Boranın Otağı

Hükümdarlara hükümdarlık edenlerin hükümdarı sesleniyor…

Batı Karadeniz – Bölüm 2

Gün 4

 

Kastamonu evleri  Kastamonu evleri  Kastamonu evleri

Sabah kalkınca otelin ne kadarda merkezi olduğunu iyice kavrama imkanı bulduk. Hükümet Konağı tam karşımızda. Ama sabah hafif bir pus iyi görüntü almamızı engelleyecek bir yapıda.

Önce arkeoloji müzesine uğradık. Yapı Mimar Kemaleddin eseri ama tam anlamıyla inşaatı bitirilememiş. 1917 yılında inşaat başlamış, savaşın sonu ve kaynak yetersizliği nedeni ile bitirilememiş.1921’de bir dönem İstiklal mahkemelerince kulanılmış.

Girişte Mustafa Kemal ‘in Kastamonu ‘ya uğradığı zaman kullandığı eşyalar, o günlere ait fotoğraflar sergilenmekte. Soldaki odada ise bir kaç lahit var. Bunların ikisinde birinde halen saç bulunan iki iskelet görülebilmekte. Duvar dibinde ise birkaç mezar steli sıralanmış.

Üst katta ise çeşitli dönemlere ait eserler görülebilir. Buranın en ilginç parçası penisini kavrayıp duran kaide. Onun karşısında ise zarif bir büst bulunmakta.

Müzenin bahçesini de dolaştıktan sonra müzenin arkasında kalan ve Kastamonu konaklarının pek çok örneğine ev sahipliği yapan Saylav Sokak ‘a giriyoruz. Çok sayıda güzel konak sıralı. Bunların aralarında da çürük dişler, ayrık otları gibi beliren modern binalarda yok değil. Onarılan yada onarılacak olan yapıların üzerlerine tarihi değer olduklarını gösterir levhalar yerleştirilmiş.

Bu konaklardan sokağın başında yer alan ve günümüzde otel olarakta kullanılan Sinan Bey Konağını izin alarak gezdik. Bana Safranboludakilere oranla daha naif göründü nedendir bilinmez.

Etnografya Müzesi olarakta kullanılan Liva Paşa konağını ise gezmedik.

Sokaklarda gezmek, o konağı göreyim deyip kaybolmak. Köşe başındaki akmaz olmuş çeşmelere hüzünle bakıp sayısız türbenin kenarından sessizce dualar mırıldanarak geçmek. Kastamonu gezisi bu aslında. Bursadan sonra en büyük kentlerden biri geldi bize. Bayramın ikinci günü sabahın kör saatleri. Yollar tenha. Tektük dükkan açmaya çıkan kişiler, bayramlık almaya giden gençler. Yolda sağda kime aittir bilinmez ıssız bir hamam. Sağlam görünüşüne karşın yalnız. Kapısının üzerindeki kufi yazıyı okuyamadığımız için sanki bize biraz içerlemiş gibi.

Yol bizi başladığımız yere otelin arkasındaki alana getiriyor. Burada Cem Sultan ‘ın şehzadeliği sırasında yaptırdığı bedesten var. Şansımıza açık. İçine giriyoruz. İki katlı ,orta boylu bir mekan.1469 yılından kalma.

Buradan çıkınca günümüzde otel olarak kullanılan , iyi bir restorasyondan geçirilmiş Kurşunlu Han mevcut. Ortada şadırvan, çift katlı bir yapı. Cinci Hanı gibi kulesi yok. 1441 yılında Candaroğlu İsmail bey tarafından yaptırılmış.

Hemen önünde bir zamanlar toprak altında kalan ve geçtiğimiz yıllarda yeniden günyüzüne çıkarılan Frenkşah Hamamı.1262 yapımı. İçine giremedik.  Karşısında Nasrullah Camii ve şadırvanı görülmekte. 1506 yılında Kadı Nasrullah tarafından yaptırılan cami tipik ulu cami yapısında. Çok sayıda küçük kubbe kalın kolonların üzerinden kemerlerle taşınmakta. İçinde kalem işi çalışılmış. Çini yok yada biz farketmedik.Ama güzel, renkli camlar zevk okşamakta.

Caminin karşısında , Kurşunlu Han ‘ın yanında Aşirefendi Hanı. Berikinden epeyce küçük ama yinede şirin bir yapı. Bilimum tuhafiyeci vb dükkanına ev sahipliği yapar olmuş.Bu da 1748 yılında Reis-ül küttap Hacı Mustafa Efendi tarafından yaptırılmış.

İlerlerseniz Yılanlı Camii ve içerisindeki Abdülfettah-ı Veli Türbesi karşılıyor sizi. Yapı uzaktan manastır görünümlü.İçine giremedik. Genelde camiler saat on ikiden sonra açılmaktaysa da bu camiyi açık yakalayamadık.Cami aslında günümüzde belli belirsiz görülen bir külliyenin parçası ve 1271 yapımı.

Burada duran taksi durağındaki şoförlerle bayramlaştık. Kaleye taksi ile çıkıp enerjimizi koruyalım diye düşünüyoruz. Bu sırada da ev kaya mezarlarına uğradık. Sabah ilk gezdiğimiz yerlerinde epeyce uzağında kalmakta. Taksi ile gitmekle akıllıca hareket etmişiz.

MÖ 7. yy ‘da Paflagonyalılarca yapıldığı sanılmakta.  Kaya mezarlarının içi epeyce pis. İçen serseriler çöplerini de orada bırakmayı tercih etmiş. Kimi kapı girişlerinde arapça birşeyler yazılı.Belki de bir dönem mescit olarakta kullanıldı. Bunu zemine kazınmış bir namazgahda desteklemekte.

Buradan kaleye geçtik. Bu gezi 10 YTL ‘ye mal oldu bize. Parada değilimde meydanda Aşirefendi Hanı ‘nın önünde tanışıp konuştuğumuz ingiliz çift ile tekrar karşılaşmak sürpriz oldu. Dünyanın küçüklüğü üzerine bir iki saçma sapan espri yapıp kaleye doğru uzanan yolu arşınlamaya başladık. Bu tip yerlerde görmeye alıştığımız gibi el işleri, hatıra eşyaları vb satan ağırlıklı kadın esnaf yer almakta.

Kale restore edilmiş. Özellikle kale kapısına uzanan yolun taşlarının düzenlenmiş olması akılcıl bir davranış. Öte yandan kalenin sahip olduğu konum nedeni ile tüm şehri görebiliyorsunuz. Pekte kolay kuşatılıp düşürülebilecek bir kale değil. 12. yy ‘da Komnenoslar tarafından inşa edilmiş. Zaten Kastamonu isminin etimolojisindeki olası ihtimallerin başında Komnenosların kalesi anlamına gelen kastrokomnenos gelmekte. Kale içinde pekte sağlam bir şey kalmadıysa da yapılan Candaroğularına ait.

Buradan çıkışa göre saat dokuz yönünde ilerleyerek (ki yön duygumu kaybetmiştim) Pir Şaban-ı Veli türbesine gidebiliyorsunuz. Bu kişi şehrin en büyük evliyalarından biri. Türbe,cami,şadırvan ve müze olarakta kullanılan iki konaktan müteşekkil külliyesi biz gittiğimizde ziyaretçi ile dolup taşmaktaydı.

Cami kısmında mihrap ve minberde işçilik güzel. Döneminin yöresl örnekleri gibi kubbesiz, düz, ahşap bir tavana sahip. Özellikle vaiz kürsüsü oldukça güzel.

Civarda çok sayıda türbe var. Hatta Kesikbaş Evliya Türbesi ‘ne gidelim dedik ama epeyce bir bayır çıkmamıza rağmen bulamayıp geri döndük.

Buradan itibaren yolumuza kaleden baktığımızda belirlediğimiz rotayı izleyerek gidiyoruz. İlk durak Kırkdirekli Camii de denilen Atabey Camii. Çobanoğlu Hüsamettin Bey tarafından kale düşürüldükten sonra şehrin bazilikası olan bu yapı camiye çevrilmiş. Fetih camii olduğu için Cuma namazlarına imam kılıçla çıkmakta imiş. Biz gittiğimizde yine bir restorasyon furyası içinde bulduk kendimizi ve içeri giremedik.

Can sıkan şey ise caminin doğu kısmında yer alan türbenin içler acısı hali. Türbe epeyce harap olmuş. Sandukaların baş kısmı parçalanmış. Türbenin içi kırık mezartaşı parçaları ile dolu. Uğur bu konuda epeyce dellendi. Zaten döndüğümüzde bu konuda da internette bir yazı yayınladı.

Şartlar kendi sonuçlarını yaratmakta. Kalenin yokuşundan çocuklar kendi yaptıkları kızaklarla kayıyor kimi zamanda yokuş yukarı inildeyerek çıkmaya çalışan araçlarında altında kalıyorlar. Allahtan birşey yok. Oyun sürüyor. Sürsünde…

Yola devam. Şimdiki durak Yakup Ağa Külliyesi. Tahminen eski bir Bizans tapınağının üzerine kurulu. Bahçesinde bu günlerden kalan bir sütun var. 1547 yılı yapımı külliyenin camisinin kapısında kündekari tekniği kulanılmış. Zaten epeyce bir parçada dökülmüş gitmiş. Cami kısmında tek bir kubbe var. Caminin içerisinde en azından bize göre bir farklılık yok. Caminin arkasında kıble yönünde birde hazire mevcut.

Küliiyede caminin yanısıra imaret,medrese,sıbyan mektebi ve misafirhane gibi bölümler var. Temiz ve bakımlı bir yer. Uğranması gereken bir mekan.

Buradan haritalarda Osmanlı sarayı denilen yapıyı bulmak için yola devam ettik. Saray denilen yapı aslında bir nevi son dönem belediye binası.Zaten günümüzde otel olarak kullanılmakta. Bununda içini izin alarak gezdik. Hoş,sade bir yapı.

Karşısında güzel bir hamam var.Sanırım Araba Pazarı Hamamı.Ama yanılıyorda olabilirim. Öyleyse 1500 ‘lü yıllardan kalmalı. Bursadaki hamamları görünüş olarak andırmakta.

Az biraz ötede Yanık Han. 1616 ‘lı yıllardan kalma.

Buradan pazarı ve el işi göz nuru eşyaların satıldığı çarşıyı gerimizde bırakıp Penbe Han ‘a varıyoruz. Burası da yeni restore edilmiş ve gerçekten kurtarılarak topluma kazandırılmış yerlerden.

Tekrar Nasrullah Caminin yanındayız. Yılanlı camiye girmeye çalışıp gene giremiyoruz. Buna karşın Nasrullah Camii ‘nin ardında kalan Münire Medresesi ‘ne uğradık. 1746 yılında Aşir Efendi Hanı ‘nı yaptıran zat tarafından yaptırılmış. Günümüzde daha çok kafeterya, turistik ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlarca kullanılmakta.

Kuzeye doğru çarşı içinden ilerlerseniz hiç ummayacağınız şekilde kimisi iki kimisi üç katlı art neuveu tarzı binalara bile rastlıyorsunuz. Biz durup bu binaları çeşitli açılardan çekmeye çalışırken insanlarda durup bunlar neyi, neden çekiyorlar diye bakıyorlar. Ama işin güzel yanı ne işinize karışan nede ukalalık edip can sıkan kişiler var.

Daha da kuzeye gidiyoruz. Önce Topçuoğlu Camiine uğradık. 1727 yılından önceki bir tarihte bu isimde bir hayırsever tarafındaninşa edildiği yazılsa da kaynaklarda etrafta konuştuğumuz ahali caminin çok eski olduğunu, yapıyı osmanlı ordusunda topçuluk yapan bir zatın yaptırdığını inşa ettirdiğini, inşaatta rumların çalıştığını anlattı. Bununla beraber caminin içerisinde birşey yok. Dışında ise güdük minare denilen bir stilde yapılmış bir minare var.

Dahada ileride ara sokaklarda Karanlık Mescidi adında tarihi bir ibadethane var ama kapalı. Tekrar geldiğiniz yola çıkarsanız Toprakçılar Konağı’nı görebiliyorsunuz. Burası da güzel bir konak. Zaten yolu üzerinde daha pek çok güzel konak var.

İsmail Bey Küliiyesi de yine restorasyon çalışmaları nedeni ile kapalıydı. 1454 yapımı külliye de sarı taştan tek minareli bir cami,medrese,imaret,şadırvan yolun karşısında bir hamam görünmekte. Ayrıca aynı dönemden kalan Deve Hanı da külliyenin içinde kaldığından giremedik.

Buradan ilk sağdan girdiğinizde ana caddeye çıkabiliyorsunuz. İsmail Bey Camiinin üzerinde olduğu kaya kütlesinin üzerinde bir iki kaya mezarı daha görülebilmekte. Şehinşah Kaya Mezarı olarak adlandırılan bu kaya mezarları 2. yy Roma dönemine tarihlendirilmekte.

Buradan caddeye ulaştık. Kastamonu ‘nun tarihi yapısını binalarını geride bırakıp modern bir alışveriş merkezine girdik. Burada fotoğraf çektirtmiyorlar.

Sinop yollarındayız. 20 YTL ‘ye üç saati aşkın bir sürede Taşköprü üzerinden Sinop ‘a gidiliyor. Taşköprü ‘ye gelmeden haritalarımıza göre kaya mezarları olması gerekli. Geçen seferde olduğu gibi bu kezde göremedim. Taşköprü taraflarında ise Pompeopolis taraflarına giden bir ok var. Bir gün uğrarız diyoruz.

Birde yol üzerinde Erfelek denilen bir yerleşim geçiliyor. Buradaki kaya oluşumları biraz Kapadokya ‘yı hatırlatmakta. Aşağı yukarı benzer oluşumlar mevcut.Tabii artık bu aşamada tanıtım, reklam gibi unsurların etkisi (yada etkisizliği) önemini hissettiriyor.

Geçen sefer geçtiğimiz o virajlı dağ yolundan gün battıktan sonra geçtik. Bu kez hareket halinde, loş ışıkta hilal şeklindeki ayı çekmekle uğraştığımız için pek  dikkat edemedik virajlara.

sinop - diyojen anıtı  sinop    

Artık Sinoptayız. Bizi hemen Diyojen heykeli karşılıyor. Heykel pembe ışık ile aydınlatılmış.

İlginç bir şehir. Üçlü, dörtlü kız grupları rahatlıkla dolaşmakta. İndiğimiz yerden dümdüz ilerlediğimizde önce surları geçiyor,ardından tarihi hapishaneyi geride bırakıp Adliye Sarayının olduğu meydana ulaşabiliyorsunuz. Bizde buraya bakan bir otelde yer bulduk. Pekte güzel bir yer değil ama insanın kafasını sokabileceği bir yer sonuçta.

Eşyaları odada bırakarak sahile indik. Modern bir şehir. Genç nüfus çok fazla.Bunun nedenide şehirde fen edebiyat fakültesinin bulunması. Sahilde biraz dolandıktan sonra Beşiktaş ‘ın maçını seyretmek için bir calı müzik yapılan bir bara girdik. Bar popülasyonunun çoğunluğu dişi. Bu arada Beşiktaş dört tane yiyince birşey görecek göz kalmıyor insanda.

Maç bitince sahilde tekrar turladık. Balıkçılar sahile gelmiş ağlarını boşaltmakta. Ağlarda takılı palamutlar dikkat çekmekte.

Gün 5

Sabah 8 gibi uyandık. Dün geceden su toplamış ayak parmaklarım hala iyileşmemiş durumda. Ama idare edeceğimi umarak yollara düşüyorum gene. (Zaten başka seçenekte yok) Planımıza göre Sinoptaki belli başlı noktaları gezip İnebolu ‘ya geçmek; orada belki bir iki saat gezindikten sonra Bartın yada Amasra ‘ya geçmek vardı. Meğer ne büyük bir hayalmiş bu……

Önce çantalarımızı otele emanet bırakıp otelin hemen karşısında yer alan abideye uğradık. Sinop baskını sırasında şehit edilen askerlerimize ait kemikler anıtın altındaki bir odacığa yerleştirilmiş. Rusların, Batum limanından dönerken fırtınaya yakalanıp Sinop limanına sığınan oniki gemilik filotillayı yok etmesi sonucu 2,700 şehit ve on bir gemiye mal olmuş.

Denize düşen askerlerimizin üzerine Rusların yağlı ve neftli bezler atarak öldürdüklerini okuyunca Ruslara olan nefretim bir kat daha arttı.

Sinop Müzesi ikinci durak. Sinop Şehitleri anıtının yanında, adliye sarayının ardında yer almakta

.sinop müzesi sinop müzesi sinop müzesi sinop müzesi

İki katlı müzenin üst katı idari bölümleri içermekte. Müzede çeşitli kazı ve rastlantılar sonucu bulunan çeşitli parçalar sergilenmekte. Özellikle iki aslan tarafından parçalanan geyik heykeli dikkat çekici. Ayrıca çok sayıda büst ve değişik mezar ştelide görülebilir. Öyleki iki mezar ştelindeki işlemeler son dönem Osmanlı mezar taşlarındaki desenleri andırmakta.

Ayrıca salonun sağında, üzerindeki kabartmaları hayli belirsizleşmiş olsa da iki adet yelkenlinin işlendiği bir lahitte mutlaka görülmeli.

Müzenin en harika yeri ise fotoğraf çekilmesine müsaade edilmeyen ikona galerisi. Sadece bu galeriyi görmek için bile onca yol çekilir.

Sinopta oniki kilise olduğu söylenmekte. Bunlar zamanla tahrip olmuş. Bunlardan toplanan bu ikonalar 18 ve 19. yy ‘a tarihlendirilmekte. Genel olarak boyutları 50*80 cm civarında suntamsı tahtanın üzerine pastel renkler kullanılarak dini temalar resmedilmiş.

İsa ‘nın yüzü buradada değişik. Vaftizci Yahya ise iki-üç yerde kanatlı olarak temsil edilmiş.Bir anlam veremedik , zaten bununla ilgili açıklayıcı birşeyde bulamadık.

Müzenin orta salonunda Sinopta bulunan bir yer mozayiği sergilenmekte. Ayrıca duvarlarda da çeşitli mozaik plakalar asılı.

Müzenin bahçesinde de devasa küpler, Osmanlı ve Selçuklu döneminden kalma mezar taşları ve taş sandukalar görülebilmekte.Ayrıca müze binasının dış duvarlarında da mozaik plakalar asılı olarak sergileniyor.

Fakat bahçedeki en önemli nesne Serapis Mabedi ‘nden kalanlar.

Müzeden çıkınca bir karar vermek zorunda kaldık. Ya Balatlar Kilisesine gidecektik yada pas geçecektik. Müze görevlisinin tarifi gözümüzü korkutunca sahile yöneldik. Tam bu sırada bitirim bir arkadaş “ madem fotoğraf çekiyorsunuz yukarıda tarihi bir kilise var , ona da gidin “ dedi. Afalladık. Yerin yakın olduğunu söyleyerek yolu da tarif etti.

sinop  - balatlar kilisesi  sinop  - balatlar kilisesi

Merakımıza yenik düşerek kiliseye gittik. Burası Bizans dönemine ait bir kilise. Büyükçe bir alana yayılmış bir yapılar topluluğu aslında. Duvarlarda az sayıda fresk kalmış. İnsan boyunda olan yerlerdeki freskler grafitici zulmüne uğramış.

Kilise harabesinden merkeze doğru dönerken bakımsızlıktan epeyce hırpalanmış eski ahşap binalara ve çeşmelere rastladık.

Sahili adımlayıp tarihi surların etrafından geçip yolumuza devam ederken balıkçıların ağlarını temizledikleri alanda tek bir sütuna rast geldik. “Rast gele” diyerek balıkçıların yanına rampa ettik. Sanırım amcamın bahsettiği limandaki antik kalıntılardan kala kala bir bu kalmış.

Sahilden hapishaneye gidiyoruz. Gidiyoruz da yine bize yolda ahşap evler, boy boy çeşmeler ve hamamlar eşlik etmekte.

Hapishane merkeze uzak değil. Aslında Sinop oldukça küçük bir şehir olduğu için herhangi bir yerden başka bir yere gidiş pek zor olmamakta.

Yaklaşık bir yılı çok az bir zaman geçtikten sonra tekrar Sinop hapishanesine dönmüş bulunuyorum.Bu kez kendi başımıza gezmenin avantajı ile hemen hemen her yere girdik. Çekilen diziden sadece baş gardiyanı oynayan aktörü idari binanın balkonunda görebildik.

Birde hapishanede çekim yapılan koğuşların içine eşyalar konmuş. Kapılar sürgüsüz ve kilitsizdi.Ama kapalı olduğundan açmayı ve içeri girmeyi uygun bulmadım. Ama kapının üzerindeki o küçük, sürgülü delikten içeri baktığınızda sanki hala mahkumlar varmışcasına eşyaları görmek epey etkileyici. Ne diyelim Allah düşürmesin.

Hapishanede olmlu değişikliklerde var. Örneğin hücrelerde artık fotoselli lambalar kulanılmakta.Ayrıca bu kez mahkumların zanaat öğrendikleri kısım ile çocukların tutulduğu binaya uğradık. Bu son binaya üşendiğim için ben girmedim ama Uğur epeyce turladı.

Hapishaneden sonra Alaaddin Camiine girmek istediysekte restorasyon yapıldığı için içeri girebilmemiz mümkün olamadı. Yapının tüm dış duvarları elden geçirilmiş. Göze biraz batıyorsada napalım hayırlı olsun.

Sinop ‘un bir başka önemli yapısı da Aalaaddin Camii ‘nin ardında kalan Pervane Medresesi. Burası günümüzde turistik bir mekan olmuş. Sinoptaki turizm bürosu da burada ama tatil nedeni ile kapalıydı. Medresenin girişe göre saat bir yönünde Gazi Çelebi ve kızına ait iki de mezar var.

Bundan sonrası artık bir nevi dönüş aşaması. Turumuzun İstanbul ‘a en uzak noktası Sinop. Dünyanın başkentinden tam yediyüz km uzaktayız. Ama bundan sonrasının bu denli zorlu ve masraflı olacağını hiç aklımızın ucundan bile geçirmemiştik.

Sinoptan İnebolu ‘ya sadece günde bir kez oda sabah on gibi sefer var. Onun dışında sahilden Ayancık yada Türkeli ‘ne gidebiliyorsunuz. Her saat başı Ayancık ‘a yeni otogardan gidilmekte. Burası şehrin epeyce dışarısında olduğundan minibüslerle ulaşılabilmekte. Buradan kırk,kırk beş dakika süren bir yolculuk ile Ayancık ‘a varabiliyorsunuz.

Güneşli bir havada,yeşil ağaçların arasında uzanan bir yolu hızla katediyorsunuz. Şoför koltuğunun hemen yanında kah şoförle konuşup kah yöre hakkında bilgi alarak gayet neşeli bir şekilde yol aldık. Yolda gördüğümüz güzel bir manzarayı çekecekken şoförümüz “kenarı çekeyim ” dedi. Vaktimizde dar olduğu için durmadık. Şoförümüz harika bir insan. Hele bizim Ayancıktan aktarma yapabilmemiz için koşuşturmacası görülmeye değerdi. Yola devam edebileceğimiz en olası firmanın yazıhanesine en yakın noktada bizi indirdi. Şansımıza hep iyi yürekli, yiğit insanlara denk geliyoruz. Allah bunların karşılarına kendilerinden bile daha iyilerini çıkartsın.

Ayancıktan sonra ancak Türkeli ‘ne sefer var. İnebolu dendiğinde sanki uzak diyarlardaki bir yerleşimmiş gibi bir tepki ile karşılaşılıyor.

Karnımız aç, hayalkırıklığımız ise tarif edilemez. Uğur , Kastamonu ‘ya oradan da Bartın ‘a gidelim diyor ama ben sahilden gitmeyi gurur meselesi yaptım. Hiç bir tur firmasının gitmediği ,gidenini de duymadığım bir rotadan sapmamam gerektiğini bir ses içimden tekrarlıyor. Aracımızın kalkış saatine dek Ayancık ‘ı dolaşıyoruz. Ayaklarım yaralı olduğu için tam bir işkence oldu bu. Ama bu yaptığımız kısa gezintide bir iki güzel binayı resimledik. İnsanlar çevredeki diğer evlerinde yerlerini bizlere tarif ediyorlar ama ne yazıkki vaktimiz yok gitmeye.

İlginç bir yer. İki yerel gazetede yanyana dükkanlarda durmakta. Bu arada çarşıdaki eczanede de neşeli anlar yaşadık. İnsan ömrünü uzatan anlardan.

Bununla beraber burada meşhur bir kilise var. Sinoptan gelirken yolun sağındaki kereste fabrikasının üzerindeki ormanlık alanda sağlam bir durumda olduğunun bilgisini aldık.

Türkeli minibüsü dolu. Türkeli ‘ne dek giden yolda inenin binenin haddi hesabı yok. Gerektiğinde –ki hep gerekiyor zaten- tabureler devreye giriyor hemen. Bir saatlik yolculuk sırasında Akgöl ‘e ve birde İnaltı mağarasına giden yolu gösteren okları gördük.

Bunun dışında yolculuk gayet eğlenceli gitti. Çok rahat ve atak bir tip olmamın sonucunda yolculuk izafi olarak kısaldı. Minibüsün arkasından her lafa girip herkese laf yetiştirirken zaman su gibi aktı gitti. Ama insanlarda bundan memnun olmalı ki kadını, erkeği,genci herkesle bol bol sohbet ettik.

Türkeli ufak bir yer. Otogarda, bu saatten sonra İnebolu ‘ya gitmenin mümkün olmadığını öğrendik. Sonra yazıhanedeki adam bana bir telefon numarası verip aramamı söyledi. Yapmam gereken numarayı aramak ve Türkeli otogarında iki kişi olduğunu söylemekten ibaret. Yaptım elbette.Şunu söyliyeyim eskiden bindiğim otobüs yada minibüs küçük yerleşimlere girdiğinde delirir, söylenirdim. Artık hoş görmeye başladım.

 Yirmi dakika geçmeden bir minibüs geldi ve bizi aldı. Bu ülkeyi seviyorum. Neyin ne zaman olacağı konusu her zaman açık, sadece hayal gücünüz ile sınırlı. Her zaman birşeyler olabiliyor.Her zaman için umut var.

Neyse, minibüs bizi önce Çatalzeytin isimli bir kasabaya geitdi. 16:30 ‘a dek yaklaşık kırk beş dakika kadar buradayız.

Çatalzeytin güzel bir sahil kasabası. Arada derede yamaç üzerinde bir iki ahşap ev görülebilir. Ayrıca şansımıza kasabanın pazarına dek gelip gezdik. Daha ne olsun.

Yine Kastamonu ‘ya dönelim mi ikilemi başladı. Benim kararım belli ama Uğur Kastamonu ‘ya oradan da Zonguldak ‘a geçelim diyor. Yazıhanede Zonguldak ‘a itmek isteyen başka birinden bu saatte Kastamonu ‘ndan Zonguldak yada Bartın ‘a sefer olmadığını öğrendik. Son sözüm “işte macera ” oldu.

İnebolu ‘ya doğru yola çıktık nihayet. Yine şoförün yanındayız.

Yol üzerinde önce Abana ‘ya uğradık. Burasıda güzel bir kasaba ve yine güzel ahşap evler var. Buradan Bozkurt denilen başka bir beldeye gitmemiz gerekti. Burası Avrupa Birliğinden çeşitli ödüler kazanmış,ağırlıklı olarak Kırım Türklerinden oluşmuş düzenli bir yerleşim.

İlk günün son durağı sadece bir iki saat uğrarız diye düşündüğümüz İnebolu oldu. Günün bu saatinde ne kadar sorup soruşturduysakta ötesi yok artık.

Bir otel bulduk. Adam başı 20 YTL. Sıcak su var,banyo iptidai.

Kurtuluş Savaşının en büyük ve en önemli lojistik merkezi olan İnebolu ‘yu akşam itibariyle gezmeye koyulduk. Kasabanın belediye binasını ve yanındaki Hamamcı Salih Reis ‘in  heykelini görüntüledik. İstanbuldan yapılan silah sevkiyatında İnebolu halkını örgütlediği gibi bizzat yaşına başına bakmaksızın  bombaları,mühimmatı taşımış.

Çarşının içerisinde içleri boş duran yada esnaf tarafından kullanılan pek çok rum binası var. Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan tüm bu nakliyatta rumların tepkisi ne olmuştu araştırılmaya değer bir konu.

Çarşıda biraz daha dolandık. Üç adet çeşitli büyüklüklerde eski cami var.

Gece gezisi sırasında İnebolu Postası gazetesinin yetkilisi ile karşılaştık. Ayaküstü, kısa ama oldukça sıcak bir sohbet yaptık.

Fakat ara sokaklarda fotoğraf çekerken, bizler gibi insanlar yüzünden yörenin sit alanı olduğu ve bu nedenle inşaat sektörünün durduğu şeklinde bir tepki veren bir adam tarafından engellenmeye çalışıldık. Bense bizlerin aslında bir fırsat olduğumuzu, bu evlerin restorasyonu ile inşaat sektörünün canlanacağını söyleyerek adamı savdım. Matrak bir andı.

Bu arada İnebolu yiyecek açısından tam bir cennet. İki karışık pide, bir kola ve birde ayran sadece 11,50. Daha ne olsun.

Gün 6

İnebolu ‘dan önce Cide ‘ye gidiliyor. Hareket saati 9:30 . Bizse sekiz gibi otelden çıkıp İnebolu yollarına düştük. Tarihi İnebolu evlerini görüntüleyeilmek için tepelere yöneldik.

Çok sayıda ahşap bina var. Kasaba bu konuda çok şanslı. Kasabanın üstlerinde yarım bir çember çizip ilerlerken İnebolu limanını da görebilme imkanıız oldu. Bu liman bir türlü bitirilememesiyle ünlü. Üç padişah ve tüm cumhuriyet hükümetleri bir türlü bitirememiş bu limanı. Bitirmek RTE ‘ye nasip olmuş. Bu ne kısmet…

İnebolu öyle böyle küçük, çabuk gezilir bir yer değil. Herşeyiyle gördüm diyebilmek için en az üç saat gezmek gerekir. Biz üzerinde manastır kalıntıları olan Geliş tepesinin eteğine dek gittik ama zamanımıızn kısıtlı olması nedeniyle çıkamadık.

Geldi sıra Cide ‘ye gitmeye.Yine bir minibüsün içinde ama bu kez en arkasındayız. Araç tepeleme dolu. Tepeleme diyorum çünkü aracın üzerinde halılar,denkler, akıllara ziyan  ne düşünürseniz (hatta benim çantamı bile oraya koymuşlar)yer almakta. Kalkışa dek yağmur başlayınca birde bunların üzerine branda serip halatlarla bağladılar.

İnebolu Cide arası yaklaşık doksan km. kadar. Adam başı 15 YTL ücret. Başlangıçta pahalı geldiysede yolun yapısı ve yolculuğun süresi göz önüne alınınca parayı helal ediyorsunuz. Yolculuk dört saate yakın sürüyor. Bu kadar mesafe nasıl bu sürede gidiliyor anlatacağım.

Yol türlü türlü ağacın oluşturduğu sık ormanların arasında keskin virajların bir aşağı bir yukarı süre geldiği bir zemin burada. Virajların keskinliği, yolun bozukluğu, bir yanınızda gördüğünüz derin uçurumlar aracın yavaş gitmesinin başlıca nedenleri arasında. Aaraçtaki kadınlar ve çocuklar kusmakta.Şoför ise robotlaşmış bir ifade ile arkasına siyah naylon torbaları uzatmakta. Yapacak birşey yok. İstifrağ seslerive kesif kusmuk kokusu bizi de çarpmakta. Pencereyi açtıysakta pek fayda etmedi. Koku burnumuzun dibinden süzülerek çıkmakta dışarı.

Yaklaşık seksen dakika sonra Doğanyurt isimli fakir, garibanın garibanı bir yerde yolcu indirildi ve bahaneyle de bir süre mola verildi. İyi de oldu. Hem minibüsün içi havalandı hemde biz taze hava ile ciğerlerimizi doldurduk. O kadar çok sağa sola dönmüşüz ki ayakta dururken bile epeyce başım dönüyordu.

Yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Çocuklar uyuyakalmış. Kadınlar ise iyice güçsüz düşmüş olacaklar ki kusacak halde bile değiller. Yolda virajı alamadığı için uçmuş ve sık meşe ağaçlarının arasında ters dönmüş bir otomobili gördük. Yapacak birşey yok. Ağaçlar düşüşü yavaşlatmış olmalı ki adamlar birşey olmaksızın araçlarından çıkabilmişler.

Ormanın ve denizin, yeşilin ve mavinin kah harika kah korkunç kontrastı eşliğinde Cide ‘ye vardık.

Cide küçük bir yerleşim. Ama özellikle İstanbulda çok sayıda Cidelinin olması ve onların memleketleriyle olan bağlarını koparmaması pek çok yerel otobüs firmasının varlığının nedeni.

İstanbul ‘a giden bir otobüse yerleştirildik. Bindik demiyorum çünkü minibüs şoförleri bizlere yardımcı oluyor hep. 13 ‘te araç harekete geçecek. Kurucaşile ‘ye dek koltukta sonrasında ise Amasra sapağına dek otobüste bir yerde bir şekilde gideceğiz.

Cidede vaktimiz olmadığı için gezemedik. İç taraflarda Ilgarini mağarası var. Ancak yazın gidilebilecek bir yer burası. Başka zamana.

Yolculuğun hemen başında meşhur Gideros ‘tan geçiyoruz. C şeklinde gayet korunaklı, etrafı ağaçlarla çevrili bir koy burası. Tamam güzel bir yer ama gerek Egede gerekse Akdenizde bu tip çok koy var.

Bu yolda bir önceki kadar olmasa da virajlı. Manzara ise hep aynı. Bir tarafta deniz bir tarafta ise rengarenk ağaçları ile orman.

Kurucaşile ‘de koltuklarımızdan kalktık. Ben muavin koltuğuna oturdum uğur ise en önde koltukların arasındaki boşluğa oturdu. Görüş açısı muhteşem ama kimi virajları dönerken korkmadım desem yalan olur. (iki dönüşte öldüm öldüm dirildim) Yörenin şoförleri pek bir yaman, pek bir mahir. Şansımıza bu şoförde çok konuşkan çıktı ama ben adamın dikkatini dağıtmaktan korktuğum için pek konuşmadım bu kez.

Yollar hep virajlı. İnanın 200 m. bile düz gitmek mümkün değil. Sıklaşan ormanlık alanlarda yeşilin yetmişyedi tonu birbirleriyle yarış edercesine kimi zaman aralarına sarı,kırmızı yapraklı ağaçlarıda barındırıp size bir renk armonisi sunuyorlar. Çamlar yağan son yağmurların etkisiyle yeni sürgünler çıkartmış. Öteki ağaçlar ise parıl parıl parlamakta. Zahmeti kadar keyfide çok fazla bu yolların. Allah bu yolun kaptanlarından kuvvet,sabır ve dikkati esirgemesin diye dua ediyoruz.

Avara adında, Cide ‘den kalkan tüm otobüslerin yirmi dakikayı aşkın bir süre durakladığı bir yerleşim var. Buraya ne kadar yerleşilir, burada nasıl yaşanır tartışılır. Avara denen bu yerin sucukları meşhur. Doğal ortamda beslenen sığırlardan yapılan bu sucuklara başka yörelerde yapılan sucuklara nazaran daha fazla baharat konmakta olduğunu öğrendik.

Amasra ‘ya doğru giderken geçen sene yapılmakta olan yolun tamamlandığını görüyoruz. Otobüs adeta şahlanıyor artık. Yolda bir erkek birde kadın turistin bisikletleriyle yolda gitmekte olduğunu gördük. Şoför, yollarda çok sayıda böyle gezen turiste rastladığını anlatıyor. Zaten bir biz Türkler bu ülkeyi gezmemeye inat ediyoruz.

Amasra sapağında şoförle vedalaşarak indik. Burada da köylü kadınlar tezgah açmış yerel ürünleri satmanın derdindeler. Bu noktadan minibüslerle Amasra ‘ya gitmek  mümkün ama biz beklemek yerine 6-7 km. lik yürümeyi tercih ediyoruz. (Akılsız başın cezasını ayaklar çeker diye oşuna denmemiş zaten) İlk minibüs ne zaman geçecek bilmiyoruz ve satıcı kadınlara sorduğumuzda da tatminkar bir yanıt alamadık.

Bununla beraber ister inat deyin isterseniz bilinçsizlik zerrece ayaklarımızda yorgunluk hissetmedik. Amasra ‘ya iki km kala yolun kenarında bir otel var. Gürcüoluk Mağarası ‘nın mülkiyeti de otele ait. Bunu ancak Amasra merkezinde gezerken öğrendiğimiz için mağaraya gidemedik.

Bu bitmez yol üzerinde ilerlerken yolun sağındaki polis ve jandarma lojmanlarına doğru sapıp yolun sonuna dek giderseniz bedesten ‘e ulaşırsınız. Merkezden de ulaşması çok kolay. Tahminen Amasra ‘nın bazilikasının parçalarından biri. 2. yy. ‘dan kaldığı tahmin edilmekte. Osmanlı zamanında da bedesten olrak kullanılmış. Kalın, kırmızı tuğladan duvarlar hala ayakta. Aslında bu bölge Amasra ‘nın tarihi merkezi. Müzede sergilenen buluntuların önemli bir kısmı bedestenin yakınındaki küçük sanayi sitesinin inşaatı sırasında ortaya çıkarılmış.

Yolda yumruğum büyüklüğünde, altı bacaklı, parlak mor bir böcek gördük. Pek haz ettiğimi söyleyemeyeceğim J

Amasra içerisinde şimdiye dek rastladığımız en kaliteli otele rastladık. Yine merkezdeyiz. Sıcak su, duşa kabin vb. Sadece görünümü bile kaliteli. Denizin kenarındayız. Kişi başı 35 YTL.

Biz bedestene otele uğradıktan sonra gittik. Oteiln yakınlarında da köylü kadınlar yerel ürünleri satıyorlar. Alan memnun satan memnun. Birşey almasakta sadece onlarla konuşmamız, ürünlerini tatmammızdan bile hoşnut görünüyorlar. Ne güzel.

Gençlerin, yaşlı çiftlerin, turistlerin neşe ile dolaştığı Amasra sokaklarına bizde kendimizi bıraktık. Akşam hafiften çökmeye başlamışken dalgakırana yöneldik. Fransızca 1 Mai 1911 yazan taşı arıyoruz. Yok. Dalgakırana iki tarafından da baktık. Ayaklarımız yorgunluktan ve (bu kısım sadece bende vardı) yaralardan dolayı ağrımaktaydı. Ama merak insanı ayakta tutuyor. Günü yazıyı bulamadıysakta dalgakıranda batırdık.

Sonrasında yolumuzu kaleye çevirdik. Gün henüz batmış olmasına rağmen kale çoktan boşalmış. Tek tük insanlarla karşılaıyor. Millet çarşıda ve balık lokantalarında şu an. Şapeli, Fatih Camii’ni geçip Atatürk panosundan Amasra’ yı seyrettik. Altındaki zindan denilen yerler kapatılmış. Zaten günün bu saatinde yanımızda fener bile yokken girecek halimiz ve cesaretimiz yok.

Buradan Kemere Köprüsü ‘ne doğru ilerlerken bir yerde yarasaların bir çember çizerek uçtuklarını gördüm. Çemberin ortasına girdim. Yarasaların kulaklarımdan vınlayarak geçişinden huzursuz olup çömeldim onlarda aynı şekilde alçaktan uçmaya koyuldular. Bende dolgu flaşla görüntü almaya çalıştım. İlk patlamalarda çemberinde çapı genişledi. Ama makinanın kendini şarj ediş sürecinde tekrar yakından uçmaya başladılar. Bunu defalarca tekrarladık. İlginç bir deneyimdi.

Kemere Köprüsünde biraz oyalandık. Ardından köprüyü geçip sola sapıp terasa yerleştirilmiş banklardan Amasra ‘yı ve denizi izledik. Güzel bir yer Amasra. Ama benim gönlüm İnebolu ‘da kalmış.

Gün 7

Bartın ‘a her saatin buçuğunda araç var. Biz erken kalkıp kahvaltıyı bitirip kasabanın sessizliği ve ölgünlüğü içinde turlamaya çalıştık. Otel müzeye çok yakın ama müze dokuzda açılmakta. Biz 8:30 ‘ da kapıdaydık. Müze içinde bir kafa gördüm önce. Dış kapının anahtarı kapının arkasında olduğundan çevirip içeri girdim.

Adam gece bekçisi imiş. Olması gerekenden bile daha nazik bir tavırla bizi sepetledi. Uğurla ben ise kasap önünde bekleşen kediler gibi müze kapısı önünde beklemeye koyulduk. Tahminen Amasradaki müze kurulduğundan beri böyle bir olay ile karşılaşmamıştır.

Dokuza on kala gibi müzeye alındık ve bahçeyi gezmeye başladık. Dokuzdan sonra ise zaten tek katlı olan müzeyi turlamaya başladık. Dokuz buçukta dolmuşa binmiş Bartın ‘a doğru gidiyorduk.

Bartından sadece şöyle bir geçmiştik.Ama güzel konakları olduğunu farketmiştim. Ama çok daha iyisi ile karşılaştık.

Bartın ‘a iner inmez Zonguldak ‘a geçişi araştırmaya başladık. Her saat başı araç var. Biz 1 ‘deki otobüsü gözümüze kestirdik. Tam üç saatimiz var.

Uzun ana bir cadde var. Bakımsız,zamana karşı direnişinin son günlerinde olan güzel yapılar var. Biz önce Halil Bey Camii ‘ne girdik.1872 yapımı camii kubbesiz,ahşap tavanlı. Oldukça dar merdivenlerle minareye çıkılıyor. Minareden tüm Bartın ‘ı görmek mümkün.

Yola devam ettiğinizda sağdan ilk yola girdiğinizde yolu sonuna dek güzel konakları görebiliyorsunuz. Hatta burada yolun kenarında üç-dört konak tıpkı Pangaltı ‘daki gibi pastel renklere boyanmış. Diğer konaklar ise çoğu bakımsız ama oldukça büyükler. Gözünüzde canlanması için Büyükadadaki binaları gözünüzün önüne getirin.

Caddeye dönüp aşağıya doğru ilerlediğinizde sağda pembeye boyanış belediye binası çilekli baton bir pasta gibi gözünüze ilişecek. Zarif bir Osmanlı yada ilk dönem cumhuriyet yapısı. Burada da bir iki küçük ve eski cami var ama kapalılar. İlerleyişiniz sırasında solda bir şadırvan görüyorsunuz. Zarif bir yapı. İnce sütunlar içi işlemeli bir kubeyi taşıyarak üstünü örtmekte. Çaprazında da Şadırvan Camii var.

Cami tek kubbeli. Kubbeyi incecik sütunlar taşıdığı için harim kısmı oldukça geniş bir görünüme karışmış.Ama caminin renki camları şimdiye dek gördüğümün en iyisi. Huzurlu bir mekan.

Şehrin eski belediye başkanlarından birisi kendi konağını etnografya müzesi olarak kullanılması için şehre bağışlamış. Burada kasabada kullanılan eski eşyalar, geçmişten gelen fotoğraflar, eski gazetelerden başlıklar vb var. Bahçesinde de çeşitli evlerden getirilen sütun başlıkalrı vb var.

Bartın ‘ın ara sokaklarına girip eskiden konakların olduğu ama yerini günümüzde apartmanlaa bırakmış yerleri geçiyoruz.

Orta Camii kapalı olduğundan giremedik. Fakat Halil Bey Camii ‘nin minaresinden gördüğümüz kadarıyla sıradışı bir kubbesi ve bir minaresi var. Günümüzde halk kütüphanesi olarak kullanılan eski kiliseye de vaktimizin olmaması nedeniyle uğrayamadık.

Zorda olsa Zonguldak minibüsüne yetiştik. Rahat bir yolculuktan sonra Zonguldak ‘a vardık ve vakit kaybetmeksizin Ereğli minibüsüne yerleştik.

Ereğli de var birşey. Onca zaman yazdan kalma bir havada gezerken Ereğli ‘ye yaklaşırken hava bozdu. Sıkı bir fırtına ağaçları eğip bükmeye başladı. Ereğli ‘ye yine kapalı bir havada girdik.

Önce müze olarak kullanılan Halil Paşa Konağına gittik. Saat dördü geçmekte ve elektrikler yok. Bu durumda Cehennemağzı Mağaraları ‘na gitmemize de gerek kalmadı. Üç mağarayı yarım saatte aydınlatma olmadan geçmemiz hem zor olacak hemde hepsinden önemlisi gezimizin ruhuna aykırı kalacaktı. Bizde müze bahçesini turlamaya başladık.

Bahçede en önemli yapıt sanatçı Krispos ‘a ait olan mezar anıtı. Mezarın üzerinde yazanları çevirmişler. Sağlam bir yazıt içerik olarak. Bahçenin öteki tarafında ise mezar ştelleri yada kapakları görülebilir. Üst üste yerleştirilmiş iki Türk karesinin içinde haç olan ilginç bir örnek ile karşılaştık.

Bahçede dolanırken şansımıza elektriklerde geldi. Bizde bundan istifade ederek müze binasını da dolaşmaya başladık. En üst kat etnografik eserleri içermekte. Giriş katında ise sikkeler görülebilir. Ayrıca soldaki ilk odada Filyostaki Tion antik kentinden bulunan parçalar da sergilenmekte.

İçeride iki üç tane ilginç sütun başlığı da var. Sütun başlıklarının köşeleri akantus yaprağı şeklinde değilde aslan ,yılan ya da atbaşı şeklinde uzanmakta.

Müzeden sonra sahile doğru gittik. Yol kenarında yine kapalı olan turizm bürosunun yanında yerel ürünler satan küçük bir kulübe var. Ereğli çileğin ve çeliğin memleketi olarak kendini lanse etmekte. Uğur çilek bense kara erik reçeli aldım. Çantaya oldukça zor sığdırdım.

Fırtına kuvvetli. Karadeniz ‘in geniş genlikli dev dalgaları hafif hafif atıştırmaya başlayan yağmurla beraber sahili dövmeye başlamış. Halbuki Sinoptan yola çıktığımızdan beri deniz nede sakindi.

Sahilde Kurtuluş Savaşındaki tek deniz savaşını yapan ve kazanan gazi gemi Alemdar ‘ın bir benzeri müze gemi olarak sergilenmekte. Böyle bir gemi ile Karadenize açılmak , düşman savaş gemilerinin karşısına çıkmak ve yenmek nasıl bir cesaret işi. Mangal gibi yüreğe sahip olmak böyle birşey olmalı.

Sahildeki güzel kafeteryalardan birinde karnımızı doyurduk. Dönüş otobüsü yedide ve dışarıda sıkı sağanak başladı. İsteksizce dışarı çıkıp otogara ilerledik. Otogar ana baba günü. Bizim otobüs ancak geldi.

Son söz…..

Pek denenmemiş bu rotayı denemek ve başarabilmek gayet harika oldu. Firmaların tur rotalarında olmayan yada kısmen olan bu yörelerde saklı güzelliklerin bizde çok azına ulaşabildiğimizin farkındayız. En azından sonraki denemelerimizde nereleri görmeli bu konuda net bir fikrimiz artık oluştu.

Ereğli de Cehennemağzı Mağaralarını gezemedik. Ama Ereğli ‘nin aslında çok yakın bir yer olduğunu öğrenmiş olduk. Bir cumartesi,bir pazar gidip gezmemiz pekala mümkün.

Zonguldak mağaralarıyla bir cennet. Sadece Gökgöl bile tekrar gezilebilir. Zaten 450 metre ilerlemiştik sonrasını görmüş oluruz.

Zonguldak ‘tan Karabük’e dek gündüz gözü ile o tren yolculuğu yapılmalı. Arboratoryum ilan edilmiş Yenice ormanları, o sonsuz kumsallar… Akıldan çıkmıyor ki hiç.

Safranbolu bir daha ki gelişimde karlar içinde olmalı. Öyle bir zamana denk getirmeli. Zaten üstte belirttiğim tren yolculuğu da bir baharda birde kışın yapılmalı ki sözcükler yetersiz kalsın anlatmaya.

Safranboludaki  Bulak Mağarası ‘da başka bir gezinin konusu oldu. Yine Safranbolu ‘ya yolumuz düşecek gibi.

Kastamonu bilinmeyen bir cennet. Gez gez bitmez bir şehir. Kasaba Camii ‘ne yine gidemedik. Kuşatılıpta düşürülemeyen bir şehir gibi adeta. Taşköprü ve Pompeopolis ‘i de unutmadım tabii.

Sinop sadece müzesindeki ikona galerisinin tekrar görülmesi için bile gidilecek bir şehir. Ama bu kez Erfelek yolundaki oluşumları ,Boyabattaki bazalt kayaçları da görmeyi istiyorum.

O hiç bitmezmiş gibi görünen dönüş yolundaki Ayancık, Abana ve birkaç yerleşimi de daha etraflıca gezebilmek isterdim.

Gelelim İnebolu ‘ya. Gönlüm ve aklım orada kaldı. Nazarım mı deydi bilemem ama bizden sonra kasabayı sel basmış. Kader yiğit İnebolu ‘ya yolumu düşürür umarım.

İnebolu ‘dan Cide ‘ye uzanan o yolu bir daha denemek isterim. Ömrümden götürecekleri var ama deneyim olarak yaşanmalı tekrar. İnsanı öldürmeyen şey güçlendirmez mi zaten J

Cide ve Ilgarini özel bir gezinin içeriği.

Amasra zaten komşu kapısı gibi oldu bizim için tıpkı Safranbolu gibi. Denizine de gireceğim ,dalgakıranındaki yazını da bulacağım.

Bartın da tahminlerimin ötesinde bir yerdi. Turlar hızla gelip geçiyor ama sadece çarşısı bile gezilse insanın kültürüne çarpan etkisi yapar.

Hepsinden önemlisi bunca güzel şeyinde önüne geçen en güzel şey karşımıza çıkan insanlar oldu. Zerrece yabancılık çekmedik. Pek sorun yaşamadık. Her yerde dostça karşılandık. Sonuçta en azından -bu noktada kendi adıma konuşmalıyım – çok eğlendim. İnanıyorum ki gerek minibüslerde gerekse diğer yerlerde bizimle beraber konuşanlarda oldukça eğlendi. Ama insanların, ta İstanbullardan kalkıpta yörelerine kadar gelmiş olmamızdan bile ne denli memnun olduğunu hissettik. Misafirleriydik. Belki de daha yakın gördüler ki oldukça içten her konuda konuştuk. Bu insanlar belki – ne belkisi kesin – çok varlıklı değiller. Ama inanın gönül zenginliğinde de rakipleri yok. Hatıralarımızın arasına karışan anların hiç birisini dünyanın hiç bir serveti satın alamaz. O denli değerli benim için. El değmemiş, ahlakını kaybetmemiş Anadolu halkı. Türk olduğum ,bu kültürün bir parçası olduğum için Allah ‘a ne kadar şükretsem az.

Daha önce dediğim gibi hep mert,yardımsever,dost canlısı insanlarla karşılaştık. Dilerim bu insanlarında karşısına Tanrım daha da iyi insanları çıkartsın.

Ekim 20, 2008 Posted by | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Kuzey Ege Turu 2008 – bölüm 2

Assos - behramkale Assos - behramkale Assos - behramkale Assos - behramkale Truva Atı Truva Seyit Onbaşı Heykeli Çanakkale Abidesi 57. Alay Şehitliği Anzak Koyu Conk bayırı

Bu gün serbest zaman. İster otelde kalıp havuz yada denizin tadını çıkarabilir, ister tek başınıza birşeyler yapabilirsiniz isterseniz özel turlar ile Kazdağlarına çıkabilirsiniz. Turlar 50 -60 YTL ‘ye jiplerle insanları Kazdağı ‘na götürmekte. Dağda değişik rotalar var. Bizim turdan katılanlar bir iki göle gidip 7-8 saat gezdiler. Gidenler gayet memnundu yada benim gibi geride kalanlar hiçbir şey yapamadığından farklı birşeyler yapabilen herkes iyi birşeyler yapabilmiş oldu.

Kazdağlarında Tahtakuşlar etnografya müzesi adında bir yer var. Gitmedim ama televizyondan biliyorum.

Aslında bugün için planım Ören ‘e gidip içinden incecik bir su akan geniş bir nehir yatağında fotoğraf çekmekti .İster küresel ısınma,kuraklık, cahilane sulama deyin adına etkisi buralarda da hissedilmekte. Tembelliğimin esiri olarak otelde kaldım.

Denize girmek mümkün olmadı. İnanılmaz bir fırtına acımasızca kıyıyı dövmekte ve ne kadar pislik varsa kıyıya taşımaktaydı. Bizde sahilin sonundaki sazlıklara kadar gittik. Nehrin denize ılaşamayı cep yaptığı yerlerde turladık. Çok sayıda kurbağa bizi görmeleriyle beraber suya atladılar. Halbuki bir tanesini bile önceden görememiştik. Zamanla gözlerimiz alıştı ve kurbağaları seçer olduk.

Bu ceplerden biri uzaktan oldukça pis görünmekteydi. Yakından bakınca suyun akvaryumda balıklarımıza attığımız su pireleri nedeniyle kızılımsı pembemsi bir renge büründüğünü gördük. Ayrıca bu birikintilerin hemen hepsinin kıyısı yine akvaryumlarımızda balıklara attığımız su kurtları ile kaplıydı. İlginç hayat. Biz İstanbulda bunları bulup balıklarımıza atabilmek için akvaryumcuların kapılarını aşındırırken burada sebil bu canlılar.

Hiç bir şey yapamadım ama bir sonraki inanılmaz yorucu gün için iyi bir dinlenme oldu.

Son günün programı olabildiğince yoğun oldu. Önce Assos. Geyikli ‘ye gitmek için kullandığımız yolu takip ediyoruz genel olarak. Ardından sahile paralel giden bir yanı zeytinlikler diğer yanı lacivert ege suları olan dar bir yol bizi Assos ‘a götürüyor.

