstü bugün bile çözülemeyen bir halat sistemi ile kapatılıp açılabilme imkanına da sahipmiş. Güzel, heybetli bir yapı ama fotoğraflardaki gibi değil. Yapının dış yüzeyi delik teşik. Yapını üzerindeki tüm metal aksam sökülüp eritildiği, pek çok heykel ve mermer parçası San Pietro kilisesinin yapımında kullanılmak üzere yakılıp kireç yapıldığı için bu hale gelmiş. Papa denilen şahsiyetlerin şehr-i Romaya verdikleri zararın başlıca örneklerinden…

Bir tur daha atıyoruz. Bu kez eski Romadaki yeni yapılardan biri olan Vittorio Emanuel anıtı bembeyaz bir kütle olarak karşılıyor bizleri.En önde Emanuel ‘in heykeli görülüyor. Arka fonda ise Roma tapınağını andıran bir yapı ve her iki kenarında da atlı arab aheykelleri yer almakta. Yan tarafından çıkılan merdiveni eski bir Roma yapısına ait kalıntıların omuzları üzerinde uzanmakta yukarılara. Yakınında Trajan ‘ın yaptırdığı marketler. Altı kat sayabildim ben. Eğer gerçekten İstanbul bu Romadan da büyük ve heybetli ise onca yapı nerede? Aya Sofya yıkılsaymış neredeyse bir şey kalmamış olacakmış neredeyse. İki bin yıl önce yapılan dev bir alışveriş merkezi burası. Durmak yok. Tekrar Emanuel anıtına gelmeden bu kez bir zamanlar papalıktaki Venedik elçiliği olan ve sonrasında Mussolini ‘nin kulandığı Palazzo Venezia ‘nın önünden geçiyoruz.

Buradan Karakalla hamamlarına yöneliyoruz. Bir başka dev yapıda bu. Karakalla ‘nın Ankarada da dev boyutta bir hamam kompleksi var. Ama bu yapı devasa. Otobüsle yanından geçerken sanki Ali Sami Yen stadının yanından geçiyormuş gibi hissettim kendimi. Belki daha da büyüktür. Kullanım kapasitesi 1500 kişilikmiş. 400 yıl kadar kullanılmış.

Eski Roma bitti, buradan modern dünyaya dönüyoruz. Termini garının sağındaki Dioklettian Hamamlarının önünde yer alan Repubblica Meydanına çıkıyoruz. Güzel bir meydan .Ortasındaki çeşme Avrupanın en erotik çeşmesi seçilmiş. Ortanın fışkıran su kenarda sere serpe uzana hatun heykellerinin kıçlarına damlamakta. Zarif bir ayrıntı. Hamam ise zamanında epeyce büyükmüş. Yerine Santa Maria degli Angelli kilisesi yapılmış. Köhne görünümlü bir kilise.

Barberini Meydanına varmadan bir köşede indik . Artık Roma ‘ya ayak basmış durumdayız. Sonsuz şehir ile bütünleştik sonuçta. Cavour Bulvarına çıkıp yürüdük. Art neuveau binaların arasında , birbirinden güzel mağazalara bakıp ilerliyoruz. Şimdili hedefimiz Trevi Meydanındaki  Aşk Çeşmesi. Aaşk çeşmesidiye burayı bilen söyleyen sanırım sadece biz Türkler. Tüm dünya Fontana di Trevi  (Trevi Çeşmesi) diyor başka birşey demiyor. Tahminlerimden çok çok küçük bir yer ama gayet zarif bir yapı. Nefte deniz Tanrısı Neptün gene bir istiridye içinden çıkmış, iki atlı Triton benzeri arkadaşta yanında ama hafif biraz önünde yer almış atları sürmeye çalışıyorlar. Duvarda, Neptün ‘ün sağında ve solunda birer genç kız heykeli ve tam üstlerinde Romalı askerleri gösteren rölyefler yer almakta. Arkasındaki güzel duvarın üzerinde 1735 yazmakta. Fakat kitaplar çeşmenin Nicola Salvi tarafından 1762 ‘de yapıldığını yazmakta. Rivayete göre Roma askerleri susuzluktan kırılırken Trivia adında bir bakire gelir ve ayağını yere vurup su pınarını ortaya çıkarır. Romalılar su kemerleri ile kaynaktan suyu uraya kadar naklederler.

