Boranın Otağı

Hükümdarlara hükümdarlık edenlerin hükümdarı sesleniyor…

Edirne – 2

Nehir kıyısında ise Balkan Şehitleri Anıtı mevcut. Hazır buraya gelmişken kısaca şehrin son dönemlerinden de bahsetmek gerekli. 1361 ‘de aldığımız şehir son iki yüzyılda epey hasar almış. Muhtemelen günümüzde dahi şehrin fakir görünümünün temellerinde bu durum yatıyor olmalı. 1828-29 Rus savaşında Rus orduları şehre girer. Bunun sonucunda Ruslarla Edirne anlaşması yapılır ve anlaşmaya istinaden Ruslar Prut ırmağına dek ele geçirdikleri toprakları boşaltırlar ama bunun karşılığı Osmanlı için çok ağır olur.

 

İkincisi, 93 harbi olarakta bilinen 1877-78 Rus savaşında gerçekleşir. Burada da Ruslar bir evvelkinden daha da ağır şartlar karşılığında şehirden ayrılırlar. Gidişleri sırasında Selimiye Camiinin çinileri gibi pek çok eseri de yanlarında nakletmeyi ihmal etmezler.

 

Bu alanda yatan şehitlerimizin dönemi ise ilk Balkan savaşına denk gelmekte. Bulgar orduları karşısında Osmanlı orduları dağılır. Bulgarlar Çatalcaya dek ilerlerler. Edirnede bulunan Şükrü Paşa ‘ya İstanbul hükümeti kırk gün direnmesini söyler. Şükrü Paşa görgülü, kültürlü,dirayetli bir Türk subayıdır; Balkanlardan sel gibi akıp gelen Müslüman ahalinin halini görünce direnmesi gerektiğini hemen kavrar. Şehrin ve halkın tüm yokluğuna karşın  yüz ellibeş gün direnir. Bu direniş sırasında çevresindekilere şöyle emreder. “Düşman hatlarımızı geçtikten sonra ölürsem beni mezara koymayın. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim ve sabunum çantamdadır. Beni bu mahalde gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir âbide dikeceklerdir

 

Fakat savaş iyice çığırından çıkıpta şehrin akıbeti açıkça ortaya çıkınca karar değişir. Şükrü Paşa ‘nın her şeye rağmen geleceğe güveni vardır. Edirnenin tekrar bizim olacağına emin olduğundan bize ait işaretlerin yok olmaması gerektiğini düşünür. Anıt yapıların yıkılmaması, mezarlıkların, türbelerin yok edilmemesi için teslim olmaya karar verir. Haklıdır, çünkü bir Bulgar güllesi Selimiyenin kubbesini delip içeri düşmüştür. Teslim olur, teslim olduğu sırada Bulgar generale teslim ettiği kılıcını törenle bizzat Bulgar çarı kendine iade eder.

 

Altı aylık Bulgaristan sürgününden sonra döndüğü ülkede kendisine karşı dolaplarda dönmeye başlamıştır. Halktan uzak tutulur, gözden düşürülmeye çalışılır. 1916 ‘da hastalanarak ölür.

 

İşte bu kahraman askerin komutasındaki yiğitlerden yaklaşık yirmibini ırmağın kenarındaki, mütevazı anıtın altında yatmakta. Devletin her yerinden Edirne için savaşan askerlerin bazılarının isimleri taşlara kazınmış. Kardeşimle isimlere, doğum tarihlerine teker teker bakıyoruz. 25 yaşını görmüş kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Susuyoruz, konuşacak bir şey yok. Zaten konuşsak sesimizin titremesinden ne dediğimizi mi anlayabileceğiz. 17 yaşına kuşatmada şehit olan bir askerin isminin önünde kardeşim dayanamayıp soruyor “abi 17 yaşında insan ne kadar yaşamıştır ki” . Diyecek bir şeyim yok. Dahası günümüzde tarihini, ülkesini, kültürünü bilmeyen kitleleri görünce daha da sinirleniyorum.

 

Daha da kötüsü buradaki şehitlerin çok büyük kısmı teslim sonrası esir alınan askerlerden oluşuyor. Esir alınan askerlerimiz sistematik olarak işkenceden geçirilip öldürülmüş yada sakat bırakılmış. Tipik Avrupalı vahşeti. Girişte, solda Kayseri Develi ‘den bir şehidin üzerinden çıkarılan bir şiir kazınmış. Bunu unutmayın, intikamımızı alın yazıyor anlam olarak. Nihayetinde ilk fırsatta şehir geri alınıyor. Ne yazık ki çok büyük bir mücadele bu geri alış. Enver Paşa ‘nın kurdurduğu fedai teşkilatı ne yoklukları nede İngilterenin sürekli savaş açma tehditlerini umursamaksızın ilerler ve sonunda Edirneyi geri alır. Sırf Edirne mi? Günümüzde Nestos denilen iskeçenin batısındaki nehre dek ilerlerler. Amaç Makedonyada kalan Osmanlı toprakları ile ana toprakları birleştirmektir. Bu kez İngiltere daha da sertleşir ve Rusya da ona katılır. Bunun üzerine staratejik bir karar alınır, fedailer bu işleri merkezi hükümetten bağımsız yapmışcasına Gümülcine merkezli bir devlet kurarlar.

 

Neyse Edirneye dönelim. Şimdi rotamız Darüşşifa. Bu sırada solumuzda nehir olmak üzere önce restore edilen bir kervansarayı geçiyoruz. Yol boyunca tarlalar. Selimiye her yerden görünüyor. Kimi yerlerde taşları sağa sola dağılmış, devrilmiş mezarlıkları aşıp fakir semtlerden geçiyoruz. Kapının önünden yaşlıca bir kadın selam verip nereden geldiğimizi soruyor. Cevap verince de para istiyor. Üzücü durumlar, dilencilik çok yaygın burada.

 

Darüşşifa aslında 2.Bayezıd külliyesinin bir bölümü. Günümüzde cami kısmı restore edilmekte. Bu nedenle içine giremedik. Ama dış görünümü epeyce güzel. Muhtemelen kare planlı. Tek kubbeli, selatin camilerinin geneli gibi çifte minareli.

 

Darüşşifa kısmı ise ücretli gezilmekte. Giriş 5 TL. Öğrenci iseniz 1 TL ‘ye de gezebilmektesiniz.

 

Darüşşifa tam teşekküllü bir hastane değil. Ama şunu söyleyebilirim ki mantık olarak bir üniversitenin eğitim hastanesinden farklı değil. Avrupada insanlar akli dengelerini yitirdiklerinde şeytani güçler esir aldı diye yakılırken burada su sesi, musiki gibi alternatif yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılıyordu. Zaten odaların birinde hangi makamın hangi derdi iyileştirmekte kullanıldığı da anlatılmış. http://www.trakya.edu.tr/kulliye/ adresinden benim yazacaklarıma kıyasla daha doğru bilgiler bulacağınızı sanıyorum.

Burada üzerinde durduğum tek bir nokta var. Bu mekanın hocalarından biri yapılan tedavileri resimli olarak kitabında anlatmış. Resim günahtır diyen çıkmamış ki yıllarca kullanılmış bu kitap. İlginçtir kitapta kadın ve erkek üreme organlarının da gösterildiği ürolojik hastalık tedavileri de mevcut. Bundan yüzyıllar önce, dünyayı yönettiğimizdeki mantık bu. Bilim deniyor, ilim deniyor, tıp deniyor ve bağnaz zihniyet buralardan ayrı tutuluyor. Halbuki bundan yıllar önce bazı hanım kızlarımız erkek kadavralarla çalışmak istemiyorlardı. Kadavra ne kadar bu arkadaşları tahrik ediyordu bilinmez ama günümüzdeki hemen hemen her alandaki geriliğimizin nedeni bu düşünce.

İleride, uzaklarda Yıldırım Camii de görülüyor. Gidemedik ama haç planlı olduğu için kiliseden devşirilme olduğu söylenen bu camiyi de merak etmedik değil.