Assos, Aristo tarafından bir okulun kurulduğu, Midilli Adası ‘nın tam karşısında yer alan ve günümüzde sadece üç-beş  sütununun ayakta durduğu Athena tapınağı olan bir antik yerleşim. Tiyatrosu, meclis binası ve üç kilometrelik surları ile tam teşekküllü bir kent imiş. Günümüzdeki adı Behramkale olan yerleşimin parke taşlarından yokuşu çıkarak sunağın olduğu kısma ulaşılıyor. Tek tük duran sur kalıntıları dışında pek bir şey yok. Fakat, uzun süren bir fakat ile araya girmek istiyorum. Kahvede birşeyler içtiğiniz bir iki taş masaya dikkatlice bakın gittiğinizde lütfen. Antik sütun başlıkları üzerinde çayınızı, kahvenizi, ayranınızı içiyorsunuz.

Antik kente girmeden solda Hüdavendigar Camii ‘ni görüyorsunuz. Bursadaki kuruluş dönemi camilerine benzer bir yapısı var.

Antik limanın olduğu sahile inerken şehrin diğer parçalarına görülebilmekte. ( İnmedim ) Burada konaklama ve birşeyler yeme imkanı var.

Behramkale sokaklarında köylü kadınlar size birşeyler satmak için uğraşıyorlar. Ne alırsanız alın bir yandaki tabla size başka birşeyler satmaya çalışıyor. Özellikle çaya atılan bir kekik türü var. Kadıncağızlardan birisini kırmamak için aldık. Çayın içine katıldığında güzel bir koku ve tat katmakta. Hafif biraz limon tadı ( belki de zihnimin bir oyunu ) da alıyorum.

Kasabanın girişinde sizi bir lahit karşılamakta yada uğurlamakta. Uzakta dört gözlü, taş bir köprü görülüyor.

Behramkale yani Assos Ayvacık ‘a bağlı. Truva ‘ya gitmek için Ezine ‘den geçtik ve bir peynircide durup peynir aldık. Bilirsiniz Ezine bu işin kompetanlarından…

Truva… Belki de adını ilk duyduğum, arkeolojiye ilgi duymama neden olan antik şehir. Rehberimiz pek bir şey göremeyeceğimiz söylediğinde bu kadarda çıplak bir yer göreceğimi ummuyordum. Almanlar gerçekten iyi çalışmış.

Şehre giderken yolun solundan toprak bir yol Çıplak Köy denilen bir yerleşime gitmekte. Rehberimizin dediğine göre buradaki cami ve evlerde çok miktarda devşirme madde kullanılmış. Asıl Truva ‘nın burası olduğu söylenmekteymiş.

Truva kalıntılarından çok Homeros ‘un hikayesi birde Schlimann ‘ın çaldığı hazinesi ile anılmakta. Aslında tek bir hikaye de yok.  Aslında Truva Savaşı ‘na dair ciddi bir kanıtta yok.  Sadece 6. katmanda yanık buluntular ve silah parçaları bulunmuş.

Deniz tanrıçası Thetis o denli güzeldir ki Zeus olsun Poseidon olsun onunla evlenmek ister. Kahinler Thetis ‘in doğuracağı çocuğun babasından daha güçlü ve akıllı olacağını söyleyince bu iki tanrı aradan sıyrılıp Teselya Kralı Peleus ‘un başını yakarlar. Hatunun güzelliği ve kehanetten bir haber olması nedeniyle Peleus olaya balıklama atlar.

Düğün başlar Pelion Dağı ‘nda ,herkes oradadır. Sadece bir kişi , nifak tantıçası Erins çağrılmamıştır. Erins buna oldukça bozulur ve sessiz sedasız gelip masaya, üzerinde ” tanrıçaların en güzeline ” yazan bir elma bırakıp sıvışır. Nifak tohumları ekilmiştir ve masada gerilim artar. Kimdir en güzel kadın?

Olimpos ‘un efendisi Zeus devreye girmek zorunda hisseder kendini. Üç aday koyar. Hera, Athena ve Afrodit ‘tir adaylar. Seçimi yapacak olan Truva Kralı Priamos ‘un oğlu Paris ‘tir. Paris, bir kral oğlu olduğundan habersiz günümüzde Kazdağı olarak anılan İda Dağı ‘nda sürülerini otlatır, kavalını çalar dolaşır. Yine kahinler Priamos ‘a da oğlunun büyüyünce başına bela olacağını söylemiş , oda çocuğu öldürsün diye bir çobana teslim etmiştir. Çoban bebeğe kıyamamış birde büyütmüştür. Görülüyor ki antik devirlerde kahinlerin her zaman doğacak çocuğun başa bela olacağına dair bir kehanetleri var. Birde öldürülsün diye verilen hiçbir çocuğunda öldürülmemesi durumu. Neyse Paris yine mesai saatleri içerisinde koyunları otlatırken her üç tanrıçada karşısına çıkıp elmayı önüne bırakıp ayartmaya, kendini seçtirmeye çalışır.Paris bir türlü seçim yapamaz çünkü üç kadında gerçekten çok güzeldir. ( Burada hayal güçlerinize destek için Hera ‘yı Aida Yespica yada Monica Belluchi, Athena ‘yı Anna Falchi, Afrodit ‘ide Elena Santarelli ‘ye oynatırdım ) Rüşvetin bini bir paradır. Hera Paris ‘i dünyanın efendisi yapacağını söyler, Athena dünyanın en bilge insanı yapacağını söyler. Ama Afrodit dünyanın en güzel kadınını vadedince Paris duraksamaksızın elmayı Afrodit ‘e verir. (Eh, onca yıl dağlarda çobanlık yapan genç napsın krallığı, napsın felsefeyi ) Afrodit memnundur ama Türk filmlerinden de öğrendiğimiz gibi dünyadaki en tehlikeli kadın reddedilmiş bir kadındır (ki burada bunlar hem iki tane hemde tanrıça )

Paris bir şekilde babasının yanına döner. Oradan da bir bahane ile savaşçılıkları ile ünlü Spartalılara ,Sparta kralı Menelaos ‘a ,aslına bakarsanız Menelaos ‘un karısı ve hemşerisi Truvalı Helen ‘i görmeye gelir. Gelir gelmesinede giderken yanında gelen Helen ‘dir.

Aslında Yunanistan ‘da Truva ‘lıları seven kimse yoktur. Truvalılar zengindir ,boğazı tutarlar. Priamos ‘un şehrini saran surlar öyle güçlüdür ki hiçbir gücün kendini alt edemeyeceğine inanır. Yunanistanda da birlik yoktur. Agamemnon Truva ‘ya saldırmak ister ama Menelaos hep savuşturur kardeşinin taleplerini. Bu kez savaş kaçınılmazdır.

Ordular karaya çıkar,şehri kuşatır. Ama gerçektende surlar güçlüdür. Hera, donanma ilerlerken rüzgarları uygunlaştırarak destekler saldırıyı .Ama on yıl olur bir gelişme olmaz. Artık kuşatmayı kesmek, geri dönmek ister istilacı güçler. Bir Menelaos diretir kuşatma için. Tanrılar ,yarı tanrılar, kahramanlar çıkmaza dönmüş kuşatmada bir şey yapmanın peşinde koşarken Aka ordusundan Odysseus tahta at fikri ile gelir.

Donanma geri çekilmiş gibi yaparak Bozcaada ‘nın arkasına saklanacaktır. En iyi savaşçılar ve generaller tahtadan yapılmış bir atın içine binecek ve bu at geri çekilmenin hediyesi olarak Truvalılara bırakılacaktı. Bu işin başarılması için biraz daha gerçekçilik katılması gerekmekteydi.

Ertesi sabah Truvalı askerler yıllardır gördükleri kuşatmacıların hiç birisini göremediler. Aslında sadece büyük, tahtadan bir atın etrafında bir grup askerle karşılaştılar. Tüm askerler kaçarken içlerinden birisi ,Sinon adında olanı esir düştü. Fazla bir işkence bile gerekmedi konuşması için. Akaların yenilgiyi kabullendiklerini, ama dönüş yolunda başlarına bir bela gelmemesi için tanrıça Athena ‘ya sunak olarak bu tahtatı yaptıklarını ve Truvalıların sur kapılarından bu atı ganimet olarak sokamamaları için bu kadar büyük yaptıklarını anlattı. Bu at Akaları koruyacak ve Truvalıları tanrılar kendileri yok edeceklerdi. 

Truvalılar bu korumayı kendi şehirlerine almakta tereddüt etmediler ve binbir güçlükle şehre soktular. Gece herkes zafer sarhoşluğu içinde kendinden geçmişken, atın gövdesinden bir kapak açıldı ve savaşçılar teker teker, sessizce dışarı çıkarak önce nöbetçileri ortdan kaldırıp, şehrin kapılarını açtılar. Dışarıda bekleyen yandaşları ile şehirde katliam yapıp herkesi öldürdüler. Menelaos on yıl sonra karısına kavuştu ve tüm şehri arkalarında bir kül ve harabe halinde bırakıp Sparta ‘ya döndüler.

Aslında bu savaşın –yapıldığı bile şüpheli- yapıldığı sırada deprem olduğu ve bunun sonucunda surların yıkılması sonucu Akalaraın şehre girdiği söylenmekte. Ayrıca at ‘ın Poseidon ‘un simgesi olduğu ve Poseidon ‘un hem denizlerin hemde depremlerin tanrısı olduğu biliniyor. Ama Homeros ‘un konuyu etkili kılabilmesi de bu versiyonda daha çarpıcı olmuş.

Bugün şehre girerken bunun anısına yapılmış tahtadan bir at giriş kapısının önünde görülür. Merdivenle bir bölmeye çıkılır. Buradan pencerelerden sağı solu izlemek güzeldir,zevklidir. Bu atlardan bir tane daha da Gelibolu trafında bir yerlerde varmış. Bu atta Troy filminde ( Truvanın ingilizcesi ) oynayan orjinali imiş.

İçeride pek bir şey yoktur günümüzde. Dokuz katlı bir höyük olan Truva Almanlarca o denli iyi temizlenmiştir ki pes dersiniz ancak. Aslında burada ilk araştırmaları İngilizler başlatır ama elde tutulur pek bir şey çıkmayınca British Museum parayı keser. Oysa Almanlar bu tip işler için ta o zamanlardan sponsorluk sistemi geliştirmiştir. Schliemann bu sistemle buraları doya doya , güle oynaya kazabildi.

Netten bu adamı aradığınızda üzerinde türlü mücevherin , kıymetli eşyanın olduğu gudubet bir kadın ile karşılaşırsınız. Kadın Schliemann ‘ın karısı ,mücevherler ise Priamos ‘un.

Göremediğim aslında pekte bir şey kalmadığı döylenen 10,000 kişilik bir tiyatrosu varmış. Bununla beraber odeon olarakta kullanılan küçük ama sağlam bir tiyatrosu daha var. Standart olaral Bluterion gibi yapılardan (yada ne kalmışsa geriye) yanlarından geçtik.

 İki güzel nokta var.İlki, dokuz katmanında kesit olarak gösterildiği bir toprak tabakası. Burada tarihsel süreç ve yığılma izlenebilmekte. Bu dokuz dönemle ilgili bilgielimde var ama sıkmamak için yazmıyorum burada.  Diğerinde ise 4000 yıllık bir sur parçası sergileniyor. Yelken şeklinde bir tente tarafından üstü örtülmüş ,kırmızı pişmiş topraktan kalın bir sur.

Buradan Eceabat ‘a geçmek için Çanakkale ‘ye doğru ilerliyoruz. Merkeze yaklaşırken yolun sağında Çanakkale müzesi görülebilir. Truva ‘dan çıkarılanlar (Almanların taşıyamadıkları yada taşımaya değer bulmadıkları parçalar herhalde ) önce 1911 ‘de Çanakkale ortaokulunda saklanmış. 32 ‘den  1984 ‘e dek kiliseden çevrilme bir binada sergileme yapılmış. O yıldan beri bu binada. Yakınından hızla geçtik. Ama okul binası gibi göründüğünü söylemeden geçemeyeceğim.

Çanakkale merkezde araçtan inecek vaktim olmadı. Güzel, hatırladığım kadarıyla ahşap bir saat kulesi var. Var ama bizim şuursuz zihniyetimiz önüne ondan daha uzun , uçube apartmanlar dizerek bu anıtı perdelemiş.

Çanakkale rüzgarı ile meşhur , küçük bir şehir. Kasaba irisi denilebilir ama İstanbul gibi bir şehirden sonra her yerin biraz küçük göründüğü de bir gerçek.

Çanakkaleden arabalı vapurla yarım saat kadar bir sürede Eceabat ‘a geçilmekte. Eceabat ‘ta sahilde pek çok restoran var. Fiyatları makul. Yoğurtları harika. Benim gibi kaymak denilen nesneden haz etmeyen birine  bile hapır hupur yedirtebildi kendini. Birde bir tabak şekilsiz, ince biber getiriyorlar tadımlık. Oldukça acı. Pek bozuntuya vermesemde epeyce canımın yandığı bir gerçek.

Eceabat ismini Süleyman Bey ile beraber Rumeli ‘ye geçen akıncılardan biri olan Ece Bey ‘den almakta. Tarihimizin pek bilinmeyen, anlatılmayan bir sayfası  Rumelinin fethi. 100-150 kişi ile alınan toprakların, kalelerin haddi hesabı yok. Ece Bey de bunlardan birisi.

Eceabat halkı gayet organize olmuş. Çanakkale savunması ile ilgili haritalar vb her yerde görülebilmekte. Keşke yurdumun başka köşelerinde de insanlar en azından yörelerinde yaşadıklarından haberdar olsa.

Birde Ağustos ayı içinde sanırm domates festivalleri var.

Buradan Gelibolu yollarında milli parka doğru ilerliyoruz. Karşı kıyıda Fatih ‘in yaptırdığı Kilitbahir Kalesi alışılmadık yonca şekliyle dikkat çekmekte.  Dar , dolambaçlı bir yoldan ilerleyerek milli parka giriyoruz. Parkın girişi bir kale girişini andırmakta ki tahminende öyle olmalı.

Solda Edirnedeki tahkimatlar gibi onarılmış tabyalar var. O kadar güzel onarılmış ki sanki bugün dahi savaşa hazır gibi. Yolun sağı hemen hemen her tepede ,her yamaçta şehitliklerle bezeli. Türk ordusu manga manga yok oluşu ve ölümü umursamaksızın direnmiş.

İlerilerde yolun solunda, deniz kıyısında Havranlı Seyit Onbaşı ‘nın devasa bir heykeli var. Detaya girmeyeceğim. Tüm arkadaşları top atışı sonucunda şehit düşen onbaşı,yaralı bir arkadaşı ile beraber 300 küsur kiloluk mermileri topa sürer ve üçüncü denemede zırhlı gemilerden birini ağır yaralar. Gemi kontrolden çıkarak mayın hattına sürüklenir ve batar. Seyit onbaşı bir daha o mermileri kaldıramaz hiç. Nasıl ateş ettiği sorulduğunda ise “subaylarımızı izledim hep ” der.

Yola devam. Mütemadiyen yangın çıksa da yeşil, çam bir örtü kaplı. Seddülbahirdeki anıt ve şehitliğe gidiyoruz. Ben çocukken Uğur Dündar buraların durumunu ,rezaletini göstermiş ,halkı harekete teşvik etmişti. Ender olarak gerçek gazetecilerde ülkemde çıkmakta. Bugün ise buralar bakımlı mekanlar. Gıyabi bir şehitlik yapılmış. Hızlıca dolaştım. Ülkenin ve imparatorluğun her yerinden ,hatta artık Osmanlı toprağı olmaktan çıkmış yerlerden bile Türklük için savaşmaya gelip şehit olmuş atalarımızn mezarları arasında dolaştım. Süperman ,Spiderman (örümcek adamda artık spiderman oldu ya,pes ) gibi hayallere karşın bu gerçek kahramanlar nedense artık unutulmaya yüz tutmuş. Yaş en fazla 26.

Çatalca taraflarından pek çok rum, çeşitli yerlerden musevi ve ermeni askerlerde bizimkilerle beraber yatmakta. Allah onlardan da razı olsun ,ne diyelim.

Savaşların tarihçesinden bahsetmeyeceğim. Gençlerimizin alacakları cep telefonu için yaptıkları araştırmanın yarısını bu konuda yapsalar alim olurlar. Neyse…

57.Alay Şehitliği ‘ne gelmeden solda Lone Pine denilen düşman mezarlığı var. Adamların mezarlıkları düzenli, bakımlı . Her yıl Avustralya ve Yeni Zelanda ‘dan buraya geliyorlar. Şafak Ayinlerini hatırlarsınız. Burada yabancı bir araç gördük. Bizim için önemli olan 57.Alay Şehitliği tabii ki.  Mustafa Kemal ‘in ihtiyat kuvvetlerini asıl çıkartma noktasının burası olabileceğinden şüphelenmesi nedeniyle Saros Körfezi yerine burda tutması nedeniyle yarımadanın düşmesi engellenmişti. Askeri deha olmak bu demek. Bu şehitlikte hekim Dimitroyati de yatmakta. Ailesi Bizans hayalleri içindeyken, Türk arkadaşlarına destek olmak için herşeyi bırakıp dostlarının yanına giden bu asil insan olmak istediği yerde ,arkadaşlarının yanında yatmakta. Benimde atalarımın geldiği Mudurnu ve Kırım ‘dan  gelip şehit olarak yatanlarda var burada. Her yerden gelenler var.

Sadece şaşırdığım şu oldu. İnsanlar Şam, Sofya yazan mezartaşlarına bakınca şaşırıyorlar ne ilgisi var diye. Buraların bir zamanlar bizim olduğu ,buralarda bir zamanlar (kısmen kimi yerlerde hala) bizden birileri olduğu ne kadarda çabuk unutulmuş. Yazık.

Buradan Conkbayırı ‘na gidiyoruz. Burada Mustafa Kemal ‘in saatinin gelen bir şarapnelle parçalandığı yerde iki anıt var. Ama buradan bakıldığında savaşla ilgili okunanlar yerine daha net oturuyor. Burasının düşmesi pek çok yere hakim, önemli bir mevkiinin kaybının telafisi mümkün olabilir miydi? Aşağıda ,sağ tarafta meşhur tuz gölü. Askeri hartalarda defalarca gördüğüm göl. Çıkartma yapmak için oldukça müsait bir sahil. Burada düşmanı değil durdurmak, oyalamak bile imkansıza yakın. Sonrasında ise savunanların iyi pusular kurabileceği yer şekilleri görülüyor. Restore edilmiş siperlerde görülebilmekte.

Alan aslında çok geniş. Detaylı bir şekilde gezmek günler alacaktır. Bu konuda Askeriyenin kalın bir kitabı var bildiğim en detaylı kaynak olarak. Bundan sonra ise Erol Mütercimler ‘in Gelibolu 1915 isimli araştırması bu konuda en iyi eser.

Artık dönüyoruz. Henüz Gelibolu ‘dan çıktık çıkmadık bir benzin istasyonunun arkasında mini bir hayvanat bahçesi görüyoruz. Rehberimizin en büyük sürprizlerinden biri bu oldu. Gezilebilecek, bir onbeş-yirmi dakika ayrılabilicek bir yer.

Sonuçta İstanbul ‘a dönüyoruz.

 

Ağustos 19, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Kuzey Ege Turu 2008 – bölüm 1

Ayvalık - Eski Gümrük  Ayvalık   Ayvalık - Tavuk AdasıCunda Adası  Cunda Sokakları  Cunda SokaklarıCunda Sokakları  Tavuk Adası - Ayvalık  Cunda Tepesinden manzaraŞeytan sofrası  Gayikli Sahili  Bozcaada - Rüzgar gülleriBozcaada - Ayazma Plajı  Bozcaada - Ceneviz Kalesi  Bergama Bergama  Bergama  Foça -Siren KayalıklarıFoça -Atatürk Adası  Foça   Foça

Tüm çok geceli turlarda olduğu gibi gece yarısı Ayvalık ‘a ,daha doğrusu Akçay ‘a doğru yola koyulduk.

Sabahın epeyce erken saatlerinde Akçaydaki otelimize giriş yaptık. Normalde sabahın kör saatinde otellere girebilmek mümkün değildir ama şansımız yaver gitti. Otel eski  tip. Öyle kart takınca çalışan elektrikler falan yok burada.

Turumuza Ayvalıktan başlıyoruz. Ayvalıktan tekne turu ile Cunda Adası ve çevre adalara gidilecek ilk aşamada. İskeleye gidene dek kasabanın zengin bir rum yerleşimi olduğu farkediliyor. Nasıl olmasınki uçsuz bucaksız zeytinlikler inanılmaz bir servet bağışlamış rumlara. Mübadele ile yerli rumlar Yunanistan  ‘a  göçerken ,Midilli ve Girit ‘in Türkleri buraya yerleştirilmiş.  Rumlar buralardan giderlerken “nasıl olsa birgün döneriz,yolda haramiye ,hayduta çaldırmayalım”  diye servetlerinin büyük bir kısmını buralarda bırakmış. Kuyulardan ,sarnıçlardan ,bilimum duvarlardan zamanla küçük hazineler bulunur olmuş. Mübadelede adı geçen hemen hemen her yerde var olan benzeri hikayeler burada da geçerli.

Yunanlılar Aivali derlermiş ama ne demektir bulabilmiş değilim.  Biz gidemedik ama etrafı otellerle, pansiyonlarla dolmuş bir Sarmısaklı Plajı var. Onun dışında sahilde pek çok restoran bulunmakta.

Ayvalık ‘ın içinde daha önceden de değindiğim gibi rumlardan kaldığı aşikar pek çok bina var. Şu an Tansaş olarak çalışan eski zeytin yağı fabrikası gibi pek çok yapı uzun bacaları ile dikkat çekmekteler. İskelenin sağındaki eski gümrük binası da görülmeye değer. Vakit olsa Ayvalık sokaklarını arşınlamak vardı .Olmadı. Ama tekne ile kıyıdan açılırken Ayvalık ‘ı seyretmenin tadı apayrı. Kiliseden dönme camisi (hele minaresi) ,zarif binaları ve Heybeliadadaki değirmenleri hatırlatan gözetleme kuleleri ile bende çocukluğuma ait günlere kısa bir geçiş hissi uyandırdı.

Önce şöyle bir Cunda Adasına uğradık. Teknede çalışan ihtiyarca bir amca Ayvalık ve civarı için sağlam araştırmalar yapmış. Notlarını gösterdi ama kesinlikle çoğaltmaya yanaşmadı. Verdiği ilginç bilgilerden aklımda kalanları paylaşmaya çalışacağım.

Adanın tepesindeki şapel ve değirmen şu an Rahmi Koç ‘a aitmiş. Daha ileride şu an Komili ailesine ait rahip okulu bulunmakta. Amcamın notlarında yapılış tarihleri ,oda sayıları herşey vardı. Yine bu notlara göre Taksiyarhis Kilise ‘sinin altından bu okula dek uzanan geçitler olduğu da yazmakta. Ayvalık ‘ın efsanelerinin biride ,Ayvalıklı papazların gitmeden önce kiliselerin arasındaki tünellerin bir yerine kiliselerinin paralarını sakladığı şeklinde.

Cunda ‘nın tam karşısında küçük bir adacık var. Üzerinde küçük bir kilise kalıntısı olan bu adanın adı Tavuk Adası. Zamanında rahibelerin kullandığı birde ikiyüz küsur odalı manastır vb varmış adada.  Daha da ileride bir başka adaya , çakırkeyiflerin kendilerine gelmeleri için bırakılmaları nedeniyle tımarhane adası adı verilmiş.

Ötelerde adlarını unuttuğum iki üç ada daha var. Sağ çaprazda üzerinde bir kule kalıntısının zorlukla seçilebildiği bir ada var. Sanırım Mezomorto paşanın güçlükle sığındığı ada bu. Sağ taraftaki bir adanın ismi Yunanca misk kelimesinden türediği rivayet edilen Moisinos adası. Adanın üzerindeki çiçekler ,kekikler bir kokarmış sormayın.  Yüzme molası verilen adanın adıda çok yakalanan bir balık olan medino benzeri bir şey.  Ötedeki ada ise Yunanın artık. Su çok derin ve her giren çok soğuk olduğunu söyleyince açıkçası  girmeye üşendim.

Tekne yolculukları 20 YTL. Buna sınırsız balık ve salata servisi olan yemekte dahil. Yörenin balığı papalina. Fakat mevsimi olmadığında hamsi veriyorlar.

Dönüşümüz Cunda Adasına oldu. Büyüme evrem askeri darbeye geldiğinden midir  Cunda yı oldum olası cunta olarak algılamışım o dönemler. Gerek Türk gerekse rum korsanlarının cirit attığı yöre Piri Reis ‘in kitab-ı bahriyesinde yunda olarak geçmekte. Ada kısa bir köprü ile günümüzde lale adası denilen ama eskiden soğan yada dolap adası olarak bilinen başka bir adaya bağlanmakta. Bu ada da ince bir yol ile anakaraya bağlanmakta. Köprünün, adayı anakaraya bağlayarak anlaşmalar gereği Yunanlılara kaptırılmasını engellemek için bir gecede yapıldığı yazmakta bazı kaynaklarda. Ülkenin ilk boğaz köprüsü olarak anılan yapı kimi modern çevrecilerce Ayvalık ‘ın kirliliğinin kaynağı olarak görülse de sanırım Cunda adasına vizesiz çıkabilmelerini sağlayanında bu köprü olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Cunda Adası ‘nda sahilde pek çok kafe bulunmakta. Bir tanesi –ki biz gitmedik ama kardeşim gitmiş- ince borulara açılan küçük deliklerden su damlacıkları fışkırtarak serinlik sağlamakta. Dondurmacılar genelde sakızlı dondurma satmaktalar. Çeşit çok. Ayrıca 2 YTL ‘ye karadut suyu içebiliyorsunuz ki değişik bir lezzet.

Oturmaktan sıkılarak kendimi sokaklara attım. Yaklaşık altı tane değirmen yada kule benzeri yapı var. Adanın tepesine giden yolların hepsini düzensizce ama merakla bir istila ordusunun yağmacı askerleri gibi bir anlayışla gezdim. Burada da Taksiyarhis kilisesinin etrafında epey güzelce rum evleri görebiliyorsunuz. Bazı evlerde mimarlarının ( belki de evsahiplerinin ) ad ve soyadlarının ilk harflerinin kazındığı işaretlerden burada da var. Bir nevi aidiyet duygusunun yansımaları bunlar.  Başta kiliseden bahsedelim. 1873 yapılı ,küçük kubbeli son dönem rum kiliselerinin tipik bir örneği. Avlusuna giriş yapılan kapının solunda ,yol kenarında bir çeşme vardı ama tüm susuzluğum a rağmen içmeye cesaret edemedim. Suyun içilip içilmediğini sorupta yanıt alamadığım ihtiyarında bir etkisi olmuş olmalı bunda.  Hali hazırda tamirat görmekte ve içinden çıkan türlü ikona vb de ağırlıklı olarak Bursa Arkeoloji Müzesinde. Kaçakta olsa girecek bir delik falan aradım ama bulamayınca yine arnavut kaldırımı sokaklara yöneldim.  Tepedeki şapel ve değirmene gelmeden sağda bir kilise ve birde şapel  kalıntısı çıkıyor. Kilisenin sadece apsis duvarı sağlam; şapelin ise bir duvarı yıkık ama içlerinin viran olduğunu söylemem gereksiz.

Tepeye ulaştığınızda güzel bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Önünüzde, Tavuk  Adası başta olmak üzere ardında Şeytan Sofrası  ve bilimum sırtlar sizi karşılıyor. Arkanızda ise yine bir iki küçük ada bulunmakta. En yakın adanın ortasında kulübemsi bir yapı var. Buna benzer küçük ve yalnız yapıları kimi koylarda tekne yolculuğu sırasında da görmüştüm.

Tepede, bir değirmen ve buna yaslanan bir şapel görülmekte demiştim. İçine girdim. Türlü ıvır zıvır ,bir iki sütun başlığı ile bahçesi süslenmiş.  Kulenin içine girdim ama üst kata çıkılmamasını ikaz eden bir yazıyı görünce üstlemedim.  

Buradan ayvalık sahilini takip ederek Şeytan Sofrası ‘nda gün batımı izlemeye gittik.  Önce ülkenin ilk boğaz köprüsü olduğu iddia edilen kısa bir köprüden ilerleyerek adı Soğan adası, lale adası ve dolap adası olan bir adaya oradan da sevgi yolu denilen daracık bir yoldan anakaraya ulaşılıyor.

 

Gün doğumu ve batımı işin esprisi .Ama koya tamamen hakim bu noktadan bu saatlerde gözlem yapmak başka bir haz. Tabii ki bu güzelliği baltalayan birkaç sene önce bölgenin atlattığı yangın olmuş. Gerçektende tepeden bakıldığında açısı iyice azalan güneşin gittikçe turuncuya dönüşen ışıkları kelleşmiş tepelere yansıyor. Neyse tekrar güzelliklere dönelim.

Şaytan Sof rası ‘na ulaşmak için küçük bir tuz gölünü solunuzda denizi sağınızda bırakarak bir tepeye çıkıyorsunuz. Reklamı iyi yapıldığından mı , manzarası iyi olduğundan mı yoksa her iki nedenden mi bilinmez oldukça kalabalık bir mekan. Almancı yoğunluklu kalabalığı aşarak şeytanın ayak izine ulaşmak epeyce sorunlu.

Şeytan sofrası dedikleri yer demir bir kafesin içerisinde korumaya alınmış bir kayanın üzerindeki şekilsiz bir yarık. Efsanesine göre şeytan bir ayağı burada diğer ayağı karşı tepede dururmuş. Dururmuşta bir Allahın kulu çıkıpta bu şeytanın ayaklarında ciddi sorun varmış , o bacaklara bu ayak pek bir minyatür kaçıyor dememiş. Bir başka rivayeti de ki bence ilki kadar palavra olmalı, buraya çıkan çobanlar buranın manzarasından etkilenerek durumu muhtara haber vermişler. Muhtarda bakıp bu güzelliği görünce, bu güzellikten bihaber tek bir Allahın kulu kalmasın ama bunu nasıl yapalım derdine düşmüşken bu taşı oyup bu söylentiyi yaymış.  Bence işin gerçek yanı ayakizi olduğu söylenen çukurun içine para atan zihniyet. Onca yer dolaştım ,türlü geleneği izledim, gözledim. Ama şeytandan ne dilek dilenir anlayabilmiş değilim. Hatta bana bunu soran bir arkadaşa da parayı atanların satanist olabileceklerini de söyleyerek günü kapadım.

Burada birde dilek ağacı var. Üzerine o kadar bez vb  takılmış ki ağaçta şaşırmış olmalı hangi dileği gerçekleştireceğine. Son zamanlarda bu tip ağaçlara birde kağıt mendil bağlamak moda oldu ki aman aman.

Ama yine de buranın manzarası ,gün batımında bürünülen renkler seyredilmeye değer. Kolay ayrılmak pek mümkün değil.

Ayrıca  bu tepe ile yakınında üzerinde verici olan bir tepe (hiç dikkat etmemişim ) aynı yükseklikte imiş. Fakat bu tepelerden hangisinden diğerine bakarsanız bakın diğeri daha alçakta görülürmüş. Buna tavşan kulağı denmekte ve buna benzer değişik varyasyonlarda coğrafi kuraldışılıklar mevcut.  Benim dikkatimi sadece yanan ağaçların olduğu bölgedeki kalıntı benzeri  taş yapı çekti.

 

Bir sonraki günün durağı Bozcaada. Ama Akçaydan Bozcaada ‘ya gidiş solunuzda yüksek yarların yanıbaşından çamlarla kaynaşan deniz manzarası ile bezeli. Sol tarafta yine çam ormanının devamı  görülmekte.

Bozcaada ‘ya gidiş Çanakkalenin Geyikli iskelesinden yapılmakta. İskelenin sağında ve solunda geniş kumsallar bulunmaktaysa da suyun tabiri yerindeyse “çivi” gibi olması nedeniyle pekte açılamadım. (Ne açılması diz kapaklarımı bir kere belki geçtim ) .İzlenimim olarak söyleyebileceğim Geyikli küçük bir köy. Pek gelişmemiş ,bence de bu daha da güzel bir hava katıyor.

Bozcaada ‘ya feribotlar yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk ile varmakta. Her yerde Bozcaada için bilimum deniz ürününü bulabileceğiniz ,yiyebileceğiniz bir yer olduğu yazmakta. Halbuki karidesler ,adı geçen bilimum balıkta feribotla size eşlik etmekte. Zaten adada ciddi bir balıkçı barınağı falanda göremedim.

Adaya yaklaştıkça adanın neden Bozca ada olduğu iyice anlaşılıyor. Ege de pek çok ada gibi sert kuzey rüzgarı ve kızgın güneşin acımasız ittifağı pekte canlı bir bitki örtüsü sunmamakta. Bununla beraber rüzgardan korunaklı yerlerde çam ağaçları vb görülüyor içlere gittikçe. En belirgin yapı iskelenin sağında kalan Ceneviz Kalesi. Ayrıca sol tarafta Alay Camii ve Köprülü Camii ‘nin minareleri size sessizce hoş geldin diyor.

Bozcada ‘yı gezmeden biraz olayın mitolojisine dalalım. Herodot ‘un “Tanrı insanlar uzun ömürlü olsun diye Bozcadayı yaratmış” dediği iddia ediliyor. Tabii ki Herodot ‘un Tenedos dediğini ekleyelim.  Poseydon ‘un oğullarından Kyknos Lapseki de otururken bir oğlu olur. Thenes isimli oğlam büyüyedursun annesi ölmez mi. Zaman herşeyin ilacı elbette. Tabii eskilerin çivi çiviyi söker sözünün kanıtı olarak Kyknos başka bir kadında bulduğu aşk ile Thenes ‘in annesi olan eski karısının acısını da unutur. Fakat üvey ana da üvey anadır hani. Bir kavalcının yalancı şahitliği ile bir iftira atarak oğlanı kovdurur. Oğlan bir şekilde bu adaya ulaşır. E dede tanrı ,baba kral olunca eğitimde sağlam oluyor. Türlü fikri ,konuşması ile halkın zamanla lideri olur. Adanın adı da bundan dolayı Thenedos olur.

Sonra baba pişman olur adaya gelir ama heyhat. Thenes babasının gemisine ait halatı keser ve babasının adaya gelmesini engeller tıpkı kavalcıların gelmesini engellediği gibi.

Çocuk için akıllı falan dedik ama Truva savaşına katılmak için giden Aşil ‘in donanmasına Bozcaada ‘dan taş attığıda bir başka efsanenin parçası.

Bir başka efsanede de olay Thenes ‘in kundağının denize bırakılması ,oğlanın kundağının kıyıya vurunca Bozcaadalıların onu büyüttüğü şeklinde kendine yer bulmuş. Pek çok farklı kültürde kendin edeğişik isimler yer edinmiş standart hikaye.

Feribot adaya yanaşadursun gerçek tarihine dönelim.

Adanın bilinen en eski sahibi Pelaglar. Ama sonrasında türlü Yunan kökenli kavmin ve korsan tayfasının elinde gelir gider ada. Elbetteki Roma ve ardılı bizansta sahibi olur adanın. Ardından Cenevizliler gelir ve sahilde görünen kaleyi yaparak boğazın girişinde (bir başka deyişle aynı zamanda çıkışında ) sağlam bir üs kurarlar. Sıklıkla da hristiyan korsanlarda buradan istifade eder. Taki Fatih buralara gelene dek Türkler için bir fesat yuvası olur. Fatih gelir ve alır. Sonrasında bir kezde Venedikliler adayı ele geçirirlerse de Osmanlılar adayı kurtarmayı başarırlar.

1.Dünya Savaşının hemen başında Çanakkale ‘yi kuşatan devasa donanma üs amaçlı olarak Bozcaada ve Gökçeada ‘yı işgal eder. Halkın büyük bir çoğunluğu zaten Rumdur. Bozcaadanın ardındaki koylarda donanma demirler ,buraya bakan tepelerin arkasındaki düzlükler genişletilir ve uçaklar için pistler inşa edilir. Ama Osmanlı daha doğrusu ittihatçılar boş durmamışlardır. Bozcaada müftüsü ve oğlu gizlice Çanakkale ‘ye haber uçururlar. Öyle ki Liman Paşa İngiliz donanması yola çıkmadan nereye gideceklerini bilir bu sayede. Ama hıyanet savaşın olmazsa olmazlarındandır. İhbar edilirler ve İngilizlere yakalanırlar. Mahkeme kurulurda karar zaten bellidir. İdam edilirler.

Rivayettir dar ağacına giderlerken müftünün oğlu korkar panikler ama müftü çok rahattır. Oğlunun gözlerine bakmasını ister. Oğlu bakar ve o andan itibaren korkmaz artık. Derler ki babasının gözlerinde şehitlerin gideceği mertebeyi gördü. Mümkündür, binlerce yıldır özgürlük ve doğruluk için milyonlarca can veren bir ırkın gideceği neresi varki başka…

Sonrasında Osmanlı yıkılır ama tekrar Türkler dirilirler. Yokluklar ve katakulliler neticesinde Ege adalarının neredeyse tamamı yitirilsede Bozcaada ve Gökçeada bizde kalır.

Gelelim günümüze… Ada da ilk ziyaret ettiğimiz yer tamamen çevreci bir anlayışın sonucu kullanılan rüzgar gülleri.  Toplamda on yedi rüzgar gülü çalışmakta. Bunların sadece bir tanesi bile adanın enerji gereksinimini karşılamaya yetmekte. Üretilen enerji kablolarla Çanakkale ‘ye dek iletiliyor.

Burada birde Polente Feneri olacak.1861 yapımı 32 metrelik bir fener diye el kitabımda bahsi geçmekte.  Nerede olduğunu göremedim. Romantik arkadaş çevremden adaya daha önceden gelenler burayı daima övmüşlerdi. Benim dalgınlığım yada dikkatsizliğim nedeniyle göremedim.

Burayı fotoğrafladıktan sonra denize girmek ve birşeyler yemek için Habbele plajının biraz ilerisindeki Ayazma plajına gittik. Güzel bir kumu var ve derinlik gayet hoş bir şekilde ağır ağır artmakta. Hatta ilerilerde bir yerlerde kıyıdan yaklaşık yüz metre kadar uzakta sanırım bir kayalık bile var. Dolayısıyla az yüzme bilenler ve çocuklar için ideal. Yemek için ise çok büyük hayaller ile gelinmemesi gerekir.   Ayazma Plajına adını veren ayazma tepede yer almakta ve her sene 26 Temmuzlarda debdebeli kutlamaları olan bir de yortusu bulunmakta.

Ayazma Plajına merkezden minibüslerde işlemekte. Ama motosiklet yada bisiklet kiralayarak adayı ( elbetteki dağ bisikleti olmalı ) tek başına gezmenin her bir koyu ziyaret etmenin ayrı bir güzellik olduğunu düşünüyorum. Akvaryum koyu, Tekirbahçe plajı da gidenlerin önerdiği yerler arasında.

Merkeze dönüldüğünde ilkin Ceneviz Kalesi ‘ni gezdik. İç kale ve dış kale olmak üzere iki bölümü var.  Çanakkaleye bakan kısmında top mevzisi görülüyor.  İç kale kısmınada ise kapının girişinin solunda üzerince yunanca birşeylerin yazdığı geniş uzun mezar taşları (başa dikilenlerden değilde mezarın üzerine kapak gibi yerleştirilenlerden) görülüyor. Ayrıca sağda solda parçalanmış mezar taşları ,sütun başlıkları gibi bu tip yerlerin olmazsa olmaz parçaları gözünüze takılıyor mutlaka. Bir duvarın dibinde zamanla paslanmış ve hırpalanmış gülleler kendi aramızda yaptığımız gülle atma yarışmasının parçası olmaktan kurtulamadılar.

İç kalede tahminen eskiden sarnıç yada cephanelik olarak kullanılan ,yüzeyin altında kalan bir odacık deniz müzesi gibi bir amaçla kullanılmakta. Kale bilen için söylüyorum Kavala Kalesi ‘ni epeyce andırmakta.

Ardından müdavimlerince tanınan bir şaraphanenin üretim yapılan bölümünü gezdik. Ardından da başta hatunların şarap alma attraksiyonu başladı. Bu arada Bozcaada ‘nın kendi başına bir şarap ekolü olduğunu eklemek lazım. Kıraçlığından dem vurduğumuz adanın kızgın toprağında dört tür üzüm yetişmekte. Rehberimizin kaliteli ve bilgili olması sayesinde aldığım notlar bu konuda yeterli oldu ve fazlaca bir araştırma yapmam gerekmedi.

Kırmızı şarap için kuntra, beyaz şarap için vasilaki ,yemek yada ucuz şarap için çavuş üzümü ve karalahna isimli türlerde üzüm bağları adada yer alıyor. Bazı zevk ehli zatların son zamanlarda merlot,seuvenion gibi fransız menşeeli şaraplar için özel bağlar oluşturdukları da arkadaşların bana yetiştirdiklerinden.  Adada bağbozumu şenlikleride yapılmakta ve bu dönemde zaten pahalı olan pansiyonlar ücretlerini arttırmakta ve feribotlarda uzun süren bekleyişler söz konusu olmakta. Bu nedenle adaya erken saatlerde gelmeli , gün batmadan ( eğer kalmayacaksanız ) dönmeli.

Serbest zamanda kendimi burada da sokaklara attım. Ailem yöresel nesnelerin alışverişini yapa dursun ben sokaklardayım. Anlatmamak olmaz burada salto marka domates reçeli satılmakta. Domates reçeli nasıl bir şey diye sormayın evde duran kavanozu ne bir kere açtım nede tadına birkez baktım. Ayrıca karpuz ve akasya reçeli gibi alternatif reçeller üretilmiş bu adada.

Ben kendi yoluma gideyim. Talay Şarapevinin yakınındaki sokakta özel bir müze var. İçerisini gezmek büyük 5, öğrenci vb 2,5 YTL. Bozcaada sevdalısı Kadıköylü bir genç tarafından yönetilmekte. İçinde çok gezmediysemde hızlıca görüntüleri aklıma yazdım . Ada ve tarihi ile ilgili çizimler ,fotoğraflar yer alan eski tarz bir rum evi bu.

Buradan parke taşların üzerinden yürümeye devam ederek Pantaleimon kilisesine ulaşıyorsunuz. Yine 19.yy tipi bir rum kilisesi. Kapısı kapalı olduğundan girip gezemedim. Dolayısıyla yöre rumları ile istanbul rumları arasındaki ikonografik fark ve benzerlikler üzerine bir yorum yapma şansım olamadı. Adanın güzel ve zarif sokakları var. Rumlar ve Türkler -ki her ikisinde de yerli olduklarını yaşlılıklarına bağlamaktayım- bir arada huzurla yaşamaktalar. Kendimi pek çok kez Heybeliada da gibi hissettim.  Kimi sokaklarda evlerin diplerinden çıkıp kah pembe kah mor çiçeklerini dökülürcesine sergileyen begonviller,renkli çiçekleri ile sarmaşıklar bu güzelliği katmerlemekte.

Rum mahallesinden çıkıp öteki yakada gezmeye başladım. Burada 1702 yılı yapımı Alaybey Camii ‘ne geldim. Şortlu olduğum için yapının içine girmedim ama açık kapıdan görüntü aldım. Kesme taştan, kubbesiz ,ahşap çatılı bir yapı. Tek şerefeli bir minareye sahip. İç süslemeler kalem işi . Bahçesinde küçük bir hazirede ada için önemli kişiler yatmakta.

Buradan biraz daha ötede yer alan ve biraz daha eskice bir tarihe sahip Köprülü Mehmet Paşa Camii ‘ne ulaştım. Bunun kapısı kapalıydı ve bende tan bahçeye girerek görüntü almaya çalıştım. Bu yapıda diğeri gibi özelliklere sahip ama yapım tarihi  1655. Her iki camininde sıkı bir şekilde restorasyan geçirdikleri belli olmakta.

Bence ada topu topu bu kadar. Ama bir kez olsun uğranıp gezilmesi gereken güzel bir yer.

 

Yeni bir gün yeni bir mekan .Sırada Bergama var. Akçay ile Bergama arası epeyce bir yol gidilmekte. Ama Bergama ‘ya daha ilk girişte bir farklılıkların söz konusu olduğu farkediliyor. Beylikler döneminin hafif Bizans öykünmeli mimarisindeki hamamlar, cami kubbeleri  kendini gösteriyor.

Daha çok siyanür ile altın aranması faaliyeti ve buna karşı kimi kesimlerin protesto hareketleri ile bilinen kasaba aslında tarihi ve turistik açıdan da bir hazine. Kasabanın içerisinde kızıl kilise de denilen günümüzde bir kısmı müze bir kısmı da cami olarak çalışan büyükçe bir yapı var. Kiliseden öncesinde paganist bir tapınak olduğu görülmekte. Selanik ‘teki rotundanın bir benzeri.

Bahçesinde türlü antik parçacık ,türlü Türklere ait mezar taşının kırılmış parçası lalettayn bir şekilde yatmakta yada duvarlara yaslanmış durumda.

Dediğim gibi Bergama farklı bir şehir. Şehrin yollarında ilerlerken evlerine bakıldığında da bu kendini belli ediyor. Pek çok yerden farklı olarak değişik bir taş işçiliği ve kapı girişleri görülmekte. Yörede halıcılık vb de gelişmiş. Kasabanın içinde ,içindeyken dikkat çekmese de antik tiyatrodan bakıldığında rahatlıkla görülebilen bir iki tümülüs de var.

Kasaba çıkışına doğru da birde müzesi bulunmakta.

Kasabanın içinden dar, virajlı ama rahatsız etmeten bir yolculuk ile tepeye, antik kente varılıyor. İlerideki zamanlarda kasabadan buraya bir teleferik sistemi kurulması düşünülse de destekçilerinin ve muhaliflerinin oldukça hararetli tartışmaları söz konusu.

Bergama Pergamon şehrinin adının zamanla bozulmasıyla ortaya çıkmış. İsim kökeni olarak Luvice Parga(u)ma kelimesine dayandığı Bilge Umar tarafından söylenmekte. Anlam olarak yüksek yerin halkı olduğu aynı yerde belirtilmiş. Antik şehrin tamda tepede olduğu görülünce hak veriyoruz.

Pergamon sözcüğü her ne kadar Bergama ‘ya dönüşmüşse de parşömen kelimesinin kökeninde de bir yeri var. Yörenin kadim sakinleri, Mısırlıların papirüsüne karşın kendileri başka türlü bir kağıt üretmiş ve devasa bir kütüphane kurmuş. 40 ila 220 bin tomar parşömenden oluşan bir kütüphaneden bahsedilmekte.  Muhtemelen gelen geçen fatihlerin yakıp yıkması sonucu kitaplar yitirilmiş olmalı. Yine bir rivayet kitapların Antonius ‘un Kleopatra ‘ya hediye olarak verildiği; kraliçenin de bunları İskenderiye ‘ye naklettiği şeklinde.

Ama Bergama ‘yı aklımıza sokan, arkeolojiden bihaber kitlelerin bile adını bilmesini sağlayan anıt şu an yerinde yeller  esen Zeus sunağı.

Tapınak, Bergama kralı II.Eumenes tarafından MÖ 197 ile 159 arasında inşa ettirilmiş. Zaten kısa ömürlü krallığın krallarının adı ya eumenes yada attalos. Neyse Almanlar tarafından yapılan kazılarda 1865 ‘ten itibaren Almanya ‘ya parça parça taşınmaya başlanmış. Berlin ‘de 1871 ‘de sergilenmeye başlanan anıt tam anlamıyla on yılda birleştirilmiş. Bunda Osmanlının umursamazlığı , üst düzey yetkililerin rüşvete açık zihniyeti kadar “altın çıkarsa bizim ,alın taşlar sizin olsun ” anlayışıda yatmakta.

İnternetten kıt almancam ile anladığım kadarıyla Bergamalıların Galatlara karşı aldıkları zafer ile ilgili kabartmalar olan yapı sanılanın aksine sadece Zeus ‘a değil tüm olimpos tanrılarına adanmış. Mermerlerin tek bir usta tarafından değilde pek çok ayrı usta tarından yapıldığı belirtiliyor.

Mütemadiyen bir sonuç çıkmayacağı belli olsa da arada sırada anıt Almanlardan istenir. Almanlar ya duymazdan gelir yada utanmadan anıtın bir dünya mirası olduğu şeklinde açıklamalar yapıp konuyu geçiştirir.  Almanların bu derin ve zarif anlayışını alkışlıyorum. Dünyanın ortak tarihine çeşitli toplama kamplarını sokan ve sanki bunu uzaylılar yapmışcasına görmezden gelebilmeyi başaran bir ulustan başka birşeyi de beklemek bedbahtlık olabilirdi ancak.

Antik kenti gezelim artık. Zamanın ,hırsızların ,Karl Humann önderliğindeki ihtisaslı alman hırsızların epeyce şehri düzlediği görülüyor ilk bakışta. Hadrianus ‘un Trajan adına yaptırdığı tapınağın birkaç sütunu ayakta durmakta.  Yanılmıyorsam Sultanahmet yada Süleymaniye Camilerinin yapımında buradan da bir sütun alınmıştı. Ama Aya Sofya daki iki devasa mermer küp bu civarlarda bulunup İstanbul ‘a getirilmiş.

Şehrin sokaklarında dolaşmak keyifli ama güneş insanın tam tepesinde güç gösterisinde bulunurken zorlu olmakta. Eski bir tapınağın içerisindeki kemerli bir koridordan ilerlerken tıpkı Kemerburgazdaki su kemerinin içerisinde ilerlediğim gibi hissettim kendimi. Yazması, bu şekilde anlatması çok güç. Ancak gidildiğinde ,görüldüğünde farkına varılabilecek bir duygu.

Rehberimiz her yeri detaylıca anlattı ama o kadar çok yol gezdik ki çoğu uçtu gitti kafamdan. Tiyatronun önünde giden bir yol var. Stoa ile bağlantılı bir adı vardı. Tiyatro genelde de görüldüğü gibi bir yamaca sırt vermiş bir şekilde inşa edilmiş, 5000 kişi kapasiteli bir yapı. Ama ilginçliği tribünlerinin ( ki antik tiyatrolarda tribün yerine cavea terimi kulanılmakta ) inanılmaz dik olması. Gösteriler sırasında üzerine tentelerin gerildiği, sesin dağılmaması için tribün kenarlarına su güğümleri konulduğu da söylenmekte.

Tiyatronun basamaklarına oturup Bergama şehrine bakmak lazım. İyi bir zumu olan bir kamera yada fotoğraf makinası ile kasabanın detayları daha net görülüyor. Beylikler yada Osmanlı döneminden kalma yapılar, kasabanın nispeten dışında kalan su kemerine benzer kalıntılar, kasabadaki tümülüsler hepsi ne varsa gözlerinizin önünde.

Biz buradan Foça ‘ya geçtik ama eğer Bergama ve yöresini gezmek niyetiyle yola çıkarsanız uğrayabileceğiniz iki yerden daha söz etmek istiyorum.

İlki Asklepsion. Sağlık tanrısı asklepios ‘a adanan tapınakların ve sağlık merkezlerinin adı olduğunu görüyoruz. Burasa da aslında Bergama ‘nın bir parçası olmasına rağmen neredeyse pek çok antik kent kadar büyük bir alanı kaplamakta.

Eski Yunanlılar Bergamadaki Asklepion için “ölümün yasaklandığı ve vasiyetnamelerin açılmadığı yer ” derlermiş. Burya gelen hastalar mutlaka şifa bulurmuş. İnanılmaz bir reklamcılık, halkla ilişkiler örneği. Süreci anlatayım göreceksiniz.

Hastanız avludan tek başına, destek almaksızın yüzyirmi adımlık yolu geçmek zorundaydı. Bunu geçemeyenler ise tedavi edilemez denilerek alınmamaktaydı.

Sonrasında hasta, kutsal olduğu iddia edilen bir su kaynağında yıkanıp temizlenir ;dua edip  adak adar ve rüya görmesi için uyku odalarına gönderilirdi. Hastanın gördüğü rüyanın yorumlanması için uyuması gerekmekteydi. Uyumaya destek olmak için haşhaş benzeri ilaçların verildiğide biliniyor.

Ardından moral motivasyon ağırlıklı terapiler başlardı. Çamur banyoları, güneş, müzik,taiyatro gibi aktiviteler tedaviye destek olurdu.

Anlayacağınız antik çağın sağlık sitesiydi Bergama ‘nın asklepsion ‘u.

Bir başka antik kentte son zamanlarda yakınlarında yapılacak bir barajın altında kalıp kaybolması söz konusu olan Allianoi.

Yortanlı barajının yapımı ile sular altınca kalacak kent zaten Roma zamanında da bir ılıca olarak hizmet vermekteydi. Ani bir sel sonucu meydana gelen heyelan şehri kaplamış ve istilacıların yağmasından da korumuş.

Allianoi intikaları oynadığı için gittiniz, gittiniz…

http://www.allianoi.org

Artık Foça ‘ya vardık.  Bergama ‘dan Foça ‘ya dek uzanan yol kuraklığın çatlatığı topraklar,susuz akarsu yatakları , yangından hasar almış orman kalıntıları ile eşlik etmekte yolculara.  Hatta yol üzerinde sağ tarafta bir Pers generaline ait ,tel örgüler arkasında duran birde anıt mezar var.

Foçada uzun süre kalmayacağız ,kısa süreli bir tekne turu yapıp birkaç koyda yüzeceğiz. Foça ‘nın limanına giderken kasabanın meydanında limana sapan yolda, sol köşede turizm ofisi var. Oraya uğrarasanız size Foça da görebileceğiniz tarihi mekanları gösterir bir harita temin edebiliyorsunuz. Foça tarihi açıdan oldukça zengin. Sağda solda pek çok tarihi kalıntı var haritaya göre. Fakat bizim hedefimiz denizde.

Ama kasabayı anlatmamak olmaz. İnanılmaz derecede sakin  bir tatil yöresi.Denizden tekneyle açılırken ardıma baktığımda sanki Burgazada ‘yı görmüş gibi oldum. Rumlardan kalma olduğu aşikar kesme taştan inşa edilmiş evleri ve binaları oldukça şirin. Kasabadan ordumuzun en vurucu birimlerinden amfibi birliklerinin eğitim gördüğü bir de üs mevcut.