Bu meydan ana baba günü. Öyle insanlar çekilse de sevdiceğimle rahat rahat bir fotoğraf çektireyim deme şansınız pek yok.  Ama burada özgürlük heykeli, lejyoner kılıklı arkadaşlarla 1 -2 Euroya fotoğraf çektirebilmeniz mümkün. Özellikle lejyoner kılıklı arkadala fotoğraf çektirmenizi öneririm. Orjinal hali bile anormal olduğu için bu uçubeyi görüntülemek eğlenceli olacaktır. Ayrıca çeşmeye para atarsanız Roma ‘ya bir daha gelebildiğinize inanılmakta. Atılan paralar geceleri toplanmakta ve geliri hayır işlerinde kullanılmaktaymış. Toplandığından şüphem yok ama hayır işleri kısmı soru işareti. Neyse bizde attık. 10 Kuruş attım. Bir daha gelirsem ya çok ucuz bir turla geleceğim yada interrail ile oğlumu peşime takıp .Ötesi yok J

Çeşmenin etrafında güzel kafeteryalar var. Fiyatları pekte pahalıca değil. Genelde Pakistanlılar çalışıyor. Hatta biz birkez daha uğrayıp birşeyler atıştırıp giderken aldığımız hediyelik eşyaların orada unuttuğumuzu farkedince bir koşu oraya döndüm. (Romada bile koştum. )Bulup sahibi gelirse diye saklamışlar. Anlatıldığı gibi kötü, art niyetli insanlar yok. Ya da bize denk gelmedi. Ayrıca çeşmenin tam karşısında bir ayakabıcı var. Özcan ‘ın dediğine göre ucuz ve kaliteli mal satan bir mağaza imiş. Bize göre Tekin, Ziya fiyatlarında bir yer. Ama İtalyanın alım gücüne göre gerçekten çok ucuz.

Burada öğle yemeği için bizde birşeyler atıştırdık. Pekte pahalı değil. Ama İtalyan pizaları epeyce ince. Ben spagetti yedim. Afşin Abi ‘nin hamsili pizasından tattım.

İspanyol merdivenlerine doğru yöneliyoruz şimdi. Sağlı sollu uzanan güzel binaları geride bırakırken karşımıza gene bir anıt sütun çıkıyor. Yapı olarak bizim Gotlar sütununu andırmakta. 8. Piu ‘nun bu sütunu 1857 ‘de Meryem Ana ‘nın günahsız doğumunu anlatmak için diktirdiği yazmakta. Sütunun tepesinde İsa olduğunu sandığım birinin heykeli var. Sanırım Çemberlitaşta zamanında böyle görülmekteydi.

 

İspanyol Merdivenlerinin başındaki çeşmeye gelince kafanızı kaldırıp merdivenlerdeki çılgınca kalabalığı seyredin bir süre. Mersivenler bittikten sonra iki teras, ardında bir dikilitaş daha ve görüntüyü tamamlayan iki çan kuleli, beyaz Santissima Trinita del Monti kilisesi. Sanki tüm dünya burada buluşmuş gibi. Aşağıdaki çeşme de oldukça güzel. Fontana della Barcaccia olarakta bilinen çeşmeyi Bernini ‘nin babası Pietro yapmış. Oval, küçük çeşmenin içerisinde mermerden bir kayık var. Burnundan, demir atılan yerlerinden su akıtmakta. Suyu içilebilir dense de etrafında elini, kolunu suya sokan tipleri görünce vaz geçtim. Roma ‘nın bir güzel yanıda çeşmelerindeki suların içilebilir olması, havuzlarındaki suların ise tertemiz olması. Ne çöp var içlerinde nede suların renginde bir kirlilik.