 

Köprüyü aşıp karşı tarafa geçiyoruz. Bu köprünün adı Bayezıd Köprüsü. 1488 ‘ de Mimar Hayrettin ‘e külliyenin bir parçası olarak yaptırılmış. Ardından bir Mimar Sinan yapısı köprü olan Yalnızgöz Köprüsünü geçiyoruz. Nehrin getirdiği toprak suyun rengini bozmuş. Buradaki köprünün her iki tarafında da nehre ilerleyen çıkma uzantılar var. Fakat kıyılar alabildiğine bakir. İtalyadaki, Almanyadaki gibi nehrin etrafı yapılarla da doldurulmamış. Belki de doğayı kontrol eden batı kültürü ile doğayı doğasına bırakan doğu kültürünün kıyaslamasını yapıyoruz abi, kardeş.

 

Yine fakir semtler, viran yapılar. 1800 ‘lü yıllarda İstanbul, Paris ve Napoliden sonra dünyanın en zengin dördüncü kentiymiş Edirne halbuki. Arkamızdan tipimizden olsa gerek turist sananların  İngilizce seslenmeleri, laf atmaları. Günlük turlarla gelsek kesinlikle göremeyeceğimiz yada aracın içindeyken dikkat etmeyeceğimiz manzaraları aşıp tekrar merkeze ulaşıyoruz.

 

Merkezde camileri sona bırakıp önce Makedonya kulesini gezelim diyoruz. Tarihi Edirne kalesinin ayakta duran son burcu burası. Aynı zamanda modern şehir içinde Hadrianopolisten kalan tek eserde bu.  Zamanında üzerine bir saat konmuş sonrasında şehrin silüetini bozuyor diye dinamitle havaya uçurmuşlar. Kulenin yakınlarında bulunan parçalar müzede sergilenmekte. İçerisinde görevli iyi bir abimiz bilgi de vermekte. Salt alan hakkında değil, yemek yenecek yerler konusunda da bilgi alabiliyorsunuz.

 

Kuleye döneyim. Ne yazık ki kuleye çıkabilme imkanı artık yok. Bu alanda yapılan kurtarma kazılarında dört seramik fırını ile bir buzhane çıkarılmış. Onun dışında pek bir esprisi yok.

 

Artık yemek vakti diyor ve önerilen mekanlardan birine giriyoruz. Şehrin yemek konusunda epeyce zengin olduğunu belirtmek gerek. Köftenin yanı sıra, ciğer tavası hatta yayın balığından yapılan döneri de meşhur. Sakatatla aram olmadığı için köftecilerden birine girdik.

 

Düzgün bir mekan. Köftenin yanında domates, biber, kıyılmış kuru soğan ve salçalı sos verilmekte. Köfte gerçekten çok güzel. İnsanı doyuruyor ve fiyat olarakta can yakmıyor.

 

Yemekten sonra tatlı olarak peynir helvası alıyoruz. Helva ile tahin helvası dışında bir yakınlığım olmadığı için tereddütlü yaklaşıyor ve ortaya bir tane alıyoruz. Tatlı sarı, büyük bir tabak geliyor. İyi ki ortaya bir istemişiz, adam başı bir yiyebileceğimi sanmıyorum. Tadı güzel ve tahminlerimin ötesinde hafif bir lezzet.

 

Tekrar yollardayız. Edirnenin merkezinde geçen Saraçlar Caddesinin sağında solunda dükkanlar, kafeler mevcut. Bayan grupları yolun kenarındaki kafelerde oturmuş biralarını yudumluyor, kimsenin aldırış ettiği -tahminlerime göre benden başka- yok. Yolun ortasında büyükçe ama suyu akmayan, üzerinde aslan başlarının olduğu bir çeşme sağda solda 1900 lü yılların modasını yansıtan tarzda iki, üç katlı binaları geçip kardeşimin isteği doğrultusunda Meriç nehrine doğru yürüyoruz.

 

Bir taşköprüyü,Tunca Köprüsünü aşıyoruz.Diğer adı ise Ekmekçizade Ahmet Paşa Köprüsü. Ardından Meriç ‘i görüp oldukça zarif olan  ikinci köprüyü de (bunun adı da Mecidiye Köprüsü ) aşarak karşı kıyıya geçiyoruz.  Eski gümrük binası kafe olarak çalışıyor. Yakınlarında büyükçe bir çeşme yer almakta. Güzel, etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrili bir yol Karaağaca dek uzanıyor. Epeyce yürüyoruz ama manzarada değişen bir şey yok. Kavaklar, üzerinde meyveleriyle erik ağaçları usanmaksızın eşlik ediyor bizlere. Yolun ne kadar süreceğini bilemediğimiz için vaktin darlığını göz önüne alıp dönüşe geçiyoruz. Bu yol, bu köprüler Nazi saldırısı ihtimaline rağmen bir zamanlar her ağaç kavuğuna kadar dinamitle doldurulmuş.

Taşköprü üzerinden nehrin geldiği yöne bakıyoruz. Doğanın vahşiliği hala canlı. İlerilerde küçük adalar, nehrin bükülüp dirsek yaptığı yerlerde küçük kumsallar manzaranın parçaları.

 

Saraçlar Caddesinde ilerliyoruz. Solda bir yapının temelleri görülüyor tellerin ardından. Kim bilir ne? Alış veriş yapmak ve gezinmek için Semiz Ali Paşa ‘nın Mimar Sinan ‘a yaptırdığı kapalıçarşıya giriyoruz. 1569 ‘da yapılan cami bugün bile ana baba günü. Durupta iyi bir poz yakalayabilmek mümkün değil. Zamanında altın, gümüş gibi kıymetli metallerin ve değerli taşların ustalarını bir arada tutmak için yaptırılmış. Çok uzun bir çarşı ki sonradan öğrendim ki 300 m imiş çarşının uzunluğu.

 

Buradan çıkıp Rüstempaşa kervansarayına girmeye çalışıyoruz. Başlangıçta açık bir kapı bulamayınca etrafında epeyce dolanıyoruz. Sonrasında kapalı kapıya bir ihtimal yükleniyorum ve kapı açılıyor. Mimar Sinan yapısı hanın içine giriyoruz. Kanımızca akşam yapılacak bir düğüne ev sahipliği edecek yapının bir zamanlar ortasında mescit ve şadırvan varmış. Günümüzde şadırvan var ama mescit Rus işgalinde yıkılmış. Tekrar elden geçirildiği sırada Ağahan ödülünü kazanmış yapı günümüzde otel olarak kullanılmakta. Üşenmeyip üst katlara çıkıp fotoğraf çektik. Çıkarken kapıyı kapatmak için çekmem gerekti ama o ağır kapıyı kapatmak için kapıyı kendime doğru çekerken aslında işkence mi çektim Allah bilir.

 

Şimdi sıradaki yapı Eski Cami. Adından da anlaşılacağı üzere şehrin Ulu camii. Mimari açıdan Bursadaki, Kastamonudaki benzerleri gibi çok kubbeli bir yapı. Kubbeleri taşıyan ayaklar ise oldukça kalın. Burada var olan dokuz kubbe dört paye ile (“ayak” kelimesi de aynı anlama gelir. ) taşındığı için daha geniş bir kullanım alanı daha ferah bir görünüm mevcut. Süslemeler ise Bursa ulu camiindeki gibi süslü hatlardan oluşur. İnşası 1414 ‘te tanımlanmış. Mihrabın sağındaki duvardaki süslemede üzeri cam ile kapatılmış siyah taşın ise Kabe’ den getirildiği söyleniyor. Burada iki rekat namaz kılmak bir gelenek haline gelmiş. Burada dua edilince kabul olacağına inanılmakta. Ayrıca vaaz kürsüsü de Hacı Bayram Veli ‘nin kullandığına inanıldığı için anısına ve ilmine saygıdan kullanılmamakta.

 

Buradan az ötedeki Üç şerefeli cami ‘ye geçiyoruz. Camiye girerken yolun karşısındaki Sokullu Hamamından kalan tuğla tonozları görüyoruz.

 

Edirnede beni en çok etkileyen yapı işte burası oldu. 1438-47 yılları arasında ( kimi yerlerde 1443 yılı başlangıç olarak gösterilse de bana 1438 daha akılcıl geliyor)  2.Murat tarafından inşa ettirilen cami çok kubbeli ulu cami tipinden tek kubbeli yapıya geçişin ilk örneklerinden biri olarak kabul edilmekte. Alçak ama 24 m. gibi dev sayılabilecek ana kubbe insanı epeyce sarsıyor. Tıpkı İstanbulda Aya Sofya ile kıyaslandığında ne yazık ki pek akla gelmeyen Küçük Aya Sofya gibi Edirnede de burası Selimiye ‘nin gölgesinde kalmakta.