Coğrafya ve manzara anlatımına geçmeden biraz tarihi ukalalıklar yapayım.Aslında yörenin ilk sahibi Aeolililer.  Foça , phokeia isminin bozulmuş hali. Yöredeki kimi adalarda da Akdeniz foklarının yaşaması ,yunancada fok balığına phokea denmesi bunun delilleri olarak gösterilmekteysede tarihçilerin babası Heredot akla yatkın başka bir tezle geliyor karşımıza. Buna göre Yunanistanın Dor istilasına uğramasıyla Phokos önderliğinde birleşen Yunanlılar burada karaya çıkarak bir şehir kurmuşlar. On iki ion şehrinden biri olan bu şehir kurucusuna atfen Phokeia adını almış. Çevre şehir ve devletlerle iyi ilişkiler kurarak denizcilik yeteneklerininde etkisiyle sağlam ve geniş bir ticaret ağı kurup hızla zenginleşirler.

Bu arada Persler batıya doğru ilerlemektedir.  Kısa sürede Persler Phokeia surlarının yakınlarına ulaştılar. Phokeialılar teslim olup esir olmaktansa tüm mallarını alarak şehri boşaltırlar. Önce Sakız Adasına ardından Korsikaya yerleşip ticarete başlarlar.  Hatta bu sırada Marsilya şehrini de kurarlar. Rivayete göre Fransızların ulusal dimgesi olan horoz aslında Phokeia kökenlidir, çünkü Phokeialılar gemilerine , evlerine uğur getirmesi için horoz resimleri vb asarlarmış. Neyse Korsika pekte uğurlu gelmez ve bu kezde Kartacalılar başlarına bela olup savaş açarlar ve tüm Phokeia donanmasını yok eder. Kalan Phokeialılar ise çoktan tüm direnişlerine rağmen Pers yönetimi altına girmişlerdir. Ta ki İskenderin Anadoluya girip Persleri alt etmesine dek.

Sonrasında Roma ve Bizans hakimiyetine geçer. Bizans menfaatleri icabınca burayı Cenevizlilere verir. Onlarda burada var olan kaleyi iyice berkitip limanı büyütürler. Başlangıçta Selçuklulara, Saruhanlılara ve Osmanlı ‘ya vergi vererek ayakta dururlar. Ama Fatih buraya gelir ve bu süreci sonlandırır.

Kasabayı ele geçiren Fatih bugün denizden bakıldığında sağ tarafta kalan kaleyi onartıp birde kendi adıyla anılan camiyi yaptırır.

Küçük, sevimli teknelerle Foçanın etrafındaki adalarda turlanmakta. Eşek Adası,fener ve incir adası alalade, kıraç adalar. Hayırsız ada denilen ada ise belirli bir açıdan bakıldığında profilden atamızı andırmakta. Bu konuda gerçekten ciddiyim, benzerlik şaşırtıcı.

Ama en meşhur,en büyük ve en etkiliyici ada Orak adası. Gerçektende bir orağı andırmakta. İnce bir sırt denizi yarmış. Adanın açık denize bakan tarafı ise rüzgarın ve dalgaların etkisiyle zımparalanmış gibi hafif pembemsi bir duvara sahip. Meşhur fok balıklarının yuvaları burada. Fakat tekne sahibi  ile yaptığım konuşmada bu hayvanların çok seyrek görülebildiği ve görebilmek için uzunca bir süre sessiz ve hareketsiz beklemek gerektiğini öğrendim. Bana göre değil demekki.  Bu seyretmeye doyamayaağınız kayalıkların bir adı da Siren Kayalıkları…

Ege mitolojisiz anlatılamaz. Denizkızları bu kayalıklarda uzanır açıktan geçen gemilere doğru akılçelen bir sesle haykırır denzicilerin akıllarını başlarından alırmış.  Yoldan geçen denizciler  bu sese kapılıp denizkızlarına ulaşmak için yaklaşırken kayalıklara çarpıp denizin dibini boylarmış. Sanırım Argonotlar mitolojik seferlerinden geriye dönüşlerinde buradan geçmek zorunda kalmış. Baş kahraman ( adamın adını unuttuğum epey belli oldu sanırım )( Odyseus, geçte olsa hatırladım ) tüm adamlarının kulağını balmumu ile tıkamış kendisinide geminin seren direğine sıkı sıkaya bağlatmış. Her ne olursa olsun damlarının kendisini çözmemesini de emretmiş. Yelkenli geçerken deniz kızları feryatlarına başlamış. Kahramanımızın içi gitmiş ama nafile; sucuk gibi bağlıymış. Gemi uzaklaştıkça deniz kızlarının feryatları tizleşmiş ve derinleşmiş.

Buradan varaağımız sonuç uzun süre kadınsız kalan denizci milletinin gözüne fok balıklarının bile ne kadar alımlı göründüğü. Ya Yunan denizcilerinin ciddi göz problemleri  vardı yada gerçekten kadınsızlık başlarına vurmuştu.  Aman diyorum. J

Tekne ile bir kıyıya yaklaştık ama biraz açığında demir attık. Temiz, dalgalı, kumluk bir yer. Tabii boyu geçince kum olsun ,yosun olsun pek farketmemekte. Fakat kıyı sanki Lost adası. Kıyısa bembeyaz ince bir kum güneşin altında parlak bir şerit oluşturmuş, ardında ise palmiye mi hurma mı çözemediğim büyücek ağaçlar sıralanmış. Foça değilde Havai deseler burası için inanmamak, kanmamak mümkün değil.

Dönüşe geçildi. Ağaçlık kıyıda kimi noktalarda çok büyük tatil köyleri var. Ama Bodrumdaki , Marmaris gibi yörelerdeki gibi coğrafyadan bağımsız değil. Keşke tepelerde ağaçlarla kaplı olabilseydi.

Orak Adası ‘nın arkası açık denizin etkisine korunaklı bir durumda. Burada da açıkta demirledik ve bu kez denize girdim. Rüzgarın hızlı esmesi pek çok sörfçü ve yelkenciyi buraya çekmiş. Sörflerin rengarenk yelkenleri ,sürekli yer değiştiriyor olmaları adeta rüzgarda savrulan çiçek yapraklarını andırmakta. Adanın arkasında olmamıza rağmen sudaki akıntının oldukça güçlü olduğunu belirtmeliyim. Teknenin kaptanı ile konuşurken Foça hakkında epeyce bilgi edindim ama bu esnada akıntının da beni tekneden epeyce açığa savurduğunu gördüm. İyi yüzme bilmeyen birisi için pekte uygun değil.

Dönüşün son aşamalarında yani Orak Adasının arkasından çıkıpta Foça ‘nın korunaklı koyuna girene dek kısa bir süre açıktan gelen sert dalgalar epeyce hırpalamakta. Teknenin en önünde dururken tüm direnmeme rağmen dalgalar nedeniyle deniz tuttu. Oğlum ve eşimin bu durumdan hiç rahatsız olmadığını görünce rahatladım.

Foça da iskeleye yanaştık. Artık gitme vakti. Foça da iskan zorlu imiş. Çünkü her nereyi kazarsanız kazın tarihi birşeyler çıktığından bu yola gidilmiş. Sahildeki eski okulun yıkılıp yerine bir arkeoloji parkı yapılacağını da öğrendim.

Rivayete göre Foça da bir taş mı, bir toprak parçası mı bir şey varmış. Rastlantı eseri üzerinden bir kez geçtiğinizde Foça ‘ya bir daha gelmek istermişsiniz. Tahminen ben basmış olmalıyım, çünkü Foça ‘nın kara tarafını gezmek için tekrar gelmeyi düşünüyorum.

Birde biraz daha kuzeyde Yeni Foça diye bir yer var. Tekirdağdaki ruhsuz yazlıklarla kaplı bölge gibi bir izlenim bıraktı bende. Ama eski Foça ‘dan Yeni Foça ‘ya giden yolda tekneyle aralarında gezdiğiniz adaları ,o muhteşem koyları tepeden izleme şansına sahip oluyorsunuz. Biraz daha kuzeye giderek Aliağa rafnerisinin yakınından doğuya saparak Akçay ‘a dönüyoruz.

 

 

Ağustos 19, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Ionya Turu

Priene Priene Priene MiletMilet Milet Milet İsa Bey CamiiDidim ( Dydima) Didim ( Dydima) Didim ( Dydima)Didim Camii Bafa Gölü Bafa GölüAphrodisias Aphrodisias AphrodisiasPamukkale Pamukkale KuşadasıEfes Efes Şirince

Kapsamlı ve yorucu turlardan birisi de iyonya turları. Bu turların içeriğinde İyonya medeniyetini oluşturan Milet, Efes gibi antik kentler gezilmekte. Bu tur normal dönemlerde olan turlardan değil ne yazık ki. Ama turun içerisindeki Şirince ,Efes gibi yöreler başka turlar içerisinde de varsa da Priene, Didim,Afrodisyas gibi yerler için bu tura katılmak gerekmekte.

Tur için yine gece yarısı ailecek yola koyulduk. Güneye giden tüm turlarda olduğu gibi yaş ortalaması oldukça düşük. Çok sayıda da, öğrenci değişim programı ile ülkemize gelen Polonyalı ( önceleri Rus sanmıştım ) bir öğrenci grubu vardı turda.

İlk dinlenme molasını sabaha karşı Selçuk kalesinin yakınlarındaki ,tren yolunun yanından geçtiği büyükçe bir tesiste alıyoruz. Yöresel incik boncuk,sabunlar ve Şirince şarapları vb satın alma imkanınız var.

Selçuk Kalesi geniş bir alanı kaplamakta. Sanırım Ayasuluk diye bir ismi daha var. Bizans yapısı bir kale alma Selçuklular tarafından alındığında ve sonraları Osmanlı zamanında da iyice tahkim edilmiş. Selçuk ,Malazgirtten sonraki ilk çeyrek yüzyıl içerisinde ele geçirilmiş sonrasında da bu yakınlarda Bizansla yapılan bir savaş sonrasında alınan ağır bir yenilgi karşılığında bırakılmak zorunda kalınmış.

Buraya yakın ,tepelerin üzerinde (Kalealtı denilen mevki ) bir kale daha var. Bu kale her yöne çekilen efsanesiyle Keçi Kalesi olmalı. Kızılhisar da denilmekte. Öyle bir zirvede ki ne buralarda dolanan bir işgal ordusu bu kaleyi kuşatabilir nede kaledekiler ta o tepeden inip rakip orduya saldırabilir. Gelelim efsanesine. Fakat peşinen söyleyeyim hikayenin her versiyonunda kuşatanlar ve kuşatılanların isimleri değişmekte. Neyse kale alınmaz bir yerde olmasının avantajı ile bir komutanı cezbeder (bazı versiyonlarda da kale komutanının güzel bir kızı da vardır. ) Kalabalık bir ordu ile dağın eteklerinde kamp kurar. Oysa kaledekilerin uzun bir kuşatmayı yada inatçı bir saldırıyı göğüsleyebileceği bir askeri gücü yoktur. Ama denildiği gibi bir ordunun gücü düşmanının bildiği kadardır; kaledekiler ,kalede tutulan keçilerin üzerine fenerler ,meşaleler bağlayıp gün doğumuna yakın alacakaranlıkta yamaçtan aşağıya sürerler. Kuşatanlar uyku sersemliği içinde ,karanlığında etkisiyle bu gürültücü kalabalığı görünce paniğe kapılıp dağılırlar. Bunun ardından kaledeki atlılar bir huruç hareketi deneyerek kuşatanları bozgunu uğratıp kaçırırlar.

Neyse İzmir üzerinden Priene antik kentine geliyoruz. Hava oldukça sıcak ama yapacak bir şey yok. İki bin yıl önce deniz kıyısında olan bu şehir onca zaman Menderes Nehri ‘nin taşıdığı alüvyon ile oluşan ovanın gerisinde kalmış.Önce bu kentlerle ilgili bilgiyi verip gözlemlerime geçeceğim.

Priene (şimdiki ismi. Samsun Kale) Mycale Samsun Dağı eteklerinde kurulmuş bir İyon şehridir. Şehir Menderes nehrinin 10 km kuzeyindedir. Şehir kurulduğunda deniz kıyısındaydı. Menderesin alüvyonu nedeniyle şehir şimdi kilometrelerce kara içerisindedir.

Belus un oğlu Aegyptus yönetiminde İyonlar tarafından kurulduğu kabul edilir. Şehir sonra Lidya lı Ardys tarafından alınır.MO 6. yy in ortalarında şehrin "Bilge"si Bias yönetiminde, şehir tekrar canlandı ve zenginleşti. MO 545 yılında Pers Kralı Cyrus (Kurash) tarafından ele geçirildi. Şehir Perslere karşı İyon Başkaldırısı na (MO 499) 12 gemi ile katildi. Komşusu Samos (Sisam) ile ortaya çıkan anlaşmazlıklar ve Büyük İskender in ölümünün ardından çıkan karışıklar dolayısıyla şehir güçsüzleşti. Roma 155 yılında şehri, Bergama (Pergamon) ve Kapadokya krallarının elinden kurtarmak durumunda kaldı.

Kapadokya kralının asi oğlu Orophernes, Romalıların şehri alması ile Priene’e gömdüğü hazinesine ulaştı ve adak olarak şehirdeki Athena tapınağını onardı. Roma ve Bizans yönetimi altında zengin bir şehir olarak kaldı. 13. yyda şehir Türklerin eline geçti.

İngiliz (sanat ve eski eser ticareti yapan ve Francis Dashwood tarafından kurulan) Dilettante Sosyetesi 1765 ve 1868 de, taraçalanmış planlı şehrin kalıntılarını araştırma ile görevli bir grup gönderdi. Bu grubun çalışmaları ve daha sonra Berlin Müzesinden Theodor Wiegand (1895-1899) ın çalışmalarından sonra şehrin tamamen soyulduğu ve harap edildiği görülüyor.

Şehir, 4. yy da tekrar kuruldu. Şehrin yeni planı, yolların birbirini dik açı ile kestiği bir dikdörtkendir. Bu plan günümüzün modern şehir planı Grid in öncüsünü oluşturur. Şehrin üzerine kurulduğu dik yamaç güneye bakar. Şehrin Akropolis’i 230m yukarıdadır. Şehir güvenlik kuleleri olan 2 metre kalınlığında taş duvar ile çevrilidir. Şehre giriş, üç ana kapıdan yapılır.

Akropolisin aşağısındaki yamaçta Demeter tapınağı bulunmakta idi. Şehrin, 7m genişliğinde doğu-batı doğrultusunda altı ana yolu ve buları dik kesen genişliği 3.5m olan 15 tali yolu vardır. Şehirdeki tüm kavşaklar arasındaki mesafe aynıdır. Dolayısıyla şehir 80 eşit alanlı bloğa ayrılmıştır. Özel evler, her bloğa sekiz ev seklinde düzenlenmiştir. Şehirde temiz su ve kanalizasyon yapıları açıkça görülebilir. Priene evleri ile eski Pompei evleri arasında benzerlikler vardır. Athena Polias tapınağı, şehrin bati yarısında, ana yolun kuzeyinde yüksek bir terasa kurulmuştu. Yüksek bir isçiliğin eseri bir merdivenle çıkılan bu tapınak ön yüzünde 6 kolonu bulunan (hexastyle) bir yapıya sahiptir. Tapınağın mimarı aynı zamanda Dünyanın Yedi Harikasından biri Mausoleumun da mimari Pytheostur. 1870 te Athena heykelinin kaidesinin altında, Kapadokya tarafından yapılan restorandan kalması olası, Orophernes resimli gümüş yirmi-drahmiler ve bazi mücevherler bulunmuştur.

Ana yolun bir yanında, yüzü yola bakan bir seri toplantı binaları diğer yanında ise güzel bir alışveriş merkezi vardır. Kuzeyde, Belediye binaları, Roma tipi gymnasium ve iyi korunmuş bir tiyatro vardır. Şehir planının ortasındaki tüm yapılar gibi, Isis ve Asclepius tapınakları tamamen harap haldedir. Büyük bir stadyum, şehrin en alçak yerinde, güneyde duvarların içinde kurulmuştu ve İyon zamanından kalan gymnasium ile bağlantısı vardı.

Küçük ama güzel bir tiyatrosu var. Küçük diyorum ama 5,000 kişilik. Küçük bir anekdot vereyim. Yıllar önce Zeki Alasya – Metin Akpınar filmlerinden birinde kahramanlarımız evlerinden atılınca İskender ‘in evine taşınmışlardı. İşte o evde burada girişe göre saat 11 yönündeki yamacın aşağısında kalmaktaymış. Mış diyorum ben bir türlü göremedim.

Buradan bir sonraki durağımız Milet (Miletos )

Milet’ ismi mitolojik açıdan "Apollon" ile ilgilidir. Apollon ile Girit Kralı `Minos’ un kızı `kakallis’ Akakallis’in üç çocuğundan biri olan `Miletos’a, Minos’ un kötülük yapmaması için onu dağa bırakır. Çocuğa kurtlar bakar. Daha sonra çobanların büyüttükleri Miletos, Anadolu’ya , gelerek Menderes Nehri’nin kızı `Kyane’ ıle evlenerek `Miletos’ şehrini kurar. Milet M.Ö 7 ve 6 yy.’da en parlak dönemini yaşamıştır. Miletliler, özellikle M.Ö.  6.yy.’da deniz ticaretini ele geçirmelerinden sonra Akdeniz ve Karadeniz’de kurdukları koloniler sayesinde etkinliklerini çoğaltmış ve zenginleşmişlerdir. Giderek Milet, İyon dünyasının başkenti haline gelmiştir. Milet, döneminde Anadolu’nun en önemli bilim, kültür, ve ticaret merkeziydi. Kendisi bir koloni şehri olarak kurulmuşken Milet, Karadeniz kıyısında Plinus’ un bildirdiğine göre Milet Kenti yaklaşık 90 koloni kurmuştur. Bunların arasında "Sinop" , "Trabzon"; Giresun’ gibi şehirler vardır Milet . Lade Deniz Savaşı’na 80 gemi ile katılmış tüm donanmasını yitirmiş ve zaferi kazanan Persler M. Ö. 494’de kenti bu arada Apollon Mabedi’ni de yakıp yıkmışlardır. Klasik dönemde önemi büyük ölçüde azalmış olmasına karşın Milet Hellenistik Dönem’in ticaret,  sanat ve bilim alanında başta gelen merkezlerden biri olmuştur. Roma çağında bağımsız bir kent olarak `Asia Eyaleti’ nin yani `Batı Anadolu’nun belli başlı metropollerinden biri sayılmıştır. `Laimos Ktirfezi’nin, M.5.3 yy.’da dolması üzerine körfez çevresindeki Priene’, `Myus’ `Herakleia’ gibi kıyı kentleriyle birlikte Milet de sönükleşmiş ve küçülmeye başlamıştır. `Bizans  çağında küçük bir köye dönüşmüştür.

 Bizans Mileti kendi sınırları içine almış ise de Karia’daki `Menteşeoğulları Beyleri’nden `Orhan’ Milet’de kendi adına sikke bastırarak şehrin adını `PLATA’ (Bugünkü BALAT) diye yazdırmıştır. Osmanlı Padişahı II. Murat, Menteşeoglu Beyliği’ ne son verince Platia `Osmanlı idaresıne geçmiştir. Balat da 1369 yılına kadar bir bağımsız ‘Metropolit vardı Bu yıldan sonra Metropolit, `Afrodisias’a taşınmıştır.

Günümüzde görülen kalıntılar daha çok Roma Dönemi’ne ait. 15.000 seyirci alabilen tiyatrosu, Anadolu’nun en büyük Roma hamamı, şaşırtıcı büyüklükteki pazar yeri Milet’in görkemini gözler önüne serer.

Tiyatro binası inanılmaz deredece etkileyici.Özellikle tiyatronun seyircilere ayrılan kısımlarının altında kalan koridorlar modern bir stadyumu aratmayacak şekilde inşa edilmiş. Düzenli, hafif loş koridorlar bir uçtan bir uca uzanmakta.

Bu uçlardan birine ulaşığınızda onca hamamlık arazinin ötesinde hafiften üzerini otların kapladığı bir kubbe görülüyor. Başlangıçta bunu da hamam kompleksinin bir parçası sanabilirsiniz. Dikkatlice baktığınızda aleminde birde leylek yuvası göreceğiniz bu yapı meşhur Menteşoğlu İlyas Bey ‘in camii. Aslında külliye iken depremler ve zamanın darbeleri ile bunların çoğunu yitirmiş. Ellili yıllarda yaşanan son depremde minaresi de yıkılmış. Bir bayan ile beraber camiye gittik. Restorasyon yapılmakta. Ama acıdır ,bahçede bulunan 5-6 yüzyıllık mezartaşları kırılmış, bir yerlere savrulmuş yatmakta. Bizim milliyetçiliğimiz, geçmişe saygımız bu kadar.

Caminin tek bir kubbesi var. Tamirat nedeniyle kubbenin altına girilemiyor. Bununla beraber cami kapısında ve pencere pervazlarındaki gometrik desenli işlemeler görülmeye değer.

Buradan sonra yolumuz günümüzde bir tatil beldesi olarak tanınan ama İyonya ‘nın kehanet merkezlerinden Didim. Burada turun ilk öğle yemeğini yedik. Didim ‘in koyları da övülen yerler arasında. Altınkum, gümüşkum, akkum bunların başlıcaları. Bir de Akbük diye bir yer var . Neyse Didimde gezeceğimiz yerlerin arasında Apollon Tapınağı ve yanıbaşında Rum kilisesinden devşirilen bir cami var. Görülen o ki yerleşim tüm bu antik kentin üzerine kurulmuş.

Şehir Milet ‘liler tarafından kurulmuş. Efes ile Milet arasındaki ticari ve kültürel bazdaki çılgın rekabette Miletlilerin Efeslilerin Artemis tapınağına karşı ellerindeki kozları olmuş bir bakıma.

Sonrasında Karya toprakları içerisinde görülen yöre Arap ve ardından Osmanlı akınları sonucunda 1.Haçlı seferine dek Türklerde kalmış. Menteşeoğulları kesin olarak yöreyi ele geçirince 1950 ‘lere dek yoranda adıyla anılmış. Anlatılanlara göre mübadeleye değin Rum nüfus daha baskın bir orandaymış. Alman ve İngiliz arkeologların nakliyele işlemlerinde bir köprü başı olarak kullandıklarıda ayrı bir detayı yörenin.

Elde kalan en sağlam yapı Apollon tapınağı. Apollon bildiğiniz gibi Artemis ‘in ikiz kardeşi ve sevgilisi. ( Yunan mitolojisi ,doğal karşılamalı ) İon şehirlerininde kehanet işlemleri için kullanılmış merkezi tapınaklarından birisi. (Oracle olarak anılan tapınaklar ) Tapınak tam anlamıyla bitirilememiş . Ama her bir sütunun işlemesi ,her bir ayrıntı büyük bir zevkin ve zenginliğin işareti. Tapınağın arkasına geçen her iki koridorda da duvarlarda ,tapınak yapımına destek veren köle sahiplerine ait olduğu söylenen işaretler var.

Tapınağın bahçesinde bilicilik (kehanet ) kuyuları bulunmakta. Buraya toplumun en altından en üstüne ,her kesimden geleceği merak eden vatandaşlar gelmekteydi.

Arka tarafta pek çok monoblok taş var. Zamanın şamarını yemiş bu taşlarında üzerlerindeki işlemeler zarif.

Tapınağın çevresinde meşhur medusa başlarından birkaçını görmeniz mümkün.

Ben boş durmadım ve tapınağın karşısındaki camiye de girdim.

1850 sonrası yapılan Rum kiliselerinin bir benzeri bu da. İçerisi beyaz badana ile kutsanmış ve islamlaştırılmış. Bununla beraber sütunların dibinde bir yerde hayal gibi bir görüntü seçilebilmekte. Büyük bir hacmi var ve iki katlı.

Buradan da Herakliae anti kentini gezmek için Bafa Gölü ‘ne uzandık. Bodrum ‘a giderken yolun solunda bize eşlik eden sevimli gölde kirlilikten payını fazlasıyla almakta. Etrafındaki zeytin işleyen fabrikalar ve yem fabrikası size bu yolculukta kokularıyla eşlik etmekte. Katı ve sıvı atıklar ne yapılmakta sorusunun cevabı tahmin edilebilir.Fakat eskiden yılan balığı rekoltesinin yüksekliği ile anılan gölde konuştuğum balıkçılar aynı cevabı vermekte. “Tek tük, arada sırada.”

Neyse güzelliklerden bahsedelim. Göl etrafındaki antik kalıntıları , Kapadokya ‘yı andıran yamaçları ve önemli bir kuş gözlem merkezi olmasıylada anılmakta. Ay tanrıçası Selene ile çoban aşkı endymion burada buluşurmuş. Bundan dolayı mehtaplarda gölün muazzam bir güzelliği olduğu anlatılıyor. Gün batımı ve doğumu sırasında çekilen pek çok fotoğrafını gördüm. İnsanın romantizmi azıyor , idiller ,egloglar yazacağı pastoral düşlere sürüklüyor manzara.

Gölde yarım saat kadar süren bir tekne turu yaptık. Göldeki bir iki adada olsun etrafındaki bazı yerlerde olsun , her yerde antik kalıntılar var. Adaların birinde tam su sathında sadece bir kapının kaldığı kalıntılar var. Sanki Nasrettin Hoca türbesi. Ayrıca her yalçın kayanın üzerinde bir kale bulunması da ayrı bir enteresanlık. Üç kadar kaleyi rahatlıkla sayabildim. Yıkılanlar ve göremediklerimi Tanrıya emanet ediyorum.

Bu günlük tur bu kadar. Gecelemek için Kuşadası ‘na dönüyoruz. Kuşadası ‘na çocukluğumdan beri gitmemiştim. İlginçtir içerisinde Fethiye gibi antik kalıntılar olmadığından olsa gerek hiç bir şey de hatırlamıyorum. ( Yürümeye başladığım andan beri ülkeyi gezdiren ,pek çok antik kenti görmemi sağlayan anne babama tekrar teşekkürler )

Kuşadası ülkenin en önemli kruvaziyer limanı. Bunu kısmen Efes ‘ yakınlığına tamamen ise Meryem Ana ‘ya bağlayabiliriz. Öte yandan konum olarak İzmir ‘e yakınlığı ,Bodrum ve Ayvalık gibi gözde mekanların aşağı yukarı ortalarında bir yerde olması bunu arttırmakta.

Üzerinde Osmanlı kalesi olan Güvercinada tarihi mekanlardan biri. Rivayete göre Türkler burayı ele geçirdiğinde adadaki güvercin sayısı o kadar fazlaymış ki Burasını Kuşadası olarak adlandırmışlar.

Ayrıca merkezde Osmanlının renki şahsiyetlerinden Öküz Mehmet Paşa ‘nın yaptırdığı bir kervansaray da görülebilir.

Onun dışında merkeze biraz uzakta kalan Kadınlar Denizi yüzmek için önerilmekte. Sahil boyunca da pek çok güzel tesis var.

  Bir sonraki günün ilk durağı Afrodisyas.

Afrodisyas ‘a gidiş yolu Kuşadası ‘ndan çıkınca epeyce sürmekte. İçlere girildikçe köy hayatı daha belirginleşiyor. Hatta yol kenarındaki direklerin pek çoğunda leylek yuvalarını görmekte enteresan oldu.

Afrodisyasa giderken yolumuzu kaybettik. Aslında fena da olmadı. Fakir bir köyü geçtik ve daha da fakir bir köye ulaştık. Fakat daha da ilginci yol üzerinde iki mezarlıkta oldukça eski döneme ait epeycede hasara uğramış mezartaşlarını gördüm.

Neyse yolda yanılmamış olsak yeni yapılan bir müzenin yanından geçip epeyce giderek Afrodisyas ‘a ulaşmış olacaktık. Nette ne yazıkki afro yerine aphrodisias şeklinde yazım söz konusu. Yunanca da F sesi olduğu ph kullanılmasına gerek yok. Afrodisyas varken İngiliz diye bir millet yoktu ki dili olsun. Neyse…

Ören yerinin girişi sanki kurtarılmış bir bölge. Adeta çöldeki bir vaha. Hemen girişte sağ tarafta lahitlerden oluşmuş bir çemberin sergilendiği bir bahçe var. İşçilik oldukça zarif. Girince meydanda gene pek çok lahit göreceksiniz. Sağda ise en sonda mutlaka uğramanızı önereceğim (sonra anlatacağım zaten ) küçük müze binası görülebilir.

Afrodisyas tanrıça Afrodit için kurulmuş bir kent. Dolayısıyla şehrin en büyük tapınağıda aynı tanrıçaya adanmış. Sanat ,özellikle de heykelcilik çok gelişmiş. Kuruluşu MÖ 5. Yüzyıllara dek uzanmakta.Ama tiyatronun kurulu olduğu tepenin bir höyük olduğu ve bununda yaşının 7000 yıllık olduğu son buluşlardan.  3.yüzyılda Karya eyaletinin başkenti oldu ve bir yüzyıl sonrada surlarla kaplandı. 7.yüzyılda önemi azalan kentin ismide paganist dönem esintilerinden arındırılarak Stavropolis (haçkent) ‘e dönüştürülmüş. Sonrasında Karya diye anılan bölge Türk fethinden sonra Geyre olarak aınlmaya başlamış.

Burada çalışmaların önemli bir bölümü Türk araştırmacılar tarafından yapılmış. Gerçi ilk kazmalar 1904 ‘te vurulmuşsa da 60 ‘lı yıllarda Amerikalılarla beraber derin bir araştırma faaliyetine girişilmiş. Türk tarafında bugün mezarını tetrafilionda da görebileceğiniz Kenan Erim çalışmalara başkanlık etmiş. Ara Güler ‘inde biraz parmağı var.

Menderes zamanında fotoğraf çekmesi için gönderilen sanatçı otobüs şöförüyle kavga eder ve yakınlarda bir köye kalmaya gider. Köyde insanların antik taşların üzerinde iskambil vb oynadığını görünce sorup soruşturur ve Afrodisyas ‘ın fotoğraflarını çeker. Yazısını eşine tercüme ettirip yabancı dergilere resimleri gönderir. Yabancı basının üzerine detalı bilgi almak için İstanbul Arkeoloji Müzesine gelir ve orada Kenan Erim ile tanıştırılır.

Şimdi de gezmeye başlayalım. Girişteki küçük meydancığın bitiminde yol ikiye ayrılıyor. Soldan giderseniz önce solunuza bakın. Çıplak sütunlar tek başlarına göğü taşırcasına dururlarken kemerli duvar benzeri yapılarsa onların yakınlarında durmakta.Buradan devam edip hafif bir bayırı çıkarak antik tiyatroya ulaşıyorsunuz. Yaklaşık 7000 kişilik bir kapasitesi var. Sağlamca sayılır ama Miletteki tiyatrodan sonra pek göz kamaştırmıyor.

Buradan yolunuza devam ederseniz belinize kadar gelen otların arasından geçerek hamam kalıntılarını ve onlara su taşıyan künk ve su kemerlerini görebileceğiniz bir alana ulaşıyorsunuz. Burada iki büyük havızda var.Otlar kesilse harika olur ama bunu bir ben mi düşünüyorum anlamış değilim.

Şehir ızgara planlı. Yani New York ‘tan farkı yok. J Yola devam ederek piskopos sarayı denilen yere ulaşıyorsunuz. Aslında burası Roma valisinin rezidansı ama hristiyanlıkla beraber burası piskopasa tahsis edilmiş. Tıpkı Afrodit tapınağının kiliseye çevrilmiş olması gibi. Afrodit Tapınağından geriye beş –altı sütun kalmış sadece. Buranın sağlam sütunları Roma olsun ,Bizans olsun hatta Osmanlı olsun pek çok ardıl hükümdarlığın eserlerini inşa eden sanatçılarca değerlendirilmiş.

Sonraki durağınız Afrodisyas ‘ın en meşhur yapısı olan stadyum. Yapı 1.yüzyılda yapılmış , 4.yüzyılda ise genişletilerek 30,000 kişilik bir hale getirilmiş. Başlangıçta sadece atletizmin dallarında yarışılırken Roma dönemi bu sporlara gladyatör dövüşleri ve vahşi hayvan gösterilerine ev sahipliği yapmasını eklemiş. Dev bir yapı. İnsanın sahaya inip bir uçtan diğerine koşası geliyor. (Sahaya indim elbette ama sıcak nedeniyle koşmadım ) Sporcuların giriş yaptığı tünelin bile insanda bıraktığı haz bambaşka. O tünelden çıkan sporcular farklı olduklarını mutlaka hissediyor olmalılar.

Buradan çıkarak tören kapısına ulaşılabilihyorsunuz. Yapımı 2. Yüzyıl ama tekrar dikilmesi 1991 yılında gerçekleşmiş. Tetrafilion da denilmekte. Bu isim giriş kapısının dört bacağı olmasından gelmekte. Ana tapınak bölümünün giriş kapısı burası.

Afrodiyas ‘ı genel olarak bu şekilde gezebiliyorsunuz. İstenirse daha da derinlere inilebilir ama bunların hepsi zamana bağlı.Son olarak müze gezilmeli. Küçük bir müze. Oğlum koşa koşa girdiği için görevlilerin sevgisini dolayısıyla her yere rahatça girebilme ayrıcalığını kazandı . Karşınıza çıkan ilk oda da bulunan heykeller görülebilir.Ağırlık Afroditlerde tahmin edersiniz. Ama heykellerde sanat had safhada.

Çeşitli filozoflara ait büstler ,yine heykeller derken kazı alanlarnda buluna türlü eşya ve sikkelerin sergilendiği kısma ulaşıyorsunuz. İnsan sikkeleri görünce yerleri biraz eşelemediğine bin pişman olmuyor değil. (Müze küçük ama yinede dağınık gezmişim ) Filozof büstlerinin yanından küçük bir bahçeye çıkılıyor. Burada da çeşitli heykeller,lahitler,frizler türlü antik parça görülebilir. Şirin bir yer…

Buradan otobüslerin park ettiği yere kadar traktörlerin çektiği üstü kapalı romörkler ile taşındık. Değişik bir deneyim J

Günün diğer yarısında Hieropolis yani Pamukkaleye uğradık. Aslında Hieropolis ile Pamukkale hem aynı yer hem farklı yer .Açıklamaya çalışacağım. Otuz yıl kadar önce ailecek pamukkale ‘ye gitmeye çalıştığımızı hatırlıyorum hayal meyal. Günün şartlarında saatlerce yol kenarında sıcakta bir taşıt aracı geçmesini beklemiş;sonunda bir tanesine bindiğimizde ise tavuklarla beraber yolculuk etmiştik. Sonrasında babam şoförle kapışmış adamı gırtlaklarken zorlukla adamı ellerinden almışlardı. Dolayısıyla pamukkale gitmeye yeltenipte gidemediğimiz tek yöre olarak aile tarihimizdeki yerini almıştı.

Neyse Pamukkale ‘ye giderken iki köyden geçilmekte. Standart rehber palavralarından değilse bu köyün evlenecek yaşta kızı olan hanelerinin çatısına testi ,şişe vb konulmaktaymış. Tek bir çatıda bile testi olmasın?

Pamukkale uzaklardan beyaz bir örtü gibi yamaçta beliriveriyor. Beyaz olmasının nedeni yer altındaki bazı gazların yüzeye çıkarken sudaki oksijen ile tepkimeye girmesi ve kalker tabakası oluşturması. Yakınlarda Karahayıt ilçesinde de  sudaki demir oranının fazla olması pamukkalenin kızılımsı versiyonunu oluşturmuş. Gidip göremedik ama kaplıcalarınında namını biliyoruz.

Pamukkale güzelliğinin cezasını da çekmedi değil. Bu güzeliği görmeye gelen turistlerin konaklaması için neredeyse travertenlerin içerisine oteller inşa edildi ve travertenlerden akan su otellere verildi. Doğal olarakta su travertenlerden akmadığı için olması gereken tepkime olmadı ve beyazlıklar yerini kararmaya yüz tutan kayalıklara bıraktı.

İçeri girerken yolun sağında hierapolis antik kenti ,solunda ise pamukkalenin beyazlaşmakta olan travertenleri görülmekte.Yol boyunca epey bir kalabalık ile karşılaşıyorsunuz. Genelde Rus hatunlar kafileler halinde bikinilerle etrafınızdan geçip gidiyor.

Önce hierapolis ile başlayalım. Aslında bir nevi şifa merkezi olarak kurulmuş bir yerleşim burası. Bergama kralı Eumenos tarafından isadan iki yüzyıl önce kurulmuş. İsmi kutsal şehir anlamına gelmekte ama yine efsaneye göre bu kralın karısının adı olan Hiera ‘dan da türediği söylenmekte. Fakat zamanla etrafındaki Tripolis, Laodikia gibi diğer antik kentleri geçmiş. Fakat bu yörenin en büyük afeti olan depremlerden biri olan dek sürmüş ancak. Ardından Ankara ‘da da epeyce bir şey yaptırmış olan imparator Karakalla zamanında burası iyice geliştirilmiş ve Roma zenginlerinin sayfiye mekanlarından birisi haline gelmiş. Yörede Yahudi nüfusun yüksek olduğu ve hristiyanlığın yükselen değer olduğu bir dönemde havarilerden birisi burada yakalanır ve işkence ile öldürülür. Bu da yörenin hristiyanlıkça önemli bir mekan olmasına sebep vermiş. Romalılar aziz için nekropolis alanında sekizgen bir martiryum yaptırmışlar.Fakat en çok bilinen yanı antik dünyanın en büyük mezarlığı olması. Her türlü mezar tipinden iki bin kadar mezardan bahsedilmekte.

Girişte sağ tarafta yaklaşık 10,000 kişilik büyükçe bir tiyatro mevcut.  Yakınlarına gidemediysekte yapının oldukça sağlam göründüğünü söyleyebilirim. İleri de yöre ile pek uyuşmayan,epeyce sırıtan bir müze binası var.Aslında yapı Roma Hamamı üzerine kurulmuş ama pek uyuşmamış bence.

Daha da ilerlendiğinde antik havuz var. Girişi oldukça pahalı. Bir daha gidişte kutsal müzekart ile gireceğim yerlerin başında burası da.

Pamukkale kısmına dönelim. Hemen girişin solunda ince bir suyun süzüldüğü genişçe bir alan bulunmakta. Alanın kenarındaki menfezlerden su daha yoğun akmakta. Burası da ana baba günü. Her türlü insan var. Ama elinizde kamera ile dolaştığınız zaman Rus kadın gruplarındaki hatunlar erotik pozlar vermeye başlıyorlar. Ama gene de ölümsüz güzelliğin peşinde koşarak manzaraya dönelim. Sağ tarafta içlerinde su olmayan ama pamukkale tanıtım fotoğraflarında suların kat kat döküldüğü beyaz travertenler görülüyor. Ta aşağılarda bir yerlerde küçükçe bir göl ,epeyve uzaklarda güneşin tüm haşmetine karşı hala tepesinde buzları açıkça belli olan Honaz Dağı var.

Travertenlerde yürümek hoş. Çıplak ayakla ılık suyun içerisinde dolaşmak , özellikle başımın üstünde beni eritmeye niyetli güneşin tüm işgüzarlığına rağmen insanın rahatlamasını ve yorgunluğunu atmasını sağlıyor.

Kalabalığın dolaştığı yerin biraz daha ötesinde de bir bölüm daha var ama burada gezilmesine yada dolaşılmasına izin verilmiyor.Ama sanki bu kısımdaki su biraz derin gibi geldi bana.

Son gün ise Selçuk taraflarını gezerek dönüş yoluna geçtik. İlkin Kuşadası sahillerini dolanarak yola koyulup meryem ana evine uğradık. Aslında meryem ana ‘nın israilden kaçışı sırasında uğradığı iddia edilen pek çok yer var. Hemen hemen akdenize sahili olan tüm hristiyan devletlerde bir iki sahil kenti yada kasabası bu konuda bir şeyler ortaya atmış durumda. Bunun rivayetinde meryem ananın öldüğü yerin deniz kıyısında bir tepede olduğu yatmakta. Elbette bir iki detayı daha var unuttuğum. Stigmatalardan bir rahibe kadın Anna Katerin Emerick öllürken burayı tarif etmiş. Papazlarda önceleri gizlice sonraları da Osmanlının aczinden dolayı aleni etrafı kazabilmişler.

Çıkışı zor. Turla gelmiyorsanız merkezde taksiye binmek dışında bir şansınız yok. Dini bütün hristiyanların tepeye yürüyerek çıktığını duydum. Ama çıkışınız sırasında Efes ‘inde yanından geçip gidiyorsunuz.

Aslında pek bir numara yok. İki odalı küçük bir şapel. Oldukça yaşlı bir rahip ile neredeyse meryem ana ile çağdaşmış gibi görünen bir rahibe var. Bunlar bu küçük mekanda fotoğraf çektirmiyorlar. Zaten fotoğraflanacak bir şey de yok. Sadece isterseniz mum yakabileceğiniz yerler var.

Dışarıda ise insanların dileklerini yazıp astıkları bir duvar var ki kağıt kaplanmış gibi görünüyor. Ayrıca içene para, aşk, sağlık verdiği söylenen bir çeşmedeki üç ayrı musluktan su içebiliyorsunuz. Rivayete göre meryem ana döneminden kalma bir su bu. Güncel rivayetler ise belediye tarafından döşendiğine dair.

Buradan Efes ‘ e doğru dönerken yolun solunda büyükçe bir Meryem Ana heykeli daha var.

Şimdi Efesteyiz. Roma zamanında uzunca bir süre dört büyük kentten biri olan Efesteyiz. Daha İstanbul bile bir kasaba iken Roma,Antakya ve İskenderiye ile birlikte en büyük dört kentten biri burası. Defalarca başına felaketler gelen bir kent. Tarihi MÖ. Üç binlere dek inmekte. İonyalılarca geliştirilmiş ,Romalılarca limanı dolana dek gözde bir kent olarak kullanılmış.Sonrasında Aziz Yuhanna ( kimi St. Jean demekte direniyor ) ‘nın yaşadığı söylenen noktada Justinianos ‘un günümüzde Selçuk Kalesi taraflarında kalan Ayasuluk tepesinde yaptığı bazilikanın etrafına taşınmışlar. Sonrasında da bir iki kez Selçuklular ve Bizanslılar arasında gidip gelmiş yöre.

Büyükçe bir yer olduğu için yanılma imkanım var . Bununla beraber girişte küçük bir tiyatrosu var. Tabi bu küçük tiyatro en az 5,000 kişilik. Burada bouletarion ve çeşitli agoralarda görülebilmekte.En ünlü agora devlet agorası. Burada devlet kontrolü altında dini ve politik tartışmalar yapılabilmekteymiş.Agoranın ortasında bir tapınak ,batısında da Pollio çeşmesi ve çeşmeye ait bir havuzun olduğu biliniyor. Bouletarion yani meclis binası zamanla konserlerin verildiği bir odeon ‘a dönüşmüş.

Buradan limandaki agoraya değin uzanan caddeye Kuretler Caddesi denilmekte.

Sağda solda korint tarzı sütun başlıklarının üzerinde durmakta olan taşlar ve bunları taşıyan sütunlar sizleri selamlamakta.

Yolun sonunda birbirlerine yakın evlerin yanından geçiyoruz. Önlerinde zemini mozaikli yollar var. Bu yollara Roma döneminde plaza denilmekte. Allahtan günümüzde bu yollarda yürünmesi yasaklanmış durumda. Bu yolların alttan ısıtması olma ihtimali var. Ama en azından bulduğum bilgiler evlerin alttan ısıtmalı olduğu yönünde. Bu da şehrin altının tünellerle bir ağ gibi örülü olduğunu gösterir. Evlerin orjinali üç katlı.

Efes ‘in meşhur mekanlarından birisi de umumi tuvalet. Kadınlı erkekli grupların toplu halde sosyalleştikleri mekanlar. Ayaklarının altından ince bir oluktan su akmakta ve Romalı arkadaşlar bu suyyu süngerleri ile ıslatarak temizliklerini yapmaktalarmış. Pek steril değil. Salgınların neden bu bölgelerde oldukça ölümcül olduğunun bir göstergesi.

Dağınıkta olsa anlatayım. En önemli yapılardan biri Celcus kütüphanesi.1.yüzyılda Aquila tarafından yaptırılmış. Bir kütüphane olduğu kadar Aquila ‘nın Partlara karşı başarılarıda üstlerde gösterilmekte. Girişte dört kutsal olguyu simgeleyen kadın heykelleri var. Sophia (bilgelik), Episteme (bilgi), Ennoia (kader) ve Arete (erdem). Ne yazıkki bu heykeller imitasyon. Orjinalleri Viyana da.  Kütüphanenin zamanında en zengin kitaplıklardan biri olduğu ve rafların kitap tomarlarının en az zarar göreceği şekilde hava sirkülasyonuna izin verebilecek şekilde dizayn edildiği aldığımız bilgiler arasında. Kütüphaneniz karşısında genelev binası var. Çift katlı.Alt kat kadınlara üst kat ise erkeklere hizmet veren odalara sahip. İşin ilginci kütüphanenin altından geneleve giden gizli bir geçidin olması.

Bir şehrin büyüklüğü imparator adına bir tapınak yapılıp bunun bekçiliğininde şehrin kendisince yürütülmesinde saklı. Efes bunu dört kez yaşamış.  Domitian ,Hadrian ve Trajan (dördüncüyü bulamadım ) adına yapılmış tapınaklar mevcut. (Hadrian için yapılmış büyük bir çeşmede mevcut )

Buradan liman tarafındaki tiyatroya ulaşılıyor. Bu oldukça büyük bir tiyatro ve kapasitesinin 25,000 kişilik olduğu söylenmekte. Turistlerin önünde hoplayıp zıplayarak yeteneğimizin karşılığını alkışlarla da aldık. Şaka bir yana bu tiyatroda gladyatör dövüşleride yapılan gösteriler arasında. Geçen on yıl içerisinde Efes ‘te bulunan gladyatör mezarlığıda mekanın ilginçlikleri arasında.

Tiyatroya doğru ticaret agorasından dik gelen bir cadde var. Bu caddeye doğru giderken yolun solunda tarihin ilk reklamı olduğu iddia edilen bazı işaretler var. Reklam genelevin reklamı. Parayı veren düdüğü çalar gibi mesaj taşıyor olmalı.

Ticaret caddesinin diğer adı Arkadiene Caddesi olarakta geçmekte. Uzunca bir cadde. Boyu üç stadion (1800 ayak) kadar. Geceleri de kandiller ile aydınlatılmakta olan bu cadde daha öncede dediğim gibi ticaret agorasına gitmekte.

Efes dediğim gibi çok büyük  bir yer. Gez gez bitecek bir yer değil aslında. O nedenle ne kadar gezerseniz gezin ,unutacağınız pek çok ayrıntı olacak.

Buradan turların klasiği olan yöresel çömlekçi dükkanlarından birisine uğrama olgusunu yaşamak için girdik. Kapadokyada tabakların üzeri verniklenirken burada tabaklar önce cam tozu ile kaplanarak fırınlanıyor. Cam tozu fırında eriyerek tabağı kaplayınca güzel parlak bir görünüm oluyor.

Buradan yediuyurlar mağarasına gidiyoruz. Anadoluda pek çok yerde de olduğu gibi burada da bir yedi uyurlar mağarası var. Burada kapalı bir mekan var ama kapısı parmaklıklarla çevrilmiş.Aradan makinayı uzatarak bir iki çekim yaptım .Sağda hoş bir lahit var. Yukarılarına çıkıp üstten bir poz almaya çalıştım.Fakat yüksek otlarda olabilecek kene (ödleklik ) saldırısı nedeniyle cesaret edemedim.

Ama yamaçlarda çok sayıda mezar var. Girilmedik yağmalanmadık bir tane bile olduğunu sanmıyorum. Hatta Maria Magdelenanın mezarının bile burada olduğu söylenmekte.

Son durak Şirince. Selçuklu fethinden sonra yerleştirilen Bizanslılar yöreyi başkaları ile paylaşmak istemediklerinden nasıl bir yerde yaşadıkları sorularına “çirkince” diye yanıt vermişler. Ama eski adı kirkince. 1930 ‘larda İzmir valisinin talimatı ile adı Şirinceye çevrilmiş. Şimdilerde pek anlatan olmasa da Yunan işgali sırasında köyün rum ahalisi pek bir memnun pek bir mutlu olmuş. Neyse işgalciler sepetlenince büyük bir kalabalıkta kendilerinin yaptıkları başlarına gelir korkusuyla Yunanistan ‘a kaçmış. Kalanlarda mübadele sırasında Kavalalı ve Selanikli Türkler ile yer değiştirmiş.

Selçuktan yaklaşık on dakikalık bir yolu varsa da yol oldukça dolambaçlı ve kaza olduğunda da manevra yapılma ihtimali düşük olduğundan epeyce beklenmek zorunda kalınıyor.

Şu sıralar şaraplarıyla meşhur bir yer. 1-9 Eylül arasında şarap festivalleri yapılmakta. Yörede her türlü meyve şarabı yapılmakta. Gezimiz sırasında eski rum okulu olan şarapevine uğradık. Şarap tadımı yapılıyor elbette. Ben bilindiği gibi şarap gibi alkollü içkilerden uzak bir insan olmama rağmen özellikle karadut şarabının kokusu epeyce beni ikileme düşürdü.

Bu yapının terasından klasik Şirince manzarası alınabilmekte.

Buradan alışverişimizi yaparak köyün çarşısına süzüldük. Benzeri pek çok yer gibi Şirince çarşısında da yöresel sabunlar, el işi örgü çanta ,elbise gibi giyim eşyaları ve zeytinyağı vb satılmakta. Evler genelde beyaz. İki kilisesi var. Gidemediğim için net bir şey diyemiyorum ama Aziz Dimitrios ortodoks ,vaftizci yahya ise katolik kiliseleri imiş. Bir rum köyünde iki karşıt kilisenin bir arada durması bana gerçekdışı göründü.

Yoksa benim gözümde İstanbuldaki Polonezköy gibi bir yer. Fazlaca bir farklılığı yok ama reklamı oldukça iyi yapılmakta. Sit alanı kapsamında olduğu için binalarda tamirat ve tadilatlar özel izne bağlı.Halkta bundan epeyce bezmiş. Yapılaşmanın serbest olmasını istemekteler. Acaba yapılaşma serbest bırakılsa burada da ipin ucu kaçacak mı yoksa  yerli halk turizmin yaşayabilmesi için gerekli dengeyi kurabilecek mi?

Sonuç olarak bu gezi oldukça yoğun ve bir o kadar da yorucu idi. Sadece Selçuk  ve etrafının gezilmesi başlı başına bir etap. Selçuk ‘un içerisinden geçerken bile pek çok Selçuklu ve ilk dönem Osmanlı tarzı hamam ,cami vb görülebilmekte. Fakat bunların içerisinde en ünlüsü Aydınoğlu İsa Bey ‘in yaptırdığı cami.

Temmuz 16, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Ankara 2008

Kocatepe Camii Kocatepe Camii  Anıtkabir Anıtkabir 

Anıtkabir Anıtkabir - Aslanlı Yol Atatürk Orman Çiftliği - Hayvanat Bahçesi

Atatürk Orman Çiftliği - Hayvanat Bahçesi Anadolu Medeniyetleri Müzesi Anadolu Medeniyetleri MüzesiAnadolu Medeniyetleri Müzesi Ankara Manzaraları Ankara Kalesi

Ulus Atatürk Heykeli Roma Hamamı August Mabedi Juliaus Sütunu

Etnografya Müzesi Etnografya Müzesi

Ankara ‘ya gitmek için kardeşimle yola çıktık.

23:30 ‘da Haydarpaşa ‘dan kalkan Fatih ekspresi pek çok yönden avantajlı bir araç. Ankara Garı ‘na 07:30 gibi varıyorsunuz. Kompartımanların solunda çiftli sağında ise tekli koltuklar var. Tekli koltuklarda 220 V. luk prizler ve internette mevcut. Bu lükse yalnızca 26,50 YTL  ödeyerek ulaşabilmeniz , aracın bir nevi öğrenci servisi niteliğinde olması da artıları.

Bununla beraber tüm gece tepenizde ışığın açık olması ve klimaların yaptığı buz gibi soğuk ise eksileri. Hoş,tüm pulmanlarda gece yolculuklarında ışık açık olmaktaymış  ama soğuk için tedarikli olmak gerekiyor. Zaten yolculuğumuz Ankaraya. Tedariksiz olmaz denilen yerlerin başında gelen bir şehre doğru.

Yolculukta biz Türklerin çabucak kaynaşma ,bir bütün olabilme yeteneğini gözlemleme fırsatı bulduk. İlk yarısını seyrettiğimiz Hırvatistan karşılaşmasının son anlarında gelen gol ile kenetlenme başladı. Penaltılar ile bu durum iyice belirginleşti. Maçı dinleyebilenler simultane bir şekilde bizleri sonuçlardan haberdar etti.

Işığa rağmen arada dağınık bir şekilde uyuyakaldık. Kardeşimin gözlerinin sıklıkla kesilen uykudan kaynaklanan kırmızılığını görünce kendi halimi düşünmek bile istemedim. Ankaraya yaklaştıkça bozkır içerisinde sabahın ilk ışıkları değişik ortamlara vurduğunu izliyorsunuz. Değişik vahşi bir coğrafta bu. Tümülüsvari tepeler,kolaylıkla kazılabilmesi mümkün yamaçlar tren yolu boyunca size eşlik etmekteler.

Tren ile Polatlı ‘dan geçerken insan düşmanın Ankara ‘ya ne kadar da çok yaklaştığını daha net anlayabiliyor.

Ankara Garı ‘na vardığınızda sizi yeni bir bina karşılıyor. Geçmiş zamanlarda eski tip bir bina mevcutken modernleşme sürecinde yıkılarak yerine bu ucube inşa edilmiş. Gardan çıktığınızda ya sola doğru yolunuza devam ederek Tandoğan ‘a varır ve metroya biner Kızılay yada Kolej duraklarında inersiniz yada kendinize ve ekibinize güveniyorsanız bu yolu yürürsünüz. Tandoğandan gidelim. Solunuzda ,büyük ölçekli kamu yapıları tren yolu ile aranıza giriyor. Hemen çıkışta paraşüt kulesi ve Kore Evi de görecekleriniz arasında.