Buradan pahalı mağazaların olduğu bir caddeye sapıyoruz. Caffe Greco ‘nun caddesi bu. Buradan daha büyük bir caddeye ulaşıp sola sapıyoruz. Önce yolun sağında Trajan Sütununa çok benzeyen Marcus Aurelius sütunu görülmekte. İmpaatorun yaptığı savaşları  anlatan rölyefler sarmal bir şekilde heykelin altından tepesine dek uzanmakta. Burası Piazza Colonna. Yolun karşısında ise Palazzo Chigi var.  Bu da güzel bir yapı. Başbakanlık konutu olarak kullanılmakta. Berlusconi ‘ye bir uğrasaymışız. Ayıp oldu adama.

Buradan ara sokalara girdik. Borsa binasının duvarı komple Hadrian tapınağı. Buradan şehrin ne kadar yükseldiği de anlaşılmakta.

 

Mayıs 26, 2009 Yazar | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

İtalya turlarında 4

İtalya fikri netleştiyse de THY’ nin uçağının düşmesi, euro’ nun fırlaması gibi etkenler acaba soruları oluşturmakta.
 
Haritaları neredeyse tamamladım .Google adreslerini yayınlıyorum.İsteyen sitesine de kodu ekleyebilir. Gezme süresi içinde en akılcıl rotaları çıkartmaya çalıştım.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bununla beraber yiyecek sorununun bir miktar çözülmesi için Burger King ve Mc Donald’ s şubelerini de çıkarttıysamda daha haritalara yerleştirme vaktim olmadı.

Mart 5, 2009 Yazar | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

İtalya yollarında 3 (gezi durakları ve rotalar)

PİSA
————
Gezi rotası:
Adım 1 :  Tren istasyonu – Tuttomondo
Adım 2 :  Tuttomondo – santa maria della spina kilisesi – köprü – Palazzo reale – botanik bahçesi – Harikalar meydanı (belki roma hamamı kalıntıları)
                                   (Pisa kulesi 15 e. (webten alınırsa 17 e.))( duoom, vaftizhane, mezarlık 10 e. )(opera della duomo müzesi 8 e.)
Adım 3 :  Harikalar meydanı – Piazza del cavallieri (Üniversite binası, saatli bina, santa stefano kilisesi)
Adım 4 :  Piazza del cavallieri – Piazza  garibaldi – lungarno mediceo üzerinden museo san matteo 8 e.
Adım 5 :  museo san matteo – arnoyu geç – sahilden köprüye dek gidip tren yoluna sap.
Nehir üzerinde tekne gezisi yapıldığı iddaa edilmekte. Bu varsa gezi epeyce eğlenceli geçecek.
 
Kaçan yerler:
Sur alanı dışında kalan bina ve kiliseler (birinin daha kulesi eğik)
Domus Galileana 2,5 e.
 