 

Mihrapta ayar terazisi denilen döner silindirlerden mevcut. Dikkatimi çeken bir özelliği ise tüm pencerelerde renkli camlar kullanılmış.

 

Avlu revaklı ( portiko  deseydim daha havalı olurdu). Osmanlı tarihinde revaklı avluların görüldüğü ilk örnekte burası. Selçuklu camilerinde de bu tip bir avlu olduğunu hatırlamıyorum. Sadece Türk mimarisinde örnek olarak Mısırda Tolunoğlu ve Memluk dönemi camilerde revaklı avlular var daha öncesinde. Revaklardaki küçük kubbeciklerdeki kalem işleri de tarz açısından bir ilk imiş.

 

Caminin dört minaresinin de işlemeli ve birbirinden farklı olması da cabası.

 

İstemeye istemeye vaktimiz daraldığı için camiden çıkıyoruz. Önce hediyelik badem ezmesi almak için bize önerilen Keçecizade ‘ye gidiyoruz. Edirnenin Osmanlı sarayı kökenli kendine has pek çok tadı, lezzeti var. Bunlardan birisi de badem ezmesi. Önerilen başka bir firma ise Ezmecioğlu. Badem ezmesinin formülü Avrupaya gidip biraz değişince ise karşımıza marzipan denilen tatlı çıkıvermiş.

 

Şehrin diğer bir tatlısı ise deva-i misk. Bu da saray kökenli. Sarayın burada olduğu günlerden birinde sultanın hasta kızlarından biri bu tatlıdan yiyerek sağlığına tatlı da adına kavuşmuş.

 

Şimdi bakalım neleri atlamışız…

 

Şehirde önemli bir Musevi nüfus varmış. Hatta bugünlerde yıkıntı olan zamanında Avrupanın en büyük havrasını kaçırdık. Bulgar kilisesini ise gerçek anlamda bir zenginlik olduğunu sanmadığımız için aramadık bile.

 

İlginçtir, o kadar renkli ve garip bir şehir ki burası. Anlatımı zor. Bahailerin bile en kutsal kentlerinden birisi imiş burası. Bahailere ait bir ev ve bir de mezarlıktan bahsedilmekte.

 

Elbetteki ve ne yazık ki tabyalara da gidemedik.

 

Sonuç olarak Edirne için en az iki gün ayrılmalı gezmek için diyorum. Ayrıca unutmadan http://www.edirnevdb.gov.tr/kultur/ adresinde Edirne ve Edirnedeki eserleri tanıtan kapsamlı bir pdf dosyası var. Yapıların mimari özellikleri hakkında inanılmaz detaylı ve yararlı bilgiler vermekte.

 

 

Temmuz 28, 2010 Posted by | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Edirne -1

Edirneye gidelim diyoruz ama gidemiyoruz ne zamandır. Sonunda kardeşimle yollara düşüyoruz. Otobüs c.tesi sabah 7 ‘de Esenler otogarından kalkacağı için Cuma akşamı annaneme gidiyoruz. Kadıncağızın gönlü oluyor ama uyku hak getire.Sabah 5 gibi kalkıp toparlanıyor ve servis ile otogara geçiyoruz.

 

Edirne yolu çok rahat. Topu topu iki saat onbeş dakika sürdü. Edirne otobüs terminali ile merkez arasında epeyce mesafe varmış. Halbuki google earthden  baktığımda yürünebilir bir mesafeymiş gibi görünmekteydi. Neyseki terminal ve merkez arasında ücretsiz servisler var. Servisler Selimiye Camiinin hemen yakınında belediye binasının yanına gelmekte. Terminale dönerken de buradan binmeniz gerekiyor. Şehirde ayrıca terminal ve merkez arasında işleyen minibüsler de mevcut.

 

Edirneyi gezmeden şöylece bir bahsedeyim tarihinden. Trakyalılar burada Orestia adında bir kasaba kurarlar. Romalılar gelince buranın yerini oldukça beğenirler. Nasıl beğenmesinler ki. Su sıkıntısı yaşanması mümkün olmayan Asyayı Avrupaya bağlayan yolun üzerinde bir yerleşim. Hadrianus bunun üzerine kasabaya şehir statüsünü bahşeder ve şehrin adı da Hadrianopoils olarak değişir.

 

Şehir etrafında her zaman büyük savaşlar olur. Constantinus Licinius ‘u Roma surlarının dışında yendikten sonra burada bir kez daha yener. Licinius şehre sığınır ama bir kez daha yenilince bu kez Byzantium ‘a kaçar. Constantinus peşine düşer. Romanın yeni başkenti Constantinopolis olunca Edirne Via Egnatia da yani Roma- İstanbul yolunun üzerinde olduğu için ticari açıdan çok gelişir. Sonrasında Roma ikiye ayrılır, doğuda kalır. Pek çok kez kuşatılır, kimisi surlarından kös kös geri dönerken Atilla Edirnenin içinde gezer bir müddet. Avarlar da duvarları aşar. Sonrasında bir dönem Bulgarlar ve Bizanslılar arasında pin  pon topu gibi defalarca el değiştirir.

 

Hatta 2. Haçlı seferinde Haçlı ordusunca kuşatılır ama saldırının son aşamasında Edirneliler bir halk hareketi ile karşı saldırı düzenleyerek haçlıların kuşatma araçlarını, kulelerini yakar büyük kayıplar verdirirler. Şehir kuşatılır, işgal edilir, defalarca el değiştirir ama  hala zengin bir ticaret kentidir.

 

Türkler Gelibolu üzerinden Avrupaya çıkınca önce Dimetoka ele geçirilir. Burası günümüzde belki Yunanistandaki en fakir, en çaresiz yerleşimdir ama o tarihlerde yörenin en büyük yerleşimi ve en güçlü kalesidir. Ardından İstanbul yolundaki kalelerde ele geçirilince Edirnedeki Bizans güçleriyle karşılaşma da kaçınılmaz hale gelir. Yapılan mücadeleyi bizimkiler kazanır ve Bizans güçleri Edirne kalesine sığınır. Ordu Edirneye gelince şehri savaşmadan teslim ederler.

 

Şehir alınınca sultan gönderdiği mektuplarda  şehrin isminden “Edrine” diye bahseder. Dar-ül Mülk, Dar-ül Karar,Dar-ül Meymene ise diğer isimleridir.18. yy da Edrine ‘de unutulup Edirne ‘ye dönüşmeye başlar.

 

Sonrasında bir dönem başkent olur Osmanlıya. Sultanlar İstanbulda olsalar bile sıklıkla buraya gelirler yada işlerine karışan aile üyelerini buradaki saraya gönderirler. Hatta kimileri burada yaşamayı tercih eder kimi zaman. Rivayettir başkenti tekrar buraya taşımak isteyeni de çıkmıştır ama akıbeti pek iyi neticelenmemiştir.

Sakin geçen yüzyıllar sonunda kötü günlerde gelir çatar. İşgaller tekrar başlar. Nihayet şehir bizde kalır.

 

Artık şehre geliyoruz. Selimiye Camii hemen dibimizde. Önce arastayı gezdik. Bir zamanlar camiye gelir sağlamak için ayakkabıcılar tarafından işletilen arasta günümüzde zamana daha doğrusu turizme uyarak hediyelik eşyaların satıldığı bir çarşı görünümüne bürünmüş. Edirnenin karakteristik hediyelik eşyaları olan küçüklü, büyüklü oyuncak bebekler, aynalı süpürgeler, kokulu, meyve şeklindeki sabunlardan badem ezmesine dek her şeyi temin etme imkanınız var. Meyveli sabunlar için bir parantez açmam gerekiyor sanırım. Şehre gelen yolda meyve sabunu heykeli var bunu da unutmadan eklemeliyim.

 

Alacaklarımızı dönüşte alırız diyerek önce camiye yöneliyoruz. Selimiye Camii hakkında arada çeşitli bilgiler vereceğim. Gerçi ansiklopedik bilgi ama bazı sayısal bilgiler üzerinde durulmazsa olmaz. Şahsi açıdan üzerinde durmam gereken mantıksal tutarsızlıklar da var.