Tandoğan ‘dan metroya binebileceğinizden bahsetmiştim. Gezi süresince kullanabileceğiniz 12 ‘lik abonmanlarda mevcut. Otobüs, metro,ankaray üzerinde kullanılan kart ayrıca bir yıllıkta geçerlilik süresine sahip. Metro rahat ama çokta geniş bir ağa sahip olduğunu söylemek güç.

Kızılay ‘da inip güzel bir pastane de kahvaltı yapmak iyi bir seçim olabilir. Cumartesi sabahı dersanelere yada işlerine giden kalabalıkları izlemek tren yolculuğunun  yorgunluğunu ve yeni bir şehre gelmenin sersemliğini atlatmanıza yardımcı oluyor.

Dinlence ve kahvaltının ardından ilk önemli noktamız olan Kocatepe Camiine gidebiliriz.

Hakkında pek çok spekülasyon yapılan bu camiye bende oldukça ön yargılı gittim. Yirmi yılı aşkın inşa süresi ve İstanbul tipi bir cami olması nedeniyle epeyce bir eleştiri  almakta. Özgün olmalıydı diyen ve Dalokay ‘ın planını tercih eden kitleninde istekleri de tasvip etmediğimi söylemeliyim. Faysal Camiini andıran posmodern camiler bana pek sıcak gelmiyor.

Yapı dışarıdan bakıldığında heybetli,temiz bir görünüme sahip. 88 m. uzunluğundaki dört minarede kesinlikle ana kütleden ayrı olarak düşünülemeyecek kadar bütünle barışık. Sadece altında bir market ve otopark olmasını yadırgadım. Birde bazı densizlerin çevre duvarlarıdaki graffitileri rahatsız edici.

Mimarı Hüsrev Tayla olan caminin içi tahminlerimin ötesinde bir ferahlıkta. Bildiğim kadarıyla 26,5 m kadar çapı olan ve dört fil ayağının taşıdığı kubbeden sarkan bir tonluk topta değişik bir hava katmakta. Gönül modern imkan ve tekniklerle Aya Sofya, Süleymaniye boyutlarını aşan bir camiyi Cumhuriyet Türkiyesinin  inşa edebilmiş olmasını istiyor elbette. Ama ne yazık ki olmamış. Bununla beraber kesinlikle söylendiği gibi kötü bir cami kesinlikle değil. İşlemeleri ,süslemeleri yinede zarif bir anlayışın ürünü olduğunu göstermekte.

Buradan tekrar Kızılay ‘ a çıkıp Mado ‘nun önündeki duraklardan 221 numaralı otobüslere binerek Anıtkabir ‘e ve Atatürk Orman Çiftliğine gidebilirsiniz. Genelde bu duraktan halk otobüsleri geçtiği için abonmanlar bir işe yaramamakta. ( Gerçi belediye otobüsü geçtiğini görebilmiş değilim )

Ankara ‘nın geniş ve İstanbul ‘a nazaran boş caddelerini aşarak eski adı Rasattepe denilen Anıttepe ‘ye dolayısıyla Anıtkabir ‘e ulaşıyoruz.

Atatürk ‘ün sağlığında kendisi için bir mezar yeri belirtmediği biliniyor. Günümüzdeki yerine gelene dek Anıtkabir için pek çok yer önerildi. Orman Çiftliği ,Ankara Kalesi, Kabatepe, Etnografya Müzesi gibi seçenekleri Çankaya elemişken Aydın Milletvekili Mithat Aydın Rasattepe ‘yi önerir ve öneri kabul görür. Rivayete göre Atatürk ,ölümünden yıllar önce bölgede gezerken Rasattepe için çok güzel bir anıt yeri olacağını söylemiş.

1941 yılında açılan yarışmaya 49 proje katıldı. ll.Dünya savaşının zor şartlarına rağmen Alman işgali altındaki ülkelerden bile başvuru gelmiştir. Ödül vermeye gerek görülen üç projeden hükümet ,Emin Onat ve Orhan arda ‘ya ait olan projeyi seçer. Başlangıçta iki kat olması düşünülen yapı içine düşülen maddi sorunlar nedeniyle günümüzdeki haliyle bitirildi. Yapımı Ağustos 1944 ‘te başlayarak dokuz yıl sürdü. 1953 ‘te açılan anıtmezar 750,000 m2 ‘lik bir alan üzerine kurulu.

Giriş noktasında çanta,tripod gibi nesneler alınıyor ve ancak bu şekilde yola devam edebiliyorsunuz. Kısa ve hafif meyilli bir yolu aşarak anıtkabirin önündeki geniş meydana ulaşılıyor. Anıtkabir ‘e bakarken ardınızda porfir benzeri bir taştan yapılmış İsmet İnönü ‘nün mezarı kalıyor.Solunuzda Aslanlıyol ,sağınızda ise harika bir Ankara manzarası ve müze girişi yer almakta. Bu kısımları birazdan anlatacağım zaten.

Anıtkabir ‘in içi öyle devasa bir yer değil. Kesinlikle insanı küçülmüş hissi uyandırmamakta. Öyle de olması lazım. Çünkü orada istirahat eden yüce insan bizim küçülmememiz için herşeyini ortaya koymuş bir kişi. Tavanlarda altın varaklı İtalyan çinileri kaplı. Duvarlarda ,zeminde insana duygusal bir sıcaklık,güven hissi veren mermerler var.İlerledik abi kardeş. Ağırlığınn 40 ton olduğu söylenen yekpare mermer lahtinin önünde durup dua ettik. Sonrasında yere diz vurarak kurduğu devleti ,bayrağı , vatanı ve ırkı sonuna dek canım pahasına koruyacağıma dair yeminimi tekrarladım.

Devasa meydana çıkıp müze kısmına girdik. Sağ kanattan girildiğinde atamızın kullandığı eşyalar,aldığı madalyalar, fotoğraflarının yer aldığı ilk galeriyi geçiyorsunuz. Burada fotoğraf çektirilmiyor. Flaşlı çekim yapılmamasını anlayabilirim de müze modu,iç mekan modu varken neden çekim yaptırılmıyor bilemiyorum. Bu ilk kısımda Türkiye Cumhuriyeti ‘nin hem eski hemde yeni yazıyla düzenlemiş olduğu iki nüfus kağıdı ,kendisine hediye edilen kılıçlar,hem baston hem tüfek olarak kullanılabilen özel silahı da görülebilmekte. Ayrıca çokta zarif saatler var. Neyse sola kıvrıldığınızda ata tarafından kullanılan kişisel eşyaların yanısıra inanılmaz derecede gerçekçi görülen bir de mumyası görülebilir.

Yola devam ediyoruz. Çanakkale ‘den başlamak üzere milli mücadelenin çeşitli aşamaları, Atatürk ‘e eşlik eden yerel ve askeri liderler, din adamları, askeri techizat hakkında bilginin verildiği odacıklar ana koridora bir cep teşkil edecek şekilde uzanmakta. Son bir oda da atamızın sevdiği köpeği Fox doldurulmuş bir halde korunmuş. Ayrıca  pek çok dilde çok sayıda kitaptan oluşmuş bir de kitaplık kısmı var. ( Araştırdım 3118 kitap varmış.)

Buradan çıkınca küçük bir oda da hatıra eşyalar alabiliyorsunuz. Güzel ve alınabilecek kaliteli eşyalar bulunmakta.

Müze kısmından çıkıp aslanlı yolda ilerledik. Yirmi dört aslan sağlı sollu size eşlik etmekte. Bunlar yirmi dört oğuz boyunu temsil etmekte. Yatar durumda olmaları barışseverliği simgelemekteymiş.

Buradan ayrılıyoruz. Anıtkabire gelirken kullandığımız otobüse binerek Atatürk Orman Çiftliğine gidiyoruz.

Atatürk Orman Çiftliği bataklık,verimsiz ,mikrop saçan bir yer iken Mustafa Kemal ‘in inatçı kişiliği ile karşılaşarak bu hale gelmiş. Çiftliğin açılışı ile ilgili olaylar için ilknur Güntürkün Kalipçi’nın içimizden biri Atatürk eserinden şu kısmı alıntı olarak kullanmayı tercih ediyorum.

Tahsin Coşkan o zamanın genç bir ziraat mühendisi. Atatürk, "gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum" der. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin bey. bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. "ya paşam hayrola" der.

Atatürk, "buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum" der.

"Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?" der.

Atatürk’ün cevabı Atatürk’çedir. derki "ben en zor olanı yapayım da siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız."

Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu arada Tahsin Çoşkan "Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın" der. Ama dinleyen kim. derki "Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili". Biraz sonra Tahsin Coşkan çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde "burada hiçbirşey yetişmez" yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar.

Atatürk biraz mütebbessim okur bu yazıyı. kalemi alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar "burası vatan toprağıdır, kaderine terk edemeyiz".

Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 mayıs 1933. ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra.

Peki 25 mayıs 1933, atatürk ne yaptı? ilk çevre günü kutlamasını yaptı.

Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye "Ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık" öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, Çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama kârı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, Süt ürünleri üretilmektedir, herkes yemektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal Atatürk.

Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok karışık. "Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?" der.

"Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin Çoşkan’ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. "Al dediler", bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. "Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz" dediler. Ah o iki  gün çankaya’da nasıl geçti birAllah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana "Ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin". Ve hani Tahsin Coşkan’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim" diyecektir.

Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. hani Atatürk’e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin Coşkan’dı. Onu da Atatürk buraya müdür tayin eder.

 

Dönelim günümüze . Orman Çiftliğinin devasa toprakları adım adım istimlak darbeleri yemiş. Gazi mahallesi ile ilk yara alındı ardından gerisi geldi diyor Ankaralı dostlar.

Devasa alanda Atatürk döneminden kalma fabrikalarda süt ve süt ürünleri ,şarap,turşu vb üreten fabrikalar ,Atatürk Evi ve Hayvanat Bahçesi gibi pek çok yapı yer almakta. Üzerinde AOÇ yazan süt şişelerini hayal gibi hatırlamaktayım. Ama aradan otuz yıla yakın zaman geçsede ,zaman hafızamdan ne hayvanat bahçesini nede sade dondurmasını sildirememiş.

Abi,kardeş 4 ‘er YTL ödeyerek çiftliğin hayvanat bahçesi kısmına girdik. Hayvanat Bahçesi dediğimizde aklınıza Berlindeki gibi bir hayvanat bahçesi gelmemeli. Mütevazı bir yapı. Bekli İstanbulda Gülhane Parkındaki hayvanat bahçesini hatırlayanlar olacaktır. Gülhane ‘den kat be kat daha büyük ve kapsamlı.

 Oklar size gideceğiniz yolları göstermekte. İlk önce akvaryumların olduğu kısmı geziyorsunuz. Devasa kedi balıkları,piranalar ve büyükçe bir arowana havuzun içinde yüzmekte. İki gün önce Bağdat Caddesinde bir akvaryumcuda gördüğüm on santimlik bir kedi balığının burada bir metreye yakın bir versiyonunu ve belki de benim bile kafamı alabilecek ağzını görünce dehşete kapılmadım değil. Ama akvaryumcularda gördüğümüz avuç büyüklüğündeki piranalar ile buradaki dev boyuttaki gri piranalar arasında dağlar var. Bir sığırı iki-üç dakikada iskelet haline getirme efsanesi doğru olabilir.

Galerinin devamında çeşitli sürüngenler yer almakta. Tembel tembel kıvrılıp duran yılanların güzelliği su götürmez. Şimdilerde de içinden cam bir koridorla geçilip gezilen küçük bir deniz akvaryumu yapılmakta. Zaten dışına çıktığımızda gördük ki dev bir köpekbalığının içinde geziyormuşuz J

Sırasıyla (ki sırayı karıştırabilirim affola ) tembelce uzanmış bir timsahı geride bıraktık. Sanki saç kıran ‘a yakalanmış devasa sıçanlara benzer yabandomuzları ve pis kokularına ve yanlarına sanki mahsus konulmuş tilki ve kurtlara uğradık. Tam kurtların kafeslerindeyken ezan okunmaya başladı ve bunu duyan kurtlar canhıraş bir şekilde ulumaya koyuldu. Öyle böyle değil. Ormanlarda bu hayvanlar özgürken bu sesi duymak istemem. İnsanın kanını donduruyor gerçekten.

Bir sonrası maymunların olduğu kısım. Özellikle şempanzeler insanlara o kadar alışmışlar ki isteklerini işaretlerle zaten talep ediyorlar. Zaten halkta hayvanlara su şişeleri atmakta. Sigara atan ve aslında kafesin öte yanında olması gereken kitleyi de duydum ama Allahtan görmedim.

Buradan sonraki durak çeşitli yırtıcı kuşların olduğu kafesler. Akbaba denilen leş yiyen hayvanın devasa boyutları görülmeye değer.  Kartal ise kafes içinde esaretten olsa gerek gözüme ufak tefek göründü. Halbuki Beypazarı ‘nda uçarken gördüğüm planör misali kartalı unutamıyorum.

Sonrasında köpeklerin olduğu bölüme geliniyor. Aslında Avrupaki hayvanat bahçeleri gibi kaliteli türler üretilerek satış merkezide kurulabilir burada.

Bu kısımdan sonra biraz dağılıyorsunuz. Deve ,sığır gibi hayvanlardan sonra devekuşları ,ayılar ,ibis , kelaynak gibi kuşlar ,zebra,zürafa ,kanguru kafesleri göülebilmekte. Kuğuların ,ördeklerin olduğu kısmın yakınlarında yemek yiyebileceğiniz mekanlar var. Yemekler güzel ve oldukçada hesaplı. Yüklü bir ödeme beklerken oldukça hesaplı bir ödeme yaptık ve doyduk. Yıllar sonra dondurmadan da yemiş olmanın mutluluğu da cabası.

Karnımızı doyurmanın ve az hesap ödemenin mutluluğu ile önce flamingoları seyretmeye koyulduk. Pembe, beyaz bildiğim bu kuşların kanatlarının alt kısmında siyah tüyler olduğunu gördüm.

Ardından bir kayanın üstünde gayet miskin bir şekilde uzanmış, arada sırada kuyruğunu isteksizce sallayarak sinekleri kovalayan bir aslan ve yanındaki kafeste bu miskin aslana nazire yaparcasına  sinirli ve enerjik bir tavırla turlayan Bengal Kaplanı; hemen yanındaki iki kafeste pinekleyen başka tür kaplanlar ,çaprazdaki kafeslerde ise pumalar kapıya doğru ilerlediğiniz yolda karşınıza çıkacak son hayvan türleri.

Ataürk Evi uzak kaldığı ( yada bize öyle söylendiği ) için gidemedik. Ama sonuçta şehrin yakınında yer alan güzel, gidilmesi gereken bir yer . Ankaranın belki de İstanbul ‘a galip geldiği tek nokta.

Şehre dönüş için yine gelirken kullandığınız otobüs hattından faydalanarak merkeze ,Kızılay taraflarına ulaşabilirsiniz.

 Bizde böyle yaptık ve Kızılay ‘a gittik. Sonra bir otobüse daha atlayarak önce Ulus ‘a ardından da Ankara Kalesi ‘ne çıkmayı kararlaştırdık. Fakat vaktin müsait olduğunu görünce son bir gayret ile Anadolu Medeniyetleri Müzesine gidip gezmeyi de ekledik.

İlginçtir Ankara devasa ve güzel binaları, ortalama üstü müzeleriyle güzel bir kentken ,Ankaralı bunların varlıklarından bihaber bir kitle gibi göründü gözüme. Belediye otobüslerinin şoförlerinin polislerin bile “Anadolu Medeniyetleri Müzesi nerede? “ sorusuna cevap verememeleri şaşırtıcı ve düşündürücü…

Önce Ulus ‘a geldik. 1925 yapımı,büyük Atatürk heykelinin önünden geçip yolun karşısındaki Roma Yolu ‘ndan ne kaldıysa şöyle bir bakıp yolumuza devam ettik. Çok sayıda vatandaşa müzeyi sorup nihayetinde de müzeye ulaştık. Heykelden kaleye doğru ilerleyin. Yol ikiye ayrılıyor. Sola sapan yol Bentderesi denilen ve pekte güvenli olmadığı söylenen mahalleye giderken ,müze ve kale için soldakinden gidilmesi gerekmekte. Epeyce bir yol yürüyorsunuz. Kalenin altındaki parkın kapısının önünde yol sağa bükülüyor. Buradan devam ederek müzeye ulaşıyorsunuz.

Eskiden Atpazarı denilen bölgede iki Osmanlı yapısı olan Mahmut  Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han isimli yapılarda tahmin edeceğiniz gibi atamızın emriyle bir Eti müzesi kurulması çalışmalarında düzenlenmiştir. Bedesten İstanbuldaki Mahmut Paşa Camiinin ,Kurşunlu Han ise Rum-i Mehmet Paşa ‘nın Üsküdarda bulunan ve yine kendi adıyla anılan külliyeye irad sağlamak için inşa edilmiştir.

Müze 1997 ‘de Avrupa ‘nın en iyi müzesi seçilmiş. Müze girişine 16:00 gibi ulaştık. Müzekartlarımızı çıkarttık ki bu taş çatlasın üç dört dakika sürdü. Görevliler rahat gezelim diye girişte çantalarımızı almayı teklif ettiler ki bu bizim candan istediğimiz birşeydi.

Müze güzel ,zengin ama İstanbul fanatikliğimizden midir bilinmez bizim Arkeoloji Müzesi ile kıyaslamam bile. Yine de mutlaka gezilmesi gereken bir yer. Biz biraz hızlıca dolaştık ama yine de sakin kafayla gezdiğimizi de söyleyebilirim.

Müzede ağırlıklı olarak Hitit ve Frigya dönemi eserlerin ağırlığı hissedilmekte. Sonrasında sıra Roma ‘ya ait. Çorum Hattuşa ‘dan pek çok rölyef bu müzede saklanmakta. Giriş katında büyük bir odayı çevreleyen büyükçe bir salon gözünüzde canlandırın ve buna bir de içerisinde Roma ve Bizans döneminde bulunan sikkeler ve Ankara içerisinden çıkarılan eserleri yerleştirilmiş bir  alt kat ekleyin. İşte müze bu.

Ayrıca güneş kursları ,ana tanrıça figürleri içeren heykeller görüyorsunuz. Hafızalarda yer alan pek çok antik eseri bu  müzede görebilirsiniz. Özellikle giriş katındaki güneş kurslarından birinin içindeki svastikalar ve alt katta bulunmuş bir tümülüsün içinin canlandırması güzel nüanslar olarak anılmaya değer.

Yapının giriş katındaki koridorlarının çatıları oldukçe değişik. Çatılarda birbirine açıl ve iç içe yerleştirilmiş başka karelerin oluşturduğu bir derinlik hissi oluşturulmuş.

Müzenin bahçesinde genellikle büyük boylu küpler ve mezar ştelleri görülebilir.

Sonraki durağımız meşhur Ankara Kalesi. Aslında kalenin kapladığı bölüm oldukça büyük. Eskiden tekin olmayan bir yöre olarak anılırken günümüzde rahat gezilebilir bir hale gelmiş. Yine de sur içi kısımlarda fakirliği ve bakımsızlığın evlere yansımasını görebiliyorsunuz.

Kale için Galatların yapıldığı iddaa ediliyorsa da kimi yerlerde üzerinde latince yazılan devşirme malzemeden Romalılarında burayı kullandığını gözlemleyebiliyoruz. Kale iki parça. ZindanKapı denilen yerden baktığınızda gördüğünüz diğer kısım yılda sadece 26 Aralıklarda Atatürk ‘ün Ankara ‘ya geliş yıldönümlerinde açılmaktaymış.  Dönelim çıktığımız tarafa o zaman. Önce arena benzeri ,yuvarlak bir alanı geçip merdivenlerle duvarların üstüne çıkıp burca ulaşıp Ankara ‘yı tepeden izleyebiliyorsunuz.

Ulus ‘u karşınıza alın . Yakınınızda tuğladan tek bir minare var. Sultan Alaaddin Camiinin minaresi. Solunuzda kiminin eski kilise, kiminin saat kulesi dediği bir yapı solda kalmakta. Daha da sola bakındığınızda kaleiçindeki evlerin aslında oldukça ihtişamlı ama günümüzde bir o kadar sefil ve bakımsız olduğunu göreceksiniz. Biraz ileride meşhur Samanpazarı ve aslanhane camii. Caminin solundaki kümbet –türbe yapının olduğu yapıya tamirat nedeniyle girilememekte. Daha da uzaklarda Kocatepe  Camii ve Atakule.  Çaprazınızda ise Anıtkabir. Bilmediğimiz bir şehrin her yeri kısaca.

Ankaranın gün doğumu ve gün batımında manzara seyretmek için en ideal yeri burası diyerek burçtan indik. Kale ‘ye girilen yerden çıkıp düm düz ilerlediğinizde 1211- 1236 yılları arasında inşa edilen Sultan Alaaddin Camiine varılmakta. Cami kubbesiz, tavan düz ve ortaada bir ahşap işleme var. En dikkat çekici kısmı minber. Cami imamı iki ilgili kişiye camiyi anlatırken üçüncü olarak aralarına karıştım. Minber üzerindeki geometrik şekillerin her birinin bir anlamı bulunmakta. Ortadaki kare içerisindeki yıldız kabeyi ,karenin kenarları kabenin duvarlarını betimlemekteymiş. Şu an unuttuğum her birinin bir anlama sahip olduğu detaylar. Öğrendiğime göre minber camidende eski.

İlk onarım sultan Orhan zamanında yapılmış. 15. yy oryasında ve 19.yy sonlarında başka onarımlarda geçirmiş. Yakınlarda büyük bir restorasyon yapılacağını imamdan öğreniyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi defalarca hırsızlarında uğradığı bir mekan olmuş. Duvarda asılı 999 ‘luk bir zikir tespihi var. Bu tespihlerin camide kalan son örneği bu. Diğerleri soygunlarda götürülmüş.

Bir sonraki durağımız Arslanhane Camii olarakta bilinen Ahi Şerafettin Camii. Ama buraya doğru giderken kaleiçinin konakları arasından geçiyoruz. Bu kısımda konaklar bakımlı ve pansiyon olarakta işletilmekte. Lokanta kısımlarınında fiyat listelerinden gördüğümüz kadarıyla normal bir seviyede hizmet verdiğini söyleyebiliriz. Ahşap minareli bir caminin olduğu meydanı da aşarak kalenin bir başka çıkış kapısına ulaşıyoruz. Haritalara göre burada bir kilise ,bir de havra olmalı. Kilise olabilir diye şu an saat kulesi gibi duran yapının girişini aradık ama bulamadık. (Bileni de bulamadık )

Kapıdan çıkıpta saat on yönündeki yola saptığınızda sağda (ki meydan aslında zamanında at pazarı olarak anılan bölge oluyor ) Çengel Han görülüyor. 1552 yapımı han ,Çengel Han adını pekte hoş bir anıdan almamakta. Çıktığımız kapı Ankara Kalesinin ana kapısıydı. Bu küçük meydanda Safran Han ve Çukur Han da bulunmakta. (Bunları bulmak için bir çaba göstermedik ) Burası Ankara ‘ya gelen kervanların uğradığı ana merkez olduğu için suçluların idam edilip çengellere asıldığı bir ibret mekanı. Belki de Osmanlının Çengel çiçeği cezası uygulanıyordu, bilemiyorum.

Günümüzde Koç grubunun elinde . Müze olarak işletilen yapı da restoranlarda var.Pazartesi hariç her gün açık sanırım. Üç katta da birşeyler sergilenmekte. Burada Vehbi Koç ‘un ilk bakkal dükkanı da bulunmaktaymış. Nereden nereye. Allah yürü ya kulum dediğinde kim tutabilir ki…

Bizimde içimizde bir ses yürü demiş olmalı ki ta Ankaralara gelmiş geziyoruz. Nihayet Arslanhane Camiine ulaştık. Bu da Selçuklu devrine ulaşan bir geçmişe sahip. Caminin minaresinde devşirme malzeme görülüyor. Taç kapısında firuze parçalarda döneminin nişaneleri. Kardeşim dışarıda bekledi. Caminin içinde kimse yoktu ve oldukça da karanlıktı. Ankara Camilerinin en sevdiğim yanı girişlerinde camiyi tanıtan ve rahatlıkla alabileceğiniz broşürlerin olması. Bu zarif düşünce İstanbulda bile yok, düşüneni kutlamak gerek.

Cami tavanı kubbesiz ve tavanın yükü ahşap direklerce sırtlanmış. Ama en ilginç detay tavan ve direklerin arasında Roma dönemi sütun başlıkları yerleştirilmiş. Zarif bir de mihrabı var.

Samanpazarındayız. Üniversitedeki Ankaralıların küçümsedikleri ,hor gördükleri semt. Evet halkı lordlardan ,baron ve baroneslerden oluşmamakta. Çingeneler ,taşradan geldiği her halinden belli fakir çehreler sizin karşınıza çıkanlar.Fakat bu sokaklar tarih dolu. Kızılay ‘ın ,Bahçelievler ‘in yapay havasından ,dünyevi zevklere ev sahipliği yapan ortamından farklı gerçekten yaşayan ama gerçekten yaşayan bir organizmada olduğunuzu hissediyorsunuz. Ahi Elvan Camiine doğru ilerlerken bakır üzerine sabırla işlemeler yapmaya çalışan bir ustayı ve sergilediği ,emeğiyle can verdiği numuneleri seyrediyoruz selam verip. Beride tabutcu yazan bir dükkan son yolculuğun ekipmanlarını dizmiş dükkanına . İç açmıyor ama gerekli. Burada bir de Pirinç Han var bulamadığımız. Duvarlarına bakıp şairin Han Duvarları şiirini yazdığı… Giremedik ama biliyoruz Ankara ‘nın nostaljik havasını yaşatan Osmanlı yapılarından biri olduğunu.

Ahi Elvan Camii de dışarıdan sıradan görünümlü bir yapı. İçerisinde ahşap çatıyı taşıyan ahşap direkler bu kez işlemesiz devşirme sütun başlıklarıyla desteklenmiş. Minber ve mihrap güzel ama namaz kılan bir iki kişiyi de rahatsız etmemek için incelemedim detaylı olarak.

Yolumuza ,Ulus Meydanındaki Atatürk Heykelini hedef alarak devam ediyoruz. Yol boyunca Ankara ‘nın geçmişine tanıklık eden ,bir şehrin yükselişini ve çöküşünü ardından büyük bir lider tarafından tacın pırlantalarından birisi haline getirilişini seyreden ama bugün hatırlanmayan ,dikkat çekmeyen binalar ,küçük mescitler görüyoruz.

Ulus Meydanında yemek yemek için tüm yorgunluğumuza rağmen iyecek satan bir yer aradık ama bir şey bulamayınca Roma Yolunun yanındaki alışveriş merkezindeki yemek satan yerde birşeyler atıştırdık. Ulusta da güzel ve heybetli yapılar var. Bunlardan birisi de İş Bankasının mimar Mongeri tarafından yapılmış şubesi. Ertesi günkü gezimizde detaylıca anlatacağım zaten. Ulus büyük mimarların hünerlerini sergilediği bir açıkhava müzesi. Anlayana ,anlamak isteyene.

Otel odası sevimli. Pencereden Roma Hamamının olduğu kalıntıların yer aldığı bölge görünmekte. Sanki taşlar beni çağırıyor ama uyku o denli davetkar ki…

Pazar sabahı gezmeyi planladığımız Anadolu Medeniyetleri Müzesini gezmiş olmamızın verdiği gevşeme ve bir gün öncesinin bizi epeyce yıpratmış olması nedeniyle ne uyanmayı tasarladığımız saatte uyanabildik ne de dışarı çıkabildik. Yine de bir gün öncesinden zaman kazancımız olduğundan rahat hareket edebildik.

İlkin otelin yakınlarında bulunan Roma Hamamı kalıntılarına uğradık. Müze kart ile giriş yaptık ve iyi karşılandık. Tahmin edeceğiniz gibi Japon turist vardı ama yerli turist yoktu.

Burası için bir höyük olduğu da söylenmekte. Roma,Bizans,selçuklu döneminde de mezarlık olarak kullanıldığına dair işaretler var. Hatta içeride yakın dönem bir rum mezartaşı da var. Aslında burası 3.yy dayanan bir geçmişe sahip hamam ve jimnastik alanları ile bir sosyal kompleks.

Hamam frigidarium (soğukluk ) ve sıcaklıktan oluşan iki kısımdan ibaret ama oldukça büyük. Alan olarak İstanbuldaki Osmanlı dönemi hamamlarının hepsinden büyük gibi görünüyor. Zeminde tuğladan birbirine eşit mesafede duran yükseltiler var. Bunlar Roma merkezinde de olduğu gibi alttan ısıtma görevini üstlenmekte. Odacıklarda yakılan ocakların ısıttığı hava bu boşluklarda dolanarak zemindeki mermerleri ısıtmakta imiş. Bir nevi antika kalorifer.

Palaestra yani jimnastik sahası da burada. Geniş bir alan kaplıyor burası. Kimi zaman yapılan kazılarda çeşitli parçalar ,heykeller hala bulunabilmekte. İleri de bu alanı çevreleyen tel örgülerin dışında da birkaç sütun devrik yatmakta. Nedenini Tanrı bilir.

Birde burada Pazar sabahı ayin yapan yabancı ,Avrupalı bir grup vardı. Küçük bir evin önünde toplanıp ilahi okuyan grup bizi kaale almaksızın işine devam etti bizde bu grubun fotoğraflarını çektik. Böyle aleni yapılan ayin için izin alınmış mı acaba? Sanmıyorum .

Buradan Hacı Bayram Camii ‘ne gitmek için ara sokaklara girdik. Pavyonlar ,kapalı çeşitli mekanlar Pazar gününün ölgünlüğü içindeki sokaklara gölge vermekte.

Hacı Bayram Camii büyük ve modern bir görünümü var. Ama ilk yapım tarihi 1427 .Tavan ahşap ve güzel süslemeleri var. Bununla beraber gerek mihrap gerekse minber zarif. Zaten caminin orijinal iç ve dış kapıları günümüzde etnografya müzesinde sergilenmekte.

Döneminin önemli sosyal tesislerinden birisi bu yapı. İslama yeni geçen kalabalıklara dini öğreten ve sevdiren ,gazalara giden gazilerin geride kalan ailelerinin bakımını üstlenen kuruluşlar bütünü bu. Hacı Bayram Veli ‘nin türbesi de burada. Tek minareli caminin hemen yanında bu kez Rma dönemi bir tapınak olan Augustus Mabedi görülebilir.

Mabed imparator Augustus ‘a ithafen yapılmış. Yazıtların üzerinde imparatorun başardığı işler ve bunlar için yaptığı harcamalar anlatılmakta. Kala kala iki duvar ve bir iki taş parçası kalmış.

Yolumuzun üstünde başka bir Roma dönemi eser olan Julianus Sütunu görülebilir. Eskiden günümüzdeki valilik binasında olan sütun her nasılsa kırılmadan,parçalanmadan buraya nakledilebilmiş. Üzerinde üstü tellerle kapatılmış bir leylek yuvası var. Tabii ki artık orada o teller varken yuvaya gelen leylek olduğunu sanmıyorum.

Justinien ‘in 362 yılında Ankara ‘ya yaptığı ziyaretin nişanesi üzerine dikilmiş. Tuğladan yapılmış. Defterdarlık ,İş Bankası gibi 1900 lü yıllara ait büyük kamu binalarının arasında kendine bir yer bulmuş olan bu anıt Belkıs Sütunu olarakta halk arasında bir isim bulmuş kendine.

Ulustaki işimizi bitirmek için son olarak Roma Yolu ‘na uğruyoruz. Yol aslında ilk defa 30 ‘lu yıllarda bulunmuş. Ama üstü örtülmüş ve 90 ‘lı yılların ortasında tekrar bulunana dek unutulmuş böylece. Yolun Roma Hamamı ve kaleye dek uzandığı sanılmakta. Altından kanalizasyonunda geçtiği sanılmakta. 2007 yılında yapılan son kazılarda Osmanlı ve Selçuklu dönemine ait kap kaçak bulunmuştu. Zeminde geniş yüzlü, irice taşların kullanıldığı görülmekte.

Yolun yanında Ankara ‘nın eski camilerinden Zincirli Camii ‘de var. Vakit az ne yazık ki ve gezecek daha çok yer var.

Yürüyoruz. Şu an müze olarak kullanılan ama tadilatta olduğu için içerisine giremediğimiz II.meclis binasının önünde oyalanıyoruz. Aşağı yukarı yolun karşısında Ankara Palas var.

Yeni kurulan başkentin çehresini modern bir hale sokmak ,yabancı heyetleri Avrupa standartlarında konaklamalarını sağlamak için inşa edilmiş. Yapının inşasına Vedat Tek başlar ama parasal sorunlar nedeniyle yarım bırakır. Bunun üzerine Acıbadem ‘li büyük mimar Mimar Kemaleddin Bey ile anlaşılır ve inşaata devam ederek bu yapıyı bitirir. Atatürk döneminin meşhur balolarına ev sahipliği yapan binada merkezi ısıtma,her daim sıcak su sistemi gibi döneminin modern unsurları bulunmaktadır.

Yanılmıyorsam ,Mimar Kemaleddin Bey inşaat sırasında ayağına batan bir çivi nedeniyle tetanoza yakalanıp hastalanır ve nihayetinde vefat eder.

Gençlik Park ‘ı yeniden düzenleme çalışmaları nedeniyle kapalıydı. İki yılı aşan bir düzenleme. Sanırım piramit yapıyorlar.

Etnografya Müzesi ‘ne doğru gidiyoruz ama müzeyi bulamadığımız gibi müzeyi bilen birini de bulamıyoruz. Bununla beraber yol üzerinde güzel binalar var. Tiyatro binasını Gaudi ‘nin Barselona ‘daki binalarına benzettim. Garanti ve Ziraat Bankalarının binalarına sözünü etmeye değer tarihi yapılar. Velhasıl kelam Ankara gezilmesi gereken bir şehir.

Sonunda sora sora Bağdat bulunur misali Resim ve Heykel Müzesi ve Etnografya Müzesini bulduk.Elimde ,Pamukkale ‘den temin ettiğim İtalyanca bir Ankara haritası vardı. Haritaya göre aslında yanyana olan binalar ayrı sokaklarda gibi görünmekte.

Ankara müzelerinin en büyük handikabı öğle tatilleri. Bizde tam öğle saatine denk geldik ve nereye gideceğimizi bilemediğimiz için bahçede oyalanıp sağı solu izlemeye koyulduk. Eskiden namazgah tepesi olarak anılan bu tepe bir mezarlık imiş.

Neyse biraz oyalandıktan sonra önce resim ve heykel müzesine girdik. Beuaz bir kuğuyu andıran yapı iki katlı. İlk olarak Türk Ocaklarının merkez binası olarak kullanılmış. Üst katında ,sol tarafta çok hoş bir salon var. Tavanlarının,duvarlarının sedef kakma süslemelerinden tutun ,içindeki artık antika olmuş eşyaları ile anılmaya değer bir oda.

Bir kat boyunca pek çok odada gayet güzel aydınlatılmış çok sayıda tabloyu izleyebiliyorsunuz. İbrahim Çallı ,Osman Hamdi Bey gibi pek çok önde gelen Türk ressamın eserleri arasında rahmetli Bülent Ecevit ‘in annesine ait bir iki resimde görülmekte.

Ayrıca girişin üst katındaki odada ise Osmanlı dönemi hat ,seramik ürünleri görülebilir.Alt kata sağ taraftaki mermer merdivenlerden inerseniz sizi birde Zonara tablosunun uğurlayacağını da hatırlatırım. Güzel bir yapı.

Nihayet Etnografya müzesine de giriyoruz. Yapı 1925-27 yılları arasında Arif Hikmet Koyunoğlu ( Mongeri ‘nin öğrencilerinden olan mimar Bursa ‘daki Tayyare Kültür Merkezinin de mimarıdır ) tarafından inşa edilmiş ve nedense 1930 ‘da açılmış. Yapının önce Arkeoloji Müzesi olarak kullanılması düşünülmüş, sonra resim heykel okulu olmasına karar verilmiş ama nihayetinde şimdiki amacıyla kullanılması amacıyla açılmış.

Müzenin giriş kapısının önündeki Atatürk Heykeli de restorasyonda. Rivayete göre Fikriye Hanım ‘ın mezarı da burasıymış. Kim bilir…

Müzenin merdivenlerinden çıkıp içine giriyoruz. Tam karşımızda atamızın onbeş seneliğine istirahat ettiği bölüm görülüyor. Duvarlarda o günleri gösterir fotoğraflar asılı. Toplumun her kesiminden insanların bu kaybın karşısında yaşadıkları yıkım ,çaresizlik yüzlerinden okunuyor.

Gezimize sağ kanattan başladık. Burada yöresel kıyafetlerin sergilendiği camekanlar bulunmakta. Mankenlerden oluşturulmuş kompozisyonlar yöresel yaşantılardan kesintiler sunmakta.

Saat yönünün tersine yapacağınız tur sırasında bu kez kullanılan türlü günlük eşyayı ,kap kacak ve mutfak eşyalarını göreceksiniz. Biraz daha gittiğinizde çeşitli silahlar vb bulunan camekanları geçerek el yazması kitapların ,Kuran ‘ların ,rahlelerin olduğu sol kanada geçmiş olacaksınız.

Burada son iki oda da Ankara ve çevresindeki camilerin kapı,pancere kanadı ve minberlerini görebilirsiniz. Hacı Bayram Camiinin iç ve dış kapıları ,Ürgüpteki Selçuklu dönemi bir caminin pek çok  parçası görülebilir. Birde oldukça büyük ahşap bir sanduka var ortada.

Müze güzel ama oldukça küçük. Fotosellerde pek düzgün çalışmamakta. Özellikle sol kanatta ,ahşap eserlerin olduğu kısım oldukça loş.

Buradan da çıkınca Kızılay ‘a gittik. Birşeyler atıştırabiileceğiniz ,çeşitli yönlere gidebileceğiniz bir merkez burası.

Bu Ankara turumuzda şehrin güney kısımlarına inemedik.Çankaya ve Atakule ‘ye uğrayamadık. Bir sonraki tura kaldı diyerek şehre veda ettik.

Temmuz 8, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Kapadokya Gezisi 2008 -2

Aslanlı Çeşme -Hacı Bektaş   Aslanlı Çeşme -Hacı Bektaş

—Gün 3—

Son sabah yine erken kalkıp Ürgüp sokaklarını arşınlayacağız diye odalarımıza çekilip yine bir şey yapmaksızın,kahvaltıyı müteakiben Hacı Bektaş’ a gitmek üzere otobüslere bindik.

Yolda çeşitli peri bacası oluşumlarının olduğu yerlerde fotoğraf molaları verdik. Halk pek çok peri bacasını adlandırmış.

Kızılırmak’ın eşliğinde yine kimi zaman vahşi bir tabiatla kol kola bir şekilde Sulucakarahüyük’e  vardık.

Önce çeşitli saz aşıklarının heykellerinin ve türbelerinin yer aldığı bir tepeliğe çıktık. Rüzgar kuvvetliydi ve epeyde hırpaladı bizleri. Ama buradaki en meşhur olay delikli taş. Rivayete göre ancak günahsızların içerisinden geçebileceği bir delik bu.İki üç metrelik bir mağaramsı oyuktan girip insan belinden daha geniş bir delikten çıkmaya çalışıyorsunuz. Delik bir metreden biraz daha yukarıda. Bense biraz zorlamayla beraber geçtim. Sanırım günahtan daha çok aşırı yemek yeme problemi burada kendini gösteriyor J

Buradan son durağımız olan,günümüzde Hacı Bektaş Müzesi olarak açık durumda bulunan külliyeye vardık.

Hacı Bektaş Veli’nin nerede ve ne zaman doğduğu konusunda net bir cevap yok ama çeşitli rivayetler var. Bunların kimisi Anadolu da doğduğu kimisi ise Ahmet Yesevi mensuplarıyla Horasandan hatta Nişapurdan geldiği yönünde.

Kardeşiyle Sivas,Kırşehir gibi şehirlerde dolaşır sonunda günümüzde Hacı Bektaş olarak anılan Sulucakarahüyük ’e yerleşir.

Çok güzel öğütleri var. Selçuklunun dengesi bozulan yönetim mekanizmasına karşı duran topluluklara da ,Moğol yönetimi karşısında inleyen kitlelere de ruhani bir şifa vermiştir. Türklüğün Anadolu da köklü bir şekilde yerleşmesinin temelindeki isimlerin başında gelir. Şairdir, ve dönemindeki pek çok ermiş ozan gibi Türkçenin de yaşamasını sağlamıştır. Unutulmamalı ki bir yanda düzenli bir kilise yaşantısına sahip Bizanslı papazlar,diğer yanda dindaşınız ,köklü bir kültüre sahip Araplar. Göçebe yada yarı yerleşik ,savaşçı bir ulusun bunların arasında ,bunları da kat be kat aşarak kendi kültürünü kurup yüceltmesi bu insanların eseri.Allah cümlesinden razı olsun.

Külliyenin giriş avlusundaki –bu avlunun adı Nadar Avlusu– çeşmenin üstündeki mühr-ü Süleyman kabartması insanların aklını karıştırıyor. Bunda tabii ki eğitimin sığlığı önemli paya sahip. İki ters,eşkenar üçgenin kesişiminden ibaret olan bu şekil ne yazık ki Yahudilerin bir simgesi (sion yıldızı) olarak düşünülüyor. Halbuki Davut Peygamberde bizim inandığımız peygamberlerden. Sadece Müslüman Türklerde değil, pek çok din ve millet bu şekli çeşitli yerlerde kullanmakta. Tarihi bir camiye gidip mihrap,minber vb süslemelerine,mukarnaslara şöyle bir göz atsanız defalarca karşınıza çıkacak bir şekil. Genelde Davut Peygamberin insan üstü gücünün evin manevi korunmasına etkisi olması ve şans getirmesi için kullanılmakta.

İkinci avlu olan Dergah Avlusu’ nda sağ tarafta  ağzından su fışkırtan bir aslanın daha olduğu bir çeşmeyi görüyoruz. Komplo teorisyenlerimiz daha yeni yeni uyanıp bu aslanları masonluğa bağlıyorlar. Daha neler göreceğiz bakalım. Halbuki aslan Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı tarafından Mısırdan hediye olarak gönderilmiş. Sıradan halkımız ise bu iki çeşmeden de akan suyu kutsal,mübarek kabul edip bidonlara dolduruyorlar. Zaten çevre dükkanlara hatıra eşya almak için uğrarsanız pek çok bidonun satıldığını da gözlemleyebilirsiniz.

Tam çeşmenin önünde bir mezar var. Var diyorum ama göremeyeceksiniz. Hikayesi hoş. Erenlerden biri insanlar her zaman üzerimden geçsin diye mezarını yolun üzerine zeminin altına yaptırmış. Sağdaki ilk kapıdan girerseniz mutfağa çıkan yola giriyorsunuz. Hemen sağınızda bir sanduka var.Üşenmeden sordum,ocak dedesinin türbesi imiş. Burada kullanılan kazanları,mutfak alet edevaını görmeniz mümkün.

Bir sonraki kapı cami kısmına açılıyor. Bir ben girdim .Pek bir özelliği olduğu söylenemez,yakın zamanlarda restorasyondan geçmiş demem sanırım yeterli olacaktır.

Karşıda ise dervişlerin,erenlerin ve dedelerin kaldığı odalar günümüzde yine bu kişilerce kullanılar eşyaların sergilenmesi için geziye açık durumda. Burayı da hızlıca turladım.

Bu avlunun ortasında bir havuz var.Aslanlı çeşmeden gelen su bu havuza akıyor. İlginç olan ve pek fark edilmeyen havuzun ortasındaki taşın Bizans dönemi bir sütun başı olması. Kim bilir eskiden burada nasıl bir yapı bulunmaktaydı.

Bir kapıdan daha geçiyorsunuz. Tam karşınızda Hacı Bektaş ve başka erenlerin türbelerinin olduğu yapı bulunmakta.Sağınızda ise Bektaşiliği bir tarikat haline getiren Balım Sultan Türbesi var. Türbe kümbet tekniğiyle inşa edilmiş. Türbede bir de iki üç karış uzunlukta birde çocuk sandukası var.

Balım Sultan yukarıda da belirttiğim gibi düşünceyi tarikat haline getirmiş ve yayılmasını sağlamış. Bektaşiliğin günümüzde bile Arnavutluk’a dek ulaşmış olması onun eseri. Osmanlı devrinde Budapeşte’de yapılan Gül Baba Türbesi de bir başka Bektaşi türbesi. Balım Sultan’ın Sırp asıllı olduğu ve Fatih’in Sırbistan seferi sırasında daha çocukken Anadoluya getirildiği şeklinde bir söylentide var. Tarihin her sayfasında Türklüğün içine sızdırılmaya çalışılan devşirme kafası bunun çıktığı nokta. Bizlerin karnı tok ama hala bunlara kanan gariplerinde olduğu aşikar.

Buradan çıkıp Hacı Baktaş Veli’nin Türbesinin olduğu yapıya giriyoruz. Yapı bir taç kapılı girişe sahip ve girişin sağında bir çilehane var. Yolunuza devam ederseniz kubbeli bir kısma (harim) ulaşıyorsunuz. Solunuzda bir setin üzerinde ve hizanızda pek çok sanduka var. Bunlar çeşitli erenlere aitmiş. Sağda ise küçük bir odada Hacı Bektaş Veli’ye ait sanduka var. Sade bir odacık.

Bir köşeye çekilip insanları seyrettim. Türbe ziyaretlerinin bilindik  halleri değişik versiyonları ile burada da karşıma çıktı.

Ailem ve Güraylar turna semahını izlemeye gitti.Bende boşluktan istifade edip yapıyı dışarıdan gezmeye koyuldum. Türbelerin arkasındaki mezarlık olan açık alanlar ağaçlandırılmakta. İlginç bir şey göremedim.

Mayıs 24, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Kapadokya Gezisi 2008

Ihlara Vadisi  Peribacaları  PaşabağPaşabağ  Tuz Gölü   Ağzıkarahan  Selime Türbesi

Ihlara Vadisi  Ihlara Vadisi  AcıgölDerinkuyu  Trion Kilisesi  Paşabağ  uçhisarRahipler Manastırı-Göreme  Göreme

 

Kapadokyaya gidiş için turlar gecenin yarısı yola çıkıyor.Ankaraya kadar yolda herhangi bir sorun yok. Her ne kadar otobanda gittiğinizi farketmesenizde yol çokta kötü değil. Ya da Ankara ile Aksaray arasındaki yol ile kıyasladığım için böyle bir hisse kapılmışta olabilirim. Çünkü Gölbaşından itibaren otobüste mi yolculuk ediyorum yoksa dörtnala ata binmiş mi koşturuyorum çözemedim.Gerçekten kötü,ülkenin başkenti ile en büyük şehri arasında bağlantıyı sağlayan ana yol bu.

 

Kapadokya Ürgüp ve Göremeden ibaret sanılsada aslında çok büyük bir coğrafya. Kuzeyde Karadeniz dağları güneyde Toroslar,batı da Tuz gölü ve doğuda Kayserinin doğu sınırları bu bölgeyi oluşturmuş.Tarihte doğudan batıya uzanan yolun üzerinde olduğu için ticari açıdan ipek yoluna kucak açmış ve bunun sayesinde zenginleşmiş . Öte yandan aynı yolu takip eden fatihlerce de defalarca hırpalanmış,yağmalanmış ama her zaman tekrar dirilmiş.

 

Önemli yolların üzerinde olması nedeniyle çeşitli etnik gruplara kucak açmış,çeşitli din ve inanışlara sığınma imkanı tanımış.

 

Kapadokya için rehberlerin çoğu ve pek çok turistik kaynakta Güzel Atlar Ülkesi şeklinde bir anlamdan bahsedildiğini görüyoruz. İsmin kökeni Latince yada yunanca değil ,persçe şeklinde de ekleniyor. Oysa Anadoluyu karış karış incelemiş ve her isim üzerinde araştırma yapmış Bilge Umar gibi kişilikler Kapadokya kelimesinin eski Anadolu halklarından Luvilerin dilinden Kızılırmak için kullanılan bir kelimenin türevi olabileceği üzerinde kurmuş.

 

Coğrafi yapısı da oldukça ilginç ve vahşi.Etrafınızda sönmüş volkanik dağlar göreceksiniz. Bunların en haşmetlisi ise karlı zirvesi ile Hasandağı. Bunların patlamaları sonucu biriken kül,toz,tüf zamanla bu doğal yapının oluşmasını sağlamış.  Toprağının işlenmesi kolay olduğu için otuz kadar yer altı şehri oluşturulmuş. Bunların tam sayısı da bilinmiyor.Tıpkı bu şehirlerin tam anlamıyla uzandıkları yerlerin bilinemediği gibi. Aynı yumuşak kayaçlar pek çok yamaçta kaya mezarı,konut yada güvercinlik gibi amaçlarla insanların kazıyabilmesine imkan vermiş.

 

Her zaman gidilebilicek bir yer ama Mayısın ortası ile Eylül ortası arasındaki dönemde sıcakların kavurucu olacağını tahmin ediyorum. Kış için bir şey diyemem.Kar peri bacalarında değişik ambiyanslar oluşturuyor. Zaten etrafınızda çok sayıda yabancı turist göreceksiniz. Fakat Alman ve Fransızların yöreye ayrı ilgi gösterdiği belli oluyor. Hristiyanlığın ilk dönemleri için önemli bir yerleşim .Ama Fransız okkültistlerinin çeşitli ayinler için kimi zamanlar burada toplandıkları da biliniyor. Okultizm işte… %90’ palavra, % 10’ u muamma.

 

Kapadokyanın en büyük farklılıklarından birisi de balonlu geziler. Yılın önemli bir dönemi rüzgarlar balonların uçmasına olanak sağlamakta. Sabahın ilk saatlerinde gün doğarken havalanıyorsunuz.Fakat fiyatları 100 ila 150 avro arasında değişmekte.

 

Turun ilk uğrak noktası Tuz Gölü. Ülkenin devasa göllerinden birisiydi. Çocukken atlasta gördüğümüz göl ile günümüzdeki göl boyut açısından çokça farklı artık. Göl boyutundan, hacminden çokça şey kaybetmiş. Google earthden baktığınızda görebiliyorsunuz.Son doksan yılda gölün %85 oranında küçüldüğü ölçülmüş.

 

Gölün kıyısına gün doğarken geldik ve burada küçük bir fotoğraf molası verdik. Aslında göle fotoğraf için gelinmesi gereken zaman gün batımı. Güneşin uçsuz bucaksız gökyüzündeki renklerle cümbüşünün göl yüzeyine yansıması harika görüntüler oluşturuyor olmalı. Göl kıyısında,göle doğru yirmi otuz metre kadar uzanan bir dilin üzerinde manzarayı ve gölü izleyebiliyorsunuz.

 

En derin yeri 2 metre olan göldeki tuzlar ham. (25 yıl önce ilkokulda gölün derinliğini 5 m. Olarak öğrenmiştik.)Tuz tabakası kırılıp otuz-kırk santimetre derinliğe inilerek çıkarılan tuz işlenerek sofralarımıza gelmekte. Ham kaya tuzu ise kristal yapısına sahip.

 

Kara ikliminin tipik özelliği burada kendini göstermeye başladı. Gün doğarken hava öyle soğuktu ki ellerimi hissetmediğim anlar oldu. Ayazda burada etkili esmekte.

 

Tuz Gölünden ayrılıp Aksaray-Nevşehir yolunda ilerlerken bir Selçuklu kervansarayı olan Ağzıkarahan ile karşılaşıyorsunuz. Yapı Sultan Hanı denilen tarzda yapılmış Tıpkı Bursadaki Koza Han gibi içerisinde bir köşk mescidi bulunmakta. Hanın işletmesi yakındaki köy tarafından yapılmakta ve giriş sadece 2 YTL. Fakat zaman darlığı nedeniyle içeriye giremedim. Fakat kapının eşiğinden içeri bir göz atmayı ihmal etmedim.

 

Yapı uzaktan küçük bir kaleyi andırmakta. Girişinde muhteşem mukarnasların sarmaladığı bir taç kapısı var. Yapı Selçuklu sultanlarından I.Alaaddin Keykubat ile oğlu II.Gıyaseddin Keyhüsrev dönemlerinde inşa edilmiş. Hanın iki kitabesine göre yapımına zengin bir tüccar olan Hoca Mesud bin Abdullah tarafından 1231 yılında başlanmış, 1239’da tamamlanmıştır. Kervansarayın holü I. Alaaddin Keykubat, avlusu ise oğlu II. Gıyaseddin Keyhusrev zamanında yapılmıştır. Bu nedenle Hoca Mesud Kervansarayı adıyla da anılmakta.

 

Han tam anlamıyla her şeyin düşünüldüğü bir konukevi. İçerisinde konaklanacak odalar ,yemekhane, abdesthane , mescit olmak üzere her şey düşünülmüş. Kapıya göre sağ tarafta çeşitli yıkıntılar görülüyor. Bunların arasında bir de hamam varmış. Şimdi girseniz cin çarpar o denli yalnız bir yer.

Yapı, Karamanlılar ile Memreş adlı bir Türk beyi arasındaki çatışmada büyük tahribe uğramış, iki kulesi yıkılmış; 14. yüzyıl başlarında Kerimeddin Gazan Han tarafından yeniden yaptırılmış.Memreş kimdir bulamadım.

Yol üzerinde pek çok kervansaray ve han mevcut. Hepsine uğramak mümkün değil. Sadece Anadoludaki han ve kervansaray sayısı için beşyüz gibi bir rakam telaffuz edilmekte.Selçuklu bu. Gerçek medeniyet bu.

Buradan sonra  artık Kapadokyaya iyice girdiğinizi fark edebiliyorsunuz. Selime diye bir köyde ilk izlerle karşılaşıyorsunuz. Burada köyün mezarlığında sekizgen,külahlı bir türbe var. Selime Hatun Türbesi diye bilinmekte. Kimdir bu Selime Hatun bunu da bulamadım. Yaptığım araştırmalarda bu türbenin Ali Paşa Türbesi olarakta bilindiği ve içinde mumyalık yada cenazelikde denilen bodrumlardan olduğunu buldum. Mezarlıkta da birkaç ilginç mezar taşı görünmekte.