Ulaşım:
Otobüs bileti 0.95 e. Otobüs içinden alınırsa iki katı bedel ödeniyor.
Tren istasyonundan harikalar merkezine yürümek yarım saat sürmekte. Taksi ile ödeyeceğiniz ücret aynı mesafe için 6 ila 8 e arasında değişmekte.
MONTECATINI
————–
Konaklama ucuz olduğu için turların kullandığı kaplıcaları ile ünlü bir kasaba. Funikular sistemi dışında birşey bulamadım. Gidiş geliş 6,5 e.
Floransa’ ya trenle 50 dk., Pisa’ ya ise 50 dk uzaklıkta. Lucca isimli güzel bir kasabadan aktarma yapmak gerekli.
FLORANSA
———-
Gezi rotası:
Adım 1 :  Tren istasyonu – Santa Maria Novella Kilisesi            3 e.
Adım 2 :  Santa Maria Novella Kilisesi – San Lorenzo Kilisesi      2,5 e (Medici chapels ile beraber 6 e.)
Adım 3 :  San Lorenzo Kilisesi – Palazzo Richardi (4 e) – Accademia bella arti  (6,5 e) – Santa Marco Kilisesi 4 e. -arkeoloji müz. 4 e.
Adım 4 :  Santa Marco Kilisesi – Brunelleschi Rotundası – Duomo (kubbeye çıkış 6 e),çan kulesi 6 e,vaftizhane 3 e – opera del duomo 6 e.
Adım 5 :  Duomo – Bargello 4 e (Badia (?) var)
Adım 6 :  Bargello – Santa Croce (müze + kilise) 5 e.
Adım 7 :  Santa Croce – Palazzo Vecchino 6 e. (capello brancacile ile beraber 8 e.) -Palazzo devazotti – uffizi galerisi 10 e.
Adım 8 :  Uffizi – Ponte Vechino Köprüsü
Adım 9 :  Arno’ nun güneyine geçiş – San Spirito Kilisesi
Adım 10:  San Spirito Kilisesi  – Santa Maria del Carmine Kilisesi 4 e.
Adım 11:  Santa Maria del Carmine Kilisesi 4 e. – Palazzo Pitti (10 e) + Boboli Bahçeleri
         ( Pitti sarayı + kostüm galerisi + Boboli bahçeleri 8 e)
                              ( Pitti sarayı + modern sanatlar galerisi 5e + Palatine Gallery 6,5 e) 8,5 e.
                              ( Pitti sarayı + Gümüşalerisi 2e. + modern sanatlar galerisi 5e + Palatine Gallery 6,5 e) 10 e.
Adım 12: Palazo Pitti – Michaelangelo Tepesi (Santa Trinete Kilisesi)
San Niccolo köprüsünün oradan Arno Nehri üzerinden Santa Trinata köprüsüne dek gidilebilirse Palazzo Strozzi ve Palazzo Spina Ferrari gibi yapıları görme imkanıda olur.
Yada iki köprü daha yola devam edip Amerigo Vespucci Köprüsüne dek gidilir ve oradan inilirse tam kuzeyde kalan tren istasyonuna ulaşılabilir.
Kaçan yerler :
Basso Kalesi       (Tren istasyonunun kuzeyinde)
Orsonmichele       (Duomo’ nun güneyi)
Palazzo Strozzi
Palazzo Spina Ferrari
 
Ulaşım:
Şehiriçi ulaşım ATAF’ ın otobüslerince yapılmakta. Günlük sınırsız bilet 5 e. , 3 günlük pas bileti ise 12 e.
Ama şehir yukarıdaki rotayı takip ederken yürümek yeterli. Bu gezi bisikletlede mümkün. Belki Boboli Bahçelerinden Michalangelo tepesine giderken yada oradan tren istasyonuna dönerken otobüs tercih edilebilir.
 
Ekstra notlar:
Uffizi ve Güzel Sanatlar Akademisinde eğer sergi varsa +3 e. daha para alınmakta.
 
SİENA
—————
Adım 1 : Campo – Belediye Binası + Kule
Adım 2 : Duomo + Kule + Opera della duomo
Adım 3 : Duomo meydanından sokaklarda geze geze Medicea kalesi
 
Kaçan yerler :
Çok yer yok gibi.
 
Ulaşım :
Sur içi bölümde sadece yürüme.
SAN GIMIGNANO
——————
Adım 1 : Piazza del duomo  çevresi – ( duomo – palazzo del popolo – etrüsk müzesi – collegiata (4-6 e.) )
Adım 2 : Piazza della cisterne çevresi ( palazzo tortili )
Adım 3 : San Matteo üzerinden Piazza Sant ‘Agestino ( Palz. del podesta – Torri salvucci + müze (5 e.)- plz. cancelleria – plz. pesciolini – plz. tinacci – san pietro )
Adım 4 : Piazza Sant ‘Agestino (kiliseye giriş 0,5 e. )- San Iacobo
Bir şekilde gidilirse kaçırılacak birşey yok. Yol üzerinde üç tane de işkence müzesi olduğu söylenmekte.
 