Önce Osmanlı döneminin hatta tahminen tüm Türk tarihinin en büyük kubbesi bu. (Yeni yapılan hilkat garebesi kubbeleri kaale almıyorum ) Yaklaşık 31,3 m lik kubbe hakkında yaptığım araştırmalarda tıpkı rakibi Aya Sofya gibi tam yuvarlak değilmiş. Ama Aya Sofya hafif elipsleşmiş 31 ‘e 32 m. lik kubbesi ile Selimiye ‘yi hem geçmiş hem geçilmiş. Mimar Sinan ‘ın eserlerini kaleme aldırdığı tezkirnamesinde Selimiye Camii ile küffar mimarları alt ettiğini söylemiş. Bana bu mantıksız geliyor. Mimar Sinan kendi inşa ettiği kubbe ile avcunun içi gibi bildiği Aya Sofya ‘nın kubbelerini ölçemeyecek birisi olamaz. Bugün Aya Sofya halen ayaktaysa Koca Sinan ‘ın eklediği o iki minarenin sayesinde ayakta. Bunu Haldun Hürel de düşünmüş ve araştırmış. Aya Sofya ‘nın kubbe ölçülerinin diğer kimi ölçüleri ile orantılandığında hristiyanlıkla ilgili kimi rakamlara ulaşıldığını bu mantıkla yola çıkılırsa bir üst kademe kubbenin çapının yaklaşık 47 m olacağını bulmuş.

 

Sayılar burada da önemli. Mesela on iki şerefe 2. Selim ‘in onikinci sultan olmasından kaynaklanıyor.

 

Yapının inşası 1568 ‘de başlayarak altı sene sürmüş. Neden Edirneye bu büyüklükte bir cami yapıldığı hala bilinmesede pek çok rivayet var elbette. Bunlardan biri gene rüya yoluyla tebliğ. Bu kez İslam peygamberi sultanın rüyasına girer ve camiyi Edirnede yapmasını söyler şeklinde.

 

Muazzam büyüklükte bir kubbe yapabilmek ancak muazzam bir meblağın harcanması ile mümkün. Yapının finansmanı içinde türlü söylentiler varsa da Kıbrıs adasının fethinden sağlanan gelir ile inşa edildiği ağır basmakta. Araştırırken en merak ettiğim konulardan birinin cevabını bulabildim. “Daha önce ne vardı?” Daha öncesinde 1. Murat ‘ın inşa ettirdiği ve Yıldırım Bayezıd zamanında da kullanılan Eski Saray yer almaktaymış burada. Mimar Sinan bu camiyi yaptığında “ustalık” dönemi eserini inşa ettiğini de söylemiş.  Bu caminin bir bakıma prototip sayabileceğimiz bir  örneğini ise İstanbul Azapkapıdaki Sokollu Mehmet Paşa Camiini inşa ederken yapmış.

 

Caminin bahçesine giriş yapılan kapılara zincirler yerleştirilmiş. Böylelikle eğilmeden giremiyorsunuz. Tahminen camiye saygı amaçlı.

 

İç avluda çok sade, bence camiye pekte yakışmayan bir şadırvan var. Bunun mükemmel olduğunu söyleyenler varsa da benim görüşüm bu şekilde. Son cemaat yeri ve diğer kısımları taşıyan sütunların arasında epeyce devşirme parçada mevcut. Çoğunluğunun Enez civarındaki kalıntılardan getirildiği tahmin edilmekte.

 

Caminin içi havadar, geniş bir mekan. Bir o kadar da sade. Devasa kubbeyi taşıyan fil ayakları duvarların arasına öyle ustalıkla giydirilmiş ki gözü rahatsız etmiyor kesinlikle. Uzaktan da bakıldığında kubbenin adeta bir kapak gibi yerleşmiş olduğunu görebiliyorsunuz. Ortada zarif bir müezzin mahfeli var. Altında küçük, mermer bir şadırvan mevcut ve mahfelin sağında solunda öyle bir ahşap işçiliği var ki uzaktan kadife kaplı gibi gelen işlemelerin ne olduğunu ancak dokununca anlayabiliyorsunuz.

 

Meşhur ters lalede bu mahfelin bacaklarının birindeymiş. Ben ne yazık ki kubbeye şartlanıp gitmiş ardından da ahşap işçiliğine kendimi kaptırınca lalede aklımdan uçup gitti. Rivayete göre caminin yapılacağı arazi bir lale bahçesidir ve sahibi aksi bir insandır. Tüm uğraşlara karşın bir türlü arsasını satmaya yanaşmaz. Baskılar sonucunda ikna olur ve cami içinde kendisini anımsatacak bir şey yapılmasını talep eder. Aksiliği nedeniyle ters bir lale deseni konur. Ama yapının inşa edildiği arazide eski saray olduğunu söylemiştim. Bu rivayette şehir efsanesi olarak kalıyor. Daha akla yatkın başka bir kurama göre ise Allah ve lale kelimelerinin benzerliği şeklinde kendini gösteriyor. Ayrıca Arap harfleri ile lale kelimesini tersten yazar ve okursanız hilal kelimesi oluşuyormuş. Ne yazık ki üzerinde pekte araştırma yapılmamış ezoterik İslam felsefesi caminin içindeki küçücük bir şekilde dahi derin anlamlar içerebiliyor. Kim bilir bazı konular biraz silkelenebilse Da Vinci şifresi gibi kaç kitap çıkacak ortaya. 

 

Kubbeden de bahsedelim. Oldukça büyük. Aya Sofya yada San Pietro kadar yüksek olmadığından daha da büyük görünüyor perspektif nedeniyle.  Yüksek değil dediğime bakmayın gene de kırk metreyi aşan bir yüksekliğe sahip.

 

Minber güzel. Üstündeki külah İstanbuldaki bir iki camideki benzerlerinde de olduğu gibi çini kaplı. Aynı zarif çinilere mihrap kısmında da rastlanmaktaki caminin çinilerinin önemli bir kısmı 77-78 Rus savaşında şehri işgal eden Ruslar tarafından götürülmüş.

 

Minareye çıkma hayalimiz suya düşüyor. Konuşup izin alabileceğimiz bir yetkiliye denk  gelmiyoruz. Çıkamamış olsakta minarelerden bahsetmemek olmaz. Eski yoldan şehre yaklaşırken belli bir noktada cami iki minareli gibi görünürmüş. Minarelerden iki tanesinde şerefelere giden üçer yol var. Öyle ayarlanmış ki üç koridorda daracık minarenin içinden geçmekte. Fakat her yol ayrı bir şerefeye çıkmakta. Yani üç kişi ayrı koridorlardan giripte en üstteki şerefeye kim çıkacak diye yarışma şansınız yok, ancak acaba hangimiz en üst şerefeye çıkacak deme şansınız var. Bunun bir evvelki örneği daha sonra anlatacağım “üç şerefeli cami”nin şerefesinde görülebilir.

 

Küçük bir detay ise klasik İslam ve Türk mimarisinin en yüksek ikinci minareleri bunlar. Babürlülerin Delhide diktikleri Kutup Minar biraz daha yukarıya ulaşabilmiş.

 

Camiden çıkıyoruz. Hedefimiz haritaya göre hemen caminin yanında yer alan arkeoloji müzesi. Arada eski medrese binasında Selimiye Camii müzesi diye de bir yer var ama oraya sonra uğrarız diyerek eliyoruz. Sonradan görüyorum ki epeyce bir şey kaçırmışız bu şekilde.

 

Cami ile müze arasında mezartaşlarının sergilendiği bir kısım var. Genelde son dönem taşlar mevcut fakat İstanbuldakiler kadarda göze güzel gelmiyor. Bununla beraber burası mutlaka dolaşılması gereken bir yer. Neden derseniz çok sayıda yeniçeri mezar taşı burada görülebilir. Yeniçeri ocağının kaldırılması sonucunda mezar taşlarına dek imha edilen bu kültüre ait hurafe ve efsaneler dışında çok az bir şeyler kalabilmiş günümüze.

 

Müzeye giriş 3 TL. Giriş sırasında her yerde olduğu gibi sırt çantamı bir kenara koyabilmeme olanak sağladılar. İyi de oldu. Tahminen fazla gelen giden olmadığı için yakın davranabiliyorlar bizlere.