Mezarlığın hemen karşısında kaya oluşumları arasında Selime Katedrali adıyla bilinen bir kilise var. Gezecek yer o kadar çok ve gezecek zaman o denli kısıtlı ki… Ne yazık ki içine giremedik bu yapının da .Sadece dışarıdan birkaç poz görüntü alabildim.

Vakti olanlar için 1524 yapımı bir camii ve içindeki freskolarının 10 yada 11.yüzyıllara tarihlendirildiği Kale Manastırı kilisesi de gezilebilir.

Yola devam ediyoruz.Artık gördüğünüz her şey alışık olduğunuz dünyadan farklı.Sanki başka bir gezegenin yer şekilleri yolun etrafına yerleştirilmiş. İçimde bu taşlıklarda gezmeye doğru iten bir duygu var. Ihlara Vadisine kadar uzaklarda Hasan Dağının karlı zirvesini seyrederek bu vahşi ama cezbedici manzaranın eşliğinde gidiyorsunuz. Melendiz çayının yakınlarında yeşil daha bir yeşil.Ama akarsudan uzaklaşıldıkça yeşilden de uzaklaşıyorsunuz doğal olarak.

Ihlara Vadisi Aksaraydan 40 km. uzaklıkta imiş. Ölçmedim yada hesaplamadım,internetten bulduğum bilgi bu. Zaten bu yolun üzerindeyken zamanla ilgili bir şey düşünebileceğinizi de sanmıyorum açıkçası. Vadinin oluşumu hakkında internetten bulduğum bilgiyi aşağıya ekledikten sonra izlenimlerime geçeceğim.

Ihlara Vadisi, Hasandağı’ndan çıkan bazalt ve andezit yoğunluklu lavların soğumasıyla ortaya çıkan çatlaklar ve çökmeler sonucu oluşmuştur. Hasan Dağı ve çevresi, Neojen (Genç Tersiyer) ve IV. Zamanda oluşmuştur. Bu zamanda oluşan yükselmelere karşın havzalar oldukça düşük kalmıştır. Hasan Dağı volkanın püskürmesine neden olan tektonik hareketler sonunda çevre yüzeyini geniş bir volkanik tabaka kaplamıştır. Aynı hareketler sırasında kalkerin basınç ve sıcaklık etkisiyle yarattığı kırık hattan fışkıran doğal sıcak su, Yaprakhisar ve Ihlara arasında bulunan Ziga Kaplıcaları’nda görülebilmektedir. Çevrenin yapısal karakterini derinden etkileyen volkanik püskürme sonucu oluşan tüf taşları, rüzgar, erozyon ve diğer doğa etkenleri ile aşınmış, Selime ve Yaprakhisar’da değişik görünüm ve renklerde Peri Bacaları’nı yaratmıştır. Tektonik hareketler, bazı yerlerde yumuşak tüfün, bazı yerlerde gri, yeşil ve kahverengi tonlarının hakim olduğu ve iri tanelerle ufalanan kayaların kapladığı alanları çöküntüye uğratmıştır.

Ihlara Vadisi boyunca uzanan Melendiz Çayı’na ilk çağlarda Kapadokya ırmağı anlamına gelen “Potamus Kapadukus” denilmekteydi. Melendiz Çayı da bu tür çökmenin sonucu oluşan kanyon vadinin tabanını oyarak daha büyük bir derinlik kazanmıştır. Vadiyi ikiye bölerek akan Melendiz Çayı, Aksaray yakınlarında Uluırmak adını alarak Tuz Gölü’ne dökülmektedir. 14 km. uzunluğundaki vadi Ihlara’dan başlayıp, Selime’de son bulmaktadır. Vadinin yüksekliği yer yer 100 -150 m.dir.

Vadiye Ihlaradan bir giriş var. Buradan girdikten sonra sağınızda Melendiz çayı olmak üzere üç-dört kilometre yürüyerek Belisırmaya varıyorsunuz. Neyse iniş yaptığınız yerde tuvalet,park yeri,bir iki dükkan bulunmakta. Teras gibi bir mekan var ve iyi manzara fotoğrafları çekebilmenize olanak sağlamakta. Buradan üçyüz kadar basamakla vadi tabanına inilmekte. Merdivenler yorucu değil ve güvenli. Ama çıkışta yorucu olup olmadığı konusunda bir şey diyemeyeceğim.

İner inmez kiliseler başlamakta. Burası insanlardan kaçmak,münzevi bir hayat sürmek isteyen keşiş takımının yoğun ilgisini çekmiş. Bunda birde Bizans ordusunun rahatlıkla inememesinin de etkisi çok. Bizim gezimiz kiliseleri incelemekten çok Belisırmaya dek treking şeklinde gerçekleşti. Bununla beraber bir iki kiliseye girmemezlik etmedim. Bunlardan biri merdivenlerin bitim noktasına yakın bir yerde bulunan Ağaçaltı Kilisesi.

Kilise içinde kalabalık bir grup vardı. O nedenle yılankavi hareketlerle kalabalığı yarıp bir iki fotoğraf çektim.

Haç planlı, kubbeli haç kolları beşik tonozlu, üç apsisli bir kilisedir. Ana apsis ve güney yan apsis yıkılmıştır. Kiliseye giriş yıkık olan bu ana apsistendir. Beyaz zemin üzerine kırmızı, gri ve sarı renkler kullanılmış, kuzey haç kolu tonozu oldukça zengin bitkisel ve geometrik motiflerle süslenmiştir. Aziz tasvirleri Kapadokya ve Bizans tipinden çok ayrıdır. Plan V. ve VI. yy. yapılarına uygundur. Bu bölgedeki diğer üç kilise ise, ayrı bir gruptur. Azizler diğerlerine benzer, fakat ortaçağ özelliğine kaymıştır. İncil’den az metin verilmiştir. Bunlarda da Suriye etkisi açıktır. Göreme ve diğer kiliselerde rastlanmayan özellikler ve ifadeler vardır. Bütün resimlerde İncil sahnelerinin sembolik bir üslupla gösterildiği dikkati çekmektedir. Kilise İkonoklastik Dönem öncesine ya da IX.- XI. yüzyıllar arasına tarihlenmektedir. Freskolarda, vahiy, ziyaret ve doğum, Mısır’a kaçış, Hz. İsa’nın vaftizi ve Hz. Meryem’in ölümü işlenmiştir. Kubbede ise, göğe çekiliş sahnesi yer alır.

Yürüyüşünüz sırasında  solunuzda kalan yamaçlarda çok sayıda kilisecik daha görebiliyorsunuz. Toplam sayının 105 olduğu söylenmekte. Haddi hesabı olmayan sayıda da kaya mezarı yada güvercinlik mevcut. Kısaca güvercinlikten de bahsedeyim. Güvercin dışkısının gübre açısından zengin olması yöre halkının zaten kolaylıkla kazınan yamaçlarda küçük delikler açmasına sebep olmuş. Burada yuvalanan güvercinlerden biriken dışkılarda mütemadiyen toplanmaktaymış. Burada çok sayıda tilki de olduğu söylendi. Av-avcı ilişkisinin doğal bir örneği.

Buradaki kiliseler için son bir bilgi verdikten sonra giremediğimiz ama mümkünse mutlaka gezilmesi gereken kiliseler için bilgileri vereceğim. Buradaki kiliseleri devasa tapınaklar şeklinde tahayyül etmeyin. Bunlar belirli görüşlere sahip keşişler ve onların müritlerince kullanılan odacıklar. İki tarih söz konusu. İlkinde Anadolu da Bizans yönetiminin belirlediği inanç şartlarına uymayan kiliselerden söz edebiliriz. Bunlar yönetimden çok çekmiş ve büyük katliamlara maruz kalmışlar.  En büyük suç İsa’nın basit bir ölümlü olduğu.Basit anlamda Paulusçular ile Ariusçuların kavgası  diyebiliriz.

Kokar kilise; tek nefli ve beşik tonozlu olan kiliseye bugün yıkılmış olan apsisinden girilebilmektedir. ihtiyaç nedeniyle kayanın iç kısımlarına doğru oyularak cenaze salonu nefe ilave edilmiştir. Süslemelerin tonuna gri renk hakimdir. Oldukça iyi korunmuş olan tonozda büyükçe bir haç motifi vardır. Haç motifin ortasında yer alan kare çerçeve içerisindeki el motifi üçlü kutsama işaretidir. Çerçevesinde ise oldukça zengin dört alana ayrılmış geometrik bezemeler yer alır.

Kilise IX.yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir. Kilise içerisinde Deesis, Müjde, Ziyaret, Bakireliğin ispatı, Doğum, Üç müneccimin tapınması, Vaftiz, Üç yahudi gencin fırında yakılması, Mısır’a kaçış, Son yemek, İhanet, İsa çarmıhta, Kadınlar boş mezar başında, İsa’ nın göğe yükselişi, İsa’ nın Gömülmesi, Pentakost ve aziz tasvirlerini içeren freskolar bulunmaktadır.

Yılanlı kilise; haç planlı, beşik tonozlu ve apsislidir. Kuzey duvarında bulunan şapelin içinde keşiş mezarları yer alır. Kuzeyindeki ve güneyindeki dar haç kolları, tavanı kabartma bir haçla bezeli merkez mekanı çevreler.Batı duvarındaki yılanların saldırısına uğramış dört çıplak günahkar kadınla ilgili sahneden dolayı kiliseye bu ad verilmiştir. Sekiz yılanın saldırısına uğrayan birinci kadına ait kitabe tahrip olduğundan suçu anlaşılmamaktadır. Yılanlar ikinci kadını çocuğunu emzirmediği için göğsünden, üçüncü kadını yalan söylediği için ağzından, dördüncü kadını itaat etmediği ve söz dinlemediği için kulaklarından ısırmaktadırlar.

Yılanlı Kilise IX.yüzyılın sonlarına tarihlenmektedir.

Sümbüllü kilise; manastır mekanları iki kat halinde kaya kütlesine oyulmuştur.

Aziz tasvirleri Kapadokya ve Bizans tipinden çok ayrıdır. Plan V. ve VI. yy. yapılarına uygundur. Bu bölgedeki diğer üç kilise ise, ayrı bir gruptur.Azizler diğerlerine benzer, fakat ortaçağ özelliğine kaymıştır. İncil’den az metin verilmiştir. Bunlarda da Suriye etkisi açıktır. Göreme ve diğer kiliselerde rastlanmayan özellikler ve ifadeler vardır. Bütün resimlerde İncil sahnelerinin sembolik bir üslupla gösterildiği dikkati çekmektedir.

Eğritaş kilisesi; Büyük bir tapınak ve vadinin en eski yapılarından olduğu anlaşılan kilisenin Meryem’e ithaf edildiği, doğu duvarındaki bir kitabede belirtilmiştir. İki melek arasında oturan İsa, iki melek ve altı piskopos arasındaki Meryem, Hz. Yusuf’un rüyası, Mısır’a kaçış, vaftiz, Kudüs’e giriş gibi tasvirlerin yer aldığı fresklerin oldukça yıpranmış olmalarına karşın, boyaları günümüzde de renkli ve canlıdır.

Fakat benim en çok görmek istediğim ve ne yazık ki göremediğim kilise Kırkdamaltı kilisesi de denilen Agios Georgios kilisesidir. (İnternette genelde İngilizce karşılığı olan Saint George olarak bulunmakta. Bu ne yazık ki tarihin turizm gelirleri için heba edilmesi demek. Çünkü Katolik kilisesi bile İngilizceyi 16. yüzyılın sonlarında bir dil olarak kabul etti,Ortodoks kilisesi ise bunu hiç yapmadı. Bu insanların inançlarına ve kültürlerine saygı göstermek için orjinalleri kullanılmalı ) Hatırlarsınız yukarıdaki satırlarda kiliseleri tarihlendirme amacıyla iki döneme ayırmıştım. İkinci dönem Bizansın bu topraklara yeniden hakim olduğu 10. yüzyıla ve sonrasına denk geliyor. Belisırma taraflarındaki kiliselerde Bizans etkisi çok fazla ve günümüze Direkli kilise ve Kırkdamaltı kiliselerinin kitabeleri ulaşabilmiş.

Selçuklular yöreyi ele geçirdiklerinde tahmin edebileceğiniz gibi oldukça müsamahakar davrandılar. İnançlarında özgür hareket etmelerine izin verildiği gibi eskisine göre avantajlar elde etmeleri de mümkün oldu. Tacir olan halk kervansaraylar sistemi içerisinde ticaret garantisi altında tecim yaparken ,tarımla uğraşan halkın toprakları ellerinden alınmamış. Bizansın ezici vergi sisteminden sonra Selçuklu yönetimi yöre halkı için büyük bir rahatlama imkanı sağlamış. Öyleki adını sıklıkla andığım Kırkdamaltı kilisesinde İsa ikonasının yüzü olarak Selçuklu sultanının yüzü resmedilmiş. (Dönem göz önüne alındığında II.Mesud olma ihtimali var.)

Neyse Belisırma tarafından çıktığınızda güzelce balık yapan yerler varmış. Varmış diyorum çünkü önlerinden geçip gitmeme rağmen burada balık yaptıklarını İstanbul’a dönüşümde öğrenebildim.

Neyse buradan yolumuza Derinkuyu yer altı şehrine gitmek üzere devam ediyoruz. En azından televizyonlarda defalarca yer altı şehirlerini görmüşsünüzdür. Burası en büyüklerinden biri. Sekiz kat olarak kazılmış fakat biz bu katların üçünü gezebildik. Mekan çok kalabalık ve daha da kalabalık olduğunda tur firmaları yakınlardaki Kaymaklı Yer altı kentine de gidilebilmekte.

Yer altı şehrine giriş 10 YTL. Dar bir yer olduğu söylense de zorlanmadan hareket edebiliyorsunuz. Sadece bazı koridorlar nispeten dar. Ama sanırım 160 kg.’ye dek cüsseler için bir zorluk çıkmaz. Kapalı yer korkunuzu ise düşünmeyin.İçerisi o denli kalabalık ki epeyce sıra bekliyorsunuz. Mekanın ilginçliği ve kişilerin renkliliğinden olsun kapalı yer korkusuna kapılmanız mümkün değil. Aydınlatması da gayet güzel.

Dışarısı kaç derece olursa olsun içerisinin ısısı 16-20 derece arasında tutulabilmekte. Bundan dolayı da bu kısımlar hem depo olarak oldukça işe yarar konumda hem de yaşamak için ideal. Çeşitli noktalarda açılmış havalandırma tünelleri ısıyı ayarlamada kullanılmış.  İçeride bazı aralıkların çimento ile örülmüş yada tıkanmış olduğunu göreceksiniz. Bunlar kontrol dışı kaybolmaları ve çökmeleri engellemek için yapılmış.

Sekiz kat meselesine geri dönelim. Bu sekiz katı apartman katı gibi üst üstü hayal etmeyin. Çaprazlama katlar arasında koridorlar ile ulaşım sağlanabilmekte. Bu koridorların bazılarında,yolu kapatabilecek devasa değirmen taşı benzeri ortasında birer delik olan taşlar var. Bunlar kapı görevini görmekte. Ortalarındaki deliğin savunma amaçlı kullanıldığını söylüyorlar. Tek bir mızrak rakibini görmeden dar bir alanda avantajlı olamaz.

Yapı yada bu tüneller ve holler topluluğu için boşuna yer altı şehri denmemiş. Gerçektende bu alanlarda mutfak, şaraphane,ahır,kilise akla gelebilecek pek çok yer oluşturulmuş daha doğrusu kazınmış. Fakat herhangi bir kanalizasyon sistemi yok;dahası tuvalet ihtiyaçlarının nerede giderildiği de belirsiz.

Buradan çıktıktan sonra alış veriş imkanınız var. Yöresel yiyeceklerden de alabileceğiniz gibi yörenin meşhur bez bebeklerinden de alabilirsiniz.

Ben bu boşluğu farklı değerlendirdim ve dostum Güray’ın aklına girerek gözüme kestirdiğim kiliseye uğradım. Yer altı şehrinin çıkışında saat on,on bir yönüne baktığınızda  çansız zarif bir çan kulesi ve bir kilise görüyorsunuz. Önce ermeni kilisesi sandığım yapı aslında bir rum kilisesiymiş. Abdülmecit’in izniyle yapılan kilise oldukça heybetli. Narteks Fransız kiliseleri gibi tonozlara andıran gotik üslupta. Büyük bir ana girişin yanında iki de küçük kapı var. Ana kapının yanında hareket eden sütunlardan bulunmakta.Hani her şey yolundayken dönen ama yıkılma tehlikesi vb baş gösterdiğinde sabitlenen sistemden.Amasya da Bayezıd  Camiinde ve İstanbul Kuşkonmaz camiinde de gördüğümüz sistem bu.

Kapının ve giriş duvarlarının üzerinde gördüğümüz çeşitli şekillerin anlamlarını etrafta koşup oynayan çocuklardan öğrendik. Efendim eskiden hristiyanlar kan dökmez iken birbirleriyle olan husumetleri deve güreşleri ile çözümlemeye çalışırlarmış. İki tarafta en eşkin deveyi meydana sürer devesi kazanan tarafın dediği olurmuş. Hasbel kader mücadele berabere biterse develerin kalplerine kılıç saplanır ,en son can veren deveye sahip taraf bu şekilde münakaşada söz sahibi taraf olurmuş. Çocuk fantazyası mı gerçek mi bilemeyeceğim. Ama gördüğüm gerçekten güzel işlemeler mevcut.

Yazık ki bir kültür evi olarak kullanılabilinecek bu yapı bom boş durmakta. Aslında –anahtar deliğinedn  gördüğüm kadarıyla- yüzlerce güvercine ev sahipliği yapmakta.

Buradan gerimizde devrilmiş,üstlerindeki isimleri okunmaz hale gelmiş mezar taşlarını bırakarak otobüslerimize binmek üzere ayrıldık. Bir zamanlar burada zengince bir köyün olduğu aşikar. Kesme taşlı ama günümüzde yarı yıkık,viran pek çok bina görünmekte. Kasabada ayrıca şu an cami olarak kullanılmakta olan eski bir rum kilisesi daha var.

Buradan Acı göl adlı bir göle gidiyoruz. Ama bu gidiş sırasında TRT ‘de son zamanlarda sıklıkla belgesellerde görünen Güzelyurt kasabasından da geçiyoruz. Durmadık. Kasabanın ortasındaki büyük kiliseyi görmeyi çok istediğim halde göremedim .Buna karşın kasabaya yaklaşırken yapayalnız duran bir kilise gözünüze ilişiyor. Önemli bir kilise ve adı da renginden gelmekte.Kızıl Kilise.Kilise hakkında belirli bilgiler var.

Sivrihisar– Niğde istikametinde, Güzelyurt’a 6km uzaklıktadır. Bütün Kapadokya bölgesinin taştan yapılmış kiliseleri arasında en güzel örneği teşkil eder. 6.Y.Y’da traşit taşından inşa edilmiştir. Sekizgen üzerine kurulmuş kubbesi, haç şeklindeki yapısıyla ve göz alıcı ahengiyle inanılmaz bir mimari güzelliğe sahiptir. Büyük bir olasılıkla Aziz Gregorios ömrünün son günlerini bu kilise civarındaki çiftliğinde geçirmiştir.

Güzelyurt eski ve zengin bir rum yerleşimi. Daha doğrusu merkezi rum ,dış mahalleleri karma bir nüfus yapısına sahipmiş.Mübadele sonrası rum nüfus Yunanistan’a gidince evler evvela sahipsiz kalmış zamanla da viranelere dönüşmüş.

Merak edenler için Kaymaklı yer altı şehrinin de aşağı yukarı Derinkuyu benzeri bir mekan olduğunu ekleyeyim.

Tekrar kısaca Acı Göl üzerinde duralım. İyi bir Anadolu haritanız varsa dikkatlice baktığınızda çeşitli yörelerde pek çok Acı göl göreceksiniz. Bunun nedeni göllerin bulunduğu coğrafi şartlardan gelmekte. Karstik tabakalardan süzülen sular çeşitli maddeleri de koparıp kendileriyle beraber taşımakta.

Yemeğe gitmek için yolda ilerlerken Nevşehir’ i solunuza alıyorsunuz. Nevşehir için uzaktan izlenimimi söyleyeyim. Eski adı Muşkara olan yöre Damat İbrahim Paşa tarafından merkez haline getirilmiş. Aynı paşanın tek kubbeli,tek minareli bir camisi de var. Şehrin tepesinde büyükçe bir kale var. Hızlı gittiğimiz için iyi bir görüntü alamadım. İnsanoğlu zamanla unutuyor. Şehrin bir ucunda üç mü beş mi ,sayısını hatırlayamadığım nefe sahip bir kilise var. Oldukça büyük.

Patatesin ve lalelerin başkentini kısa bir süre sonra ardımızda bırakıyoruz.

Buradan yemek yenilecek mekana doğru yollandık. Kapadokya yöresinde yemek yenilebilecek mekanlar gerçekten kaliteli. Buna lafımız yok. Uzmanlar turistik kaygılar nedeniyle yerel yemeklerin artık yapılmaz olduğundan söz etmekte. Yine de ortası sahne olan ve üç tarafı kayaların içine oyulmuş temiz bir mekanda güzel bir yemek yedik.

Yemek sonrası Göreme yolundaki  Avcılar denilen bir bölgeden Güvercinlik Vadisini seyre koyulduk. Bir yamacın üzerinden vadiyi ve vadideki oluşumları doyasıya izleme imkanınız var. Burada tripod ile panaroma çekmeye çalıştıysam da pekte randıman alamadığımı söylemeliyim. Ama gene sol tarafta yassıca bir tepe bana Beypazarının renkli yamaçlarını andırmadı değil.

Buradan onix taşlarından çeşitli takı vb yapılan atelyelerden birine girdik. Onix yörede sıklıkla karşılaşılan bir taş.

Artık gün sonunda Ürgüpteki otele dönüş zamanı geldi. Ürgüp görmeyeli oldukça büyümüş. İğreti bir saat kulesi yapmışlar. Olmasada olurmuş. Onun dışında kasabada eski bir cami ,Temenni tepesinde Selçuklu sultanlarından birisine ait olduğu öne sürülen birde türbe var. Kasabanın çeşitli yerlerinde şu an harabe olan yada olmaya yüz tutan bazı kalıntılar var. Ürgüp,ipek yolunun üzerinde olmasının da etkisiyle oldukça gelişmiş. Fakat bu gelişim Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın sadrazamlığına dek sürmüş.Zaten bu konuda kasabanın tarihçesini ararken de denk geldim.

Ürgüp. Bizans Döneminde Osiana (Assiana), Hagios, Prokopios – Selçuklular Dönemi’nde Başhisar; Osmanlılar zamanında Burgut Kalesi; Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren de Ürgüp adıyla anılmıştır

11. yüzyılda , Selçukluların önemli kentleri Konya’ya ve Niğde’ye giden yolların üzerinde önemli bir kale konumunda olan ürgüpte, Bu döneme ait iki yapı Altıkapılı ve Temenni Tepesi Türbesi Kentin merkezinde dikkat çekmektedir. Bir anne ve iki kızına ait olan ve 13. yüzyılda yaptırılan ‘Altı Kapılı Türbe’, altı cepheli, her cephesinde kemerli pencereli ve üstü açıktır. Ürgüp’ün Temenni Tepesi’nde bulunan iki türbeden birinin, 1268 yılında Vecihi Paşa tarafından yaptırılan ve halk arasında ‘Kılıçarslan Türbesi’ olarak da anılan Selçuklu Sultanı IV. Rüknettin Kılıçarslan’a, diğerinin ise III. Alaaddin Keykubat’a ait olabileceği düşünülmektedir. Ancak araştırmacılara göre bu olasılıklar oldukça zayıftır. 1515 yılında Osmanlı topraklarına katılan Ürgüp, 18. yüzyılda Osmanlı Sadrazamı Damat İbrahim Paşa’nın kadılık makamını doğduğu kent olan Nevşehir’e (Muşkara) taşıması nedeniyle ilk kez ikinci planda kalır. Şemsettin Sami 1888-1900 yıllarında yazdığı Kamus-ül Alam adlı tarih ve coğrafya ile ilgili eserinde Ürgüp’te 70 cami, 5 kilise ve 11 kütüphane olduğunu belirtmektedir..

Kasabanın içinde yeni bir anıt daha var.Kasabada çekilen bir dizinin anısına dizinin çekildiği konağın sokağının başına bir anıt yapılarak oyuncular onore edilmiş. Haz ettiğim yada izlediğim bir dizi değildi ama inanılmaz bir şey,sanki bir türbe gibi dolup taşmakta. Aslına bakılırsa Asmalı Konak adı verilen bu bina yöredeki pek çok konak gibi kesme taş işçiliğine sahip.

Bu konağa yakın bir de şarap evi var. Herkes koşa koşa gitti ama hemen hemen hiç birisi de beğenmedi.

—-Gün 2—-

Sabah ilk durağımız Avanostaki çömlekçilerden birisi oldu. Avanos çömlekçiliği ile anılan bir yerleşim. Eski adı Venessa. Deniyor ki,nerede olursanız olun çömlek,kiremit kırıklarını izlediğinizde Avanos’ a varırmışsınız. Kasaba Kızılırmak yakınında bulunması nedeniyle ırmağın biriken killerinden istifade etmeyi bilmiş. Avanos düzenli bir kasaba. Bunun kökeninde ilk halk evlerinin bu yörenin civarında kurulmuş olması yatmakta şeklinde yorumlarda var.

Çömlekçide standart olarak ,kilden bir nesneye nasıl ulaşıldığı anlatılmakta. Şunu söylemeli, çömlek ustası işini anlatırken öyle espriler yapıyordu ki anlatılamaz. Ne zamandır bu kadar spontone espriyi dinlememiştim. İşin hoş tarafı bunca laf arasında belden aşağı tek bir latifenin bile geçmemesiydi. Kader , kimi iki lafı bir araya zor getirir ama milyarları götürür, kimi bu adamcağız gibi dilinde on cambazı aynı anda oynatır ama bir sene sonra hatırlanmaz bile.

Neyse ,tanıtımın ardından atelyede üretilen çömlek,çini vb tanıtıma ve satışa sunuluyor. Boyası biten ürün özel bir vernik ile sırlanıyor ve kurumaya bırakılıyor. Olay bundan ibaret ama yetenek ve sabır bu  işin olmazsa olmazı. Dükkanda çok kaliteli ürünler mevcut. Özellikle yeşil renk ,inanılmaz bir ton ve ışıltı ile eşyaları değişik bir hale sokmuş.

Buradan Zelve yolundaki Paşabağ mevkiine gittik. Burası tekli yada çoklu peri bacalarının bulunduğu bir yer. Durak yerlerinden alışveriş yapılacak dükkanların arasından geçerek peri bacalarına ulaşabiliyorsunuz. Buradaki peri bacaları da kilise vb için kullanılmış. Turizm ve cehalet bu yapıların içerisine çok büyük tahribat vermekte. İnsanlar sanki bir aquaparktaymışcasına hareketlerle peri bacalarına çıkmakta yada inmekte. Çok sayıda yerli yada yabancı isim en yenisi sekizyüz yıllık kalıntıların üzerinde kendini göstermekte.

Adeta sonsuzmuşcasına uzanan bu coğrafyada kafanızı nereye çevirirseniz çevirin,nereye bakarsanız bakın çeşitli milletlerden gelen insan kalabalıklarını görüyorsunuz. Bizse Gürayla eşlerimizi alışveriş ortamlarında bırakıp derinleri ilerledik.

Yörede şarapçılıkta oldukça gelişmiş. Fakat asmaların plaj kumu gibi bir toprağın ,hayır kesinlikle toprak değil basbayağı ateş gibi sıcak kumun içinden çıktığına görmesem inanamazdım. Asmaların arasından, tepemizde güneş olanca kızgınlığı ile parlamaktayken kuma bata çıka belirli bir noktaya dek amaçsızca gittik ve geri göndük.

Bizim aylak aylak gezindiğimiz yer ,yani günümüzün Paşabağ zamanının Keşişler vadisi simonit rahiplerin de mekanı. Bu tarikatta mümkün olduğunca dünya nimetlerinden kendilerini uzak tutan bir grup. Ama grup içerisinde de mantalite dışında bir birliktelik yok gibi. Simonitler Mısırlı bir hristiyan tarikatının uzantısı.5. yüzyılda buralı Simeon adlı bir rahibin Mısır’a gitmesi ve oradaki bir rahipten tabiri yerindeyse el almasıyla gelişiyor. Bu tarikatta yüksek yerlere uzanma,çıkma ve gökyüzünden bazı mesajlara ulaşma hevesi var.

İstanbulda da ,boğazın Rumeli yakasında bu rahiplerden birinin yaklaşık otuz sene kadar bir sütunun üzerinde yaşadığı ve sadece şarap içerek yaşadığı biliniyor.

İlginç bir mekanda peri bacalarından birinin içerisinde yer alan jandarma karakolu…

Şimdiki durak bir halıcı. Turla gezmenin bu handikaplarını anlatmaktan ben,dinlemekten sizler bıktınız. Bu dükkanda önce halılarda kullanılan düğümler ve özellikleri anlatıldı. Ardından bir odada iplikleri boyamada kullanılan doğal malzemeler ve bunların kullanımı gösterildi. Türlü bitki yada kökten bilindik renkler üretilmekte. Sadece lacivert ve tonlarının üretilmesinde (indigo) gerekli hammadde yurtdışından gelmekte. İndigo kazanda kaynatılıyor. Kazandayken ipliklerde bir renklenme yok.Ama iplikler kazandaki solüsyonda çıkarılıpta havayla tepkimeye girdiğinde kuruma süresine bağlı olarak çeşitli tonlarda renklenme oluyor.

Asıl vurucu kısım üretilmiş halı ve kilimlerin tanıtımı ve dolayısıyla satışındaydı. Gerçekten başından sonuna dek videoya alınması gereken bir gösteriydi.Türk halıcılık ve kilimciliğinin ne denli köklü ve geniş tabanlı bir yapıya sahip olduğunu görebildik. Tanıtılan onca halı türü içerisinde beni en çok etkileyen ipliklerinde hiçbir boya maddesi olmaksızın renklerin koyunların doğal tüy renklerinden elde edildiği bir model etkiledi. Bu tanıtımlarda en güzel unsurların başında şarap,çay vb ikram etmeleri. Çok leziz olan soğuk elma çayına tahmin edeceğiniz gibi hayır demedim.

Bu mekanda uzunca bir zaman geçirdikten sonra öğle yemeği için Selçuklu kervansaraylarının birebir örnek alındığı bir yere gittik. Mekan oldukça ferah ve güzeldi. Yemeklerde lezzet ve görünüm açısından bir gün öncesini aratmadı.

Yemeğin ardından Uçhisara gitmek için tekrar yollara düştük. Anlatmadan geçemeyeceğim Göremeye gelmeden solda ,kayaların üzerinde,nasıl çıkıldığına akıl sır erdiremediğim bir kilise daha var. Bizans imparatorlarının birinin adına yaptırılmış.

Her kim ki Uçhisar kal’asına çıkmayı düşünür cebine,sırtına ağırlık yüklenmeli,kepçe kulaklı ihtiyarlar ve yirmi okkadan hafifler katiyen salıverilmemelidir. Maazallah hisarın yeli o denli kuvvetlidir ki kişioğlu kendini bir anda önce havada,sonra vadinin bir köşesinde bulur.

Evliye Çelebi tarzı ile Uçhisarı kısaca özetledim sanıyorum. Sarp bir tepecik geçmişin ilk çağlarından itibaren genelde mezar amaçlı oyulmuş tepesine de bir kale kondurulmuş. Kale oldukça sarp,ele geçmez bir mevkide. Tepedeki rüzgarı tarif etmek çok zor.Gerçi korkuluklar var ama her yerde de olmadığından temkinli olmakta fayda var. Yüksekçe bir yerden gözlemlediğiniz için her yeri iyice görebiliyorsunuz.

Öte yandan yörenin adı Uç hisar mı yoksa üç hisar mı epeyce ortada kaldım. Resmi adı Uçhisar. Yöredeki diğer iki hisara göre en uçtaki hisar bu imiş. Öte yandan üç tane hisar olması da öteki seçeneği akla getirmiyor değil.

Kale çıkışında kuru erik,kayısı gibi çerezler ile sütte pişirilmiş kabak çekirdeği satılmakta. Kabak çekirdeğini aldım ,bir fark gördüğümü iddia edemeyeceğim.

Yol boyunca bizi her yerde takip eden ve bulan kesme taşlı binalar ve viraneler burada da bizi buldu.

Günün en önemli durağı Göreme. Çocukluğumda geldiğim Göreme ile bugünün Göremesi arasında büyük bir uçurum var. Mekanlar arasında yollar yapılmış, iyice turistik hale getirilmiş.

Göreme 4. ila 13. yüzyıl arasında tarihlendirilen bir manastırlar kompleksi. Yüzlerce çeşitli boyutta manastır,kilise ve bunlara ek olarak yemekhane ve basit konaklama mekanlarından oluşmuş. Sayının fazlalığı nedeniyle ya çok planlı gezmelisiniz yada pek çok yeri atlamalısınız. Ama benim önerim girişten sonra ,önce sağınızdaki kiliselerden başlamanız gezinize.

Ben burada da aradan çekileceğim. Benim aklımda kalan yarım yamalak bilgi yerine araştırıp bulduklarımı tercih edersiniz sanıyorum J

Rahibeler ve Rahipler Manastırı;Girişin hemen solundaki altı yedi katlı kütle rahibeler manastırı. Bu manastırın 1.katındaki yemekhanesi, mutfağı, birkaç odası; 2.katındaki yıkık şapeli gezilebilir durumdadır. 3. katındaki (bir tünelle ulaşılan) kilisesi çapraz kubbeli, dört sütunlu üç apsislidir. Ana apsisteki templona göreme’deki diğer kiliselerde pek rastlanmaz. Kilisede doğrudan kaya üzerine yapılan isa freskinin yanında kırmızı bezemeler görülür. Manastırda katlar arasındaki bağlantı tünellerle sağlanmıştır. Tehlike anında tünelleri kapatmak üzere yeraltı şehirlerinde olduğu gibi "sürgü taşları" kullanılmıştır.

Sağdaki rahipler manastırı’nda ise erozyon nedeniyle katlar arasındaki geçişler kapandığından, sadece giriş katındaki birkaç oda görülebilir.

Aziz Basil Şapeli; Açık hava müzesi’nin girişindedir. Sütunlarla ayrılan nartekste mezar çukurları bulunmaktadır. Nef enine beşik tonozlu, dikdörtgen planlı ve üç apsislidir. Dikdörtgen nefin sol uzun yüzünde biri büyük, ikisi küçük, üç apsis bulunmaktadır. Kilise 11.yüzyıla tarihlenmektedir.

Ana apsiste isa portresi, ön yüzünde meryem ve çocuk isa, kuzey duvarında at üzerinde aziz theodore, güney duvarında ise yine at üzerinde ejderle savaşan aziz george tasviri, aziz demetrius ve 2 azize tasviri bulunmaktadır.

Elmalı Kilise; Dokuz kubbeli, dört sütunlu, kapalı yunan haçı planlı, üç apsislidir. Asıl girişi güney yönünden olan kiliseye, kuzeyden açılan bir tünel vasıtasıyla girilebilmektedir.
Elmalı kilise’nin ilk süslemeleri aziz basil ve azize barbara kiliseleri’nde olduğu gibi doğrudan duvara kırmızı boya ile yapılan haç ve geometrik motiflerdir. Kilise 11.yüzyılın ortası, 12.yüzyılın başına tarihlenmektedir.

Fresklerde, deesis, doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, lazarus’un diriltilmesi, başkalaşım, kudüs’e giriş, son akşam yemeği, ihanet, isa golgota yolunda, isa çarmıhta, isa’nın gömülmesi, isa’nın cehenneme inişi, kadınlar boş mezar başında, isa’nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri. ayrıca tevrat kaynaklı ibrahim peygamber’in misafirperverliği ve üç yahudi gencin fırında yakılması sahnesi resmedilmiştir.

Aziz Barbara Şapeli; Elmalı kilise’nin bulunduğu kaya blokunun arkasındadır. Haç planlı, iki sütunlu, batı, kuzey ve güney haç kolları beşik tonozlu, merkezi kubbeli, doğu haç kolu ve doğudaki iki köşe mekânı kubbelidir. Bir ana, iki yan apsisi bulunmaktadır. Motifler kırmızı boya ile doğrudan kaya üzerine çizilmiştir. Duvarlarda ve kubbede zengin geometrik motifler, mitolojik hayvanlar ve askerî semboller bulunmaktadır. Ayrıca duvarlarda taş izlenimi veren motifler de yer almaktadır. Kilise 11.yüzyılın ikinci yarısına tarihlenmektedir.

Ana apsiste isa pantokrator; kuzey haç kolunda at üzerinde ejderle savaşan aziz george ve aziz theodore; batı haç kolunda ise azize barbara tasviri bulunmaktadır.

Yılanlı kilise (Aziz Onuphrius Kilisesi); Ana mekân enlemesine dikdörtgen planlı, beşik tonozlu, güneyde mezarların bulunduğu ek mekân ise düz tavanlıdır. Apsisi sol uzun duvara oyulmuş, kilise tamamlanmadan bırakılmıştır. Kilise tonozunun her iki yanında kappadokya’da saygın olan azizlerin tasvirleri bulunmaktadır. Kilise 11.yüzyıla tarihlenmektedir.

Girişin tüm karşısında sol elinde incil tutan isa ve yanında kilisenin banisi, tonozun doğusunda aziz onesimus, ejderle savaşan aziz george ve aziz theodore, gerçek haçı tutan helena ve oğlu konstantin; tonozun batısında çıplak, uzun saçlı ve önünde palmiye ağacı bulunan aziz onuphrius, yanında takdis pozisyonunda aziz thomas ve elinde bir kitapla aziz basil bulunur.

Ayrıca bu kisenin yanında mutfak,yemekhane ve depo olarak kullanılan bir kısmada geçilmekte. Tandır benzeri bir ocak kullanılmış.

Karanlık Kilise; isminin kaynağı  narteks kısmındaki küçük bir pencereden çok az ışık almasından dolayıdır. Bu sebeple fresklerdeki renkler oldukça canlıdır. Kilise haç planlı, haç kolları çapraz tonozlu merkezi kubbeli, dört sütunlu, üç apsislidir.

Kilise ve narteks incil ve isa siklusunu içeren zengin süslemelere sahiptir. Ayrıca tevrat kaynaklı sahneler de resmedilmiştir. kilise, 11.yüzyıl sonu 12.yüzyıl başına tarihlenmektedir. Bunlarda  deesis, müjde, beytüllahim’e yolculuk, doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, lazarus’un diriltilmesi, başkalaşım, kudüs’e giriş, son akşam yemeği, ihanet, isa çarmıhta, isa’nın cehenneme inişi, kadınlar boş mezar başında, havarilerin takdisi ve görevlendirilmesi, isa’nın göğe çıkışı, ibrahim peygamber’in misafirperverliği, üç yahudi gencin yakılması ve aziz tasvirleri.

Azize Katerin Şapeli ; Hem narteks, hem de naos serbest haç planlı, merkezi kubbelidir; haç kolları beşik tonozlu ve apsis templonludur. Narteks zemininde dokuz mezar, duvarlarında ise iki nişli mezar yer almaktadır. Sadece naos kısmında figürler vardır. Pandantifler kabartma geometrik süslemelerle bezenmiştir. 11. yüzyıla tarihlenmektedir.

Fresklerde, templonlu apsiste deesis, bunun altında madalyonlar içinde kilise babaları, (gregory, basil, john chrysostom), kuzey haç kolunun güney duvarında at üzerinde aziz george; karşısında aziz theodore, azize catherine ve diğer aziz tasvirleri görülebilir.

Çarıklı Kilise; kilise adını isa’nın göğe yükseliş sahnesinin altında bulunan ayak izlerinden almaktadır. kilise 12.yüzyıl sonu, 13.yüzyıl başına tarihlenmektedir. İki sütunlu (diğer sütunlar duvar köşelerinde paye şeklindedir), çapraz tonozlu, üç apsisli ve dört kubbelidir. Sahnelerde isa’nın hayatını konu alan siklus, ibrahim peygember’in misafirperverliğini gösteren tevrat sahnesi, aziz ve bani tasvirleri iyi muhafaza edilmiştir. Elmalı ve karanlık kilise’ye benzemekle beraber, isa’nın çarmıha gerilişi ve çarmıhtan alınış sahneleri kilisenin farklı özelliğidir.Ffigürler genelde büyük ve uzundur.Ana kubbenin ortasında pantokrator isa, madalyonlarda melek büstleri bulunmaktadır. Ayrıca ana apsiste deesis, kuzey apsiste meryem ve çocuk isa, güney apsiste ise melek Mikail tasviri yer alır.

Fresklerde, doğum, üç müneccimin tapınması, vaftiz, lazarus’un diritilmesi, başkalaşım, kudüs’e giriş, ihanet, kadınlar boş mezar başında, isa’nın göğe çıkışı ve aziz tasvirleri görülür.

Tokalı Kilise; Kilise bölgenin bilinen en eski kaya kilisesidir ve  4 mekândan oluşur. Tek nefli eski kilise, yeni kilise, eski kilise’nin altındaki kilise, yeni kilise’nin kuzeyindeki yan şapel.

10.yüzyılın başlarına tarihlenen eski kilise, bugün yeni kilise’nin giriş mekânı şeklinde ise de orijinalde tek nefli, beşik tonozlu bir yapıdır. Doğusuna yeni kilise’nin eklenmesi sırasında apsisi tamamen yıkılmıştır. Sahneler tonoz yüzeyine ve duvarların üst bölümüne yerleştirilmiştir. İsa’nın hayatını kapsayan siklus tonozda panellere ayrılmış olup, sahneler sağ kanatta başlayıp sol kanata doğru takip etmektedir.

 Bu sahnelerde, tonozun ortasında aziz tasvirleri, sağ kanadında üst panelde müjde, ziyaret, bakireliğin ispatı, beytüllahim’e yolculuk, doğum, sol kanattaki üst panelde üç müneccimin tapınması, masum çocukların katliamı, mısır’a kaçış, İsa’nın mabede takdimi, zekeriya’nın öldürülmesi, sağ kanattaki orta panelde elizabeth’in takip edilmesi, vaftizci yahya’nın görevlendirilmesi, vaftizci yahya’nın kehanetleri, isa’nın vaftizci yahya ile buluşması, vaftiz, kana düğünü; sol kanattaki orta panelde şarap mucizesi, ekmeklerin ve balıkların çoğaltılması, havarilerin görevlendirilmesi, kör adamın iyileştirilmesi, lazarus’un diritilmesi; sağ kanattaki alt panelde kudüs’e giriş, son akşam yemeği, ihanet, isa platus önünde, sol kanattaki alt panelde isa golgota yolunda, isa çarmıhta, isa’nın çarmıhtan indirilmesi, isa’nın gömülmesi, kadınlar boş mezar başında, isa’nın cehenneme inişi, isa’nın göğe çıkışı. bu panelin altında aziz tasvirleri; girişin üstünde ise başkalaşım sahnesi yer almaktadır.

Kiliseleri gezerken yağmura yakalandık. Yağış kuvvetli değildi ama arada sırada çeşitli yerlere düşen yıldırımları seyretmek keyifliydi.

Gece grup olarak Türk gecesine katıldık. Mahşeri bir kalabalık. Genelde Japon ,Koreli ve Avrupalı turistler ile hıncahınç dolu mekanda ilkin üç mevlevi kılıklı adam Yusuf İslam’ın iyice meşhur ettiği ilahi eşliğinde ayine başladılar. Yazık. İnsanlara bu ayindeki el ve kol hareketlerinin,dönüşlerin anlamları anlatılsaydı. Kafalardaki kavuğun mezartaşı anlamına geldiği belirtilseydi.

Gece boyu çeşitli yörelerden oyunlar sergilendi .Özellikle Kafkas dansları çok başarılıydı. Türk gecelerinin olmazsa olmazı dansöz elbette vardı.

 

 

Mayıs 24, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Kahire

Piramitler  Sfenks  Kahire MüzesiKahire Müzesi  Sakkara  SakkaraSakkara Basamaklı Piramit  IMG_6251  IMG_6252IMG_6270  IMG_6277  IMG_6280IMG_6286  IMG_6299  IMG_6394  IMG_6436

 

Mısırın başkenti Kahireye uçuş yaklaşık iki saat sürmekte.

 

İnişlerde bir form doldurmanız gerekmekte. Formda ad,soyad,doğum tarihi,sefer bilgisi gibi bilgiler girilip pasaportla beraber görevliye veriliyor.

 

Mısıra girişte vize uygulaması var. Avrupa birliği vatandaşları girişte 15 $ ödüyor. Bu tahminlerime göre bizler içinde geçerli.Türklerden ise para tur operatörlerince rezervasyon sırasında bunun yaklaşık bir misli olarak tahsil ediliyor.Tabii bu riski almaya değer mi orası size kalmış.

 

Havalimanından çıkıldıktan sonra firmalar genelde panoramik bir şehir turu yaptırıyorlar. Ülkenin prestijinden olsa gerek havalimanı ile şehir arasındaki yol temiz ve yeşil.

 

Tur esnasında ilk uğranan nokta Enver Sedat’ın anıt mezarı.

 

Hemen hemen tüm turlarda piramitler ekstra tur kapsamındalar. Taksilerle kendi başınıza da gidebilirsiniz pekala.  Ama firmalar piramitlerin şöhretinden istifade ederek yolcuları katakulliye getirme eğilimindeler.

 

Her neyse bir şekilde piramitlere ulaşıyorsunuz. Piramitlerin olduğu bölgeye giriş ücretli. Sadece ikisine giriş yapabiliyorsunuz. Kefren’in içinde herhangi bir şey yok. Buna karşın Keops’un içerisinde bir gemi bulunmakta. Piramitlerin olduğu yörede bu piramitlere giriş için ayrıca 100 Mısır Paundu ödemeniz gerekmekte. (Bu para 20 $’ a denk gelmekte.)

 

Piramitler oldukça hasarlı. Zaman ve çöl iklimi gün be gün artan miktarlarda piramitlere ağır tahribat vermekte.

 

Görebileceğiniz bir başka eser ise devasa boyutlarda olan sfenks. Sfenkse bir mabedin içinden  ulaşıyorsunuz. Sfenksin burnu düşmüş. Bunu yapan Mısırı işgal eden Napolyonun topçuları. Tabii her zamanki gibi suç Memluk Türklerine yıkılmakta. Ayrıca sfenksin ağzının altında som altından bir sunak tası mevcutmuş. Rivayetlere göre bu tas pek çok tarihi eser gibi İngiltereye kaçırılmış.

 

Ören yeri ana baba günü.Hediyelik eşya satıcılarından deve ile turist gezdiren müteşebbislere kadar akla gelebilecek türlü insan bu kalabalığın yerli  kitlesini oluşturmakta.

 

Piramitlerde ayrıca geceleri lazer gösterisi de yapılmakta.

 

Bizim kültür turları nasıl türlü ıvır zıvır üretimi ve satışı yapılan yere yolcuları mutlaka getiriyorsa Mısırda da papirüs yapılan atelyelere uğranıyor. Bunun şöyle bir hoşluğu var;gerçekten otantik unsurlar üzerinde  bilgilenme imkanınız oluyor.

 

İngilizce kağıt anlamına gelen paper kelimesinin kökeni işte bu papirüs. Papirüs yapımında,sapın yeşil kısmı soyuluyor. Kalan beyaz kısım ince ince kesilerek normal suda altı gün bekletiliyor. Sürenin uzaması yada kısalması kağıdın rengini direkt etkiliyor. Sudan çıkarılan hamur kıvamına gelmiş hammadde havan yada dibek gibi bir nesnenin içinde iyice dövülüp oklava ile açılıyor. Bu işlemin ardından satır ve sütun çizgilerini belirleyecek bir kalıp üzerine yerleştirilerek keçe arasında beklemeye bırakılıyor. Bir papirüsün gerçek olduğunu anlamanın yollarından biri ,kağıdı güneşe tuttuğunuzda bu satır yada sütun çizgileri görebilmenizde saklı.

 

Papirüs atelyelerinde otantik papirüsler alabileceğiniz gibi üzerine hiyeroglifler ile adınızı yazdırmanızda mümkün. Bana fiyatlar yüksek göründü.

 

Bu arada soyulan yeşil kabuklardan ise terlik altlığı yapılmaktaymış.

 

Gece Kahire’yi sorunsuzca gezebilirsiniz. Sokakların her zaman pis olduğu şehir havanın da yumuşaması ile geceleri daha bir kalabalık olmakta. Arabalar eski. Tofaşın kuş serisi Mısırlıların göz bebeği. Şehir kesif bir mazot kokusuyla esir alınmış.

 

Her geri ülke gibi kahvelerin tıklım tıklım olduğunu belirtmekte fayda var.

 

Kısacası ilk gün panoramik şehir turu ve piramitlerin gezilmesi ile geçmekte.

 

İkinci günün hedefi dünyaca ünlü Kahire Müzesi.

 

Giriş 50 Mısır Paundu. İlk önce bahçede bir yoldan ilerliyorsunuz. İkinci kapıdan çıkınca kafe ve hediyelik eşyalar satan bir yere  ulaşıyorsunuz.

 

Müze devasa bir yapı. Dolayısıyla planlı bir şekilde gezmek şart.Yoksa aynı yollardan defalarca geçebileceğiniz gibi kimi yerlere de hiç uğramadan geçmiş olabilirsiniz.

 

Giriş katında lahitler ve mumya yapımı ile ilgili eşyalar sergilenmekte.

 

Üst katta ise Tutankamona ait  hazine dairesi var. Hazinenin önemli bir bölümü ve mumyanın ta kendisi British Museumda. Mısırlılar haklı olarak bunları istemekten İngilizler ise utanmadan vermemekten sıkılmamış. Meşhur altın maske de burada. Takıların güzelliği ve zarafeti de anlatılması gerekenlerden.

 

Yirmili yaşlarına varmadan ölen firavun en meşhur lanetli mumya. Bunu da eklemekte fayda var.

 

Mumyaların olduğu kısma ayrı bir ücret ödeyerek  girebiliyorsunuz. Bununda bedeli 100 Mısır Paundu.Burada flaşsız bile fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Tabi, ortalıklarda pekte nöbetçi dolaşmadığı için çekim yapabiliyorsunuz. Oldukça karanlık olan bu kısımda bir oda Ramses’e diğeri Ramses’in ailesine ait.Bir kadın ve kedisinin mumyası var.Kedi mumyası bir zamanlar bebek mumyası sanılmaktaymış.

 

Kahire Müzesi kendinizi kaptırırsanız yada meraklısıysanız rahatlıkla gününüzü geçirebileceğiniz bir mekan. Ama isterseniz şehirdeki yakın çevredeki müzeleri de dolaşarak günü doldurabilirsiniz.

 

Geceleri çok sayıda olan casinolara giderekte vakit geçirebilirsiniz. Bunlardan kaliteli bir tanesi şehrin güzide semtlerinden Zemalekte bulunan Mariot Otel. Zamanında vali konağı imiş. Kumar oynamasanızda çevreyi ve oynayanları izlemekte ayrı bir eğlence. Luxor bira oldukça övülmekte.

 

Üçüncü gün ilginç piramiti ile meşhur Sakkaraya gidildi. Özel turla gidince 55 Euro veriyorsunuz. Ama şehirde bir taksici ile anlaşırsanız adam başı 10 $ ödeyerek dört-beş kişi bir araca doluşarak her yere gidebiliyorsunuz. Taksicilerin fiyatı sabah 9 akşam 24 arası.Bu adamlar siz gezerken yada bir şeyler yaparkende bekliyorlar.

 

Sakkarayı meşhur eden diğer piramitlerden farklı olan basamaklı piramiti. Aracınızdan indikten sonra yıkıntılar arasında tahtadan yapılmış bir yolda yürüyerek küçük bir odaya ulaşıyorsunuz. Burada veliaht prenslerin içerisinden rahiplerce firavun seçilmekteymiş. Kazana firavun sembolik olarak bir boğa yada öküz ile dövüşürmüş.

 

Basamaklı piramit görünen oki Gizadaki  piramitlerden bile daha çok yıpranmış. Bu piramitinde içine giriş mümkün. Piramitin yakın çevresinde pek çok mezar odası var. Dar dehlizlerden aşağıya doğru ilerliyorsunuz. Mezar odasının tavanında yıldızlı işlemeler yapılmış. Bir küçük odada da firavunun mumyalama esnasında çıkarılan organlarının saklandığı bir bölme var.

 

Daha sonra ise Menfis tapınağını gezebiliyorsunuz. Sağlam ve devasa bir yapı burası. İçeride fotoğraf çekimi yasak. Rehbersiz gezmeye kalktığınızda kaybolma ihtimaliniz var.

 

Turla gezerseniz sizi birde halı okuluna sokuyorlar.

 

Dört beş günlük bir tur içindeyseniz bir başka seçenekte İskenderiye.  Fakat günümüz İskenderiyesi İzmirin epeyce bir geri kalmışı. Meşhur İskenderiye Kütüphanesi fazlaca modern bir üslupla yeniden inşa edilmiş. Osmanlı kalesi ve Romalılar döneminden kalan epeyce bir şey de var. Bununla beraber hızlıca bir hareket ve zamanı hesaplıca kullanarak sağlam bir gezi yapılabilir.

 

İskenderiye yolunda Wadi Natrun denilen Natrun Vadisinde hristiyanlığın ilk dönemlerinden kalan birkaç manastırdan oluşan bir kompleks var.

 

En az bir gün Kahirenin sokaklarında gezmeye dolayısıyla kaybolmaya ayrılmalı. Google earthden bakıldığında şehrin çok büyük olduğunu ve çok sayıda tarihi eser olduğunu görüyorsunuz. Handikabınız bu mekanlar arasında da epeyce bir mesafenin olması.