Ulaşım:
Siena ‘dan otobüsler var. 75- 90 dk süren yolculuk 5,2 e.
Floransa ‘dan otobüsler ana tren garının yanından kalkmakta ve 1,5 -2 saat çekmekte. 6 e.
Trenle de Poggibonsi durağına gidip oradan otobüsle kasabaya gitmek mümkün. 30-40 dk. de bi kalkmakta olan otobüslerin bileti 3,6e.
Floransa’dan Poggibonsi’ ye çok az tren olduğu için öncelikle Empoli’ ye gidip tren beklemek gerekmekte.
 
ROMA
————
Adım 1 :  Termini’ den republica meydanı (tiyatro binası + santa maria degli angeli + diokletian hamamları)
Adım 2 :  republica meydanı’ ndan Barberini meydanı  ( trevi çeşmesi + palazzo di barberini + kilise)
Adım 3 :  Barberini meydanı’ ndan – ispanyol meydanı ve çeşmesi + kilise
Adım 4 :  ispanyol meydanı’ ndan – medici villaları – piazza di popolo – Santa maria del popolo kilisesi
Adım 5 :  piazza di popolo’ dan augustus mozoleumu – nehri geçip palazzo di gurtinia – sant’ angelo kalesi 8 e.
Adım 6 :  sant’ angelo kalesi – Vatikan 25 e. (yaklaşık 3 saat)
Adım 7 :  vatikan – Navona meydanı (çeşmeler) – santa maria del anima ve santa agnese in agone kiliseleri
Adım 8 :  Navona meydanı’ ndan – palazzo madama – pantheon
Adım 9 :  Pantheon – collegio palazzo romano – venedik meydan -2. emanuel heykeli
Adım 10:  Venedik meydanı – capitolin müzeleri
Adım 11:  Capitolin müzeleri – roma forumu
Adım 12:  circo massimo – santa maria cosmedin – aventino
Adım 13:  basilica s. giovanni a paolo – kolezyum – konstantinus takı- Trajan parkı ve neron’ un saray kalıntıları
Adım 14:  S.Giovanni durağına dek san klementa kl. – palazzo luterena – Basilica san giovanni di laterano – scala santa
Adım 15:  S.Giovanni – Termini
 
Kaçan yerler:
Sayılamayacak kadar çok. 15 adımlık tur bile imkansıza yakın.
Borghese villaları
Karakalla hamamları
 
Ulaşım :
Adım 1 ve 15 için metro kullanılmalı. Geri kalan yerler için yürümek en akıllıca olan taktik.
Tiber nehrinde gezi varsa vatikandan Aventino’ ya gidilebilir.
 
Ekstra :
Vatikan sırası epeyce vakit kaybettireceği için sabah açılıştan önce  sıraya girmeli ve tura oradan başlamalı.
Bu seçenek sonucunda Venedik meydanına kadar rota dahilinde dönülür.
Venedik meydanından ise piazza di popolo’ya gidilip terminiye dek olan rota yapılır. Öğleden sonra ise terminiden aventinoya ve geri dönüşlü roma turu.
 
 
NAPOLİ
———–
 
Gezi rotası:
 
Adım 1 : Tren İstasyonu – Pompei
Adım 2 : Pompei -  Tren İstasyonu
Adım 3 : Tren İstasyonu – pie monte della misecadella kilisesi – castello capuano – Duomo 3 e.
Adım 4 : Duomo – Arkeoloji Müzesi 6,5 e.
Adım 5 : Arkeoloji Müzesi – (stazione montesarro’ dan funikulara binerek – sertosa di san martino 6 e. + sant’elmo kalesi  ?e.
Adım 6 : sertosa di san martino – ispanyol meydanı
Adım 7 : ispanyol meydanı – Palazzo reale 4 e (çarşamba kapalı) + castel nuovo 5,5 e. + piazza plebiscito
Adım 8 : piazza plebiscito – Tren İstasyonu
 
Kaçanlar:
Capodimonte  7,5 e.
Herculeneum
Salerno
İschia ve Capri adaları
 
Ulaşım:
Turdaki e zorlu etaplardan biri. Romadan Napoliye ulaşım 2-3 saatlik tren yolculuğu ile mevcut.
Şehir içindeki önemli noktalar arasındaki mesafe epeyce uzun. Yaklaşık 12 km süren bir program söz konusu.
Sant elmo ile şehrin çeşitli köşelerine funikular var. Tren istasyonuna da otobüs yada taksi ile dönmek isabetli olacak.
 