 

İlk kısım Edirne ve yöresine ait etnografik eserlerin sergilendiği kısım. Genelde çok ilgilenmem ama burası gerçekten görülmeye değer. Yöredeki yerel kıyafetler oldukça renkli ve kaliteli imiş. Kardeşimle yine konuşuyoruz bunu. Neden Avrupanın bazı kırsal bölgelerinde yaşayan  insanlar belki turistik olduğu belki de bir  yaşam biçimi olduğu için halen kendi özgün kıyafetlerini giyip korurken biz neden bu yaşam biçimini terk etmiş olabiliriz. Salonda kilimler, halılar, çeşitli mutfak eşyaları var. Nispeten en büyük kentlerden biri olduğu eşyaların materyallerinde de kendini gösteriyor. Ayrıca Ispartanın gülcülüğünün kökeninin Edirneli üreticiler olduğunu da öğreniyoruz. Ispartanın gül yetiştirmede yetersiz toprağında bu işi başarabilecek yetkinlikte bir buranın çiftçileri bulunmuş. Başarmışlarda. Burada ayrıca detayını bilemediğim “Edirnekari ” tekniğiyle yapılan çeşitli ahşap parçaların yanı sıra Atatürk ‘ün Edirneye geldiğinde kullandığı eşyalar yer almakta.

 

Buradan bilimum fosilimsi kalıntıları da geçerek arkeolojik kısma geçiyoruz. Önce bizi ortada bir ştel karşılıyor. Roma şteli ama yunanca yazılmış. Yunan kültürü nasıl Romayı bu denli etkileyebildi, Roma vasıtasıyla mı korkunç bir coğrafyaya yayıldı? Bir başka tartışma konusu daha.  Diğer ştellere de bakıyoruz. Lahitlerde mevcut.

 

Biraz ötede pişmiş topraktan yapılmış çok sayıda Afrodit heykelciğinin sergilendiği camekana bakınıyoruz. Oldukça kadınsı hatları olan heykelcikler. Aynı tarzda duran, çeşitli boylarda çok sayıda heykelcik. Bu taraftaki camekanlarda küçük bronz yada mermer heykelcikler de sergilenmekte. Karşısındaki duvarda ise daha büyükçe parçalar var. Bunların içinde benim oldukça hoşuma gidenler bir maymun maskı, büyükçe bir mezar şteli ve üzerinde üç kadının betimlendiği bir başka ştel.

 

Biraz ileride nispeten yeni parçalar var. Burada da Aziz Giorgios kültürünün İslami versiyonunun Hızır olduğunu öğreniyoruz. Pullu bir canavarı öldüren Aziz  Giorgios temalı pano da mutlaka görülmeli.

Asıl bomba ise sırada bekliyor. İki taş kabartma levha var. Geç Hitit dönemine ait bu taşlar Pazarkule mi Kapıkule mi sınır kapılarının oralarda bulunmuş. Trakyada Hitile ilgili bir şey olduğunu hiç bilmiyordum. Daha neler öğreneceğiz kim bilir…

 

Bahçesinde sağ tarafta yeni dönemlere tarihlendirebileceğimiz taş parçalar var. Önemli bir Musevi nüfusu barındırdığı için çok sayıda İbranice taş kitabe ve lahit var. Biraz ötede ise hristiyan ve İslami dönem mezar taşları yer almakta. Müze binasının arkasını dönünce çok sayıda mezar taşını sıralanmış bir şekilde görüyorsunuz. Burada bir dolmen ikide menhir görülebilir. Dolmenlere halk “kapaklıkaya ” da demekte. Özellikle Lalapaşa taraflarında bunlara sıkça rastlanmakta. Kökeni Keltlere dayanan İrlandadan Edirneye dek uzanan coğrafyada karşılaşılabilen örnekler bunlar.

 

Dolmenin yanında kapaksız bir lahit daha var.  O epey hasarlı ama yanındaki büyük lahit görmeye değer. Özellikle lahdin kısa kenarlarında yüzlerdeki gözlerin biri normal bakarken diğeri havaya bakmakta. Neyi ifade ettiğini bilmiyorum ama bu güzel detayı fark edip bana gösterdiği için kardeşime tekrar teşekkür ederim.

 

Muradiye Camiine doğru giderken yolumuzun üzerinde minaresi yıkık, viran görünümlü ama alışılmadık bir başka camiye denk geliyoruz. Kalın duvarlı, kubbesiz yapının adı Atik Ali Paşa Camii. 1506 ‘da inşa edilmiş. İlginç yanı (içine giremediğimiz için sadece gördüğümüz kadarı üzerinden yorum yapabiliyorum) son cemaat yerinde tamamen devşirme malzeme kullanılmış olması. Fark edilmeyen bir değer olarak görüyorum bu yapıyı.

 

Yürüyoruz. İleride bir tepeciğin üzerinde Muradiye Camii görülüyor. Güzel bir yerde ama ona doğru giderken fakir semtleri aşıyoruz. Kimi bahçelerde uzun geçmişe sahip yapılardan arta kalan duvarları seçebiliyoruz. Sonunda caminin bulunduğu bayırdan yukarıya doğru arnavutla kaplı yokuşu tırmanıyoruz abi, kardeş.

 

Sonunda giriş kapısında sokak köpeklerinin miskince yattığı, çöplerin gelişi güzel bir şekilde fırlatılıp atılmış olduğu camiye girebiliyoruz. Manzara çılgınca. Selimiye tüm heybetiyle o ev kalabalığının üzerinde vakurca dikilmekte. Öteki taraflarda ise tarlalar, ekili alanlar vb varsa da şehrin genel durumu nedeniyle çekim yapmak çokta mümkün değil.

 

Caminin bahçesinde bir de şadırvan var. Giriş kapısının dibine kadar park edilmiş araba nedeniyle ön cepheden de güzel bir resim alamıyoruz. Ama pes etmek yok. İçine giriyoruz. Ters T tipi, Bursa camilerine benzer bir yapı. Restore edilmekte gibi. Neden “gibi” ekledim derseniz açıklayayım. Beyaz badananın altına inilip bazı bezemelere, kalem işlerine ulaşılmış. Zaten caminin içindeki duvarda yapılanlar, ne neydi, ne oldu gösteren fotoğraflar da var ama çalışmalar ne aşamada , bitti mi devam mı ediyor anlaşılmıyor. Yinede işlemelerinden zamanında çok güzel bir cami olduğu aşikar. Özellikle mihrabının renkli çini işlemeleri, nakışları anlatılacak gibi değil.

 

Burada işimiz bitti. Nehrin karşı kıyısına geçeceğiz. Günümüzde Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Sarayardı çayırına giriyoruz koyu sarı akan Tuncayı aşarak. Burası güzel düzenlenmiş bir alan. Her ne kadar güreşlerin yapıldığı alana girmemişsekte etraftaki heykeller dikkate değer. Kurtdereli, Kel Aliço ve Koca Yusuf gibi efsane güreşçilerin heykellerinin yanı sıra kimi Kırkpınar ağalarının da bronz heykelleri mevcut.

 

Kırkpınar Türk güreş kültürünün en eski, en organize örneklerinden biri. Anadoluda, Batı Trakyada ve Orta Asyadaki pek çok yağlı güreş turnuvasının en önemli örneği bu. Rivayete göre Süleyman Paşa döneminde Trakyanın altını üstüne getiren akıcılardan bir grup mola verdikleri her yerde güreşe tutuşur. Fakat akıncılardan ikisi bir türlü birbirini yenemez, son güreşlerinde ise ikisi birden cansız yere yığılırlar. Arkadaşlarını bu çayıra gömen akıncıların yıllar sonra yolları yine buraya düştüğünde mezarların olduğu yerde akan bir pınar görürler. Halk ise burada yatanların “kırklardan” yani ermişlerden olduğunu düşünür ve Kırkpınar adını verip burada her yıl güreş tutmaya başlarlar ve gelenekleştirirler. Araştırmalara göre buradaki güreş geleneği bir yüz yıl kadar geriye inip Sarı Saltuk efsanesinin başladığı günlere değin geriye çekilir. Osmanlılar 1. Murat döneminde efsaneyi sahiplenir. Aaslında Kırkpınar çayırında yapılan güreşler bu alan sınırlarımız dışında kaldığı için Sarayiçi mevkiindeki alanda yapılmaktadır.

 

Yarışlara katılacak güreşçiler kırmızı dipli mum ile Kırkpınar ağalarınca çağırılmakta.