 

Yakıtın ucuzluğu nedeniyle trafik tam bir keşmekeş. Sokaklar çöpten geçilmiyor. Kalabalıktan söz etmeye bile gerek yok sanırım. Bu kadar insan nerede kalıyor sorusunun cevabı belli. Sefaletin çeşitli aşamalarında her nereyi bulabiliyorlarsa. Dikkatinizi çok sayıda evin sıvasının bile olmaması çekecek. Bunun nedeni parasızlık.Aynı durumun sonuçlarından birisi de yapıların çatılarının dahi olmaması. Bu genelde camları bile olmayan tuğla evler şehre yeni gelenler,yeni evliler yada geçim sıkıntısında olanlarca tercih edilmekte. Bu sınır aylık 400 Mısır Paundunun altındaki kazanca sahip kişileri kapsamakta.

 

Nispeten zenginler –ki 600 Mısır Paundu kadar kazancı olan kişiler bunlar- biraz daha büyükçe ve beyaz tuğladan evlerde ikamet etmekte.

 

Birde ölüler şehri kavramı var. Şehir Memluk dönemi ve eskisinden kalma mezarlıklara sahip.Bu mezarlıklar geleneklere göre genelde ev şeklinde inşa edilmiş. Zamanla dışarıdan göç alan şehirde göçmenler ikamet sorununu bu yapılarda kalarak çözmüş.Mezarların sahipleri ise atalarının mezarlarının bakımını yapıldığı düşüncesiyle kalanlara itiraz etmiyorlar. Bu çılgınca kavramı yaşayan kişi sayısı için iki milyon kişi kadar bir sayı dile getirilmekte.  

 

Şehirde çok sayıda çarşı var. Bunların en meşhuru El Halili. Kısmen açık kısmen kapalı büyükçe bir alanı kaplamakta. Kapalı kısım daha küçük. Akla gelebilecek her türlü ıvır zıvır mevcut. Dansöz kıyafetleri,çoğunluğu aslında muz kabuğundan yapılmış sahte papirüsler, tespihler,şallar her yerde mevcut. Gümüş eşyada oldukça çok ve el emeği ile yapılanlar takdir edersiniz ki pahalıca.

 

Her ne yaparsanız yapın ama burada ve diğer çarşılarda iki şeyi unutmayın. İlki pazarlıkta sınır yok. Her hangi bir mal %50 ile %90 arasında indirime uğrayabilmekte. Diğeri ise her yerde de okuduğunuz gibi Türk olduğunuzu anladığınızda Hasan Şaş yavaş yavaş diyen Mısırlılar. Nedeni bilinmez ama Arapların böyle bir takıntısı oluşmuş.

 

Çarşıda meşhur bir kahve var. Mehmet Akifte cumhuriyet rejimiyle yıldızı barışmayınca bu şehre geçmiş ve genelde bu kahvede vakit geçirip bazı şiirlerini yazmış.

 

Şehrin bir başka önemli mekanı ise citadel denilen tüm eski şehirlerde karşınıza çıkacak iç kale kısmı. Sitadele giriş 50 Mısır Paundu. Kale öncelikle Haçlı saldırılarına karşı inşa edilmiş.Sonrasında Memluklarin yönetim merkezi ,2.Dünya Savaşında ise İngiliz merkez garnizonu olarak kullanılmış. Kale içerisindeki en önemli yapılardan biri Aya Sofyaya benzetilmeye çalışılarak otuz küsur yılda inşa edilmiş Kaymaktaşı Camii. Ne Aya Sofyanın heybeti nede estetiği mevcut.Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nında türbesi burada. Oldukça loş bir yapı.

 

Kalede En-Nasır camii adlı bir cami daha mevcut. Bu camide daha ziyade Türkmen izleri taşımakta. Günümüz halkı pek bilemese de tıpkı İran gibi yaklaşık 1000 yıllık bir Türk hakimiyeti altında kalmış. 1950 ‘li yıllarda Baasın iktidara gelip hıdivliğin lağv edilmesi ile Türk yönetimi tamamen bitmiş. Tolunoğulları,Akşitler (Ihşidiler de denmekte) Memlukler,Osmanlılar ve Hıdivlik dönemi başta Kahire olmak üzere tüm Mısıra pek çok hatıra bırakmış. Baas yönetimi bu yapıların bir kısmını yıkmış yada yabancı firmalara önce devletleştirerek kiralamış. Arap tipi milliyetçilik ve sosyalizmin uygulaması bu kadar oluyor herhalde. Dini yapılar ise devasa boyutta olduklarından kolaylıkla ortadan kaldırılamamalarından olsa gerek günümüze ulaşabilmişler.

 

Neyse,kalede pek çok kafe ve iki de müze var. Bunlar araba müzesi ve askeri müze.

 

Kale civarında da önemli yapılar var. Biri 1362 yapımı Sultan Hasan medresesi. Uzun minareleri ile kendini belli ediyor. Bunun yanı başında er-rıfai camii görülmekte. Burası da hıdiv soyundan gelenlerin mezarlarına ev sahipliği etmekte.

 

Yine yakınlarda şehirdeki en eski Türk camii olan Tolunoğlu camii bulunmakta. İnşası 876 yılında bitmiş bu yapının en hoş özelliği minaresinin dışarıdan sarmal bir merdivenle çıkarılabilir olması.

 

Kahire içinde özellikle Memluk döneminden kalan çok sayıda külliye de bulunmakta(Kalavun,Bekuk,Gavri külliyeleri gibi). Kahire belediyesinin internet sitesinde de görebileceğiniz gibi İslami Kahire de çok sayıda devasa cami bulunmakta. Ortak özellikleri boyutlarının inanılmaz büyüklüğü,avlularının genişliği ve minarelerinin başlı başına bir sanat eseri olması olabilir.

 

Kahire de diğer dinler içinde yer var. Şhrin mısr-ül kadim bölgesinde yer alan eski roma kalesi pek çok kiliseye ev sahipliği etmekte. Bu kiliselerin neredeyse tamamı anladığım kadarıyla şehrin en eski kilisesi olduklarını iddaa etmekte. En ilginç olan unsur Kopt Müzesi.Bizlerin Kıpti dediği halk bunlar. Giriş 50 Mısır Paundu. Öğrenci olduğunuzu kanıtlayabilirseniz bunun yarısına girebiliyorsunuz. Koptlar hristiyan. Dolayısıyla hristiyanlık ve kendi öz kültürlerinin kesişimi ve etkileşiminden kaynaklanan türlü nesneyi görebiliyorsunuz.

 

Şehrin modern kısımlarında gezebilmek için Nil kıyısında dolaşmak gerekiyor.Zemalek yukarıda da belirtiğim gibi zengin bir semt. Dolayısıyla binalar modern ve bakımlı. Beni çekebilecek tek şey burada Kahire Kulesi olabilir. Şehri ve piramitleri tepeden görmek için ideal.Ama şehrin pisliği ve monoton renk hakimiyeti pekte kaliteli fotoğraf çekilemeyeceği şekline bir kanı uyandırmakta bende.

 

Birde burada nilometre var. Tarihi olarak nehrin yüksekliğinin ölçüldüğü bir yapı olarak kullanılmış . İslam döneminde ise halifelerin yaşadığı söyleniyor.

 

Son durak ise batı kıyısında yer alan büyük parklar ve hayvanat bahçesi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mayıs 5, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Karadeniz Turu Bölüm 5

Çubuk Gölü  Göynük  Göynük  Göynük  Sünnet Gölü  Sünnet GölüYıldırım Bayezıd Camii - Mudurnu  Mudurnu  Abant   

Abant

 

Gün 8

 

Sabah kahvaltısının ardından, erkenden yakındaki Çubuk Gölüne gittik. Oldukça ufak bir gölet. Boyut verme konusundaki yeteneksizliğim nedeniyle fazla yorum yapamıyorum. Burada da su bayağı çekilmiş. Üstüne üstlük etraftaki meyve bahçelerini sulamak için pompalarla su çekilmekte.

 

Bir kademe kurumuş, tozlaşmakta olan toprak, berisinde derin çatlaklar olan yoğun ama ağırlığınızı verip bastırdığınızda gömüldüğünüz kısım gelmekte. Kıyıda binlerce küçük kurbağa var. Kıyıya bir taş attığınızda cümlesi bir anda suya doğru sıçrayarak kaçışmaya çalışıyor.

 

Burasıda şahsına münhasır bir ekosistem. Kıyıda toprak yol üzerinde ezilip yamyassı olmuş, kurumuş bir tatlı su yengeci vardı. Gölde balık var mı bilemiyorum. Ama bu kadar çok kurbağanın olması balık yok yada kurbağa nüfusunu denetleyemeyecek kadar az olmalı.

 

Kuraklık ve bilinçsizlik bu minik hazinelerin farkında olunmaksızın yok olmasına sebep olmakta.

 

Kıyısında birkaç tanede yer değirmeni var. Bunlar bir dizinin çekiminde kullanılmak için yapılmış ardından ise yıkılmamış. İyi de olmuş.

 

Göynük bir Osmanlı kasabası. Ama tam anlamıyla (kanımca) örnek alınacak bir yer burası. Biliyorsunuz Avrupa gezilerinde yabancıların tarihi evlerini nasılda koruduklarını, yeni inşa edilmiş bir binanın bütünlüğe uygun, sırıtmayan ,genel yapıyı koruyan bir şekilde olmasını gıpta ile izlediğimi. İşte buna benzer bir yapıyı Göynükte gördüm. Kasabanın Mudurnu çıkışında dört katlı bir apartman yapmışlar ama kasabanın genel görünümüne tam anlamıyla adapte etmişler. Öyle ki çok dikkatli bakmadıkça yeni bir yapı olduğunu anlayamıyorsunuz. Alkışlanacak, madalya takılacak bir anlayış.

 

Kasabanın en meşhur anıtlarından birisi Zafer kulesi. Sakarya Savaşı kazanıldıktan sonra sonra kasabanın kaymakamı bunu anıtlaştırmak istemiş ve tepeye kuleyi inşa ettirmiş. Kule, saat kulesi olarakta bir süre kullanıldıysa da tüm saatlerin kaderi çalınmak olmuş. Hırsızlar çalmaktan bıkmamış ama sonunda kasabalılar saat takmaktan usanmış. Ardından birde yangın felaketi geçiren kule aslına uygun bir şekilde restore edilmiş. Üç katlı kule gezilebilmekte.

 

Kasaba Osmanlının manevi başkenti olarakta anılmakta. Fatihin hocası Akşemsettin ömrünün son günlerini kasabada geçirmiş. Moloz taştan, dolgu yöntemiyle yapılmış türbesi hemen Gazi Süleyman Paşa Camiinin yanı başında. Süleyman Paşa ve akıncıları Osmanlı tarihinin en az anlatılan ama en çok bilinmesi gereken şahsiyetleri. Bir avuç atlının kahramanca çabalarıyla kilometrelerce arazi fethedilmiş. Fethedilen yerler hızla imar edilmiş. Tekfurlar halkı vergiler yada vergi adı altındaki düzenbazlıklarla soyup soğana çevirirlerken genç beyliğin üyeleri para saçmış her yere.

 

Neyse,cami kare planlı gibi. Kubbesiz. Hemen Mudurnu Çayının yanıbaşında. Kasabada bir evliya türbesi daha var. Bunlar Melamilerin Bayrami kolundanmış.

 

Kasaba içerisinde güzel konaklar,yapılar var. Biraz daha bakım ve özen ile gelebileceği noktayı düşünemiyorum. Kasabada başka tarihi cami ve hamamlarda var.

 

Kasabanın atom denilen kuru fasulyesi meşhur.

 

Bir sonraki durak Sünnet Gölü. Çayın bir heyelan ile önünün kesilip oluşan setin ardında suyun birikmesiyle oluşmuş. Çam ağaçlarının arasında bir cennet köşesi.

 

Burada da epeyce su çekilmiş. Öyleki eskiden iskele olarak kullanılan çıkma,sanki tramplen gibi neredeyse dört- beş metre yukarıda kalmış .Suyun içinde,eğreti bir duba bulunmakta. Yanlış bir yere bassanız ayağınızın içeri girmesi an meselesi.

 

Su derince ya da en azından üç metrelik dubanın sonunda boyu geçiyor. Dubanın altında gölgede bir- iki zararsız su yılanı yüzmekte. Milyonlarca çeşitli boy balık gölü doldurmuş. Kıyıdan itibaren açığa doğru çeşitli boyda yavru balık sürüler halinde turlamakta. Açıklara bakınca arada sırada sıçrayan büyücek balıkları görebiliyorsunuz.  Su da bitki örtüsü olarak kayda değer bir şey yok. Kıyıda birkaç çift kaz avare avare gezip keyiflerince gagalarını suya daldırıp avlanıyorlar. Kurbağa sayısı az.

 

Kıyıda tek bir tesis var. Netten gördüğüm kadarıyla fiyatı hesaplı. Ama taksi tutmadan yada özel araç olmadan nasıl ulaşılır bilemiyorum. Ayrıca gölün etrafını yürüyerek gezebilme imkanınızda var.

 

İnsanın içini dışına çıkaran,dolambaçlı, virajlı yoldan geri dönerek Mudurnu sapağına ulaşılıyor.

 

Mudurnuya giderken yolun sağında Yenice köyüne giden yolu gördük. Bizim ataların konağı bu köydeymiş. Nasıl gidildiğini öğrenip gitmeli bir gün.

 

Mudurnuya vardık. Ailenin anne tarafının başkenti. Bir zamanlar tavukçuluğunda başkenti olan kasabada Mudurnu Tavukçuluk çok hızlı yükseldi, uzun süre tepede parladı. Fakat bu parıltı sinekleri, türlü haşeratı da kendine çekti. Çeşitli katakulli ile firma tepetaklak edildi.CIA başkanlarından biri bile firmanın peşinden koştu. Şu an kim bilir kimin elinde bilmiyorum.

 

Şu an kasaba para getiren bir sanayiye sahip değil. Bu nedenle turizme eğilinmeye başlanmış durumda. Kasabayı gezerken iş duyuruları için yapılan anonsları sıklıkla duyuyorsunuz.

 

Rehberler kasabanın adının bir tekfurun kızının adından geldiğini iddia etsede gerçekte bir tekfurun bizzat kendi adı olan Modrenenin  zamanla bozulmasıyla oluşmuş. Çarşısı ve halkı ( ki ortalama olrak orta yaşın üzerinde çoğu ) Gümülcinedeki çarşıya çok benzemekte. Tipik bir Türk kasabası.

 

Kasabanın en ünlü yapısı Yıldırım Beyazıd Camii. Yirmi metreye varan dönemi için devasa sayılabilicek kubbesi kasabanın zamanında ne denli zengin olduğunun kanıtı. Son cemaat yerindeki üç kubbede güzel kalem işi çalışmalar görülmekte.

 

Caminin yanından geçen yolun sağında, aşağıda halka açık olan ama faqzlaca müşterisi olmayan Yıldırım Bayezıd Hamamı görülüyor. Kendini belli eden, dönemin özelliklerine sahip bir yapı.

 

Kasabanın konakları aslında orijinal halleriyle bakarsanız Beypazarı ve Göynükteki benzerlerinden daha büyük ve ihtişamlı imiş. Bu oldukça belli oluyor. Fakat parasızlık ve dışa yönelik göçler evlerin bakımsız kalmasın ayol açıp çöküşe götürmüş. Zayıfta olsa restorasyon çabaları var ama yeterli değil.

 

Hisarlık tepesinde Bizans döneminden kalma kalenin kalıntıları ve güzel bir kasaba manzarası var. Mudurnu da saat kulesi olan yerlerden.

 

Kasabada nedense çok kalmadık. Ne pazarını (C.tesi günleri Pazar kurulmakta) gezebildik ne de ara sokaklara dalıp konaklara bakabildik. Kanuninin yaptırdığı söylenen çayın yanındaki camiyede gidemedik.

 

Mudurnunun saray helvası denilen  tatlısı meşhur. Ayrıca kızılcıklı tarhanası da nam salmış. Ama kızılcık mevsimi olmadığı için bu tarhanadan temin edemedik.

 

Kasabadan ayrıldıktan az bir zaman sonra Abanta vardık.

 

Abant Türkiye için değişik bir anlama sahip. Oldum olalı Abant her zaman bir merkezdi.Tıpkı Uludağ gibi. Alternatifler türesede ,ışıltısı biraz azalsada yinede belirli bir kuşak, belirli bir mantalite için hep gözde bir mekan olmuştu. Futbol takımları kamplarını Abantta yapardı.Fotoğrafları gazetelerin spor sayfalarında yer alırdı. Siyah beyaz filmlerde genç kız İsviçrede,oğlan Amerikada tahsil yapardı. Ama eğer genç kız dünya ya da Avrupa turu yapmadıysa mutlaka Abanta giderdi.

 

Gölün ağaçlık bir alan içerisinde oldukça zarif bir görünümünün olduğunu belirtmeliyim. Gün içinde uğradığımız göllerin en büyüğü., öyleki sert esen rüzgar gölde dalgalar oluşturmakta. Gölün etrafında sazlıklar ve sağlıklı görünen nilüferler var. Akvaryumum için bir iki kök  almayı düşündüm. Adadaki havuzda pembe açan  nilüferlerin benzerleri bunlar.

 

Gölün etrafında çeşitli lokantalar var ve söylendiği kadar da pahalı değiller. Her ne kadar ağım şahım bir yemek yapamasalarda manzarasına,doğasına değer.

 

Gölün etrafında yaptığımız küçük bir gezintiden sonra otobüsümüze döndük.

 

Sonrası mı? Yaşasın İstanbul J

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Karadeniz Turu Bölüm 4

Samsun  Samsun  Samsun Arkeoloji Müzesi  Samsun Arkeoloji Müzesi  Amasya  Amasya  Amasya Arkeoloji Müzesi  Amasya Arkeoloji Müzesi  Amasya Arkeoloji Müzesi  Amasya - Bayezıd Külliyesi  Amasya -Saat Kulesi  Amasya  Yalıboyu   Hattuşa  Hattuşa  Beypazarı  Beypazarı  Beypazarı  Beypazarı

 

Gün 6

Sabah Fatsadan Samsuna geçtik. Samsunda gezimiz Bandırma vapurunun birebir kopyası olan müze gemi ziyaretiyle başladı. Müze gemi de kaptan köşkünde Atatürk ve arkadaşlarının balmumu kopyaları yerleştirilmiş. Geminin yatakhane olan kısmında ise Atatürke ait çeşitli eşyalar ve fotoğraflar sergilenmekte.

Müze oldukça temiz ve düzenli. Tek sorun güverteden kamaralara inen merdivenlerin oldukça kaymaya müsait olması. Turdaki bayanlardan biri oldukça kötü düştü. Neyse ki bir problem olmadı.

Tur boyunca çektiğim en iyi fotoğraflar burada çekildi. Tüm hafta boyunca sakin olan hava patlayacağının ilk sinyallerini vermeye başladı. Deniz kabardı ve gökyüzü çok koyu bir gri fona büründü. Bizden bir gün sonra beklenen yağış bir felaket olarak şehre inmiş. Selden iki kişinin öldüğü haberini aldık.

Samsunun arkeoloji müzesini de gezebildik. Müze tek katlı,şirin bir yapı. Girişinde mozaik bir alan var. Kapı girişinin sağında kalan kafataslarının ise üzerlerinde başarılı beyin ameliyatları yapılmış olduğunu öğrendik. Ayrıca çeşitli höyük ve Tümülüslerde bulunan eserler,sikkeler de müzede sergilenmekte.

Gün içerisinde uğradığımız ikinci şehir Amasya. Şehrin adının Amazon kraliçesi Amesia’dan geldiği rivayet edilmekte. Amasya içerisinden Yeşilırmak geçen dağlar arasında kalan bir şehir. Bu dağlar Barış Mançonun askerliği sırasında “Dağlar Dağlar” şarkısına ilham vermiştir. Çok sayıda köprü şehrin yakalarını birbirine bağlamakta.

Şehrin en meşhur yapılarından biri üç kısımdan oluşan kalenin aşağısında kalan Pontus krallarına ait kaya mezarları.Burası kızlar sarayı olarakta adlandırılmış.  Şehirdeki yirmi üç kaya mezarının beşi burada. Kaya mezarları dağ yamacına oyulmuş. Fakat bir oda gibi arada bir boşluk bırakarak tekrar oyulmuş. Kafanızı karıştırmadan açıklamaya çalışayım. Mezar odasının etrafını turlayabiliyorsunuz. Bunun amacı dağdan sızan suların mezara direkt girmesini engellemek. Roma ve Bizans döneminde kaya mezarları kilise olarakta kullanılmış.  Kaleye gelince notlarını okuduğum tüm modern gezginler yayan olarak yorucu bir yolculuk yapmak yerine taksi ile gitmeyi önermekte.

Ayrıca Amasyanın nehir boyunda dizili duran konaklarını da unutmamak gerekmekte. Bunların içerisinde en meşhuru günümüzde etnografya müzesi olarak kullanılan Hazeranlar Konağıdır. Yakınında bulunan ( bahçesine girip içine giremediğim) Hatuniye Camiinin adını verdiği mahallede yer almaktadır. Kültür bakanlığının sanal ağ sitesinden alıntı yapacağım.Bu arada Hatuniye camiini de atlamayalım. Her ne kadar sade bir yapıda olsa son cemaat yerinin tuğla işleri göz okşamakta.

Konak amasya merkez hatuniye mahallesinde sur duvarları üzerine 1865 yılında, Amasya mutasarrıfı Ziya Paşanın defterdarı Hasan Talat Efendi tarafından yaptırılmış, Hasan Talat efendinin kız kardeşi Hazeran hanımın uzun yıllar burada yaşamasından dolayı, "hazeranlar" adını almıştır.

 Antik dönem sur duvarları üzerine; bodrum üzeri iki katlı ahşap çatkı arası kerpiç dolgulu olarak yapılmış olan konak haremlik ve selamlık olarak iki bölüm halinde düzenlenmiştir.

Geleneksel Osmanlı konut mimarisinin seçkin örneklerinden olan yapı. Orta sofalı. dört eyvanlı plan tipinde, iç avlulu, dışa kapalı yapı tipidir.

Yalı boyu, Yeşilırmak sahil şeridi üzerinde yen alan, 19. yüzyıl sivil mimarlık örneği yapılar arasında önemli bir yeri olan, hazeranlar konağı 1976 yılında bakanlığımızca kamulaştırılmıştır.

Konağın restorasyon uygulamalarına 1979 yılında başlanılmış ve 1983 yılında restorasyon çalışmaları tamamlanarak 1984 yılında etnografik eserlerin teşhir edildiği müze ev olarak hizmete açılmıştır.

Hazeranlar konağında depremler nedeniyle meydana gelen zemin sorunlarının giderilmesi ve teknolojik müze donanımlarının tesis edilmesi amacıyla yeni restorasyon çalışmalarına, anıtlar ve müzeler genel müdürlüğünce 1998 yılı sonlarında başlanılmış, döner sermaye işletmeleri merkez müdürlüğünün de katkılarıyla uygulamalar, 12 haziran 2001 tarihinde tamamlanarak yeni teşhir düzeni ile hazeranlar konağı "müze ev" olarak yeniden ziyarete açılmıştır.

Kral mezarlarının altından Amasya- Zile tren yolu geçmektedir. Yol dağların açıldığı bir tünele girerken sağda bir mezar daha vardır. Kral Mitriatides Romalı elçileri bu mezarda hapis tutmuş. Fakat burası öyle bir mezarki çıkılması için merdiven vesaire hiç bir şey yok. Tren yolu ise cumhuriyet döneminde orta anadoluda yapılan ilk tren yolu.

Yolunuza devam ettiğinizde bir de saat kulesi ile karşılaşıyorsunuz. Buradaki köprüden karşıya geçtiğinizde karşınıza çıkan yapı “bimarhane”. Bimarhanelerde akıl hastaları müzik ve su sesiyle iyileştirilmeye en azından teskin edilmeye çalışılmaktaydı. Avrupalı ise akıl hastalarını içlerine şeytan girdiği gerekçesiyle yakmakla meşguldü. Bu konudaki en net karşılaştırma Umberto Econun Gülün Adı romanında çocuğun İbni Sinaya ait bir kitapta aşk ile ilgili kısımları okuduğu yerlerde görebiliyorsunuz.

Yapı şu an sanat eğitimi için kullanılıyor sanırım. İçeride kafelerde var. Ama yapının giriş kapısının mukarnaslı işlemeleri için diyecek yok. Ne acıdır ki çok az kişi bilmekte. İyi bir geliri olan üniversite mezunu kaç aile acaba tatil planlarının arasına Amasyayı alıyor ki.

Bimarhaneyi geride bırakıp Beyazıd Külliyesine doğru ilerliyoruz. Külliyenin en önemli kısmı camii tabii ki. Namaz vakti olduğundan içeri giremedik ama taç kapının sağında ve solunda döner sütunlar var. Bunlar bir deprem anında yıkılmayı engelleyen esnemeyi sağladığı gibi yıkılma riski ortaya çıktığında uyarı imkanı da vermekte. Taç kapıda Selçuklu etkileri var.

Ayrıca şadırvanın çatısının içinde çok güzel kalem işi süslemeler var. Daha doğrusu manzara çizilmiş.Oldukça hoş.

Külliyenin bir medresesi ve kütüphanesi de var. Medrese bir dönem arkeoloji müzesi olarakta kullanılmış.

Şehir pek çok Osmanlı sultanının eğitim aldığı bir yerleşim. Günümüzde Osmanlı Oxfordu olarak anılmakta. Ayrıca bu eğitim kuruluşları çok sayıda bilim adamı,şair ve sanatkar da yetiştirmiş.

Bu noktadan sonra uğrayacağımız yapı modern bir bina; arkeoloji müzesi. Bina üç katlı. Fakat gezilebilen kısmı giriş ve üst katı. Alt kat depo. İstanbul Arkeolojiden sonra gördüğüm en kaliteli müze. (Ankara arkeolojiye tekrar gitmemiz gerekecek .) Müze envanterinde yirmi dört bin parça tarihi eşya yer almakta.

Alt kattaki eşyalardan not alabildiklerimi yazmaktayım .Hatalarım için affola. Deniz mi var ki burada amforalar var diyebilirsiniz. Bunlar Bafrada bulunan bir batıktan getirilmiş. Lahitlerden ise bronz olan ve banyo küvetine benzeyen Helenistik dönemden kalma. Toprak lahitler ise Roma dönemi. Katta çeşitli heykeller, mermer yada taş üzerine yazıl kitabeler de görülebilir.

Üst katta en ilgi çeken kısımlardan biri ahşap eserlerin bulunduğu bölüm. Kapılar ve pencere kanatları bulunmakta. Bunların içinde Bizans döneminden kalan,Selçuklu ve Osmanlıya ait eserler yer almakta. Gök medresenin kapısı da burada. Kapılarda çok hoş geometrik süslemeler ve yazılar bulunmakta. Allaha şükür, eserlerin nerelerden getirildikleri ve dönemleri konusunda yeterince bilgi verilmekte.

Ayrıca bu katta çevrede bulunan çeşitli dönemlere ait defineler, çeşitli parçalar, eşyalar bulunmakta. Ayrıca çeşitli silahlar , mühürler ve testi, çömlek tarzı eşyalar var.

Müzenin en meşhur eseri Hitit fırtına tanrısı Teşup heykelciği. Sivri külahlı, kısa etekli ,bronz bir heykel bu. Dünyada sadece Amasya müzesinde bulunmakta.

Aynı kattaki etnografya seksiyonunda ise mutfak eşyaları, kadın ziynet eşyaları, sedef sandıklar, silahlar, seramikler, astronomi aletleri, çeşitli hamam takımları, saatler,yöresel giysiler,el yazması kuran-ı kerimler, biri İşkodra vilayetinin olmak üzere iki de sancak sergilenmektedir.

Bahçesinde ise mezar ştellerini, Osmanlı ve Selçuklu döneminden kalma mezar taşlarını, çeşitli işler için kullanılmış küpleri, mil taşlarını görebiliyorsunuz. Boyut olarak büyük parçalar dışarıda sergilenmekte.  Ayrıca müze bahçesindeki sultan 1. Mesud türbesi içerisinde altı adet ilhanlı dönemine ait mumya teşhir edilmektedir. Bu bölüm müzenin en çok ilgi çeken bölümü.

Mumyalar, anadolu nazırı şehzade cumudar, amasya emiri işbuğa nuyin, izzettin mehmet pervane bey, cariyesi, erkek ve kız çocuklarına aittir. Özellikle çocuk mumyalarının birinin ağzında tek bir dişi çıkmış bir halde sergileniyor olması içimi burktu.  Sonuç olarak kabullensekte kabullenmesekte bu yatanlar atalarımız. Buradan bahseden pek çok kişi mumyalardan “iğrenç” gibi sıfatlarla bahsetmekte. İğrenç olan , bunların sandukalarından çıkarılıp sergilenmesi. Türk mumyaları ve mumyacılığı konusunda bilgisi olmayan , bundan geçtim yüzünü yıkamaktan bi haber, özünden kopmuş soytarıların bu tarz yorumlarını nazar-ı dikkatten sakınmak lazım.

Amasyanın onlarca türbesinden biri de Torumtay türbesi. Türbe içerisinde birkaç tane sanduka var. Ama Torumtayın sandukasının kufi yazıları çok hoş. Karşı duvarda yukarıya çıktığımı sandığım ama gitmeye zamanımın olmadığı bir giriş var.

Yapının bahçesinde bulunduğu Gök medresenin taç kapısı ve çevresinde de mukarnaslı işlemeler var. İçeri giremedik.

Yemek yenecek yer olarak Ali Kaya gösteriliyor.Gerçekten vadiye,şehre hakim bir alan burası. Yemeklerde fena değil ama sırf manzarası yeter.

Amasyadaki serbest zamanın ardından Çoruma gitmek üzere yola çıktık. Yolda bir de trafik kazası atlattık. Meçhul şehit anıtı diye bir yerde olay başımıza geldi. Neyse ki kimsenin burnu kanamadı. Biz zabıt tutulması için polis beklenirken inip anıtın fotoğraflarını çektik. Üzerindeki yazılar hemen hemen silinmiş.Sadece 1931 diye bir tarih var.

Anıtın yanına giderken toprağa gömüldük. Değişik bir toprak. Mezarlıktan çıkan iki sevimli yavru kediden yakamızı zor kurtardık. Bizi takip eden kedilerin yola çıkıp ezilmemesi için kötü davranmak zorunda kaldık.

Akşam karanlığında Çoruma vardık. Şehrin böyle güzel bir şehir olacağını tahmin etmemiştim. Gece çekimi yapmak ve dolanmak amacıyla başta biraz çekinerek otelden çıktım. İki caddenin kesiştiği noktada minareden bozma bir saat kulesi var. Saat kulesinin yakınlarından giderek Ulu Camiiye varabiliyorsunuz.

 Şehir içinde güzel kagir binalar var. Her yerde,ilan tahtalarında Çorum Arkeoloji müzesini anlatan afişler görülüyor. Gece olması nedeniyle yerini bile bulamadım.

Şunu söylemek istiyorum halkı çok efendi,ağırbaşlı insanlar. Saat kulesinin fotolarını çekerken pozlama esnasında insanlar işimin bitmesini sabırla beklediler. Hatta neden beklediklerin i sorduğumda “abi foto çekiyorsun ya ” diye yanıtladılar. Halkı iyi, gece gezmesi bile güvenli bir şehir.

Gün 7

 

Çorumdan sabah yola koyulduk. Hitit başkentini görebilmek için Çorum ilinin merkezinden 45 km kadar gitmeniz gerekiyor. Yol boyu kıraç ovaları aşarak ilerliyorsunuz.

 

Geride bıraktığımız yıllarda konusunu Hititlerden alan,dev bütçeli bir film çekilecekti. Film platosunda şehir surlarının rekonstrüke edilmiş yüz metrelik kısmı da yer alacaktı. Olmadı.

 

Şehirde şu an bir tapınak,bir yapı yok. Sadece aslanlı kapı olarak adlandırılan bir giriş belirgin. Onun dışında sadece kazı alanlarında taşlardan yapılmış duvar-sınırlar görülmekte. Bulunan eserler Ankara Arkeoloji ve Çorum müzelerinin yanı sıra Berlinde. Almanlar bu bölgedeki arkeolojik çalışmaları yürütmekte. Ama görünen o ki yürütme işlemi her anlamıyla yapılıyor.

 

Buradan şehrin yönetimsel bölümüne geçiliyor. Burada yığma bir piramitin içerisinde yer alan bir tünelden geçerek arka kısma ulaşılmakta. Buralardaki irice taşlar Bizans döneminden itibaren pek çok yörede çeşitli amaçlarla kullanılmış. Onun dışında güneş ışıklarının vurup sapsarı bir renge büründürdüğü otlaklar ve gri bulutlar ile çok güzel manzaralar oluşmakta.

 

Son olarak Çatalhöyüğün ibadet edilen mekanına gittik. Karşıdaki dağlar Yozgata ait. Ama tapınak kalıntıları hala Çorumda. İlk giriş kısmında belli belirsiz bir tanrılar silsilesi sizi karşılıyor. Bir aralıktan ilerliyorsunuz ve küçük bir alana çıkıyorsunuz. Burada duvarlarda bazı küçük gözler oluşturulmuş. Bunların içinde kimi kutsal eşyalar ve sunak amaçlı nesnelerin yerleştirildiği tahmin edilmekte.

 

Bunun haricinde açıklık bir alanda hediyelik eşya satılan bir Pazar oluşturulmuş. Burada,yöredeki eserlerin yapıldığı taşlardan imal edilmiş çeşitli nesneler satılmakta. Boğa figürü,oniki tanrının yer aldığı duvar kabartması,kartal heykelciği popüler ürünler. Boyutlar fiyatı direkt etkilemekte. Meblağlar başlangıçta epey yüksek gelsede ( büyük bir heykelin başlangıç bedeli 50 YTL ) yarı yarıya inen indirimler olabilmekte. Büyük bir parçanın yapımı bir günü bulabilmekte ve nesnelerin işlenmesi,şekle sokulması ve zımparalanması işlemlerinin tümü el emeği. Ben herhangi bir şey almadım ama gerçekten güzel ve aklımda kalan parçaları da yad etmeden geçemeyeceğim.

 

Alışverişten hemen sonra yöre halkının el emeği,göz nuru işledikleri halıların sergilendiği ve satıldığı binaya gittik. Yöre halkı kafalarını kullanıp kooperatifleşmişler. Gerçekten güzel halılar var. Kullanılan yün,deve tüyü ve ipek. Bu halıların dokunma süreleri göz önüne alındığında  ucuz sayılabilirler. Büyükçe, ipek bir halı neredeyse iki yılda tamamlanabilmekteymiş. Küçük boy, panço desenli halılar ise 140 YTL. Yörede dokunan halıların desenleri ,Kızılderili kilim ve pançoları üzerlerinde yer alan desenlere şaşırtıcı derecede benzemekte.

 

Herhangi bir şey almaksızın oradan ayrıldık ve Ankara üzerinden Beypazarına ulaşmak için uzun bir yola koyulduk.

 

Yol sıkıcı bir tekdüzelik içinde devam ediyor. Öyleki hayranlıkla izlediğim kurumuş sarı bitkiler bile bir süre sonra insanın ilgisini çekmez olmaya başlıyor. Ankaranın dışlarında kalan beldelerde bir iki gölet gördük. Ama Ankara’nın çevresi çölleşmekte olan bir bozkır.

 

Beypazarı değişik bir kasaba. Eski adı Lagania. Daha sonra şehri ziyarete gelen Bizans imparatoruna atfen Anastasiopolis adını almıştır. Bir zamanlar  Ankara büyücek bir şehirken İstanbul yolunun üzerinde olması, Bolu ve Eskişehir’in kasabalarına yakınlığı sebebiyle büyük bir pazara sahip olmuş. Zenginken zenginliği yaşamış. Tımarlı sipahilik sisteminin merkezlerinden birisi. Bun u Evliya Çelebi’nin notlarında da görüyoruz.  Günümüze gelen yada restore edilen konaklarda bunu fazlasıyla fark ediyorsunuz .İlkin gitgide kıraçlaşan yoldan ilerleyerek kasabaya giriyorsunuz. Kasabanın yeni kısmı rezil, hayal kırıklığı yaratan bir görünüme sahip. Sanki Bostancıdaki oto sanayiden geçiyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Hele bir kule var ki tam anlamıyla komedi.

 

Bununla beraber eski kasabaya, yolunuzun soluna zayıfça akan bir dereyi sağınıza da bir yamacı alarak ilerliyorsunuz. Yamaçta ufak tefek delikler var. Bunlara güvercin yuvası diyorlar. Aslında basit kaya mezarları bunlar. Yamaçlardaki kayaların yapısı mağaralaşmaya elverişli. Ama Beypazarı ve çevresindeki İnözü vadisinde her hangi bir mağara bilgisine varamadım.

 

Kasaba sanırım Safranboludan daha büyük. Ama emin olduğum nokta Beypazarı Safranboludan daha büyük, canlı bir çarşıya sahip. Çarşısında gezerken, tarımsal kesimden bir ailenin ihtiyacı olabilecek her türlü alet edevatın satılmakta olduğunu görebiliyorsunuz.

 

Çarşıda ayrıca yörenin meşhur kurabiyesi Beypazarı  kurusunu da bulabiliyorsunuz. Beypazarı kurusu taş fırınlarda yapılan rivayete göre tazeliğini bir yıl kadar koruyan bir kurabiye bu. Ayrıca cevizli sucuğu, höşmelimi ,baklavası ,dolma ve güveci de meşhur.

 

Yöre ülkenin en büyük havuç üreticisi olduğundan havuçla bağlantılı pek çok çeşni söz konusu.Havuç döneri, havuç lokumu, havuç dondurması vb satılmakta. Havuçlu lokum fena değil

 

Havuç kasaba için gerçekten bir simge. Havuçlu sabun bile var. Hoş aslında yörede türlü türlü ilginç sabun satılmakta ama havuçlu sabun daha çok rafta,tezgahta yer kaplamakta. Ama havuç suyu mükemmel. Cennetin ırmaklarının bir kaçının Beypazarı havuçlarının suyu ile akıyor olması fena olmazdı. Gerçekten havuç suyunu damacanalarla almak, İstanbula götürmeyi bile düşünüyorsunuz. Ne yazık ki havuç suyu çokta dayanıklı dayanıklı bir meşrubat değil. İstanbuldaki en kaliteli kafelerde bile bu denli güzel bir havuç suyu içmemiştim.

 

Pazarı Çarşamba günü kurulmakta. Ayrıca çarşıda gümüş işçiliği ile uğraşan dükkanlarda var. Trabzonda da gördüğümüz telkari burada da karşımıza çıkmakta.

 

Haziranın ilk haftası Beypazarı şenliği yapılmakta. Anlatılanlar ve yazılanlar 2008 de şenlikte benim de olmam gerektiğini söylemekte.

 

Gelelim köyün mimarisine. Beypazarı,Mudurnu,Cumalıkızık yada Göynük gibi ormanlık alanlara pek yakın değil. Aslında uzak olduğuda söylenemez ama yine de mesafe var. Buna karşın genelde iki-üç hatta dört katlı ahşap, beyaz boyalı pek çok konak görülmeğe değer bir şekilde kasabada sıralanmakta. Birkaç tarihi cami var. Bunlardan birine girdik. Yıldırım döneminde inşa edilmiş, büyükçe sayılabilicek bir kubbesi var. Kapı girişinde de iç tavanda bir süsleme görülmeğe değer.

 

Bu kasabada da bir hıdırlık tepesi var. Ama Safranboludaki adaşı gibi bakımlı ve gösterişli değil. Bir şanssızlığı da panoraması. Genel olarak kasabanın yeni kısmı görülmekte, tahmin edeceğiniz gibi burada da ağır yapılaşma sorunları var. Ama bu noktada Ankaradan gelen yol ,hele arkada ağır,yağmur yüklü bulutlar ile de griye boyanmışsa seyrine doyulmuyor.

 

Tepenin solunda ejderha sırtına benzer bir tümsek var. Doğal, ilginç bir oluşum. Arkası anladığım kadarıyla kasabanın çöplüğü. Belediyenin sanal ağ sitesinde “çöplüğü bile turist çeken ilçe” diye anılan yer burası olmalı. Yöredeki tepelerde bir yerlerde yuvalanan akbabalar besin ihtiyaçlarını çöplükten karşılamaya çalışırken turistler tarafından izlenebilmekteymiş.

 

Belediye ülkenin en iyi çalışan belediyelerinden. Başkan, kasabadaki evlerin Cumalıkızık, Safranbolu evlerinden bir farkı olmadığını görüp konuyu araştırıyor. Eksikleri, yapılabilicekleri  araştırıp bunun için bir ekip kuruyor. Yatırım çekmeye çalışıp restorasyon yapmaya başlıyor. Turistik kontakları da sağladıktan sonra sıradan bir Anadolu kasabasını şahlandırıyor. İki dönemdir kasabanın yönetimindeki parti iktidar partisinin  tepkisini almış durumda.

 

Genel olarak güzel, görülmesi gereken bir kasaba. Belediyecilik açısından ise izlenmeli, örnek ve ibret alınmalı.

 

Göynüğe dek uzanan yol ilginçliklere gebe. Sol yanınızda ufuktaki silüet halinde duran dağlara değin uzanan altın sarısı, kurumuş otlar. Sağınızda ise yamaçlar. Yamaçlarda üç renk hakim. Kil kırmızısı, haki ve kum rengi katmanlar birbirine paralel şekilde sıralanmakta. Gün batımında vuran ışıkların etkisiyle insanı zevk veren, kendine baktıran, büyüleyici anlar sunmakta.Burası İnözü vadisi. Vadide yamaçtaki mağaralarda Bizans döneminden kalan kaya mezarları ve kiliseler olduğu söylenmekte. Ama henüz arkeolojik bir çalışma yapılmamış.

 

Kirmir çayı,Gönen vadisi, Tekke yaylası, Sarıyar Barajı ve çevresi de gezilebilicek diğer yerler.

 

İki saati biraz aşan bir yolculuğun ardından Bolunun Göynük kasabasını  geçerek orman içindeki otelimize yerleştik.

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Karadeniz Turu Bölüm 3

Ayder Yaylası  Ayder Yaylası  Artvin - Karagöl  Gün Batımı - Hopa  Trabzon Yaylaları  UzungölSürmene  Sürmene  Sumela ManastırıSumela Manastırı   Sumela Manastırı

 

Gün 4

Meşhur Ayder yaylasında,arkasında gürül gürül bir çayın aktığı otelimizde sabahladık.

Yayla,Kaçkarların girişinde yemyeşil bir bölge. Fazla rağbet nedeniyle şuursuzca bir yapılaşma olmuş. Ama yinede oldukça huzurlu bir ortam var. İlginçtir ilgili ilgisiz her yerde mezarlar var. Karadenizli ölüsünü bulduğu yere gömmeği seviyor anlaşılan. Buna benzer görüntüler Trabzonda Atatürk köşkünün yakınlarındaki bazı köşklerin bahçelerinde de görmüştük.

Yayla civarında gerek otellerde gerek kamp çadırlarında çok sayıda turist var. Turistlerin çoğunluğu orta yaşı çoktan geçmiş kişiler. Çok sayıda Yahudi var. Söylentiye göre kimi otellerin klimalarını dahi alıp gidiyorlarmış. Bu komplo teorisi de olabilir. Ama yüzlerce endemik hayvan ve bitki türünün olduğu yörelerde bu tip maharetlere alışığız. 17. yüzyılda Fransız denizciler Angora tavşanlarımızı,Hollandalılar lalelerimizi çaldıktan sonra bunlarla günümüzde bile büyük paralar kazanabildikleri sanayiler kurmuşlar.Daha 10-15 yıl önce Amerikalı turistlerin Artvinin dağlık yörelerinden nadir sürüngen ve amfibi türlerini götürdükleri afişe edilmişti.Bu İsraillilerinde bu nedenle buralarda dolandıklarına inanıyorum.

Ayder ve çevresinin tarihi birde rivayeti var.Yöreye has bir arı türü yine yöredeki endemik bitkilerden birinden Anzer balı denilen oldukça pahalı bir bal üretilmekte. Bu pek çok derde deva,kuvvetli bir besin. Ama aynı arı bitkinin başka bir türünden aldığı polenlerle bal yaparsa işler tamamen değişiyor. Delibal denilen bu balın fazlası (fazladan kastedilen ikinci kaşık ve sonrası ) insanın şuurunu kaybetmesine hatta ölümüne sebep olabilmekte.

Gelelim Murat Bardakçının da tarihin ilk biyolojik saldırısı olarak nitelendirdiği olaya.

Dönem Sezar dönemi.Roma orduları doludizgin,mağrur bir şekilde istisnasız her yerde ilerlemekte.Yolları Anadoludaki Pontus devletine dek ulaşır.Pontus devletinin zenginliği Romalıların ilgisini çekmekte gecikmiyor.(Aslında Pontuslular için Potamyalılarda diyebiliriz).

Pontusta güçlüdür,savaşçıdır ama bir Roma değildir elbette.Kral Mitradiates devletinin Romaya bağlı bir devletçik olmasını,Romaya vergi vermesini kabullenmez. Roma da bu kararı kabullenmez ve yüz bin kişiden müteşekkil 14.lejyonu üzerlerine gönderir.

Kral Mitradiates eksantrik bir kişiliktir. Zehirler konusunda tam bir duayendir. Zehirler,üretilişleri ve panzehirleri konusunda tüm bilgilere muktedirdir. Hatta zehirleri bizzat kendi üzerinde dener.

Neyse,lejyonerler nihayet yaylaya gelip kamp kurarlar. O esnada da yüzlerce genç kız ve oğlan ellerinde bal çömlekleri olduğu halde ortaya çıkıp bunları Romalı askerlere dağıtıp yedirirler ve eğlenceye başlarlar. Ama kaplardaki ballar tahmin edebileceğiniz gibi delibaldır. Romalı lejyonerler kendilerini kaybeder ve sızar.Bu fırsattan istifade eden Pontus ordusu direnişle karşılaşmaksızın yüz bin askerin kafasını kesip Romaya gönderir.

Roma karışır,Sezar delirir. Daha da kalabalık bir ordu Anadoluya gönderilir. Ama Romalılar bu kez daha uyanık ve ihtiyatlı davranmıştır. Kralın öz oğlunu satın alınmıştır. İlk çatışmada Romalılar Pontusluları dağıtır. Ama asıl savaş Zile de yapılır. Romalılar Pontusluları burada ezip geçerler. Trabzon yolu artık Sezar için açılmıştır. Savaşın sonunda Sezarın söylediği şu söz tarihe mal olur . “Geldim,gördüm,yendim”

Mitradiates paniğe kapılır. Romalıların elinde işkence altında can vermektense intiharı tercih eder. Pek çok zehiri dener ama hepsine karşı çok önceden bağışıklık kazandığı için hiçbir tesiri olmaz denemelerinin. Ama intiharı kafasına koymuştur. Uçurumdan atlayarak amacına ulaşır.

Bence uydurma bir hikaye. Geçtim Roma ordusunu yenmeyi,yüz bin kişiyi istisnasız aynı anda zehirlemek bile ayağı yere hiç basmayan bir hikaye. Pehlivan tefrikası gibi anlatılacak hikayelerden.

Dönüş yolunda birkaç tane,ağırlıklı olarak tek gözlü taş köprülerin yanından geçiliyor. Burada ve aslında yakınlarda da Bizans,Ceneviz ve Osmanlı yapımı çok sayıda köprü var. Altlarından geçen deli dolu çaylara ve şiddetli yağışlara iyi dayandıklarını da belirtmem gerekir.

Bunlardan birinin üzerinden Çamlıhemşin yakınlarında geçtik. Yolun karşısında,daracık beton dökülü yolun kıyısında da mezarlar var.Adamlar boş gördüklere yerlere ya birini gömmüş yada beş altı katlı apartmanları yamaçların dikliklerini umursamaksızın inşa etmişler. Çay tarlaları da bu evlerin yakınlarında dik yamaçlarda. Yaşam buralarda zor olmalı.

Çamlıhemşin fırtına deresinin kıyısında kurulu küçük bir ilçe. Rehberlerin anlatımına göre kazayla kaza olan kaza denilmekteymiş. Çamlıhemşin ve Hemşinlilerin ermeni kökenli olduğu,Lazca sandığımız kendi aralarındaki konuşmalarının aslında duru bir Ermenice olduğu söylenmekte.İddaalar daha da ileri giderek Hemşinin Ermenice tatlı dilli anlamına gelen hamı sen kelimesinden türediği söyleniyor.

Atlas dergisinde adı defalarca geçen pek çok yaylaya işte bu bahsettiğimiz ilçe üzerinden ulaşabiliyorsunuz. Şahsi kanım turist olarak mutlaka  gelinmesi gereken bir yer olduğu.

Mısır ekili dar alanlar ve dik yamaçlardaki çaylıkları izleyerek sahil yoluna ulaştık.Buradan da Ardeşen,Fındıklı (vize) ve Arhavi (kapisre) üzerinden Hopaya  geçtik.

Yine sonsuz yeşilliğin içerisinden seyahatimize devam ederek yaşanılacak toprağı az olan Borçka kasabasına ulaştık. Borçka isminin yöreden çıkarılan Bor madenlerinden geldiği iddaa edilse de ismin kökeni bazı kaynaklarda yerel dilde çingene anlamına gelen porşadan türediğini söylemekte. Ayrıca Borçka yakınlarında İbrikli denilen yerde içerisinde freskler olan bir kilisenin varlığından haberdar oldum. Üstelik tahmin ettiğim gibi Gürcü değil Rum kilisesiymiş.

Çoruhu ve üzerinde yapılmaya çalışılan çok sayıdaki barajı solumuza alarak Artvine doğru yolumuza devam ettik. Borçka,Deriner ve Muratlı barajları kompleksin en büyükleri. Bu barajlar Artvine kadar olan yolu devasa bir şantiyeye çevirmiş.

Artvin Osmanlı döneminde Livane olarak adlandırılan yöre. Tarihi çok eskilere dayanıyor. MÖ 5000’lerden kalma,rastlantı eseri bir mağarada bulunan duvar resimleri ve il sınırındaki dolman ve menhirler bu geçmiş süreyi uzatıyor. Şehir pek çok ulusun eline geçmiş. Hititler Urartulardan almış. İskitler burayı üs olarak kullanmış. Bilinmeyen bir kavim buraları ele geçirmiş ama Bizans misyonerlikle burayı almış. İranlılar Bizansa saldırınca Musevi Hazar Türkleri yöreyi ele geçirmiş. (TRT de Hopa ve yöresinde davut yıldızlarından yola çıkarak bu konuyu irdeleyen bir belgesel izlemiştim) Ardından Araplar,sonrasında Selçuklular yöreyi ele geçirmiş. Sonrasında birkaç kez Bizans destekli Gürcüler ve Selçuklular arasında el değiştirmiş. Osmanlının eline Yavuz Sultan Selimden itibaren belde parça parça geçmeye başlamış. 1850 sonrası ise Ruslar ve Osmanlılar arasında gidip gelmiş. 1921 de Gümrü antlaşmasıyla Gürcü işgalinden kurtularak ait olduğu topraklara bağlanmış.

Topu topu iki caddesi olduğundan trafik ışığı da yokmuş.Bir caddeden kıvrıla kıvrıla yukarı çıkılıyor. Deniliyor ki Artvindeki şoförlerin hata yapma lüksü yok. Çünkü ilk hata da bir uçurumdan uçmak an meselesi.  Tepeye çıkıldıkça kentin manzarası da iyice belirginleşiyor. Şehrin en görünen tarihi yapısı kalesi. Kalede askeriye var sanırım.

Tepede otobüsümüzden ayrılarak minibüslere binerek yaklaşık yarım saat kadar süren bir yolculuktan sonra Kafkasör yaylasına vardık.

Yaylanın yüksekliği 1300 m. Haziran aylarında boğa güreşlerinin yapıldığı bir şenlik var. Zaten bu güreşlerin yapıldığı alanında yanından geçtik. Küçük bir meydan. Bir tarafına da tribün yapılmış.

Burada bir yerde yemek yedik. Aslında Karadeniz kıyısının yemeği olan mıhlama,kuymak gibi lezzetlerle tanışma imkanımız oldu.

Yayla aslında birazcık bizim Belgrat ormanlarını andırmakta. İçerisinde düzenli temiz bir gezi yolu var. Yolu bir müddet izledikten sonra küçük yaklaık 70-80 santim derinliğinde küçük bir gölete geliyorsunuz. Ben sonrasında bir arkadaşım ile böğürtlen toplamak gayesiyle ormanın içlerine girdik ve nihayetinde kaybolduk. Bir saate dek ormanın içerisinde paniğe de kapılıp bir çıkış aradık. Sonunda grubu yemek yediğimiz yerde dinlenirken bulduk. Yemek ücretini ödedikten sonra otobüslerin olduğu yere döndük.

Bu kezde Karagöle gitmek için Borçkaya döndük. Buradan bir minibüse bindik. Yöresel şoförler boş yolda ışık hızına yakın gidebiliyorlar. Ama becerikli olduklarını inkar edemeyiz. Tek bir arabanın bile zorlukla ilerleyebildiği , daracık ve bozuk yolda oldukça iyi araç kullanıyorlar.

Karagöle giderken yolun solundaki yamaçtan zayıf akan şelaleleri görüyorsunuz. Sağınız ise kimi zaman bir uçurumun dibindeki kesif bir orman.

Neyseki rahatsız edici ama yinede eğlenebildiğimiz bir yolculuğun ardından Karagöle geldik. Göl kıyısında ahşap,küçük bir iskele ve bir de yemek yapan bir yer var. Göl küçük,huzurlu bir yer.Derinliğini bilen yok. Alabalık tutulduğu söyleniyor. Ama aynı kaynakta ailelerin gölde teknelerle gezdiğini yazıyorsa da sadece tek bir tekne mevcut. Dolayısıyla kaynağa güvenmeli mi bilemiyorum. Tekneyle gezmenin yarım saati 10 YTL. Kişi başı değil, bir kişi de on kişi de binseniz ücret aynı.

Gölün etrafı çam ağaçlarıyla çevrili. Gölü şöyle bir gözünüzde canlandırayım. İskeleden ileri bakın. Bir elips çizin,saat bir- iki arasına da kuytu bir yuvarlak daha koyun. Yürüyerek yaklaşık yarım saatte turlanabilicek gölün etrafına da ağırlıklı olrak çam ağaçları doldurun. İşte Karagöl bu. Birde uzaklardaki tepelerin ağaçsız dorukları panoramayı tamamlar. Gölün ortasında da bir taş var. Üstüne bir bayrak asılmış.