Ekstra:
pompei 10 e.,herculeneum 10 e.,oplatis 5 e.,villa arienna 5 e, vezüv  6 e. ama tek bir bilet alıp 18 e. ya her yer gezilebilir.
www.duomonapoli.com
www.pompeisites.com
 
VERONA
—————
Adım 1 : Tren istasyonundan castelvecchio – Scaligero köprüden karşıya geçerek arsenal bahçeleri
Adım 2 : sokak aralarından ilerleyerek önce san giorgio in Bradia kl. sonra san stefano kl.
Adım 3 : Kale bölgesi (Arkeoloji müzesi – roma tiyatrosu)
Adım 4 : Ponte Nuovo’ dan karşıya geçiş – Juliet’ in evi 4 e. – santa maria antika – signori meydanı (torre dei lambardi) – erba meydanı (palazzo maffai + casa di mercati)
Adım 5 : erba meydanı – duomo
Adım 6 : duomo – arena + belediye binası
 
Kaçan yerler :
Garda gölü
Juliet’ in mezarı
Nehrin doğusundaki bahçeler
 
Ulaşım :
Otobüs hattı iyi görünüyor ama yürümek ideal olanı.
Nehirde gezi teknesi varsa harika :)
 
BOLOGNA
———-
 
Adım 1 : Bologna merkezdeki ulusal müze – kuleler 3,5 e.
Adım 2 : Kuleler – Maggiore meydanı ve çevre kilise ve palazzolar
Adım 3 : Maggiore meydanı – Cavour meydanı
 
Kaçan yerler:
İtalya turunda görülecek en karmaşık şehirlerin başında. Karman çorman bir şehir
 
Ulaşım:
Gezilecek her üç adımda birbirine epeyce yakın. Bunun dışında müzelere gidiş ve buradan dönüş için otobüs kullanılmalı.
 
 
VENEDIK
———–
 
Adım 1 :  Büyük Kanaldan San Marco meydanına
Adım 2 :  San marco meydanı ve yolun karşı kıyısının gezilmesi
Adım 3 :  San Marcodan adanın kuzey iskelelerine yürüyüş
Adım 4 :  Murano
Adım 5 :  Burano
Adım 6 :  Burano – Torcelli (düşük olasılık)
Adım 7 :  Venedik’ in etrafını dönen turlar
Adım 8 :  Birkez daha dönüş
Adım 9 :  San Marco’ da iniş ve tekrar büyük kanal üzerinden dönüş.
 
Kaçan Yerler:
Torcello büyük ihtimalle kaçacaktır. Burası aslında eski venedik.
San Michelle adası şehrin mezarlığı. İlinç taşlar olabilir.
Ara sokaklardaki pek çok bina :)
Lido plajı ki zaten mevsimi değil.
 
Ulaşım:
Pek çok pas kartı var. Ama en önemlisi müzelere de beleş sokan venice pass. Olmazsa vaporetto pasta akılcıl.
 
Ekstra not:
Şehir çok pahalı. Tuvalet için bile pas kartı çıktı. On giriş 7 e.
 
 
LJUBLJANA
————-
 
Adım 1 :  Üçlü köprü – Kale
Adım 2 :  Kale – Dragon köprüsü ve karşı kıyı
Adım 3 :  Nehir kıyısı gidiş (büyük kiliseye dek)
Adım 4 :  Büyük kiliseden sokak aralarından geçerek elçiliklerin oraya çıkış
Adım 5 :  Elçiliklerden Üçlü köprü’ ye dönüş
Adım 6 :  Bled gölü
Kaçan yerler:
Çok bilinen bir şehir olmadığı için net birşey demek güç. Ama pek çok alman tarzı bina gözden kaçacak.
 