 

Buradan bir köprü daha geçeceğiz. Hemen sağımızda Abdülaziz ‘in Avrupa gezisinden dönüşü sırasında Edirneye de uğraması anısına diktirdiği dikilitaş mevcut. Köprüyü geçmeden güzel bir kule ile karşılaşıyorsunuz. Bu kulede İstanbuldaki benzeri gibi adalet kasrı adını taşımakta. Sivri külahlı bir çatısı olan çok katlı, şirin bir kule. 1561 yılında yapılan bu dört katlı yapının en üst katında bir de mermer, fıskiyeli bir havuz olduğu söyleniyor. Yanındaki yeni restore edilmiş taş köprüyü de ( Fatih Köprüsü ) aşarak eski Edirne Sarayının kalıntılarına geliyoruz.

 

Burası Osmanlının Edirneyi başkent olarak kullandığı dönemlere değin uzanan bir tarihe sahip. İstanbul sonrası zamanla iyiden iyiye gözden düşmüş nihayetinde içerisinde saklanan mühimmatın havaya uçurulması sonucunda epeyce bir kısmı yok olmuş dev bir kompleks.  Günümüze sağlam olarak kalmış diyebileceğimiz önemli bir parçası yok. Sadece sarayın hamamına ait olan bir kısım nispeten ayakta. Birde ileride yolun kenarında yer alan bir kapı duruyor. Sarayın av için kullandığı devasa bahçedense kala kala günümüzde “Tavuk ormanı” denilen ağaçlık alan kalmış.

 

 

 

Temmuz 27, 2010 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Bir Trakya Promenadı – 2

Artık Vize ‘ye gidelim diyoruz. Yollarda artık Bulgaristan ‘ı gösteren levhalar var. Neyse herhangi bir yanlış yola sapmadan Vize yollarına düşüyoruz.  O da ne? Orta Anadoludaki Selçuklu kümbetlerini andırır bir yapı yolun sağında bizi karşılıyor. Hemen duruyoruz. Kesme taştan, sekizgen bir yapı. Binbir Oklu Ahmet Bey Türbesi burası. Muhtemelen Trakyayı fetheden bir avuç akıncıdan biri olmalı.

 

Yolda kısa bir süre için yağmura yakalanıyoruz. Yemyeşil de olsa tarlalar zamanla yeknesak bir görünüme bürünüyor. Bir an için Dupnisa Mağarasına yönelelim diyoruz. Kırklarelini iyi bilen bir dostumuzu arıyoruz. Yolun pekte iyi olmadığını, bunu umursamayıp gitsek bile bu saatte mağaranın bekçisini bulamayıp kös kös geri dönebileceğimizi söyleyince kaderimize küsüp yolumuza devam ediyoruz. Yapacak bir şey yok.

 

Neyseki az sonra Vize ‘ye varıyoruz. Burası Bizans döneminin çok çok önemli yerleşimlerinden biri. Öyleki günümüzde sakin, kendi halinde olan bu kasabanın bir Aya Sofyası var. Tarihi inanılmaz derecede renkli. Bizans ‘ın elinden Haçlılarca alınmış. Sonra Bizans tekrar ele geçirmiş. Hatta bir ara Aydınoğlu Halil Bey burayı ele geçirmişse de bu 1309 ‘a dek sürmüş ancak. 1368 ‘de Lala Şahin Paşa fethedene dek defalarca kuşatılmışsa da kale düşmemiş. 1878 Rus Savaşında yöre Bulgarlara bırakıldıysa da Berlin anlaşması ile geri alınmış. Ta ki Balkan Savaşlarına dek. Bulgarlardan sonra Kurtuluş Savaşı döneminde Yunan işgali yaşanmış. Mudanya Mütarekesinden sonra ise Türk ordusu gelip bizim olanı geri alıncaya kadar geçen yirmi günlük sürede ise yönetim İtalyanlarda olmuş.

 

Güzel bir yerleşim. En iyi yanı görülecek yerleri işaret eden levhaların çokluğu ve bu levhalarda mesafenin dahi yazıyor olması. Biz önce levhaları takip ederek Hasan Bey Camiine ulaşıyoruz. Kapı kapalı. Tek kubbeli, yakın zamanda restorasyon görmüş, moloz taştan inşa edilmiş bir cami.15. yy yapısı ama restorasyon nedeni ile anlamak güç. İçine giremediğimiz için fazla bir şey ekleyemiyoruz. Banisi Şerbettar Hasan Paşa. Şerbettar zamanla Şaraptar mı oldu yoksa bir dokundurma mı var bilinmez ama cami Şaraptar Camii olarakta anılmakta.

 

Yolu takip ettiğinizde Aya Sofya Camiine varacaksınız. Kilise olarak inşası 6. yy da Justinianus zamanında yapılmış. Tipik Yunan haçı şeklinde. Öncesinde burada Dionysos  için yapılan bir tapınak olduğu  sanılmakta. Camiye çevirenin hangi Süleyman Paşa olduğu bilinememekteyse de Süleyman Paşaların çokluğu olasılıkları da arttırmakta. Ağırlıklı olarak Mihaloğlu Süleyman Paşa, Sultan 1.Murat ‘ın kardeşi olan ve Trakyanın önemli bir kısmını fetheden Sülayman Paşa ve Hadım Süleyman Paşa ‘nın adları daha olası görülmekte.

 

Her Aya Sofyada olduğu gibi buranında kendine has efsaneleri var. Buradaki ise Azize Maria Marianın kocası Nicephoros Vize Kalesinin komutanıdır. Maria ise kendisi savaşta iken kesin olmamakla birlikte karısının, hizmetçisi ile kendisini aldattığını öğrenir. Söylenceler bunun sadece hizmetçi ile de sınırlı kalmadığı yönündedir. Ancak uşağı ile kendisini aldattığını öğrenen Nicephoros Maria’yı hergün sürekli olarak dövmeye başlar. Sonunda kocasının dayaklarına dayanamayan Maria, aile içi şiddet sonucunda iç kanamadan ölür. Maria ‘nın cesedi de Psikoposluk Kilisesine gömülür.  

 

Ancak ölümünden dört ay sonra mezarı ziyaretçi akımına uğramaya başlamış. İnsanlar şifa bulmak için mezarına gelmeye başlar. Mezara gelenler cesedin hiç bozulmadığını ve halen yaralarından kan geldiğini belirtir. Mucizelerden biri de mezardan ışıklar geldiği yönündedir. İşte bu mucizevi olayın hemen ardından Nicephoros rüyasında Maria’yı görür. Ona küçük bir kilise yaptırmasını ve röliklerini oraya taşıtmasını söyler. Kocası da böylece onun azizelik mertebesine ulaştığını kabul ederek ona bir şapel yaptırır. Bir grup insanla cesedi taşınırken cesedin hala bozulmadığı görülür.  

 

Sonrasında ise sıklıkla yaşanan kuşatmalar, işgaller ve yağmalar kilisenin çok şey kaybetmesine neden olur. Günümüzde oldukça iyi restore edilmiş yapının uzun bir süre kendi haline bırakıldığı caminin duvarına asılı fotoğraflarda görülebilmekte. Bu cami de kapalı olduğundan giremedik.

 

Biraz daha yokuş çıktık. Önce Vize Kalesinden kalan son burcu gördük. Taşların örülme tarzı ne Roma ne Bizans. Kala kala kalenin giriş kapılarından biri sağlam kalabilmiş. Antik surlar Justinianus zamanında ciddi şekilde onarılıp genişletilmiş. Paleologoslar zamanında da ciddi onarımlar yapılmış. Güzel bir manzarası olması gençlerin buraya rağbetini de arttırmış. Ne aradığımızı merak edip bizi gözleriyle takip eden kalabalıktan ve kırık bira şişelerinden sevilen bir yer olduğu anlaşılabilmekte.

 

Artık iniş vakti. Son bir umut, Aya Sofya ‘nın kapısını yokluyoruz. Kapalı. Son olarak Trakyadaki tek antik tiyatroya giriyoruz. Tel örgü ile kapatılmış. Ufakça bir yapı. Bulunan heykeller ve diğer parçalar Kırklareli müzesinde görülebilir. Tahminimize göre tiyatronun sağlı sollu yanlarında yer alan haneler istimlak edilip arazi kazısı yapılsa epey bir buluntuya ulaşılabilir. Tıpkı İznikteki tiyatro gibi MS 2 yy ‘a tarihlendirilmekte.