Vahşi yaşamın ortasında bir yer. Şoför bize gördüğü ilginç bir hayvandan bahsetti. Boyutları önce at kadar dı,ardından küçük bir köpeğe kadar ufaldı. Anladığımız kadarıyla şoförün anlatmaya çalıştığı hayvan vaşak. Ayrıca civarda kurt,ayı ve yaban domuzu olması da imkan dahilinde.Ayrıca sınıra yakın yerlerde canavar denilen tahminen Kafkasya parsı da bulunmakta. (Yine bir TRT belgeselinde bu konu irdelendi. Belgesel ekibi hayvanı görüntüleyemedi ama hayvanın köylerden yaşlı bir kadının parçalandığı haberi geldi)

Gölün geleceği belirsiz. Murguldaki bakır madeni ve cürufları gölün yok olmasına neden olabilecek durumda. Bu konu ile ilgili Atlas dergisi dışında basından bir ses çıkmadı.

Tekrar Borçkaya döndük. Şimdiki rotamız Karadenizin en ucuna Sarp sınır kapısına ulaşmak. Yolda giderken Artvin hakkındaki notlarımı ekleyeyim.

Bağbaşı ve çamlıyamaç,Erzurum yolu üzerinde tarihi kalıntılar var. Tortum şelalesi ve tortum gölü de aynı yerde. Yusufeli, dört kilise, köprügören ve tekkalede de tarihi kalıntılar bulunmakta. Bu kalıntılar genelde kilise. Yerleşim izi yok. Diyeceksiniz ki kiliseler var da evler nerede. İnsanlar ne oldu? Bunun cevabını size bırakıyorum.

Ayrıca Mahaçel Unesconun biyosfer rezervi koruma alanlarından biri olarak geçmekte.

Hopanın günbatımı meşhur. Yol boyunca onlarca poz çektim. İnanılmaz renkler var. Görülmeye değer.

Tura çıkmadan önce Sarp sınır kapısından Gürcistana,Batuma geçmeyi düşünüyordum. Kimisi sınırı geçmenin riskli olduğunu,tanıdık birileri olmadan da gezilemeyeceği yolunda bir şeyler söyledi. Başlangıçta umursamadım. Gürcü köylüsünün bana bir şey yapamayacağını,böyle bir durumda çakımla bile karınlarını aşağıdan yukarıya yaracağımdan bahsetmiştim. Fakat arkadaşlar aklımı çeldi.  Pasaportumu bile almadan çıktım yola. Kapıda da o günlerin geride kaldığını sorun olmadan sınırın hemen ardındaki taksilerle Batuma gidebileceğimi söylediler.

Sınırın hemen ötesinde güzel bir plaj var. İnsanların sere serpe güneşlendiği söylendiği için optik ve dijital zumumu sonuna dek zorladığım halde bir şey göremedim. Ama şu var. Hava kararmış,yollarda lambalar yanmış. Fakat sınırın ötesindekiler hala plajda uzanmış durmaktalar.

Öte yandan bizim tarafın en güzel yeri hemen girişte gördüğünüz cami. Cemaati Gürcüstan zamanında kalmış. Hatta imamı da. Ama bizim taraf oldukça pis. Tam sınırın hizasından lağım akmakta.

Buradan tekrar Hopaya otele döndük. Sabah hızlıca geçtiğimiz Hopanın içini gece internet kafe ararken gezebildim. Küçük bir yer. Nataşalarla dolu bir yer dendi ama bir tane bile göremedim. İnsanları da bir acayip. Tek caddesi üzerinde polis ve jandarma karakolları yan yana. Bir internet kafeye girdim. Dükkanın sahibi kullandığı bilgisayarı bana bıraktı. Daha da ilginci kasayı da çekmecesi açık halde bırakıp çıkıverdi.

BazI kaynaklardan edinilen bilgilere göre; Hopa ve artvin yöresinden bahsederken, aynı iskit, pontus, roma hakimiyetlerinden sonra 8. yüzyilda sasani egemenligi, daha sonra bizans hakimiyeti, 1068’de de sultan alparslanın emirlerinden emir ebulkasim tarafindan yönetildiği  rivayet edilir.. Yıllar sonra anadolu selçuklu sultanı alaettin keykubat ülkesine katmıssa da, yerini bir müddet sonra mogollara bırakır, mogollardan ilhanli devletinden izin alarak sergis adlı kıpçak beyi bu yörede bir atabeylik kurar. Timur ve kayakoyunlu hakimiyetlerinin sona ermesinden sonra yerini safevi hakimiyetine bırakr. En sonunda 1537 yılında hopa, osmanli topraklarina katılır. Yöre insani göçler esnasında hazar kıyılarına ve kafkas eteklerine yerlesen Türk boyu olarak bilinmekte .Rum pontus hakimiyetinin sona erdirildigi 1471 tarihi itibariyla osmanlı imparatorluguna baglanan ilçe, yavuz sultan selim hanın hopa üzerinden batuma gelerek gönye kalesinin fethini gerçeklestirmesi ile, gönye sancağına baglanır. 1877 (93 harbi) ile gönye sancağından rus topraklarina geçmesiyle ilçede sikintili dönemler yasanir. 1578′ de atabeylerin son kalintilari lala mustafa pasa tarafindan kaldirilir ve osmanli döneminde hopa ve artvin yöresi zaman zaman trabzon, zaman zaman da erzurum vilayetlerine baglanir. 1878′ de osmanli-rus savasindan sonra 40 yil ruslarin egemenligi altinda yasayan artvin yöresi, kurtulus savasında kazim karabekir pasanın gürcü ordularını dağıtmasıyla, 14 mart 1918’de geri alınır

Peronti ve Papila otelleri güzel görünüyor. Perontinin yemekleride iyi.

Gün 5

Yorucu günümüz sabah erkenden Hopadan ayrılarak Rize girişindeki bir çay fabrikasına girmemizle başladı. Burada çay hakkında epey bir bilgi aldık. Toparlamam gerekirse;Seylan çayı bizimkinden biraz daha kaliteli ama içerisinde ilaç vb gibi pek çok kimyasal da bulunmakta. Oysa Rizede çay bitkisinin doğal düşmanı olacak bir haşerat bulunmadığından ilaçlama da gerekmemekte. Bu da bizim çayın daha sağlıklı olmasını sağlamakta.

Çay yılda üç kez,mevsim iyi giderse dört kez hasat edilmekte. Çay ilginç bir bitki. Yakından gözlemleme imkanım oldu. Aslında şimşire benzemekte. Yani isterseniz çay ağacından evinizin önüne dekoratif setler yapabilirsiniz. Ağaç diyorum ,eğer budanmazsa otuz metreye kadar boyu uzayabilmekte.  Fakat bizde yeni uzayan yeşil filizler koparıldığı için boy atma imkanı olmamakta. Bitkinin mandalinaya benzer, kalın kabuklu içinde iki üç tane malta eriği çekirdeğine benzer çekirdeklerinden ibaret tohumu da var. Ekmeme rağmen başarılı olmadım.

Çay toplanır toplanmaz serender denilen kulübelerde saklanıyor. Serender ; doğu karadenize özgü, yerden kütük ayaklar sayesinde yukarıda tutulan odacıklar, hem depolanan yiyecekleri zararlı hayvanlardan koruma amaçlı olarak yerden yüksek yapılırlar, hem desaklanan ürün ve erzağın nem almasını sağlıyor. Fırtına deresi boyunca yolculuk ederken sıklıkla görüyorsunuz zaten. Çay narin. Toplandığında hemen serilmesi gerekiyor. Sıkışması,havasız kalması kararmasına ve tadının bozulmasına sebep olmaktaymış.

Fabrikaya geldikten sonrası rutin işlemler. Sadece bazı detaylar var. Poşet çaylar aslında posa olan tozlardan geliyor. Yani aslında çayın en kalitesiz kısmını en pahalı şekilde satın alıyoruz. Ayrıca çayla beraber gelen ve sonrasında atılan dallar çaya oldukça kırmızı bir renk verebilmekteymiş.

Buradan da ayrıldıktan sonra turdaki en meşhur noktaların başında gelen Uzun Göle geldik. Resimlerdeki meşhur caminin yanında jandarma ötesinde ise biri tarihi, tek gözlü, kemerli ,diğeri modern ve bir şeye benzemeyen iki köprü var.

 Buradan yine yolu berbat olan ,adını tam olarak hatırlayamadığım ama lostra benzeri bir şey olması  muhtemel bir yaylaya minibüslerle çıktık. Yükseldikçe aşağıda kalan gölün manzarası güzelleşmekte. Yoksa sahilden baktığınızda alalade bir yer gibi görünmekte.

Yaylada çok kalmadık. Soğuk,her an yağabilirim diyen bir havaya sahip bir dağ denizi. Nasıl denizde fırtınadan biraz önce denizde renkler bulutlardan sızan ışığa bağlı olarak mavinin türlü tonuyla gözünüzün önünde dans ederken burada da dağların üzerindeki otlar bu kez aynı oyunu yeşili kullanarak yapıyor. Beri de bir iki kırmızı kiremit kaplı kulübecik sislerin arasından başını belli belirsiz çıkarıyor. Ne olduğunu bilmediğiniz, kim bilir hangi derde deva çiçeklerin arasından vadiye bakıyorsunuz. Soğuk iliklerinize kadar işliyor ama İstanbulun soğuğu gibi değil sadece dokunduğu yeri varlığıyla şereflendiriyor.

Yine çıkarken kullandığınız o bozuk,mıcır kaplı yoldan aşağıya iniyorsunuz. Ama iniş sırasında bir iki noktada açı o kadar iyi ki pek çok yerde gördüğünüz heyelan gölünün o meşhur manzarasını alabiliyorsunuz.

Tekrar yola çıktık. Sürmenede aracımız lastiği tekrar patladı. Tamirat sürerken fırsattan istifade arkadaşım Serkan ile yolun karşısına geçerek çay bahçelerinden birine daldık. Çayla ilgili izlenimlerimi paylaşmıştım. Burada ilginç olan Karadeniz kadınının karakteri. Misal, çay bahçesinde yaşlıca bir kadın bizi gördü. Normalde erkek halimle ben bile bahçemde iki kişiyi görsem temkinli yaklaşırım. Kadın istifini bozmadı. Bir elini beline dayayarak kısa bir öz geçmişimizi aldı, nereden gelip nereye gittiğimiz bilgisini edindi. Güvenini kazanmış olacağız ki sanki bir yakınını görmüşcesine gülümseyerek yanımıza yaklaşıp İstanbuldaki tanıdıklarını tanıyıp tanımadığımızı sordu. Buna benzer durumu yüz metre ötede tekrar yaşadım.

Sonuçta art niyetsiz,temiz,duru insanlar. Bu nedenle Karadeniz dağlarındaki fakirlik terör yaratamıyor. Steinbeckin kitaplarından birinde dediği gibi; kötülük kötüdür bu nedenle kendini belli etmemek için yalanlar söyletir. İyilik ise durudur,uğraşmaz, kendini yansıtır. Gerçekten insanlar o denli içtenki bir iki dakikada kaynaşıp gidiyorsunuz.

Sürmenede tepeden baktığınızda pek çok Karadeniz kasabasında da görülebilen türde küçük balıkçı limanları var. Ayrıca kasabanın bitiminde hoş bir cami var. Yeni bir camiymiş.Ben Dolmabahçe camiine benzettim doğrusu.

Yola devam ediyoruz. Zamana karşı bir mücadele içindeyiz. Kapanmadan Sümela manastırına varmak istiyoruz. Önce Maçkadan geçiliyor. Maçka büyükçe bir ilçe. İsim kökeni ile ilgili net bir bilgi bulamadım. Buradan yolumuza devam ediyoruz.

Yaklaşık 20 km kadar gittikten sonra milli park olmuş bir yere giriyorsunuz daha doğrusu giriş parası ödüyorsunuz. Restoran gibi bir yerden inip minibüslerle yola devam ediyorsunuz. Restoranların olduğu yerden de yol üzerindeki bir yerden de güzel görüntü alınabilmekte. Ama genelde hava kapalı olduğundan üçayak kullanılması bence gerekli.

Minibüslerden inip dar,toprak bir patikadan yürüyorsunuz. İşte Sümela. Burada bir 5 YTL daha ödüyorsunuz. Bu arada bildiklerimi anlatayım çünkü pek çok müze ve ören yerimizde de olduğu gibi burada da bulacağınız bilgi oldukça muğlak.

400’lü yılların hemen başlarında Atinadan gelen Barnabas ve Sofionos adlı iki rahip gizlice bu kayalık alana ilk kiliselerini inşa etmeye koyulurlar.  Kilisenin asıl yunanca panaghia tou melas olup yıllar içerisinde sumelaya dönüşmüş. Türkçesi aşağı yukarı Kara Meryem gibi olmalı. Manastırının oyulmuş olduğu kayalar siyahtır.  Melas kelimesi de yunanca siyah, koyu gibi anlamlara anlamlarına gelmektedir.

Justinianus zamanında manastırın önemi artar. Ama asıl önemini Komnenos hanedanlığı zamanında alır. İmparatorlar taçlarını burada giyerler yada buraya sürülürler. Yunanistandaki Aynarozun Anadoludaki işlevsel karşılığı haline gelmiştir. 18. yy da tekrar elden geçirilmiş,Gürcü ressamlara freskler tekrar onartılmıştır.

Merdivenleri çıktığınız zaman geldiğiniz taraçanın karşısında,yamaca yaslanmış duran su kemeri manastırın su ihtiyacını giderir. 6 katlı olan yapı kompleksi 72 odayı ihtiva eder. Bir büyük kaya kilisesi, şapeller, mutfak, ayazma ve kütüphaneden oluşan parçalarının hemen hemen tüm odalarında İncilden bölümlerin resmedildiği görünür. Fresklere zararı yakından göreceğiniz gibi günümüzde turistler,eski dönemde Rum halk vermiştir. Fresklerin şifalı olduğuna inanan halk kazıdıkları parçaları içerek emellerine ulaşmaya çalışmıştır.

Hali hazırda restorasyon olduğu için yapının tamamı gezilememekte. Şu halde de pekte gezilebilir alan yok.Rus işgalinde ve mübadelede manastırdan pek çok değerli eşya çalınmış. Örneğin manastırın aşağısından akan Meryem Ana deresinin yakınında atla avlanan Yavuza papazlar yardım eder. Yavuz buna karşın sultan olduğunda iki adet som altından şamdan göndererek teşekkür eder. Bu şamdanlarında yerinde yeller esmekte olduğunu sanırım söylememe gerek yok.

Buranında Hristiyanlıkta önemli bir yeri var. 1453 te İstanbul alınınca Hristiyanlar durum değerlendirmesi için bir konsül toplarlar. Aya Sofya elden gidince statü olarak Bizans (Roma) olan bu kilise merkez seçilir. (Dikkat ederseniz Vatikan henüz tam anlamıyla en tepede değil). Manastırın rahipleri konuklarını siyah cüppelerle karşılarlar. Bu o güne dek Hristiyan tarihinde bir ilktir. Siyah cüppe İstanbul Türklerden alınıp Aya Sofyada ilk ayin yapılacağı gün çıkarılacaktır. Böylelikle siyah rahip cüppesinin daha çok uzun yüzyıllar kilise modasını vazgeçilmezi olarak yerini koruyacağını çıkarabiliyoruz J

Maçka sınırlarında yine böyle dağlık bir alanda kurulu Vazelon Manastır adında başka bir Ortodoks manastırı daha olmalı.

Mutlaka görülmesi gereken manastırdan ayrılıp Hamsiköye yöneliyoruz.

Hamsiköy benim için ilginç bir yer oldu. Ben ilçenin deniz kıyısında balıkçılık yapan bir yer olduğunu sanıyordu. Halbuki Zigana dağlarının tepesinde duruyormuş. İsmi Arapça beş anlamına gelen hams’tan türeme. Vakti zamanında beş köyün birleşimi Hamsköy gel zaman git zaman Hamsiköye dönüşmüş.

Yörenin sütlacı meşhur. Benim gibi sütlaca burun kıvırır,beğenmez birisini bile mest etti. Nasıl etmesin ki? Sütlaç güveçte geliyor. Yoğun sütlacın üzerinde nefis bir kaymak (Ben normalde kaymaktan tiksinirim ) Kaymağın üzerinde de bir parmak fındık kırığı.  Anlatması zor.Fakat bu sütlacı yemek için gideceğiniz yol çok meşakkatli. Yollar daracık ve yan taraf şarampol. Bu üstelik yeni yol. Eskisini karanlıkta hayal meyal ancak görebiliyorsunuz

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Karadeniz Turu Bölüm 2

Boztepe - Ordu   Giresun   Topal Osman Anıtı - GiresunAkçaabat  Trabzon Aya Sofya 'sı  Trabzon Aya Sofya 'sı  Trabzon Aya Sofya 'sı  Trabzon Aya Sofya 'sı  Trabzon Atatürk Köşkü

 

Gün 3

 

Sabah erkenden kalktık.Tam tahmin ettiğim gibi gün doğumu muhteşem.Değişik ayarlarla pek çok fotoğraf çekebilme imkanım oldu.

 

Günün ilk durağı Boztepe.Trabzonda da bu ismi taşıyan bir tepe var.Oranında manzarası meşhur.Neyse Ordu merkezinde de tarihi bir cami var.Sokak aralarına girip dolambaçlı yolları aşarak tepeye vardık.Manzarası güzel.Ama sadece panaromik bir görüntü,başka bir hayret verici yanı yok.Bir de gün ışığı şehir tarafından oldukça sert bir şekilde geldiğinden pekte verimli bir şekilde fotoğraf çekemediğimi belirtmek isterim.

 

Dikkatimi çeken,Ordu içerisinde bir iki hamam var.Fakat şehir dışında,kırsal kesimlerde epeyce bir yapı mevcut.Ama buralara ancak özel araçlarla gitmek mümkün.

 

Eski adı Kotyora.Fakat günümüzdeki adının kaynağı olarak Fatihin Pontus seferi kaynak gösteriyor.Ordu,şehirde konakladığında çevre halkı bu kalabalığı görmek için  “orduya gidiyorum” dermiş.

 

Yerel halkın “e”leri uzatıpta telaffuz ettiği söyleniyor.(Bana denk gelmedi)Yanık dondurma diye bir dondurması meşhur,merkezdeki bir pastane bunun için işaret ediliyor.

 

Dünyanın en çok fındık üretilen yöresi.Zaten boztepeye olsun nereye giderseniz gidin sağlı sollu fındıklıklardan geçiyorsunuz.Bunun yanı sıra günümüzde kivi üretimi de artmış.

 

Sonraki durak Giresun.İsmi şehirde yetişen kirazdan gelmekte.Kresson zamanla Giresuna dönüşmüş.Eski fotoğraflarda Kerassunde diye de geçiyor.Ama bazı kaynaklar şehrin bir boynuz gibi denize uzandığı için Yunancada boynuz anlamına gelen keras kelimesinden de türemiş olabileceğini belirtir.

 

Burada da kalenin olduğu tepeye çıktık.Başta,gruptan ayrılarak her tarafını gezebildiğim kaleden anlatmaya başlayacağım.Sarp bir tepede de olsa kale ve iç kale pek büyük ve elegeçmez değil.Ama şehre ve yola oldukça hakim konum itibariyle.

 

Tepeden bakınca kuzeydoğuda Giresun Adasını görüyorsunuz.Adanın adı Aretias diye de anılmakta.Kiraz şenliklerinde teknelerle,takalarla halk adaya giderdi.Hatırlarsınız geçmiş yıllarda Karadenizde aşırı yolcu aldığı için batan bir tekne haberi almıştık.İşte o günden beri adaya insanlar turistik amaçlı olarak bile gidememekte.(Adada bazı kalıntılardan bahsedilmekte.Amazonlar vb derlerse inanmayın palavra.Bizans manastırı olma ihtimali çok yüksek)Altın post efsanesinde arganotların konaklayıp amazonlarla mercimeği fırına verdikleri yer tahminen burasıdır.Rivayete göre adadaki kalıntılardan günümüzde müze olarak kullanılan eski kiliseye bir yer altı tüneli var.

 

Tepedeki oklar civarda bazı mağaraların varlığına işaret etsede gidip bakma yada bilgi alabilme imkanımız olmadı.

 

Topal Osmanın mezarı da kalenin tepesinde.Topla Osman pek çok cephede gönüllü olarak savaşmış.Balkan savaşlarında aldığı yara ile de topal kalmış.Savaşmadığı cephe yok.Topladığı gönüllü gençler ile Pontus çetecilerine ağır darbeler indirmiş.Fakat güncel yazarlar Topal Osman ve avanesinin yaptıklarını insanlık dışı bir şekilde anlatırken Pontus çetecilerinin katliamlarından bahsetmemekte inat etmekteler.Koçgiri ve dersim isyanlarında da çetesiyle beraber asilere haddini bildirir.

 

Topal Osman Atatürke fanatiklik derecesine bağlıdır.Mecliste ataya devamlı muhalefet eden Ali Şükrüyü sessiz olması için uyarır.Uyarıyı kaale almayan Trabzon mebusunun cesedi birkaç gün sonra bulunur.Kısa bir çatışmadan sonra Topal Osman yakalanır ve idam edilir.1923 te 40 yaşında ömrünü tamamlar.

 

Tepeden bakıldığında Giresun dar bir sahil şeridine kısılı kalmış bir şehir olarak görünmekte.Bir detay daha, fındıkçılık kirazı geçmiş.

 

Kaleden şehre inerken yolun sağında çok zarif bir bina görüyorsunuz.Bu günümüzde Giresun Üniversitesinin rektörlük binası olarak kullanılan eski hükümet konağı.Gerçekten rektörlük binası olacak kadar kaliteli bir yapı.Yolun karşısında ise değişik,ince bir üsluba sahip bir cami görünüyor.Kiliseden dönme bir yapı gibi görünse de hakkında herhangi bir malumat elde edemedim.

 

Gidemediğim ama adını duyduğum Giresun arkeoloji müzesi içinde bulduklarımı ekleyeyim.

 

Yapı dıştan dikdörtgen, içten bazilikal plan ile kubbeli haç planının birleştirildiği karma plan şeklindedir.Yapıda kullanılan taş malzeme, Giresun çevresindeki taş ocaklarından çıkarılmıştır. Batı cephesinde ana giriş kapısı bulunan yapının, güney ve kuzeyinde de iki ayrı tali kapısı mevcuttur. Doğu cephesinde ortada daha geniş ve yüksek, yanlarında ise daha küçük yapılmış üç adet apsis vardır. Yapı tamamen kesme taştan yapılmıştır.İç mekânda 4 adet yuvarlak, 4 adet köşeli sütunun taşıdığı çatının tam ortasında yüksek kasnaklı bir kubbe bulunmaktadır.

Kırma çatının üzeri alaturka kiremitle kaplıdır.

Müze binası olarak kullanılan yapının hemen kuzeyinde bodrum üzerine üç katlı tarihi bir bina daha vardır ki burası da papazevi olarak bilinmektedir.1993 yılında burası da orijinaline uygun olarak yeniden yapılıp müzenin idari binası olarak hizmete açılmıştır.

Müze içerisinde eski tunç çağı, hitit, hellenistik, roma, bizans, selçuklu ve osmanlı dönemi eserleri ile yöresel etnografik malzemeler teşhir edilmektedir. 390 adet arkeolojik, 561 adet etnografik eser, 1 adet mühür, 2840 adet çeşitli dönemlere ait sikkelerin tamamına yakını teşhir edilmektedir.

 

Giresundan devam ettiğimizde büyük sayılabilecek bir kasaba daha karşımıza çıkıyor.Burası Tirebolu.Üç yerleşimden oluşmuş.Bu nedenle üç şehir anlamına gelen Tripolis adı verilmiş.Tirebolunun iki kardeşi daha vardır.Lübnanda Trablusşam,Libyada Trablusgarp.

 

İlçede büyük bir kale var.Hospitallerin burada eğitim aldığı söyleniyor ama bana inandırıcı gelmedi.Düşünün hospitallerin kalesi Bodrumda.Korsanların cirit attığı denizlerden mi gelinir yoksa Türkmen aşiretlerinin gezdiği Anadolu bozkırlarından mı?

 

İlçe çıkışında haç dağı diye anılan bir yerde manastır kalıntılarının varlığından bahsedilmekte.

 

—————————————————————————– bölüm 1 sonu—————————————–

Yolumuza Trabzona doğru giderek devam ettik.Yol üzerinde geçtiğimiz beldelerden birisi de Vakfıkebir. Kanuni Trabzon valisi iken annesi deniz yoluyla oğlunu ziyarete gelmeye çalışır.Vakfıkebir açıklarında gemi fırtınaya kapılır ve binbir güçlükle kıyıya ulaşır.Yöre halkı  bu Tanrı misafiri kazazedelere elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışır.Hanım sultan tekrar Trabzona doğru yola çıkarken yöre halkına bu yapılan iyiliklerin karşılığını kat be kat ödeyeceğini söyler.Gerçektende kendi kesesinden bir vakıf inşa eder.

 

Kasabanın ekmeği ve tereyağı meşhurdur.Rivayete göre Osmanlı Sarayının mutfağına giren tereyağı buradan gönderilirdi.

 

Yol üzerimizdeki başka bir kasaba olan Akçaabatta öğle yemeği için mola verdik.

 

Yemek oldukça meşhur bir yerdeyse de gerek yiyeceklerin lezzetini gerekse servisini beğendiğimi söyleyemeyeceğim.İstanbulda kat be kat daha iyi Akçaabat köftesi yapan lokanta var.Burada laz böreğini tatma imkanı buldum.Kızartılmış yufka böreğinin üzerine tatlı şerbet dökülmüş.Fena değil.Turistik bir yerde olmasaydık köfteyi kiloyla almamış gerekirmiş,bunu öğrendik.

 

Ayrıca Akçaabatın horonunun namını duyduk.Horonların en hızlısı ve zoru olarak anlatıldı. Bilmeyenin, beceremeyenin denememesi gerektiği söylendi. Her şeyi taklit etmeye çalışan yunan zihniyeti aynı oyunu atsiapat adıyla oynamaya çalışıyormuş.

 

Trabzona dönelim.Trabzon,zengin,kalabalık,büyük bir şehir.Kısa sürede gez gez bitecek bir yer değil.Görüntü itibariyle pek çok sürprize açık sokakları,mahalleleri ile İstanbulu anımsatıyor.Tabii sakin kafayla düşünüldüğünde pekte şaşırtıcı değil.Şehri büyüten,bir imparatorluk başkenti haline getiren Komnenoslar İstanbuldan gelmişti.

 

Trabzon kentinin kuruluşu, istanbul’dan hatta romadan bile daha eskiye dayanır.Şehir, 276 yılında tüm doğu karadeniz bölgesine akınlar yapan gotların saldırısına uğramış, bu saldırıda tüm kent yakılıp yıkılmıştır.
Bizans imparatoru justinianus şehrin kent surlarını restore ettirerek yeni bir imar etkinliğini başlatmıştır. Heraclius zamanında imparatorluk askeri bölgelere ayrılmaya başlanmış, trabzon, teophilos zamanında kurulan khaldia temasının merkezi olmuştur.

Araplar 8. yüzyılın başlarından itibaren anadoluya düzenledikleri baskınlarda doğu karadeniz ve trabzona gelmişlerdir. Osmanlılar şehri 1461 yılında ele geçirirler. Trabzon 16. yüzyılda, merkezi batum olan lazistan sancağı ile birleştirilerek eyalete dönüştürülmüş ve bu yeni idari birimin merkezi olmuştur.

1867 yılında trabzon’da büyük bir yangın çıkmış, bir çok kamu binası da bu sırada yanmış ve kent daha sonra yeniden düzenlenmiştir. 1868 yılında vilayet olmuş, merkez sancağı dışında lazistan, gümüşhane, canik sancakları da buraya bağlanmıştır.

1917’de rusyada bolşevik devrimi olur, çarlık yönetimi yıkılır. Bunun üzerine rus ordusunda büyük bir panik başlar. Bu rusların Trabzondan çekilmesine de yol açar. Öte yandan, batıdan doğuya doğru kayan ve karadağda toplanan Türk çeteleri, akçaabata inerek Yüzbaşı Kahraman bey’in komutasında üç koldan trabzon’a doğru yürürler ve 24 şubat 1918 tarihinde Trabzon’a girer.

 

 Trabzon kıyıda bir düzlüğe kurulduğu için Trapeza kelimesinden dönüşen Trebizonddan türemiş.İsmin pek çok kaynağı var.Eskiden üç yerleşimin birleşmesinden oluştuğu için bu ismi aldığına ağırlıkla inanılıyor.Öte yandan evliya çelebiye göre ise kenti zevk ehli, neşeli bir kadın kurduğu için tarabzen(müzik seven) ya da suyu ve havası hoş olduğu için trab-ı efsun denilmiştir. Başka bir söylentiye göre de, kentin adı tuğra bozan dan gelmiştir. Fatih burayı aldıktan sonra adına sikke bastırdığından sikke değiştiren anlamına gelen tuğra bozan denmiştir. Aslen bir Pontus kenti.Ama Pontuslular Sezara yenilince bir Roma şehri haline gelmiş.Hristiyanlık ve Bizans şehrin yapılaşmasını ve büyümesini sağlamış.

 

4.Haçlı seferi sonucunda İstanbul düşünce aristokrat ailelerden Komnenoslar Gürcü prensliğin desteğiyle bir şekilde bir devlet kurdu.Devlet çok fazla gelişemese de lokal zaferler ve kilisenin etkisiyle dağlık yörenin yerel halkının desteğini alarak ayakta durabilmiş.

 

Kurdukları çeşitli ama isabetli ittifaklar ve sağlam şehir surları özellikle Selçuklulara karşı şehri başarıyla savunmuş.Fatihin orduları bile oldukça zorlanmış.Rumlar,Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile evlendirdikleri prenses vasıtasıyla kurdukları ittifağa çok güvenselerde imdatlarına yetişen kimse olmamış.

 

Şehir,günümüzde Maçka kasabasına adını veren Matsukalı gençlerin tüm direnişlerine karşın Türklerin eline geçer.Şehrin yakınlarındaki Adakale bir yıl daha direnirse de mukadderat değişmez.

 

Fatih şehri ele geçirince buradaki Aya Sofya kilisesini camiye çevirir.Yapı, kral 1.Manuel tarafından 1250-1260 yılları arasında yaptırılmıştır.

Geç Bizans kiliselerinin güzel örneklerinden biri olan bina, kare-haç planlı olup, yüksek bir kubbeye sahiptir. kuzey, bati ve güneyinde revaklı üç kirişi bulunmaktadır. Binanın ana kubbesinin üzerine değişik tonozlarla örtülmüş ve çatıya farklı yükseltiler verilerek kiremitle örtülmüştür.

Sonunda bir müddet depo olarak kullanılan yapı 1964’te müzeye dönüştürülür.İlginçtir ne zaman camiye dönüştürüldüğü muamma gibi.Bakındığım pek çok kaynak farklı yanıtlar vermekte.Eğer alınır alınmaz camiye çevrildiyse çan kulesi ne zaman yapıldı.Yada 1583’te camiye çevrildiyse neden o zamana dek dokunulmadı.

 

Bahçesinde çan kulesi olarak inşa edilen bir yapı daha var.Taş işçiliğinin tarzı Ermeni ustaların elinden çıkmış izlenimi vermekte.

 

Yapı dışarıdan büyükçe bir görünüme sahip.Alışılmadık bir tarzdaki sütun başlıklarının taşıdığı kemerlerin üzerinde zamanla nispeten silikleşmiş yazılar ve kabartmalar incilden çeşitli sahneleri betimlemekte.Ama en üstte Komnenosların tek başlı kartalı yer almakta.

 

Buna karşın kilisenin içi dışarıdan göründüğü kadar büyük değil. Kubbe ve kasnağı oniki köşeli. Kubbe tek parça  dört mermer sutun, kemerler ve pandantiflerle taşınmaktadır..Yapı ana kubbenin etrafındaki değişik tonozlarla örtülmüş, çatı farklı yükseklikler verilerek kiremitle kaplanmış.

Revakların üzerinde de görüldüğü gibi taş işçiliği oldukça iyi. Kuzey ve batıdaki revak ceplerinde görülen geometrik gecmeli bezemeleri içeren madalyonlarla, batı cephesindeki selçuklu taş işlemelerine benzemekte.

 

Ortada,kubbenin tam altında üstünde gezilmesi engellenmiş mozaik kaplı bir alan var.Kilisenin duvarları,tavanı,her bir parçası silikleşmişte olsa incilin özellikle eski ahidin adeta resimli bir canlandırması halinde.

 

Ana kapıya göre solda,demir bir merdivenle çıkılması mümkün olan,ama buna izin verilmeyen bir odacık var.Çıkmayı denediysemde görevlilere yakalandım.

 

Yapının narteksinde fresklerin görünümleri yada restorasyonu oldukça başarılı. Kilisedeki fresklerin  bulabildiğim kadar açıklamalarını aşağıda paylaşıyorum.

 

Binanın en görkemli cephesi güneyidi.. Burada adem ile havva’nın yaratılışı kabartma olarak bir friz halinde anlatılmıştır.
1. sahnede; adem ile havvanın yaratılışları
2. sahnede; adem ile havvanın cennette yaşayışları
3. sahnede; yasak elma

4. sahnede; adem ile havvanın cenneten kovuluşları
5. sahnede; ilk cinayetin tasviri (
kabilîn habil‘i öldürmesi) yer almaktadır..

Güney cephesinde ki kemerin kilittaşı üzerinde Trabzonda 257 yıl hüküm süren komnenosların sembolü olan tek ba$lı kartal motifi bulunmaktadır.Benzer bir kartal tasviri ana apsisin dışında doğu tarafta yer alır.. Bu cephede, kentaur – grifon gibi mitolojik varlıklar, güvercinler, merkezlerinde yıldız ve hilal bulunan kare panolar, içleri bitkisel motifli madalyonlar yer almaktadır..

Yapının ana kubbesinin altına rastlayan kısmında opus-sectula tarzında çok renkli mermerden yapılmış  bir yer mozaiği bulunmaktadır..

Ayasofya’nın süslemelerinin önemli bir bölümünü meydana getiren fresklerde incilden alınmış konular canlandırılmıştır:

Kubbede ana tasvir hz isanın tanrısal yönünü aksettiren pantakrator isadır.. bunun altında bir kitabe kuşağı, daha altta ise melekler frizi bulunur.. ana kubbenin pencere aralarında isanın on iki havarisi tasvir edilmiştir.. pandantiflerde değişik kompozisyonlar yer almaktadır.. isanın doğumu, vaftizi, çarmıha gerilişi, kıyamet günü gibi sahneler betimlenmiştir..

 

Kilisenin hemen arkasında eskiden vaftizlerde kullanılan bir çukurluk var.Tahminen dağ köylülerinin kitleler halinde vaftizleri sırasında kullanılıyordu.Kilisenin etrafında dolaşırken doğu cephesinde bir kartal figürü daha var.

 

Bahçede çok sayıda Osmanlı dönemine ait mezartaşı ve taş sanduka bulunmakta.Bazılarında ilginç isimler varsa da bu kişiler kimdir bulamadım.Aslında pekte araştırmadım.

 

Müze girişindeki gişede şehri tanıtan broşürlerde (istenildiğinde) veriliyor.Bu broşürlerde şehir merkezinin  bir planı da var.Müzeye giriş 5 YTL.

 

Şehirde kazzaziye ve telkari denilen bir tür kıymetli metal işçiliğine dayalı bir sanat var.Bunları yapan dükkanlardan birine girerek bu sanat hakkında bilgi aldık.Gümüş çekilerek çok inceleştiriliyor.Bu ince tellere şekil verilerek küpe,toka benzeri süs eşyaları yapıyorlar.Çok ince bir iş.

 

Öte yandan dükkan sahibiyle yaptığımız kısa sohbette çok ucuza elmas,yakut vb sattıklarını öğrendik.Bu değerli  taşların kaynağını da öğrendik. Trabzonun eski ve köklü ailelerinin yaşlı kadınlarının bu tip değerli taşları olurmuş.Taşların miras kaldığı değerbilmezler (yada gerçekten müşkül durumda olanlar) bu taşları kuyumculara satarak paraya dönüştürüyorlar.Taşlar dükkanlarda işlenip cilalanarak sertifikalı olarak tekrar ama bu sefer başka sahiplere satılmak üzere piyasaya sürülüyor.

 

Şehirde bankalar caddesi ve onun paralelindeki diğer caddeler ve onları birbirine bağlayan sokaklar tam ana baba günü.Bu caddenin adı sanırım Maraş Caddesi.Maraş ile Trabzon kardeş şehir oldukları için  Maraşta da bir Trabzon Caddesi varmış.Kalabalık caddeleri genelde iki,üç katlı yapılar çevrelemekte.Bunların içlerinde gerçekten çok hoş,şirin yapılarda var.Hatta kimi yapılarda Rum mimarlar imzalarını bina duvarlarının  bazı yerlerine nakşetmiş.

 

Trabzon 1800’lerden sonra oldukça varsıllaşmış bir şehir.Şehirde dört tane Amerikan kolejinin varlığını,çok sayıda ülkenin sefaretinin mevcudiyetini biliyoruz.(19 ülkenin sefareti varmış.).Boztepe yakınlarında beş katlı,oldukça görkemli bir metropolitlikden bahsedilmekte. Çarşı tamamen Ermeni ve Rumların kontrolündeki bir ticaret sahası olmuş.Türklerse ya cephede yada tarlada yaşamına devam etmeye çalışmış.Bu durum mübadeleye dek devam etmiş.

 

Azınlıkların zenginliğini Atatürk köşküne gittiğinizde daha iyi kavrıyorsunuz.

 

Şöyleki,şehrin zengin armatörlerinden Konstantin Kabayanidis köşkü aslında kendisi için yaptırır.İtalyan mimarlar köşkü 1902-13 yılları arasında inşa ederler.Trabzon ve civarında elektrik yokken kuğu gibi bembeyaz olan köşk jeneratörler aracılığıyla aydınlatılıyormuş.Ayrıca köşk gördüğünüz zarif kalorifer petekleri tarafından merkezi ısıtmalı olarak ısıtılmaktaymış.

 

Her odanın kapısındaki ince,buzlu camlardaki desenler o odanın ne amaçla tasarlandığını göstermekte.Örneğin yemek odası mı,bir meyve tabağı resmedilmiş;dinlence,huzur alınan bir oda ise huzurlu bir ortam işlenmiş.Odalardaki perdeler oldukça kaliteli kumaştan.Mobilyalar ise yine diğer tüm parçalar gibi oldukça kaliteli ve pahalı parçalardan oluşmuş.

 

Mübadeleden sonra kamulaştırılan yapı Mustafa Kemalin şehre ikinci gelişiyle kendisine hediye edilmiş.Yüce liderimiz 1936’da şehre üçüncü kez gelişinde ikinci kattaki çalışma odasında vasiyetini kaleme almış.Ama burada geçirdiği zaman içerisinde yaptığı en önemli iş,Dersimde devletimize karşı ayaklanan Kürtlerin isyanını bastırmak için gerekli olan askeri harekatı tasarlamak olmuş.Üst kattaki holün duvarında çok detaylı bir harita var.Söylenene göre dönemin Türkiyesinin tüm köyleri bile  haritada mevcutmuş. Sadece iki adet üretilmiş. Dikkatli bakıldığında parantez içinde kimi yerleşimlerin eski isimlerini görebiliyorsunuz.

 

İçeride fotoğraf çekmek yasak.Ancak valilikten alınan özel izinle iç mekanlarda fotoğraf  çekmek mümkün.

 

Dört katlı,bembeyaz,kuğu gibi köşkten  çıkıp otobüsümüze bindik.

 

Trabzonda kısmen surlar ayakta.Surların hemen dışında Kızlar manastırı görülüyor.Bu manastır Sümelanın küçük bir modeli. Manastır 14. yüzyılda 3. Aleksios tarafından yaptırılmıştır. Aleksiosun oğulları Anrokinos ve Manuel burada gömülüdür. Mübadeleye  kadar kullanılan manastır, daha sonra terkedilmiş.

İki teras üzerine kayanın işlenerek inşa edilmesi nedeni ile çatısı kayadan oluşturulan manastır, orjinal adını (theoskepatsu- Tanrının örttüğü) bu özelliğinden almıştır. Diğer bir adı theoskepastos (tanrı tarafından korunan bakire) manastırıdır.Bulduğum bilgiler,

 

Kalın kesme taşla yüksek bir duvarla korunan manastırın kaya kilisesinin girişinde 3. aleksiosun annesi irene, eşi thedora kantakuzenos betimlenmiştir. Manastır alanının en yüksek yerinde konstantinosun gömütü bulunmaktadır. Anıt gömüt, dört sütunun taşıdığı kubbeyle örtülü taş lahitten oluşmaktadır. Kubbenin iç yüzünde isa ve dört incil yazarı betimlenmiştir.

 

Ne yazık ki gidip manastırı ve -duruyorlarsa- lahitler göremedim.

 

Ayrıca kiliseden dönüştürülen yada Osmanlı döneminde inşa edilen çok sayıda pek çok cami var.Zaman darlığı nedeniyle içlerine giremedim.Ama yanlarından hızla geçtiğim camiler için özet bazı bilgiler edindim.

 

Şehirde bulunan en büyük cami, Trabzonda valilik yapmış hazinedarzade osman paşa tarafından 1839 yılında yaptırılmış.

 

Trabzonun, kemeraltı semtinde, çarşı mahallesinde, bedestenin karşısında yer alan çarşı camii,. Barok-ampir üsluplarının karışımı olan cami, kalın taş duvarlı, dikdörtgen planlıdır. 6 kalın sütun tarafından taşınan büyük bir kubbe ile örtülüdür. kuzey kapısı üstündeki alçıdan cami maketleri ilginçtir. Mihrap ve minber mermer işlemelidir.

 

Ortahisar Camii; Trabzonda, panaghia chrysocephalos virgin kilisesinin camiye çevrildikten sonraki adıdır. Fatih camii adıyla da bilinir.

Ortahisar mahallesinde yer alan yapı, bizans döneminde kilise olarak 10. yüzyılda bazilikal planda inşa edilmiş ve 12. yüzyılda haç planına dönüştürülmüştür. Altınbaşlı meryem” anlamına gelen ve meryem anaya adanan manastır kilisesi üç nefli olup, iç ve dış narteksi vardır. Kuzey giriş 14. yüzyılda inşa edilmiştir. Merkezi kubbe 12 köşeli yüksek bir kasnağa oturur. Döneminde şehrin baş katedrali olduğu için süslemelerine önem verilmiş olan yapının duvarlarında freskolar, zeminde mozaik süslemeler yer almaktadır. 1461 yılında Türklerin Trabzonu almasından sonra camiye çevrilmiş olan yapının duvarları sıvanmıştır. Taştan mihrabı süsleme bakımından zengindir.

Bir başka kilise camii de yeni cuma camiidir.Bizans dönemindeki adı hagios eugenius kilisesidir.

Trabzonun yeni cuma mahallesi’nde yer almaktadır. Kentin koruyucusu ve kurtarıcısı aziz eugenius adına, 14. yüzyılda inşa edilmiş olması muhtemeldir. Günümüzdeki yapının yerinde 13. yüzyılda aynı adla bazilikal planda bir kilise bulunmakta olup, bazilikal kilise ana çizgileri korunarak, bazı değişikliklerle haç planına dönüştürülmüştür. Duvarlar dıştan kabartma haç ve bitkisel bezemelerle süslüdür. Yapı Trabzonun fethinden sonra camiye çevrilmiş, kuzey giriş kısmı ile minare eklenmiştir. Taştan mihrabı barok özellikler taşımaktadır. Minberi ahşap ve yalındır.

Bir başka devşirme camide Kudrettin Camiidir.

Trabzon’un esentepe mahallesindedir. 14. yüzyılda St. Philip’in adına yaptırılmıştır. Kare planlı, tek nefli, kubbeli bir yapıdır. Fetihten sonra, mihrap, minber ve tek şerefeli minare eklenerek camiye dönüştürülmüştür.

Molla Nakip Camii de cami olmadan önce St. Andrea kilisesi olarak bilinirdi.

Trabzonun pazarkapı mahallesi’ndeki kilise aziz andreaya ithaf edilmiştir. 5. veya 6. yüzyıla tarihlenen yapı, bazilikal planlı, üç neflidir. Fetihten sonra camiye çevrilmiş olup, kuzeye giriş eklenmiştir.

Birde Gülbahar Hatun camii var.

Trabzonun atapark semtindedir. Yavuz Sultan Selimin annesi Gülbahar Hatun adına 1514 yılında Zağanos köprüsünün yakınında bir külliye içerisinde yaptırılmıştır. Cami ve türbeyle birlikte yapılan medrese, imaret, hamam ve aşhaneden günümüze kalıntı ulaşmamıştır. Tek kubbeli bir ana mekan, beş kubbeli son cemaat yeri ve iki yanda zaviye odalarından oluşmaktadır. Kalın ve sağlam duvarları, ak ve kara taşın uyumlu bir biçimde kullanılmasıyla devinim kazanmıştır. Mermer mihrapla, minber yalındır.

Sekizgen planlı kubbeli türbe 1505 tarihlidir. Kapı ve pencereler iki renkli taştan sağır kemerler içindedir. Yapının içi ayet ve surelerle bezenmiştir.

Şehirde ve civarında pek çok kilise ve manastır bulunmakta.Çoğu yıkıntı halinde ve kullanılmasa da yine de anılmaya değer.Zaten Trabzona manastırlar şehri de denilmekteymiş.

Bunlardan biri Kuştul manastırı olarakta anılan gregoris peristera manastırı.

Vadiye hakim bir tepe üzerindeki manastır bir kaya kilisesi ve ayazma çevresinde kurulmuştur. 752 yılına tarihlendirilen yapı topluluğu, 1203 yılında yağmalanmış, 14. yüzyılda yenilenmiştir. 1904’te yangında tahrip olmuş ve üçüncü kez yapılmıştır. Manastırdan günümüze çok az kalıntı ulaşabilmiştir.

Meşhur manastırlardan bir diğeri de Kaymaklı Manastırı.

Trabzona yaklaşık 6 km. mesafede bulunan kaymaklı köyünden bir patika yol ile gidilebilen manastır, hz. isa’ya atfen yapılmıştır. Tarihi bilinmeyen manastır yapısı, mutfak, yemekhane, dersane ve keşiş hücreleri ile avlunun ortasında üç apsisli kiliseden oluşmaktadır. Yapı tekniği ve yapım gereçleriyle 16. yüzyıla tarihlenmektedir. Dış duvarlarda haç kabartmaları ve bir melek freski yer almaktadır. 18. yüzyılda onarılmış, freskler yeniden yapılmıştır. Sümela ve aya sofyadan sonra bölgedeki en güzel fresklere sahip manastıra çevrede oturan bir ailenin kapıyı açmasıyla girebileceğiniz söylenmekte. Mesihin kudüse girişi, bakire meryemin cennete alınışı (dormition) ve ateş nehri olmak üzere pek çok fresk vardır.

Bir sonraki durağımız olan Rizeye giderken Trabzonun ilçeleri Sürmene ve Ofu aşıyoruz. Sürmenede dönüşte mecburi olarak durmak zorunda kaldık.Detayını sırası geldiğinde anlatırım.Ama Sürmenenin kama ve bıçakları meşhur.Bu bıçaklar sadece kesicilikleriyle değil delicilikleriyle de meşhur. Rivayete göre ihtilal sırasında diğer tüm silahlar ile bir tutulup imha edilmiş yada halk bunları örfi idareye kaptırmamak için sağa sola saklamaış yada atmış. Bilimum Karadeniz dizisindeki konaklarda Sürmenede yer almaktaymış.

Of ise insanları fıkralara,şarkılara konu olmuş bir kasaba.Of,Oflular için dünyanın merkezi.Belde-i mukaddes. Oflular,kendilerini Trabzona bağlı görmüyorlar.Of onlara göre direkt Allaha bağlı zaten. Oflular tutucu kişiler. Genellikle de hoca olarak görülüyorlar. Zekalarına da güvenmekteler.Ofluların şeytana bile pabucunu ters giydirdiği hikayeler şarkı olmuş çoktan. İlginçtir kaynaklar kasabanın Bizans döneminde de papaz yetiştirdiğini ve çok sayıda kilise ve manastırı olduğunu söylemekte.Eski Yunanca Ofis (yılan yada dolambaçlı) kelimesinden gelmiş adı.

Rizeye geliyoruz.Pastacı ve müteahhitleri ile ünlenen şehrin pastacılarının marifetlerini göremesekte ince sahil diliminde,yolun arkasında gördüğümüz on-oniki katlı,denize sıfır apartmanlar “Rizeli müteahhit” deyiminin kaynağını gösteriyor.

Rizede yaylalarıyla meşhur.Ovit,Ayder,Kavron gibi pek çok yayla var. Anzer balıda burada üretilmekte. Oldukça pahalı bir bal bu. En çok yağış alan il olduğunu sık ormanlarının koyu yeşil renkleriyle göstermekte. İsminin yunanca dağ eteği anlamına gelen rhisa kelimesinden türediğine inanılıyor.

Rizede Rize bezi denilen bir tür kumaştan üretilen eşarp,gömlek tarzı ürünlerin satıldığı bir dükkana girdik.Eşarplar yöre kadınlarının günlük hayatlarında kullandığı yerel bir örtü. Kendilerine has bir bağlama stilleri var. İzlediğimde öğrenmiştim ama şimdi anlıyorum ki unutmuşum. Bağlama tarzları kadının evli,bekar,dul vb olduğunu belli edermiş. Rize bezine feretiko da denilmekte. Feretiko kendirden el tezgahlarında üretilmekte.Kendirden üretildiği için sağlıklı kumaşlar.Ama kendir Romanyadan ithal edilmekte ve genelde ancak bir kez dokunabilmekte.

Ayrıca buradan çay kolonyası aldık.Kokusu biraz değişik ama hafif.Kesinlikle rahatsız edici değil.

Buradan yolumuza Fırtına Deresini takip ederek Ayder Yaylasına varmak üzere devam ettik. Fırtına deresi debisi yüksek bir akarsu.Palovit ve hala derelerinin birleşmesiyle oluşuyor. Bunu suyun renginden ve derenin içerisindeki iri kayalardan anlayabiliyoruz. Raftingte yapılabilen derede su miktarı biz geçerken azalmış görünüyordu.

Bir aralar dere üzerinde bir baraj ve hidroelektrik santrali yapılması gündemdeydi. Çeşitli yeşil örgütler ve yörenin doğal sit alanı olması gibi faktörler bu doğa katliamını engelledi yada belki de geciktirdi. Vadide yaklaşık beş bin dolayında endemik bitkinin varlığından bahsedilmekte. Derede de sadece bu dereye mahsus bir balığın varlığından bahsedilmekte.Uzun bir süre dereyi izleyerek gün batımından sonra otele ulaştık.Otelin arkasında,küçük bir çağlayan vardı. Yüksek volümlü uğultu zamanla ve yorgunluğumuzun et

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Karadeniz Turu Bölüm 1

Kuşkayası Yol Anıtı  Amasra Sahili  Amasra  İncakaya sukemeri-safranbolu    İncakaya sukemeri-safranbolu   Kastamonu   Kastamonu Müzesi  Ilgaz    Hamsaros Fiyordu  -Sinop  Sinop Hapishanesi  Alaattin Camii - Sinop  Alaattin Camii - Sinop  SamsunPerşembeTura Cuma gecesi başladık.Artık tur seçenekleri içerisinde sabah kalkışlı turlarda söz konusu.Ama biz standartlara uyduk ve gece yarısı yola koyulduk.

 

Tur otobüsünün neredeyse yarısı boştu.Yolculuk boyunca aracın ortalarında bir yerde yer aldık ve tüm bu zaman zarfında diğerlerinden ayrı bir havada  gezimizi sürdürdük.Genelde aileler yada orta yaş üstü grupların yer aldığı tur için iyi geçtiğini söyleyebilirim.Bununla beraber gezilecek mesafenin uzunluğu (yaklaşık 4600 km) ,gezilecek yerlerin sayısının fazlalığı bazı yerlerin pas geçilmesine yada şöyle bir geçilmesine neden oldu.

 

Gelelim tekrar turumuza.Gece boyu sarsıntısız,rahatsız bir yolculuk yaparak seyahat ettik.Yine uyuyamadım.Gece yolculukları ne yazık ki beni dayak yemişten beter etmekte.

 

Geçen Safranbolu turundan farklı bir rota ile öncelikle Amasraya uğradık.Sabahın körü denilebilecek bir saatte kuş kayası yol anıtının yanına çıktık.

 

Her tur rehberinin kendine göre bir üslubu,bilgi birikimi var.Bu kez oğlumla beraber anıtın yanına dek çıkabildik.Oğlumun 3,5 yaşında olmasına rağmen hevesli olması çok hoşuma gitti.Anıtın yanında ince,bir metre genişliğinde bir yol uzanmakta.Vakit darlığı nedeniyle yolun nereden başlayıp nereye gittiğini tespit edemedik.Ama aslında tarihi Amasra yolu işte bu daracık yol.

 

Fettan kadın Amastrisin memleketine saat 6 gibi vardık.Kumsal bomboş,sokaklarda in cin top oynamakta. Standart olarak Amasra içinde sahilden başlayıp çarşı içerisinde yapılan geziyi bizde yaptık.İtiraf etmeli ki gündoğumunda özellikle sahil kısmında çok tatlı bir sarı tonu ağırlığını hissettirmekte.Bu da olabildikçe güzel fotoğraflar alınabilmesine olanak vermekte.

 

Bu kez Atatürkün yüzünün betimlendiği panonun olduğu yerden şehre baktık.Buradan da güzel bir görüntü alınabilmekte.Gün doğumunda tahminen gün batımında da fotoğraf çekimi yada manzaranın izlenmesi için mutlaka olunması gereken yerlerden biri.(Amasra ile ilgili çok kaliteli web siteleri var,onların çoğunda gözlem noktaları harita üzerinde gösterilmiş durumda).Panonun altında kalenin zindanları yer almakta.Karanlık,içleri ayak bileğine kadar su içerisinde,küf kokan bu odacığın içlerine girip ilerlemeye pek cesaret edemedim.