Ulaşım:
Şehir içi yürüyüş. Burada da nehirde gezi botu var mı diye bakınacağız?
Bled Gölüne otobüsler var her yarım saatte bir.
Gölün içindeki adaya çıkış içinde takdir edersiniz ki sandal dışında bir alternatif yok.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Şubat 23, 2009 Yazar | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

İtalya yollarında 2 (sefer hazırlığı)

Bir hafta daha geçti. İtalya üzerinde çalışmak oldukça zorlu. Alman imparatorlarının İtalyada para, zaman ve insan kaybetmelerinin sebebi her halde bu dağınıklık olmalı.

Pisa ve Floransa ‘yı bitirmiş oldum.Pisa da gezilebilecek pek birşey yok. Aslında kompakt bir şehir. Tren istasyonundan çıkıp nehri geçecek ve harikalar meydanına ulaşacağım. Durmaksızın yürüyüş yarım saat sürmekte. Ben sağa sola bakınıp, oraya buraya girerek 80 dakikada yürüyeceğimizi sanıyorum.

Kuleye çıkış 15 euro .Birde bir saate yakın bilet sırası var. Katedral ve diğer ıvır zıvır için ise 10 euro daha vermek gerekmekte. Ayrıca müze ve Botanik bahçesine giriş 8 euro. San Matteo kilisesi de cebimdeki 8 euronun talibi gibi görünmekte. İsteyene Galile’ nin evi 2,5 euro.

Siena da gezilmesi kolay bir şehir. Bununda gezi planını belirledim. Ama gezilecek mekanların giriş ücretleri konusunda bir bilgi edinemedim.Sadece katedrale girişte gönlünden ne koparsa sistemi olduğunu öğrendim.

Floransa büyükçe ve yorucu bir görünüme sahip olsada aslında gezi hattı oldukça kolay. Arno nehrinin kuzeyinde tren istasyonundan başlayacak yolculuk planında kaleyi devre dışı bırakarak 2,5 km kazanacağım. Nehrin her iki yakasındaki yapıların gezilmesi için katedeceğim mesafe 7 km. Arnonun güneyinde gidecek az yer var ama mesafeleri uzun. Mikalencelo tepesi olmazsa olmazlar arasında. Ama burada müzeler pahalı,sıraları çok uzun.

Eğer Floransa da vakit kazanabilersek çok ama çok düşük bir ihtimalle San Gimignano’ ya zıplayacağız. Gidişi en az bir aktarma. Dönüş macera filmi gibi olacak. 10-11 gibi belki daha geç Montecatini’ de olacağız.

Araştırma sürüyor…  Ama benim gibi başkaları da araştırıyor olabilir yada günün nirinde araştırır diye bulduğum web sitelerini listeledim. Zamanla güncellenecek daha da.

Floransa–

http://www.comune.fi.it/home.htm   — floransa şehir
http://www.aeroporto.firenze.it/EN/index.php   –floransa havalimanı
http://www.ataf.net/   — floransa otobüsleri
http://www.uffizi.com/   –uffizi galerisi
http://www.uffizi.com/online-ticket-booking-uffizi-gallery.asp  — bilet alım ekranları
http://www.uffizi.firenze.it/english/musei/bargello/   –bargello müzesi
http://www.uffizi.firenze.it/english/musei/accademia/#   — academia müzesi
http://www.imss.fi.it/index.html    –bilim müzesi
http://www.contexttravel.com/florence/   — şehir turları

Pisa–

http://www.pisa-airport.it/    — pisa havalimanı
http://www.comune.pisa.it/english/ — pisa şehir
http://torre.duomo.pisa.it/   –pisa kulesi
http://boxoffice.opapisa.it/Torre/first.jsp  — pisa kulesi bilet alımı
http://www.comune.pisa.it/english/doc/the_mural_of_keith_haring.htm   –ilginç bir mekan
http://www.ussero.com/   –bir mekan

Siena–

http://www.operaduomo.siena.it/  –opera duomo
http://www.comune.siena.it/turismo/webasp/home.asp?Lingua=ENG   — şehir