 

Kırklarelinden çıkıp Tekirdağ ‘ın Saray ilçesine giriyoruz. Buranın en önemli yapısı Ayas Paşa Camii. Haziresinde çok sayıda Kırım Hanı gömülü. Ben Kırım kökenli olmama rağmen bunu ancak Sarayda neler varmış diye araştırırken geziden sonra öğrenebildim. Bunlar 2. Devlet Giray Han , 2. Fetih Giray Han , İslam Giray Sultan , 3. Selim Giray Han, 4. Devlet Giray ve

Şahbaz Giray Han.

 

Ayas Paşa Camii 1539 ‘da Sadrazam Ayas Mehmet Paşa tarafından yaptırılmış. Tek kubbeli caminin içinde pek bir şey yok. Buna karşın göze hoş gelen tek şerefeli bir minaresi var. Ama önümüzdeki yıl restore edileceği, şu an duvarı kaplayan yağlı boyanın altındaki orijinal boya ve kalem işlerine ulaşılacağı görevli tarafından söyleniyor. İnşallah deyip Ayas Paşa Hamamını bulmaya çalışıyoruz ama nafile. Pek bir modern, pek bir yeni bir hamam karşımıza çıkıyor. Belki de bulduğumuz hamam aradığımız hama değildi. Kim bilir.

 

Özetlemek gerekirse güzel bir gezi idi. Aracınız olmasa bile İstanbuldan Saray ‘a oradan da minibüslerle Kıyıköy ‘e gidebilirsiniz. Kanımca bölgenin en önemli bağlantı noktası olan Babaeski ‘nin otogarından da istediğiniz her yere ulaşabilirsiniz. Bizim yaptığımız gibi kültürel bir geziyi yapabileceğiniz gibi sahilden ve ormanlardan geçerek hatta treking yapara bir doğa gezisi haline de dönüştürebilirsiniz.

Mayıs 28, 2010 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Bir Trakya Promenadı -1

Ne yapalım diye kara kara düşünürken nihayetinde Trakya taraflarını turlayalım diye karar almış fakat gezinin arifesinde geleceğiz diyen onca kişiden geriye bir Sinan ve birde ben kalmıştık.

 

Bostancıdan gitmek zor diye Küçükçekmecede annanemde kalmaya karar vermiştim. Annanem ile çeşitli konuları konuşmuş, en son Mevlana ve Türkistan erenlerinin Anadoluya yapılan Türkmen göçünde formal yapıya geçişi sağlaması sonucunda Türklerin başka bir dine geçmesinin ve yerel halkın arasında erimesinin önüne geçildiği konusunda fikir birliğine varmıştık. Tabi bu süreç geceyarısı biri geçene dek sonuçlandığı için sabaha oldukça sersemlemiş bir şekilde kalkabilmiştim.

 

Sinan ‘ın araba kullanışı için anlatılanların neredeyse tamamen safsata olduğunu gördüm. Gayet sakin ve dikkatli kullanmakta. Son zamanlarda yaptığımız turlar üzerinde konuşarak yol aldık. Şanssızlık eseri yanımızdaki haritada sadece Trakya bölgesi yok. Neyseki köprüler ve dini merkezleri içeren kitaplar Sinanın arabasının arka koltuğundaki kitap yığınının öne çıkan isimlerinden.

 

Köprüler üzerinde konuşurken eski bir köprüye denk geliyoruz. İnip görüntü almak için yanına gidip çekimlere başlıyoruz. Yedi gözlü (+1 göz kıyıda vardı) düz ama zarif bir köprü. Hakkında bir bilgi bulamadık. Yaklaşan bir köylüye selam verip nerede olduğumuzu sorduk. “Büyükkarıştıran” dedi.

 

Büyükkarıştıran ilginçtir. Günümüzün bu çift şeritli yoluna bakıpta aldanmamalı. Bu yol binlerce yıldır İstanbulu, Anadoluyu Orta Avrupaya bağlar. Dünyanın malı bu yollardan geldiği gibi istilacılarda gelmiştir kara ölüm vebada.

 

Köprüye gelince mimarı belli değil. Ama mimarı belli olmayan tüm yapılar gibi Mimar Sinan ‘a addedilir. Belki de gerçekten öyledir.

 

Yolda önce bir tümülüs görüp duruyoruz. Bu bölgede o kadar çok tümülüs var ki. Bizde bunlardan birinin görüntüsünü almak için aracımızı  yol kenarına çekip duruyoruz.

 

İlk hedefimiz Lüleburgaz. Burgaz geçtiğine göre isminde mutlaka burçları olan bir kasaba olmalıydı burası. Zaten Avrupadaki burg yada benzeri eklerle biten şehirlerde aynı kökten türemiş.

 

Şehir Kırklareli merkezinden de kalabalık. Bir nevi tatil kasabası havası hakim. Polislerin de kutladıkları bir gün olduğu için hepsi gayet iyi giyimli. Küçük yerlerde halen bazı şeyler derli toplu yaşanmakta.

 

Önce Sokullu Külliyesini daha doğrusu ondan geriye ne kaldıysa onları görmeye çalışıyoruz. Yapıldığında tam teşekküllü bir kompleks iken günümüzde camisi, şadırvanı, kırık dökük arastası ve hamamından başka pek bir şey kalmamış. Zihniyet  hamam ile cami arasından yolu geçirmeyi ihmal etmemiş. Kullanılan kalkerli taş zamanın etkisiyle delik deşik olmaya başlamış. Aynı sorun Paristeki Notre Dame katedralinde de vardı. Orada hasarlı yüzeyin üzerine bir karışım püskürtülerek problem giderildi. Bizde maliyetler öne sürülüp onca yapının yok olmasına göz yumulur. Fakat milli takım oyuncularına prim, jip, bilmemneye gelince para bulunur.

 

Aracımızı park etmek için külliyenin güneyinden dolandık. Burada, günümüzde Kızılay ‘a ait bir yapı olarak kullanılan zamanında ise tahminen külliyenin mektebini oluşturan kısım var. Caminin avlusu ise epeyce geniş. Kalem işlerinin güzel olduğu şadırvan tıpkı Kadırgadaki Sokollu Camiine benzer bir atmosfer sağlamakta ortama. Kenarda devrik duran basit bir Bizans sütunu mevcut. Caminin son cemaat yerinde porfir sütunlar varsa da tek kubbenin kapladığı iç mekanda devşirme malzemeye denk gelmedim. Cami zaten Mimar Sinan ‘a ait bir yapı. Sadece cami değil aslında tüm külliye. Minare yapının tümünden epeyce genç olmalı. 

 

Caminin içi karanlık olduğundan fotoğraf çekerken epeyce zorlandık. Orta büyüklükte bir kubbe camiyi örtmekte. Yeni zamanlı fakat iyi bir restorasyon geçirmiş.

 

Cami yapısında hazire yok. Hiçbir zamanda olmamış gibi görünüyor. Etrafını dönüp şu an Kızılay tarafından kullanılan kısmı aşıyoruz. Bir zamanlar külliyenin arastası olan bugünse pejmürde dükkanların çevrelediği alanda çok güzel bir detay var. Burada dört tarafı da açık bir mekan bir kubbe ile örtülerek zarif bir kavşak oluşturulmuş. Açıklıklardan biri caminin avlusuna diğeri arastalara,bir diğeri caddeye (ki zamanında bu yol hamama uzanıyordu ) en nihayetinde sonuncusu da  belediye binasının ve Zindan Baba türbesinin olduğu meydana açılıyor.

 

Şansımıza Polis haftası için bir gösteri yapılmaktaydı. Ortalık kalabalık. Öğrenciler şiirler okuyorlar. İstanbulda artık çoktan unutulan adetler. Şöyle bir baktık. Kimsenin yüzünde bitse de gitsek ifadesi yok. Biz hemen kenardaki Zindan Baba türbesine yöneldik.

 

Burası epeyce farklı bir yapı. Yunanistanda gördüğüm kimi şapellere benziyor. Kule de olabilir. Dışarıdan bakınca üstteki pencerelerden ikinci bir katı daha olduğu anlaşılmakta. Arkasındaki bölüm ise sanki zamanında sağa sola uzanan kemerlerin başlangıcı gibi. Sırasıyla Bulgar ve Yunan işgallerinde epeyce zarar verilmiş yapıya. İçerisindeki Zindan Baba ‘nın kim olduğu da tam anlamıyla bir muamma. İçine girmedim. Kapısında bir kadıncağız beklemekte. Gerçi kapısının önündeki panoda rivayetler belirtilmiş.