 

Şehrin surları da restorasyon görmüş.Ama İstanbuldakiler gibi sırıtmıyor.Dış surların etrafında ince bir gezi yolu mevcut.Türlü buluntu spoyler olarak kullanılmıştır.

 

Gezinin ardından tekne turuna katılmak yerine açık bulduğumuz tek kahvenin içine girip simit yedik.Yöresel simit ince ve susamları da pek pişkin değil.

 

Sabah Karadeniz tahmin ettiğim gibi hırçın ve dalgalı değildi.Denizin tüm sakinliğine karşın denizden görülecek alanın darlığı  tekne yolculuğu için keşke bile dedirtmedi.

 

Kasabanın pazarı dediğim gibi oldukça sakin bu saatlerde.Ama yine de tezgahlar dükkanların önünde ve sadece üzerileri naylonla örtülü.Buradan kasabanın güvenli ve hırsızlığın olmadığı kanısına varıyorum.

 

Saatin erkenliği nedeniye küçük harika “Amasra Müzesini” gezemedik.Şehrin doğusuna uzanan yolu takip ederek Safranboluya doğru yola koyulduk.Bu noktadan kasabanın görünümü  Bakacak noktasına nazaran kat be kat daha güzel.Ama kasabanın çılgınca yapılaşma fırtınasına tutulduğu görülmekte.

 

Dönelim Safranboluya yönelen dolambaçlı yollara.Bir müddet yolculuktan sonra Safranboluya ulaştık.Tur grubumuzdan ayrılarak öncelikle İncesu Sukemerine gitmeye çalıştık..Kazdağlı camiinin önündeki meydanda yer alan taksiler 20 YTL’ye su kemerine,30 YTL’ye mağaralara götürmekte.(Ücrete bekleyiş ve geri döndürmede dahil)İndirim için ısrar etmedim.Belki 3-5 indirim kopartırdım ama sağlık olsun.Ücret başlangıçta bana fazla görünsede yola çıkınca parayı helal ettim.Gidiş dönüş ,uzun,bozuk bir yolda seyahat ediliyor su kemerlerine ulaşmak için.Şoförler sizi bekliyorlar,bu bekleyişler mağaralarda iki-üç saate değin çıkabiliyormuş.

 

Su kemerleri,kasabaya Mehmet İzzet Paşanın hediyesi. 30-40 yıl öncesine dek kasabaya su,bu kemerler vasıtasıyla getirilmekteymiş.Kemerler,altından zayıfça bir suyun akmakta olduğu,oldukça derin bir vadinin üzerine inşa edilmiş.Kemer oldukça yüksek ve dar.Ama doğrusunu söylemek gerekirse restorasyon oldukça iyi yapılmış.

 

Kemerin üzerindeki dar yolun üzerinden yürüyerek karşıya geçebiliyorsunuz.Bu dar yolun üzerinden aşağıya bakmak heyecan verici ama annesinin elinden tutup sarkarak aşağıya bakan küçücük çocuğunuzu görmek daha beter bir heyecan,kaygı hatta korku kaynağı.

 

Bundan 20-30 yıl öncesine dek çayların daha bir gür aktığı dönemlerde,yöredeki su değirmenlerinde halkın buğdaylarını öğüttüğünü anlattı ihtiyar taksi şoförümüz.Oysa günümüz teknolojisi ile el ele tutuşan kuraklığın etkisiyle bu su değirmenleri teker teker kapanarak devre dışı kalmış.

 

Kasaba merkezine döndüğümüzde ilkin baba-oğul Mehmet İzzet Paşa Camiine ardından içinde tamirat işleri yapılan Köprülü Camiine gidip fotoğraf çektik.Çok aşırı bir sıcaklık olduğu için kale ve saat kulesine gitmekten vazgeçip çarşı içerisinde bir şeyler atıştırdık.

 

Bir sonraki hedef Kastamonu.Fakat bu yolculuk sırasında öğle yemeğinin alınması için bir yere gittik.Zayıfça akan bir dere (belki de zamanında bir çay) yanında yemekler alındı.Biz ispeten tok olduğumuz için pek bir şey yemedik ama oldukça yoğun ve lezzetli ayrandan bardak bardak içtim.

 

Kastamonu yolunda bir iki ilginç şey var.Biri yolun solunda yer alan tümülüs benzeri tümsek.Diğeri ise Araç ilçesinde yer alan kale.Yanından çok hızlı geçtiğimiz için pek inceleyemesemde oldukça sağlam bir yapıya benzediğini söyleyebilirim.

 

Yolculuk sonunda saat 16 gibi Kastamonu şehrine vardık.Söylemeliyim ki Kastamonu tahminlerimin ötesinde,büyüleyici bir şehir.

 

Şehri ortasından yaran,günümüzde kontrol altına alınmış ve kuraklık nedeniyle neredeyse kurumuş bir nehrin üzerinden kısa köprüleri aşarak bir yakadan diğerine geçebiliyorsunuz.Şehir meydanında xxx hatunun başrolünde,kurtuluş savaşında lojistik destek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan kahraman Türk kadınının betimlendiği bir heykel var.Tirebolu üzerinden gelen cephaneyi cepheye taşırken   ayazda mühimmatın zarar görmemesi için bebeğinin üzerindeki örtüyü alıp cephanenin üzerini örtmüş.Hikayenin sonu bu noktadan sonra çeşitleniyor.Rivayetlerin kimisi annesiyle bebeğinin sabaha karşı donmuş olduklarını,kimisi ise annenin ölüp bebeğin donmak üzereyken bulunduğu şeklinde.Ama tek ortak yön cephanenin kurtarıldığı.Ve gerçekten şu an unutulup giden kayıpların haddi hesabı yok.

 

Kastamonu Türklerin eline geçtikten sonra asla başka bir güç tarafından işgal edilememiş.Bununla beraber Kastamonu fiilen işgal edilmediyse de Çanakkale ve Kurtuluş  Savaşlarında çok fazla kayıp vermiş.yetişkin erkek nüfusunun %60’ına yakını kaybeden şehrin özellikle Araç ilçesinde bu oran %90’a ulaşmış.Bunun sonucunda şehir kendi dinamiklerini kaybetmiş.Öyle ki Mustafa Kemal “Bana her ilden bir yiğit getirin Kastamonudan tuttuğunuzu getirin” diye bir söz sarfetmiş.Günümüzde bazı soysuzlar bu lafı da yozlaştırmış.Ama gerçek araştırıldı mı bulunabiliyor hala…

 

Meydanın sonunda 19.yy tarzı hükümet konağı,onunda ardında saat kulesi var.Koca şehir için topu topu kırk dakika süre verildi.Hiç bir şey yapmaya yetmeyecek bu süre içerisinde ırmak boyunu takip ederek güneye doğru ilerleyerek yolculuk sırasında dikkatimi çeken kimi yerlere yetişmeye çalıştım.

 

Yolun solunda tahta minareli eski bir cami var.Eski bir görünümü olan caminin adı İsfendiyaroğlu Camii.Müzeden emekli yaşlı bir amcanın dediğine göre restorasyon sonucu kalan tek orjinalliğin ahşap minarenin külahının ucundaki rüzgar gülü imiş.İçeride özgünlük kaybolmuş.İçine girebilme imkanım olmadı.Yöredeki kimi tanınmış camilerin ortak özelliği içerisinde sadece ahşap malzemenin kullanılması.Bunların en meşhuru ise Kasaba Camii.Bağlantıların bile sadece ahşap çiviler ile sağlandığı sekizyüz yıllık camiye gidebilme imkanımda olmadı.

 

Cami girişinden yolun karşısına baktığımda Kastamonunun meşhur konaklarından bazılarınıda görebildim.Şehrin cumhuriyet döneminde göç verip küçük kalması nedeniyle modern mimari denilen uçubelik şehre fazla nüfuz edememiş,dolayısıyla konaklarda yaşayabilmiş.Çok sayıda konak var.Ama fırsat bulupta gezemediğimiz için Safranbolu yada Cumalıkızıktaki benzerleri ile kıyaslama imkanımız olmadı.

 

Şehrin bence en büyük zenginliklerinin başında müzesi gelmekte.Yine 19.yy tarzı ama kapı girişindeki sütun başlıkları daha önce hiç görmediğim bir özgünlükteki yapının içine giremediğim için içerideki eserleri göremedim.Ama iyi yürekli ve hoş sohbet müze görevlisinin izni sırasında bahçeyi rahatlıkla gezebilme fırsatı buldum.Onca eser içerisinden özellikle dikkatimi çekenlerin başında hemen kapının girişinde yer alan aslan heykeli ve girişe göre sağdaki çimenlikle duran ve belli bir açıdan bakıldığında bir kadın ve erkeğin yan yana görüldüğü kaya kabartması gelmekte.

 

Kastamonu meşrutiyet ile beraber şahlanmış bir şehir.1900 lere değin İstanbulun Anadolu yakasınında aralarında bulunduğu çok geniş bir alan üzerindeki pek çok yerleşim biriminin merkezi olan şehrin üniversite binasının kitabesi de müze bahçesinde bir duvara yaslanmış bir şekilde dururken görebiliyorsunuz.

 

Görevli,gururla Kastamonunun geçmiş,zengin tarihinden bahsetti.Savaşlardaki kayıplar nedeniyle şehrin gelişmesinin sekteye uğramasının süreç içerisinde dış göçlerinde temelini oluşturduğunu,bu nedenle de şehrin çok gelişemediği konusunda sohbetimiz esnasında hem fikir kaldık.Ayrıca Küre dağlarındaki bakır madenlerinde Osmanlı ordusunun toplarının döküldüğünü ve cürufların hala orada olduğundan bahsetti.Bu topların İstanbulun kuşatması için döküldüğünü söylediysede  bildiğim kadarıyla İstanbulun fethinde kullanılan toplar Kırklarelinde döküldü.

 

Müzeden şehri tanıtan bir kitapçık ve harita temin edip Ilgaz dağlarındaki otele gitmek için otobüse yetiştim.

 

Otel,Ilgaz doğal parkının kayak pistlerinin hemen bitiminde yer almakta.Ama yol boyunca özellikle  yükseklik arttıkça ormanlık alan yoğunlaşmakta ve yeşilin çeşitli tonları sizi sarmalamakta.

 

Dağda iki pist var.Ama pistler kısa ama dik değil.Buda amatör ve gırgırına kayanlar için ideal bir yer olduğunu gösteriyor.Türkiyedeki en kaliteli karın Ilgazda olduğu söyleniyor.Yaz mevsiminde ise kampçılık ve yürüyüş için önerilen terlerden.

 

Ankara Üniversitesinin oteli olduğunu sandığım mekanda fena değil.Oldukça kısa olan pistlerin bitiminde üç-dört otel var.Piste en yakın otel ya kapalı ya da tadilattaydı.Mevsim itibariyle kayak alanı oldukça ıssızdı.Belki çimlendirilerek yazın ve baharda çim kayağı da yapılabilir.Ama kesif ağaçların arasından sızan ayışığının şavkı, kışın burada oluşan görüntüler için fikir vermekte.Kışın mutlaka gelinmesi gereken bir yer.

 

Yorgunluk,sessiz ortamın verdiği huzur nedeniyle kütük gibi uyumuşum.

 

 

Gün 2

 

Otelin bulunduğu Ilgaz dağlarından akşamki rotanın tersi istikamette yol alarak Kastamonu merkeze ulaştık.Merkezde Candaroğulları dönemine ait ilginç minareli bir cami var.Zaten şehirde çok sayıda cami ve türbe var.Hatta çok sayıda farklı kişiden şehirde birde seyyid türbesi olduğunu işittim.Ülkenin en çok kahverengi levhalı şehirlerinden biri olan bu yerle ilgili son bir anekdot daha ileteceğim.Kastamonunun tarihi ve isim kökenleri için bulabildiklerimi özetleyeyim.

 

Kastamonunun tarihi, hitit imparatorluğu ile başlamakta. Hititlerden sonra frigya ve lidya krallıklarının egemen olduğu bu topraklar MÖ.4.yy’da perslerin eline geçiyor. MÖ.4,yy’da Büyük İskender anadolu ile birlikte Kastamonu topraklarını da Makedonya’ya katmıştır. İskender’den sonra yöreyi ele geçiren pontus krallığı MÖ.1,yy’da romalılar tarafından ortadan kaldırılmıştır. Uzun yıllar roma imparatorluğu sınırları içinde kalan Kastamonu m.s.395 yılında imparatorluğun bölünmesiyle bütün anadolu gibi Bizans imparatorluğuna katılmıştır.

Prehistorik çağlardan sonra havalinin (paflagonya’nın) bilinen sümerlerin en eski bir kolu olan gaslardır. MÖ.2000-1300 yılları arasında hüküm süren gaslar (gaşkalar) devamlı olarak mısırlılar, suriyeliler ve kaldelilerle siyasi, ticari ve kültürel münasebetlerde bulunmuşlar, hititlerle de bazen savaşmış bazen dost olmuşlar. Gaslar sert karakterli, cengaver kişiler olarak bilinmektedir.

Bugün Kastamonu ve çevresindeki illeri de içine alan ve romalılar devrinde adına paflagonya (pophlaginia) denilen gasların kurduğu şehirlerden bir tanesi de "timonion veya tumanna" dır. Bazı yazarlar Kastamonu adının menşei konusunda; bu kelimenin "gas" kelimesi ile "timoni" veya "tumanna" kelimesinin (gas ülkesi anlamında) birleşmesinden meydana geldiği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Fonetik yönden de bugünkü Kastamonu’ya yaklaşmaktadır.

İkinci bir görüşe göre romalılar devrinde Taşköprü’nün eyalet merkezi olduğu zamanlar Kastamonu küçük bir kasaba olup, bizans devrinde ve özellikle kommenler zamanında gelişmeye başlamıştır. Bu dönemde buraya bir kale yapılmış ve kommenlerin kalesi anlamında "kastra kommen" denilmiştir. Bu kelimenin zamanla "Kastamonu" şekline dönüştüğünü ileri sürülmektedir.

 

Şehrin simgelerinden birisi Kastamonu kalesi.. 112 m yükseklikteki bir tepe üzerinde Komnenoslar zamanında inşa edilmiştir. İç kalenin temelleri Bizans yapısı, üst bölümü Candaroğulları döneminde yapılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tamir görmüş. Kale içinde türbeler, sarnıç, kaya mezarları ve tünel  varmış.Hatta tünellerin merkezdeki çarşıya dek uzandığı rivayet edilmekte.

 

Şehir ülkemiz ormanlarının 1/6 sına sahip.Kastamonuya bir daha uğramak elzem görünüyor.Ama şehir büyük ve gezecek çok yeri var. Başlıları, sit alanı kapsamında olan araç, taşköprü, küre, abana ilçeleri .Ayrıca Taşköprüde zımbıllı tepe (pompeipolis), ineboluda abeş kalesi, geriş tepesi, çatalzeytinde ginolu koyu, cidede gideros koyu arkeolojik sit alanı olarak geçmekte.

 

Şehirde çekme helva diye anılan bir tatlı var.TRT2 ‘de geçenlerde bir belgeselde yapımı anlatılmaktaydı.Hammadde,dönen bir masanın üzerinden iki kişi tarafından saatlerce içindeki şeker vb kaybolana dek defalarca çekiliyor.Öyleki tel tel olana kadar bu işlem sayısız sefer tekrarlanıyor.Ne yazıkki dayanma süresi azmış.Bu nedenle alamadık.

 

Bugünün ilk önemli durağı olan Sinopa doğru uzanıyoruz.Haritaya göre Kastamonu sancağının eski merkezi olan Taşköprüye dek yolda bir kale ve kaya mezarları görmemiz gerekmekteydi ama göremedik.Sarımsağı ile meşhur kasabanın simgesi olan taşköprünün otobüsten iki fotosunu çekebildik.

 

Yol boyunca dikkatimi çeken şöyle bir ilginçlik var.Özellikle Taşköprü yakınlarında yolun solunda bir mezarlık var.Aslında bir diyorum,sizleri yanıltmayayım dört mezarlık görülüyor.Şehir genelinde de eski mezartaşlarının bulunduğu kısımlar güncel mezarlılardan uzakta,bakımsız bir şekilde görülüyor.Ayrıca kimi mezar gruplarının çevreside yaban domuzlarının talanına uğramaması vb nedenlerden dolayı çit,tel gibi yöntemlerle kapatılmış.

 

Ayancığı geçtikten sonra Sinopa gidiş tam bir işkence.Çok sayıda,keskin virajı,sarp bir yamacı aşarken geçiyorsunuz.Öyle noktalar varki otobüsün camından aşağıya doğru baktığınızda sanki uçaktaymışsınız gibi bir hissiyata kapılıyorsunuz.İnsan kışın,karda birde aydınlatmanın olmadığı bu yolda nasıl ulaşımın yapıldığını merak ediyor.

 

Sinopta ilk durağımız ,Sinop Havalimanını solumuza alıp Akçakum ve Karakum plajlarını geçerek ulaştığımız Hamsaros Fiyordu.Fiyord genelde İskandinav ülkelerinde görülen,buzul katmanının erimesiyle ortaya çıkmış bir kıyı tipi.Fiyord tipi kıyılarda deniz derin ve kıvrımlı bir şekilde karaya sokulmakta.Halbuki ne bu fiyord kilometrelerce kıyıdan içeri sokulmakta nede buzul erimesiyle oluşmuş.Sadece yukarıdan bakıldığında görülen renk farkı suyun aniden oldukça derinleştiğinin göstergesi.Fiyordun denize bakan kısmı çam ve makilerle kaplı ama kıyıya girdiği yerlerde rengarenk ağaçlar seçilmekte.Hoş bir yer.

 

Geldiğimiz yolu izleyerek Sinopa döndük.Şehir adını nehir tanrıçası Sinopeden almakta.Şehir aslında bir Milet kolonisi.Bununla beraber ismin kökeni için başka rivayetler de mevcut.Şehrin ilk kez hititçe sinova olarak adlandırıldığını öğrendim.MÖ. 200 yıllarında yaşayan skymnos, şiirlerinde sinop adının sinope adlı bir amazon kraliçesinin adından geldiğini dile getirir. Son rivayet ise Farsçadan.Suyun göğsü anlamında farsça (sine-i âb) dan sınap şekline çevrilmiş ve böyle konuşulmuş deniliyor.

 

Ulaşımı günümüzde bile oldukça zorlu olmasına rağmen zamanında önemli bir şehir olduğunu kalın ve uzun sur duvarları göstermekte.

 

Şehrin gelmiş geçmiş en ünlü insanı Diyojen.Diyojen bir nevi protonihilist kanımca.Mülkiyete karşı çıkması,komünal bir yaşamı desteklemesi,doğanın insanoğlunun her türlü ihtiyacını karşılayabileceğine dair fikirleri ve inanışları var.Böyle ekzantrik bir insana atfedilen ilginç (ve bence hayali) pek çok hikaye var.

 

Günün birinde Diojen,köpeği ve elinde her daim yanan feneriyle yürürken karşı taraftan zengin bir adamın geldiğini görür.İki tarafta durur.Zengin adam Diyojene alaycı bir tavırla seslenir

 

-“Yolunun karşısında sefil,zavallı biri çıksa yol vermem”

 

Diyojen bunun üzerine kenarı çekilir ve umursamaksızın yanıtlar.

 

-“Ama ben yol veririm”

 

Bu büyük düşünürün namını duyan Büyük İskender bile şehre gelmiş.Diyojen gezerken kıyafet,dinlenirken ev olarak kullandığı fıçının içerisinde dinlenirken imparator gelip seslenmiş.

 

-“Ey büyük düşünür,dile benden ne dilersen”

 

Beriki bir pervasız adam.Günümüz tabiriyle “cool”.Kendinden bekleneceği şekilde yanıtlamış.

 

-“Gölge etme başka ihsan istemez”

 

Şayet Diyojen günümüzde yaşasaydı,tek bir sefer için kullanılan Sinop Havalimanını açan Süleyman Demirele kim bilir ne derdi.Üstelik kendi mitingine giderken bizim kullandığımız yolu kullanmamak için.

 

Sinop nüfusu,dışarıya verdiği göçler,sanayisinin olmaması ,turizminin gelişmemesinin nedeniyle oldukça düşük.Şahsi kanım insanın emekliliğini geçirebileceği ideal bir yer olduğu şeklinde.Sakin,ufak ama şirin bir şehir.

 

Şehrin tarihi yapıları genel olarak Bizans ve Selçukluya ait.Bizans surları ve kaleyi yapmış,Selçuklu şehrin içine pek çok cami inşa etmiş,kalenin deniz tarafına bir tersane kurmuş.İzleri zaten üç kemer olarak duvarda görülmekte.

 

Şehrin en meşhur yapısı Osmanlı döneminde hapishaneye çevrilen kale.Hapishane Osmanlının son günlerinde ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde pek çok ünlüyü misafir etmiş. Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Hüseyin Hilmi, Sabahattin Alinin yattığı cezaevinde mahkumlar denizi görmesin, seslerini duyup da rahatlamasın diye derin çukurlar kazılarak denizin görülmesi engellenmiş denilmekte.


Bunlardan biri olan Sabahattin Ali ,Edip Akbayramın söylediği “Aldırma gönül”adlı meşhur şarkının sözlerini burada yazmış.Şiirde Deniz Gezmişe gönderme yapıldığı sanılan aldırma gönülün dizelerinde  mahkumların az ilerisindeki karadeniz sularınına yani gerçek denize duyulan özlemi anlattığı iddaa edilmekte..Benim için hassas yanı ise Kırım hanlarından birinin  burada tutuklu kalmış olması.Zaten Osmanlı,Ermeni,Arap,Bulgar ne kadar aşağılık mahlukat varsa korumuş,kollamış;Anadolu köylüsü gibi tatar tayfasına da hoyratça davranıp adeta harcamış.

 

Neyse konuyu dağıtmadan hapishaneyi tanıtmaya başlayayım.Günümüzde içerisinde basitçe kültürel etkinlikler yapılıyorsa da  yetersiz.Aynı yapı Amerikada olsa inanılmaz derecede bakımlı bir otel haline getirilir,birde hayalet hikayesi uydurulup mekanın her zaman gündemde kalmasına imkan veren bir reklam yöntemi oluşturulurdu.Böylece Sinopta ihya olurdu.

 

Kale duvarları inşa edilirken Bizansta devşirme malzeme kullanmış.Kendinden önceki medeniyetlere ait unsurları harca katmış.Hapishaneyi eski gardiyanlar gezdirmekte.Bunlardan en meşhuru “Pala” olarak anılanı.

 

Açık bir yoldan avluya ulaşılıyor.Buradan ana binadaki koğuşlara ulaşılıyor.Koğuşlar pek büyük değil,yaklaşık seksen kişi bir koğuşta kalmaktaymış.Tuvaletleri inanılmaz derecede iğrenç görünüyor.Kubur koyu kahverengi.

 

Erkeklerin koğuşlarının duvarlarında yazılar varsa da kadınların koğuşlarının duvarlarında hemen hemen hiç yazı yok.Bunun nedeni o dönemdeki Türk kadınının okur yazar oranının düşüklüğü olmalı.

 

Buradan hücrelere geçiliyor. Disiplin odaları doğru dürüst ışık almayan,rutubetli ve soğuk, zindan ise çok daha  rutubetli, soğuk ve daha da karanlık koğuşlar. Bu odalarda ve zindanda alaturka tuvalet var ancak lavabo bulunmamakta. Rivayete göre yarısına kadar denizin girdiği aşağı mahzenler ziyaretçilerden gizleniyor, varlığı kabul edilmiyor..İki tip hücre var.Birinde ağır suçlu ve intihar eğilimliler tutuluyormuş.Bunlara kemer,urgan vb verilmemiş.Diğer sınıf nispeten daha aklı başında olanlar.

 

Buradan çıktıktan sonra bakımsızlıktan dökülen duvarların arasındaki koridorlarda dolanarak hapishanenin çıkışına ulaşılıyor.

 

Hapishaneden sadece tek bir kişi kaçabilmiş.Oda sonra yakayı elevermiş. Alkadrazdan beter anlayacağınız.

 

Öğle yemeği almak amacıyla hapishaneden çıkarak sahilde bulunan basit ama şirin bir havaya sahip lokantalardan birine geçtik.Çarpanbalığı diye bir balıkları var.Sanırım iskorpit balığı bu.Biz yemeği kısa tutarak yarım saatlik boş zamanı şehrin içinde değerlendirmeyi düşündük.Diğer grup ise Sinopta meşhur olan ahşap maket (özellikle gemi maketi)yapan atelyelere gitti.Uzun bir süre maketçileri izleme imkanımız olmadığı için kalmamım da bir anlamı olmadığını düşündüm.

 

Şehrin ortasında,1214 yılında Selçuklu sultanı Alaaddin tarafından yaptırılan ve onun adıyla anılan ulu cami var.İç mekanda bir orjinallik yok yada büyük bir olasılıkla kalmamış.Yapının karakteristik özelliği,beş-altı sıra cemaatin neredeyse altmış metrelik bir safta uzunlamasına namaz kılabilecek olması.Mihrabının işlemeleri meşhur.Mihrabın üzerinde birisi büyük olmak üzere üç kubbe yer almakta.

 

Yüksek duvarlarla çevrili avlusunda bir şadırvan ve içinde kimin olduğu kesin olarak belirlenemeyen birde türbe bulunmakta.Cami avlusunda kuşlarda unutulmamış.Onlarında su içebilmesi için iki küçük suluk yapılmış.

 

Avluya giriş üç kapı bulunmakta.Çıkışımızı,giriş yaptığımız kapının karşısından yaptık.Sokağın köşesinde Yeşil Türbe olarak adlandırılan bir türbe daha var.

 

Buradan yürüdüğünüzde yolunuz sizi meydana ulaştırıyor.Solda hükümet konağı var.Oldukça zarif bir yapı.

 

Sağ tarafta ise tahminimce surlardaki bir burca kondurulmuş yada daha doğrusu bu burçtan yapılmış bir saat kulesi var.Ayrıca aradan Sinop baskınında şehit düşen askerlerimizin şehitliği ve onlar için yaptırılan anıt görülmekte.Rusların ansızın düzenlediği baskın sonucunda ikibine yakın donanma askeri şehit düştü.Karadeniz donanmamız bir daha da toparlanamadı.

 

Şehir içinde Balatlar kilisesi adında 650 li yıllardan kalma bir kilise ve birde kimsenin yerini bilemediği bir sinagog var.

 

Sonraki durağımız Samsun.Yol boyunca çok sayıda kurumuş nehrin,çayın,derenin üzerinden geçtik.Kızılırmak yöredeki akan nehirlerin ilki olarak karşımıza çıktı.Debisi düşüktü.Rehberler bir hafta önce nehrin daha da yavaş aktığını söylediler.

 

Önce Bafra Ovasından geçtik.Ova bereket fışkıran bir yer.Özellikle kilometrelerce uzanan yolun kenarındaki kurutulmak üzere asılı bekletilen tütünlerin görüntüsü etkileyici.Bafra adını Finike kolonilerinde limanın içindeki evlere verilen Bafira kelimesinden almaktaymış.Tarihi eski.Samsundaki müzede sıklıkla anılan İkiztepe vb ilçe sınırları içerisinde kalmakta.1876 sonrası Kırımdan getirtilen Türkler yerleştirilmiş.Ardından Pontus hayalindeki Rumlar mübadeleyle Yunanistana gönderilip Serez civarındaki Türkler yöreye yerleştirilmiş.

 

Pidesi,dondurması ve kuyu kebabı ile tanınan ilçede tek tükde olsa kalmış konakların güzelliğinden bahsedilmekte. Ayrıca belgesellerden bildiğim kadarıyla Bafra Balık Gölü adında büyükçe bir sulak alan var. Çok sayıda göçebe kuş için bir konaklama alanı.

 

Sonunda Samsuna varıyoruz..Burada,meydandaki İlkadım anıtında fotoğraf çektirdik.Anıt,Atatürk hayranı Avusturyalı bir heykeltıraş tarafından hayata geçirilmiş.Oldukça gerçekçi görünen heykelde atlanan tek detay atların nalları olmuş.

 

Samsun için ileride daha tafsilatlı bir anlatım yapmaya çalışacağım.Karadenizdeki tek büyük şehir statüsündeki kentte,özellikle meydan çevresinde pek çok büyük mağaza var.Zaten sahil yoluna paralel uzanan caddede eski tarz,çok sayıda güzel bina görebiliyorsunuz.Geçen yüzyılda iki kez yangın felaketi yaşayınca şehri yeni baştan kursun diye Fransız bir mimar getirtilmiş.Bu da pek bir işe yaramamış söylenene göre.

 

Eğer gözlerim yanılmıyorsa şehrin girişinde,hemen yolun sağındaki tepenin yamacında kaya mezarı gibi delikler gördüm.Eski adı Amissos.

 

Samsundan apar topar çıkıp önce bir başka ova üzerinde kurulu olan Çarşambadan geçerek Ordunun Fatsa ve Ünye ilçelerini de  aşarak otelimizin olduğu Perşembe ilçesine ulaştık.

 

Bafra Kızılırmağın,Çarşamba ise Yeşilırmağın bereketiyle (ve alüvyonlarıyla) sulanmakta.Samsunun tek havalimanı ilçede.Ayrıca ilçe,yumurta topuklu ayakkabılarıyla da meşhur.

 

Ünye ve Fatsa mümkün olduğunca il olmayı isteyen,büyük ölçekli sayılabilecek yerleşimler.İki kasaba arasında geçimsizliklerin varlığından bahsedilmekte.Ünye daha kalabalık ve düzenli gibi gözükmekte.Yolda bir iki Rum evini andırır yapıyı da gördük.Eski adı Onia.Bunu soğan kelimesine bağlayanlarda var.

 

Karadenizin en uzun plajlarından biri Ünyede.

 

Fatsa ise 12 Eylül öncesinin meşhur yerlerinden.Bir nevi halk komünü oluşturulmuş.Kasabanın kaymakamı (başka bir kişisi de olabilir,ama Terzi Fikri diye anılan kişi)idam edilmiş.Hayal gibi askerlerin Fatsanın kırsalında yaptıkları baskınlarda buldukları cephaneleri hatırlıyorum.Ama günümüz gençliği bunlardan bihaber.Fatsayı duyduysa,bunun nedeni başta Kadir İnanır olmak üzere İnanır familyasından kaynaklanmakta.

 

Eski adı Fatissa.

 

Turdaki en ilginç anlardan birisi de yurdumuzun en uzun tüneli olan Ordu Tünelinden geçmemizdi.Bolu tüneli kadar popüler olmasa da ondan daha uzun olan bu tünel sanki git git bitmiyor dedirten türden.(dönüşte de geçtik ama uyuyakalmışım)2,5 saat süren  yolu yaklaşık yarım saatte güvenli bir şekilde alabilmemiz mümkün oldu.

 

Tabii bu artılar kimileri için haneye eksi olarak yazılmış.Örneğin eski adı Vona olan Perşembe ilçesi bundan hiçte olumlu bir şekilde etkilenmemiş.Yolun by pass edilmesi kasabanın ekonomisine derin darbe vurmuş.İlçede sekiz olan banka sayısı ikiye inmiş.Bunların biri de zaten Ziraat Bankası.Otel sahibi ile bu konuda konuştuk.Onlardan durumdan hiç hoşnut olmadıklarını dile getirdiler.

 

Yöresel yiyecekleri tadabilme imkanımız oldu.Beğendim mi,hayır.Turşu kızartması özellikle felaket.

 

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Tekirdağ

Tekirdağ

 

Tekirdağ kamıca sahip olduğu güzellikleri ve enteresanlıkları lanse edemeyen,dolayısıyla turist toplayamayan bir şehir.

 

Üç Kemaller şehri olarakta anılan şehrin ana caddesi sahilden geçip İpsalaya dek uzanan yol.Bu yolun deniz kıyısında kalan kısmında çok güzel bir sahil şeridi oluşturulmuş.Türlü türlü tipler gezsede genel olarak hoş,gezilebilir bir ortam.

 

Şehrin en meşhur yapısı Rüstem Paşa Camii. Aslında bir külliye olarak inşa edilen yapının en çarpıcı yeri cami kısmı. Bugün külliyenin camii, hamamı, bedesteni, medresesi ve kitaplığı ayaktadır. Vaktiyle kervansaray’ı ve imareti olduğu da söylenmektedir.Arasta kısmıda büyükçe sayılabilir.

 

1553 tarihli camii Kanuni Sultan Süleyman’ın Damadı Rüstem Paşa yaptırmıştır. Camii avlusuna yalın bir kapıdan girilir. Avludaki mermer şadırvan, kurşun kaplı beşgen çatıyla örtülüdür. Kuzeydeki çift devaklı son cemaat yeri, ana mekanda yanlara doğru taşar. Dış son cemaat yeri ahşap çatı, iç son cemaat yeri ortada haç tonoz, yanlarda ikişer kubbe ile örtülüdür. Taç kapı dikdörtgen bordürlü ve mukarnaslıdır. Yapı kitabesi büyük bir pano içerisinde mukarnasların altında, onarım kitabesi (1841) ise sağdaki mihrabiyenin üstündedir. Kare planlı ana mekan kubbeyle örtülüdür. Kubbeye geçiş tromplarladır. Köşelerdeki taşıyıcı payelere oturmaktadır. Taşıyıcı ayakların arasındaki sivri kemerli nişlerle kare plana devinim kazandırılmıştır. Kubbe kasnağı dıştan da payandalarla desteklenmiştir.

 

 Kubbedeki alçı kabartma çiçek ve çelenkler dışında bezeme yoktur. Yalın bir yapıdır.

 

 Mukarnaslı mihrap dikdörtgen silmelidir. Mermer minberin yan aynalık ve korkulukları geometrik motiflidir. Camii ana mekan duvarları ile kubbe kasnağındaki pencerelerle aydınlık bir görünüm kazanmıştır. Kuzey batıdaki çokgen gövdeli tek şerefeli minarenin kemerli girişi taç kapının sağındadır.

 

Medrese : Camiinin otuz metre doğusundadır. 1880’de harap olunca üzerine ahşap bir okul kurulmuştur. Rüştiye ve idadi olarak kullanılan bu yapı Cumhuriyet İlkokulu olarak kullanılmıştır. (Bugün sadece temel ve duvar kalıntıları görülebilir.)

 

Kitaplık : Camii ve medrese arasındadır. Kare planlı kubbeli bir yapıdır. Binaya ocak ve baca eklenerek sonraları aşhane olarak kullanılmıştır. Söz konusu kitaplık restore edilerek kullanımı elverişli hale getirilmiştir.

 

Hamam : Medresenin hemen yanındadır. İlk şekli ile kubbeli bir yapı olan hamamın üzeri ahşap bir çatı ile örtülüymüş. Kadınlar ve erkekler kısmı olmak üzere bir çifte hamam şeklindeki yapıdan geriye, sadece taş ve tuğla duvarlardan bir kısmı kalmıştır.

 

Bedesten : Caminin 200 m. batısındadır. Altı kubbeli dikdörtgen planlı bir yapıdır. Kubbeler sekizgen kasnaklara oturur. Bedestenin dört tarafta birer kapısı vardır. Kapı kemerleri dıştan yuvarlak, içten sivri kemerlidir. Taş ve tuğla karışımından inşa edilmiş olan yapının uzun cephelerinde üçer, kısa cephelerinde ikişer pencere açılmıştır. Bedestenin kubbeleri birbirine geniş kemerlerle bağlı olan iki büyük fil ayağıyla taşınır. Kubbe geçişleri pandantiflerle sağlanmıştır. Son yıllarda onarılmış olan yapı Küllîyenin cami ile birlikte sağlam olarak görülebilen bir kısmıdır.

 

  Rüstem Paşa Çarşısı : Ayrıca Camii’nin doğusunda son olarak yeni bir çarşı yapılmıştır. Külliyenin dönem özelliklerini yansıtan mimariye sahiptir.

 

Caminin karşısında büyükçe bir park bulunmakta.Bu parktaki en ilginç unsur Atatürk heykeli.Şimdiye dek gördüğüm Atatürk heykelleri içerisinde en kısa boylusu. Atatürk’ü gerçek ölçülerinde başı açık, redingotlu ve normal duruşlu göstermektedir Heykeltıraş Kenan Ali’nin eseriymiş.Kaidesinde Gençliğe Hitabe yazılı.

 

Parkta,camiye bakan valilik binası da oldukça zarif.

 

Yolun sağına doğru,yani aşağıya doğru ilerlerseniz sol tarafta Namık Kemalin müze haline getirilmiş evini görürsünüz. 1993 te hizmete girmiştir.

 

19.Yüzyıl Osmanlı mimarisi tarzında üç kat olarak inşa edilen bina aslına sadık kalınarak yapılmıştır. Etrafında geniş bir bahçe duvarı vardır. Binanın dışı ve altı odası ahşap malzeme ile kaplanmıştır.

 

Namık Kemal Caddesi’ne bakan bahçe duvarı tarafında büyük bir porta kapı ile bahçeye giriyorsunuz.. Bahçede Açıkhava sahnesi ve seyirlik alan da var..

 

Bodrum katının bahçeye açılan kapısından bodruma girildiğinde büyük panolarla donatılmış sergi salonu göze çarpar. Burada çeşitli sergiler açılmaktaymış..

 

1. kata mermer döşeli bir holden girilir. Burada Atatürk ve Namık Kemal’in büyük tabloları ilgi çeker. Sofaya girildiğinde ise Namık Kemal’in adını taşıyan yerler, basın ve yayınlar, belgeler, kendisine, ailesine ait fotoğraflar bulunur. Camekanlı dolaplarda ise Tekirdağ’ın eski fotoğrafları, 19. Yüzyılda kullanılan el ve ev işleri, aydınlatma araçları, çeşitli kap kacak takımları bulunmakta.

 

 Sofanın sol köşesindeki mutfakta Tekirdağ yöresindeki her türlü mutfak araç ve gereçleri teşhir edilmektedir.

 

Eski kiler odası, modernize edilerek, 19. Fırka ve Atatürk odası olarak döşenmiştir. Burada Atatürk’ün Tekirdağ’a çeşitli gelişleri ile ilgili hatıralar sergilenmektedir.

 

1. kattan 2. kata geniş bir merdivenle çıkılır. Çıkışta Gazi Hasan Paşa, Yavuz Sultan Selim ve Türklerin Rumeli’ye geçiş tabloları yer almaktadır.

 

2. kat bir salon ve dört odadan ibarettir. Namık  Kemal Salonu’nunda Tekirdağ ve yöresi erkek ve kadın kıyafetleri ibrik ve abdest leğeni vs. Diğer gömme camekanlar ise Namık Kemal’in eserleri (kitapları, gazeteleri, yazıları) ve görev yaptığı, sürgüne gönderildiği yerlerin fotoğrafları ve diğer eşyalar ile tablolarla bezenmiştir.

Geleneklerimize göre misafir odası olarak döşenen odada, alçak bir sedir döşenmiş, arka yastıkları, köşe yastıklarının yanında Tekirdağ’ın gelin kıyafetleri dallı ve bindallılar sergilenmiştir.

 

Namık Kemal Odası’nda ise Namık Kemal’in soy kütüğü ve 19. Yüzyıla ait birçok eşya bulunmaktadır. Evin yatak odası eski devri yansıtan karyola, ayna, sedir, divan, çeyiz sandığı gibi eşyalarla süslenmiştir. Bu odanın içinden gusulhaneye geçilmektedir. Burası da bir Türk Hamamı şeklinde düzenlenmiştir.Daha da devam ederseniz,sahile ulaştığınız noktada Tekirdağlı meşhur bir pehlivanın heykeli yer almakta.

 

Öte yandan yolun solundan gitmeyi tercih ederek yokuş yukarı çıkarsanız hemen sağınızda Orta Camiyi görürsünüz.Şehrin meşhur yapılarından biri olan cami içerinde oldukça yeni işlemeler bulunmakta.Balyanvari etkiler var gibi görünmekte. 1854-1855 yılların da Kürkçü Sinan Ağa tarafından yaptırılmıştır. Duvarlar moloz taştan.. Dikdörtgen planlı ana mekan ile buna eklenmiş kare planlı bir bölüm ve son cemaat yeri, ahşap çatı ile örtülü. Batı duvarına bitişik basamaklarla ikinci kata, girişin sağındaki basamaklarla kadınlar mahveline çıkılmaktaysa da biz çıkmadık. Taç kapının önünde iki ahşap sütunlu sundurma görünüyor. Tavan ahşap ve bir iki süs var.

 

Doğu ve batı duvarlarındaki gömme ayakları başlıkları, akantus yaprakları ve çelenklerle bezelidir. Başlıklardaki panolarda halife adları yazılıdır. Barok biçimindeki Mihrap nişinin yanlarında akantus yaprakları ile bezeli ayaklar vardır. Mihrap kavsarası motifli alçı süslemelidir.

 

Yola devam ederseniz bu kez biraz ötede,bahçesinde müftülüğünde bulunduğu bir camii bulunmakta.

 

Yine aynı yönde yürümeye devam ederseniz bu kezde soldan ikinci yoldan giderek Arkeoloji Müzesine ulaşırsınız.

 

Binaya gelirken küçük bir meydan,meydanda da bir anıt var.Anıt Ertuğrul fırkateyninin kaptanına ait.Kaptan ayrıca şair Can Yücelin babası.

 

Müze binası şehrin eski valilik binası olduğu için döneminin tüm özelliklerini gösteren zarif bir yapı.(Yapı 1926 yılında hizmete açılmış) Müzenin giriş ücreti 2 YTL.Giriş katında,sağdaki odanın ortasında il sınırları içerisinde bulunan Tümülüslerden birinin mezar  odası canlandırılmış.Odacığın karşısındaki camekanda ise mezarın sahibine ait bir illüstrasyon var.

 

Höyükteki kişi eflatun bir elbise sahip.Eflatun,tıpkı Çin imparatorluk ailesinin sarı rengi gibi Roma (ve Bizans) imparatorluk ailesine mahsus bir renk.Cesedin sahibi yörenin Trakyalı kralı imiş.Bilindiği mor yada eflatun renk,üretiminden kaynaklanan zahmet ve dolayısıyla pahalılığı nedeniyle oldukça zor bulunan bir renk.Daha öncede belirttiğim gibi sadece imparatorluk ailesince kullanılabilmekte.Diğer önemli kişiler sadece pelerinlerine bu renkten tek bir şerit attırabilmekteydi.Bundan dolayı Trakyalı kralın önemli yada etkili bir şahsiyet olduğunu varsayabiliriz.Kralın gerek ölüm şekli,gerekse yaşarken başından geçenler kemiklerin incelenmesiyle tespit edilmiş.Bunlardan birisi de kralın attan düşerek kolunu kırdığı ve kırık kolun sağlamına göre on santim kadar kısa kaldığı.Öğrendiğime göre tümülüs açıldığında söz konusu eflatun elbisenin rengi solmuş.Tabii ki 1500 küsur yılın ardından yoğun havanın bu tip bir etkisinin olması pekte şaşılacak bir şey değil.

 

Aynı odada başka tümülüs yada yerleşimlerden bulunan mezar ştelleri sergilenmekte.

 

Kanımca,müzenin diğer müzelere nazaran en önemli artısı orijinal yazıların Türkçe çevirilerinin de yer alması.Bunların yardımıyla dönemin insanının mezarlarının tahrip edilmesi yada başka birilerininde aynı yere gömülmesinden ne denli endişe duyduklarını gözlemleyebiliyorsunuz.Pekte Bizanslı lanetlerinin Mısırlarınınki kadar tesirli olmadığı ortada.

 

Ama insan her yerde insan.Kimi yazılarda ölümle dalga geçen,geride kalanlara moral aşılayan ifadelerde yok değil.Hoş espriler giderayak yapılmış öteki tarafa.

 

Müzenin üst katında,merdivenlerden çıktıktan sonra tam karşınıza gelen odada tipik bir 19.yy Yekirdağ evi canlandırılmış.Hemen yanındaki odada ise Tümülüs,höyük yada antik kentlerin irili ufaklı buluntuları yer almakta.İlginçtir,Tekirdağın günümüzdeki merkezinde pek bir şey yokken Çorlu ve Ereğli Romanın önemli beldeleri olmuş.Hatta Romalı lejyonerlerin tatil köyü,dinlenme mekanı olarakta kullandıkları Bizante şehride günümüzde Tekirdağın sınırlarında.

 

Odada ilerlediğinizde sikkelerin yer aldığı kısma ulaşıyorsunuz.Bursa müzesindeki koleksiyon ile kıyaslanamaz ama yine de hoş bir koleksiyon.Ayrıca bu odanın biraz ötesinde Osmanlı dönemi eserleride yer almakta.

 

Müzenin bahçesi Roma,Bizans ve Osmanlı dönemine ait pek çok eseri barındırmakta.Özellikle bahçenin doğu yakasında çok büyük ve güzel bir lahit var.Ayrıca bahçede oldukça heybetli sütun parçaları durmakta.Bunların boyutlarına bakınca nasıl bir yapıyı taşıdıklarını kendi kendinize sormadan edemiyorsunuz.

 

Müzenin etrafıda,eğer biraz kanaatkarca yaklaşırsanız yaşayan bir müze olarak nitelendirilebilir.Cadde boyunca pek çok güzel konak sıralanmakta.Biraz dikkat ederseniz bu konakların sahilden de görülebildiğini fark edeceksiniz.

 

Ayrıca,pekte iç açıcı olmasa da Cumalıkızık,Safranbolu gibi yörelerde karşımıza çıkan tarzda çok sayıda ev var.Bakımlı olduklarını söylemek zor.Kimileri üç-dört katlı olan bu yapılar zamanlarının dolup bitmesini beklemekte adeta.İçlerinden çıkan tufeyli takımının evlerin estetik yapısı hakkında en ufak bir fikirlerinin olmadığını sanıyorum.

 

Müzeden öğrendiğimiz kadarıyla çoğu şuursuzca yağmalanmış çok sayıda Tümülüs Tekirdağ ve çevresinde yer almakta.Tarihi akış içerisinde ağırlıklı ve öncelikli olarak haçlı seferlerinde tahrip edilmişler.Yakın dönemde ise özellikle Bulgar işgali sırasında yağma doruğa çıkmış..Yerli halk ve hazine soyguncuları da bu amaçla epey uğraşmışlar.

 

Ama yinede Tekirdağ-İstanbul yolunda,özellikle yolun sol tarafında yer alan geniş düzlüklerde,adeta meme ucu gibi sivrilmiş yükseltiler acaba bu bir tümülüs olabilir mi diye içime bir kurt düşürmedi değil.

Ekim 31, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Safranbolu-Amasra-Bartın Bölüm 2

Kuşkayası Yol Anıtı  Bakacak 'tan Amasra  Amasra Arkeoloji MüzesiAmasra Arkeoloji Müzesi  Amasra Şapeli   Amasra

Amasra

 

Bartın:

 

Safranboludan Bartına giden yol hiç bitmesin diyeceğiniz bir şekilde uzanmakta.Yalçın kayalıklar,yoğun ormanlar ve oldukça cılız bir şekilde akmakta olan Bartın Çayının eşliğinde yola koyulduk.Halbuki bu umursamadığınız çay kabarabilme yeteneğine de sahip.Bartında bir köprünün hemen yanında geçtiğimiz yıllarda meydana gelen bir sel esnasında suyun yükseldiği son nokta işaretlenmiş.İnsanın dehşete kapılmasına yetecek bir yükselti.

 

Yol üzerinde Uluyayla denilen ilgililerince çok iyi bilinen bir yer var.Volkswagencilerin buluşma noktalarından birisi burası.Ayrıca pek çok mağara oluşumu olduğu fakat pek incelenmediği de bir başka ayrıntı.

 

Bartında da az sayıdada olsa eski tarz ahşap evlerden görülebilmekte.Ama günümüzün modern(!) binalarının arasında kaybolmakta yada kaybedilmekteler.

 

Yola devam ettiğinizde Kuşkayası yol anıtı diye bir yapıtı görebiliyorsunuz.Güzel bir Karadeniz manzarasına sahip bir yamaçta büyücek bir kuş heykeli ve yanında şu an kafası olmayan bir Romalı asker heykelinden oluşmakta.Yol anıtları Romanın önemli yollarda hakimiyetini ve kontrolünü belirtmek için yapılmışlar.Ta ki hazine avcılarının dinamit vb ile bunları patlamalarına değin.Kuş kayası da bundan nasibini almış,görünen o.Anadoluda ayakta kalan tek yol anıtı bu heykeller.Tarihçe olarak imparator Claudiusun Pontus valisi tarafından ilk yüzyılda yaptırıldığı yazmakta.Kartal her zamanki gibi Romanın askeri gücünü simgelemekte.Kartalında kafa kısmı tahrip edildiğinden başının hangi yöne yada yönlere baktığını bilemiyoruz.

 

Amasra:

 

Amasra da tarihi oldukça eskiye dayanan bir yerleşim.Anadoluda çeşitli Yunan site devletleri ile çatışmaya dayanamayan Miletliler gemilerine atlayıp Karadeniz kıyılarında bu tip yerleşim birimlerinden onlarcasını kurmuşlar.Bu tip ticari yerleşimlere emporium denilmekte ve emperyalizm kelimesinin kökenide buradan gelmekte.

 

Ardından Büyük İskenderin Asya seferinden sonraki Helenleştirme politikası sonucu Amasranın başına generallerinden biriyle evli Pers prenseslerinden biri olan Amistras geçmiş.Kasabanın adı oradan gelmekte.Amistrasa gelince o da oğullarınca öldürülmüş.

 

Amasranın ilk girişinde Bakacak diye bir mevki var.Rivayete göre Fatih sefer sırasında burada “Lala çeşmi cihan dedikleri bu mu ola ”  demiş.Güzel bir yer ama ben “Şileye benziyor ” diyorum.Panaromik fotoğrafları çekebileceğiniz bir yer ve burada da yerliler dut vesair satmakta.

 

Hemen girişte yolun solunda eski Bahriye mektebinden müzeye çevrilmiş küçük bir müze var. Küçük bir müze diyorum ama içerik açısından ülkemizdeki en iyi on müzeden biri olduğunu otoriteler söylüyor. Müzenin iç kısmında bulunan sikkeler,heykel tarzı eserler var.Genelde buluntular daha beride kalan sanayi alanında çıkarılmış.Bahçesi ise görülmeye değer.Çok sayıda Cenevizlilere ait aile arması mevcut.Bahçe mutlaka görülmesi gereken bir yer.

 

Amasranın güzel bir kumsalı var.Kumsal ileride göreceğiniz üç parçadan oluşan mendireğin bir neticesi.Mendireklerle çevrili benzeri kıyılarda zamanla buna benzer bir kumul hareketi söz konusu.Sanırım dalgaların karaya direk vurup dönmesi değilde mendirekler nedeniyle dalgaların karaya uzun süre sürtünüp gitmesinden kaynaklanıyor.

 

Mendirek içinden gezi tekneleri kalkmakta.Teknelerin gezi bedeli beş yada on milyon olarak değişiyor.Standart gezi rotası mendirek dışına çıkıp kale etrafından dolanıp tavşanadasını biraz geçmekten ibaret.Ama diğer kısımalara gitmek için tekneleri bedeli mukabilinde kiralamakta pekala memnun.Amasranın özellikle doğusuna doğru çok güzel kumsallara sahip olduğunu eklemeliyim.

 

Kale Roma döneminden kalma.Ardından Bizans ve en nihayetinde Cenevizlilerin eline geçmiş.Fatih karadan ve denizden kasabaya yürüyünce şehrin valisi kan dökülmeksizin şehri teslim etmiş.Tabi ki burada psikolojinin önemide had safhada.İstanbulu almış bir sultanın ordusu önünde ne derece dayanabilirlerdi tartışılır ama Türklerinde kaybı birde donanma olmasaydı oldukça yüksek olurdu.(Sadece karadan saldırılan Kavala Kalesi örneği)Kale duvarlarında Ceneviz aile armalarından bir iki tane var.

 

Kaleden iç kaleye geçiş bir köprü vasıtasıyla sağlanmakta.Köprü tek kemerli.Açıkta Tavşanadası diye adlandırılan bir ada bulunmakta.Üzerinde kalıntılar varmış gidemediğimizden göremedik.Bu arada kale içinde Kilise mescidi diye anılan eski bir Bizans şapeli var.İyi şekilde restore edilmiş ama hem ibadete hem ziyarete kapalı.Daha büyükçe bir tanesi ise günümüzde Fatih Camii adıyla ibadete açık ama özgün değil.

 

Tekrar köprüye dönelim.Köprünün bittiği noktada kapının üstünde bir delik var.Çok sayıda ekseriyetine ortayaş ve üzeri kadınların oluşturduğu kalabalıklar buradan içeriye çakıl taşlarını atmakta.İsabetsiz atışlar sizin isabet almanıza neden olabiliyorlar.Tabii ki kaleyi inşa eden istihkamcılar oradaki açıklığı kocakarılar dilekleri için taş atsın değil kapının önünde bekleşen kalabalıkları yukarıdan vurmak için  yapmışlar.Zaten kapının ikinci çıkışında kapıya destek veren tahtaların yerleştirildiği kirişler görülmekte.Kapının dibinde CEASAR yazısını da çok dikkat ederseniz görebilmektesiniz.

 

Köprüden içeriye uzanan lan bir nevi liman haline gelmiş.Burada dikkat çeken nokta limanın içine doğru uzanan bir kayanın üstünde bir yükselti var.Genelde ilk izlenim olarak fener sanılsa da fenerlerin o şekilde yerleştirilmeleri mümkün değil.Açıklaması zaten geceleride yapılan yükleme-boşaltma çalışmaları için gerekli ışığın sağlanması için yapıldığı şeklinde.

 

Bu noktalar çok güzel fotoğraflar almaya özellikle panaromalar çekebilmeye elverişli.

 

Amasraya gelindiğinde mutlaka sahildeki lokantalarda bir şeyler yenmeli.Balık taze ve ucuz.Porsiyon kavramı burada yerini tava anlayışına kaptırıyor.Bir tava hamsi iki kişiyi ziyadesiyle doyurmakta.Fakat salata kavramı Amasrada bambaşka.Devasa boyutta bir salata tabağı.Sözü burada kesiyorum fotoğrafına bakmanız yeterli.

Ekim 31, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.