Roma–

http://www.airportshuttle.it/  –havalimanı shutte servisleri
http://www.rome-airport.net/transfer.htm   –roma havalimanından transfer
http://www.atac.roma.it/  — roma otobüs
http://en.museicapitolini.org/  –capitolium müzeleri
http://www.galleriaborghese.it/default-en.htm  –borghese galerisi
http://www.roma2000.it/zvilagiu.html  –ulusal müze

Napoli–

http://www.inaples.it/eng/home.asp  –şehir
http://www.portal.gesac.it/portal/page/portal/internet  –napoli havalimanı
http://www.museo-capodimonte.it/  –capodimonte müzesi
http://www.marketplace.it/museo.nazionale/  –ulusal arkeoloji müzesi
http://www.santachiara.info/  –santachiara müzesi
http://www.lanapolisotterranea.it/   –sonterranea müzesi
http://www.duomodinapoli.it/  –napoli katedrali
http://www.piomontedellamisericordia.it/home.asp
http://filangieri.napolibeniculturali.it/  — filangeri müzesi
http://www.accademianapoli.it/  –napoli güzel sanatlar akademisi
http://www.palazzoartinapoli.net/
http://www.museodelmarenapoli.it/  –denizcilikmüzesi

Verona

http://portale.comune.verona.it/nqcontent.cfm?a_id=1 — şehir
http://www.aeroportoverona.it/  –verona havalimanı
http://www.comune.verona.it/turismo/veronacard.htm –verona kart
http://www.arena.it/  –verona arenası

Venedik

http://www.comune.venezia.it/flex/cm/pages/ServeBLOB.php/L/EN/IDPagina/1 –venedik
http://www.veniceairport.it/core/index.jsp;jsessionid=0L3TQLUKUQ5EXQFIAIBCFEY?_requestid=101782 –venedik havalimanı
http://www.actv.it/english/home.php  –vaporettolar
http://www.museiciviciveneziani.it/frame.asp?musid=9&sezione=musei  –correr müzesi
http://www.teatrolafenice.it/ –fenice tiyatrosu
http://www.ghetto.it/ghetto/en/index.asp  –yahudi gettosu
http://www.museoebraico.it/  –ebraico müzesi
http://www.guggenheim.venice.it/  –guggenheim galerisi
http://www.museiciviciveneziani.it/main.asp?lin=EN  –şehir müzeleri

Llubjlana

http://www.ljubljana.si/en/tourism/  –şehir
http://www.lju-airport.si/eng/  –llubjlana hava limanı
http://www.ap-ljubljana.si/eng/  –sloventa içi oebüs seferleri
http://www.jh-lj.si/index.php?p=4&k=1636&l=2  –llubjlana içi otobüs seferleri
http://www.ng-slo.si/  — narodna galerisi
http://www.mg-lj.si/  — modern sanatlar galerisi
http://www.aml.si/  — ulusal mimari müze
http://www.narmuz-lj.si/  — ulusal muze
http://www.muzej-nz.si/  –yakın tarih müzesi
http://www2.pms-lj.si/pmsgb.html  –doğal tarih müzesi
http://www.bled.si/  –bled gölü ve kasaba
http://www.pletna.net/indexang.html  –bled gölü gezileri için

San Gimignano

 

Bologna

http://www.bologna-airport.it/  –bologna hava alanı
http://www.comune.bologna.it/museoarcheologico/  –arkeoloji müzesi
http://www.museoebraicobo.it/eng/home.htm  — yahudi müzesi
http://www.bo.astro.it/dip/Museum/MuseumHome.html  –astronomi müzesi
http://www.bologna.chiesacattolica.it/raccoltalercaro/   –modern sanatlar müzesi
http://www.comune.bologna.it/iperbole/MuseiCivici/museicivici2000ing/index.htm
http://www.comune.bologna.it/girabologna/eng/geo/centropmag.htm
http://www.pinacotecabologna.it/

Burano

 

Murano

 

Montecatini

Lucca

Mestre

 

 

 

 

 

 

Şubat 16, 2009 Yazar | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.