 

Biz yapının fotoğraflarını çekip köprüyü bulmak amacıyla hamam tarafına yönelmişken kalabalıktan yaşlıca ama dinç bir kişi yanımıza yaklaştı. Alıştık bu durumlara. Bazen işe yarar şeyler çıkar, bazen geriliriz. Şansımıza bu kez yöre gazetesine de yazılan yazan birisine denk geliyoruz. İlerideki köşede bir saat kulesi olduğunu söylüyor. Ama öteki köprüden haberi yok. Saat kulesi dediği anıt bir bengitaş. Üzerindeki dört yüzlü parçanın karşılıklı iki yüzünde Osmanlı arması diğer iki yüzünde ise ay yıldız var.

 

Küçük köprüyü bulmak için sokaklara dalıyoruz. Hamamdan bahsetmiyorum bile çünkü özgün bir yanı kalmamış.

 

Yolda çok yüzlü bir çeşmenin önündeki ayakkabı boyacısı esmer adama soruyoruz köprüyü. Bilmiyor. Adresini soruyoruz, emin değil. Yinede adamın söylediği yönde ilerliyoruz. Herhangi bir şeye denk gelmeyince tekrar soruyor ve yanlış yolda olduğumuzu öğreniyoruz. Tekrar geldiğimiz yoldan geri dönerken bizi yanlış yönlendiren adama denk geliyoruz. Adamcağız gayet üzgün bir ifadeyle özür diliyor. İçtenliği aşikar. Yolun biraz ötesinde yaşlıca üç adama soruyoruz. Gayet neşeli bir sohbet yapıyor ve artık o köprünün kalmadığını öğreniyoruz. İhtiyarlar nehrin yanında surların kısmen ayakta olduğunu söylüyor. Lüleburgazın adından da varlığını çıkardığımız surları görebileceğiz.

 

Aracımıza atlayıp köprüye doğru yol alıyoruz. Buralarda park sorunu yok. Kadı Ali Camii önünde park ediyoruz. 1300 ‘lü yılların sonlarına doğru inşa edilmiş, tek kubbeli, tek minareli küçük bir yapı. Kapalı olduğu için içine giremiyoruz. Hedefimiz Mimar Sinan eseri Taşköprü. Ama önce Lüleburgaz surlarından kalanları keşfetmemiz lazım. Kalıntılar köprü girişinin sağından başlayıp evlerin arasında kayboluyor. Bizde çokta kastırmıyoruz.

 

Köprü dört gözlü ve 1564 ten beri hala tonlarca yükü taşıyor. Üzerinden geçen kamyonun haddi hesabı yok. Bisikletli bir genç bize yaklaşıp “Haber yapıyorsanız nehrin kirliliğini yapın” diyor. Haksız sayılmaz. Tüm akarsu yataklarında olduğu gibi çer çöp buraya gelişigüzel bir şekilde atılmış. Tahminen Trakyanın tüm derelerine olduğu gibi fabrikaların sanayi atıklarıda dökülmekte. Su da yaşama dair en ufak bir iz yok.

 

Köprünün doğu yakasında, yolun sağ tarafındaki duvarlardan kalanlar görülebilir. Kalanlara bakılınca zeminden itibaren bir metre kadar olan kısım Roma, onun üstünde kalan kısım ise Bizans olarak nitelendirilebilir. Mahalle aralarında da kısım kısım devam ettiği söylense de biz takip ettik ve bir şey bulamadık.

 

Lüleburgaz yapacak başka bir şey kalmayınca Babaeskiye doğru yola düşüyoruz. Önce Alpullu ‘ya gidip Sinanlı Köprüsüne uzanmaya karar veriyoruz. Alpullu cumhuriyet tarihinde önemli bir yere sahip fakat bu pek bilinmez. Cumhuriyetin ilk şeker fabrikası Uşakta kurulmuştur ama ilk üretim daha sonra kurulan Alpullu şeker fabrikasında yapılmıştır.

 

Yolun sağında eski bir cami görüp içine giriyoruz. İstanbul ‘un barok camilerini anımsatan tek kubbeli bir yapı. İçi ufak ama sımsıcak, çinili şirin bir cami. Burada var olan samimiyetin onda biri Vatikandaki katedralde yok. Ama asıl sürpriz tarihi bir cami olduğunu sandığımız yapı 1950 yapımı imiş. Bunu görünce makaraları koyuveriyoruz. Kötü gol yedik. İlk defa bu kadar özgün, bu kadar orjinal yeni dönem camisi gördük.

 

Sinanlı köprüsüne dönelim. Köprü tren yolunun ötesinde kalıyor. Yazık ki kasabanın çöplüğü haline gelmiş burası. Üstelik bu köprü Mimar Sinan ‘ın yaptığı en büyük köprü. Artık köprünün altından  akan bir su da yok. Sadece küçük bir birikinti kalmış. Köprünün etrafında bir iki su birikintisi var ama bataktan farklı değil. Köprünün üstü likenler ile kaplanmış. Ortasında oturulup dinlenilecek bir kısmı bile var.

 

 

Köprüyü geride bırakıp Alpullu pazarını da aşıp Babaeski ‘ye ulaştık. Taşköprü kasabanın hemen girişinde. Onun ardında yolun sağında ise Cedit Ali Paşa Camii görünüyor. Her zaman ki gibi önce köprü deyip aracı park ediyoruz.

 

Köprü 4. Murat zamanında 1633 ‘te inşa edilmiş. Mimarı Davut Ağa. Rivayete göre köprüyü yaptıran Kasım Ağa bu yörede çobanlık yaban hristiyan bir zattır. Müslüman olur, yeniçeri ocağında yükselir sonunda da sultanın gazabına mazhar olup hapse atılır. Hapiste  “Ahtım olsun, bu girdaptan kurtulursam koyun güttüğüm yerde bir köprü yaptıracağım” diye yemin eder. Hapisten çıkar ama sözünü unutmaz. Birde üstüne cebinden 400 kese altın harcar.

 

 

Sinan ‘ın ardından ırmak yatağına inerken bir düşmüşüm ki anlatılmaz.

 

Buradan camiye yöneliyoruz. Kesme taştan, tek kubbeli, tek minareli bir yapı. Minare Bulgar işgali sırasında yıkıldığından tekrar inşa edilmiş. Yeni restorasyondan geçmiş, havadar, aydınlık bir cami. Şimdiye dek gördüğüm en yüksek camilerden birisi. Cami kapısının sağında ve solunda caminin ve Babaeskinin eski günlerini gösteren fotoğraflar var. Bakılması gereken yerlerden.

 

Buradan 1467 ‘de Fatih Sultan Mehmet ‘in emri ile inşa edilen Fatih Camii ‘ne ulaşıyoruz. Tek minareli, düz çatılı, kare planlı bir cami. Özgünlüğü kalmamış. Tam karşısında Fatih Hamamı, çaprazında ise küp şeklinde, çok yüzlü çeşmesi yer almakta.

 

Arada bir iki eski ev var. Bunlara da bir bakılabilir.

 

Artık Kırklareline vardık. Son zamanlarda eski ismi Kırkkilise idi yok bilmemne idi diye bir şeyler tekrar canlandırılmaya çalışılıyor. Kırkkilise olduğunu biliyoruz, hala Yunanlıların kırk kilise karşılığındaki “saranta eklessia” kullandığından da haberdarız. Fakat şehirde kırk tane kilise yok. Zaten İstanbul ile Edirne arasında Vize (Byzas), Silivre (Selimbria) hatta Büyükkarıştıran bile dini merkezlerken Kırklarelinin adı geçmemekte. Sadece şehirde yer alan “Kırk Azizler Kilisesi” ‘nden ismi geldiği tahmin edilmekte. Bizimkilerde şehrin fethi sırasında şehit olan kırk akıncıya bağlamışlar ismi. Ama her sonuçta “kırklar” kültü söz konusu.

 

Önce zil çalan midelerimizin isyanını dindirmek için meşhur Kırklareli Köftesini yiyebileceğimiz en iyi yer olduğu söylenen “Birtat” ‘a gittik. Burası sadece köfte servisi yapıyor. Kırklareli köftesi Boşnak köftesi gibi servis edilmekte. Köftenin yanında kuşbaşı yapılmış soğan verilmekte. Çokta beğendiğimi iddia edemeyeceğim ama gezginler için oldukça hesaplı ve doyurucu. İki ayran, bir porsiyon köfteye 8 TL ödedim.

 

Burayı nasıl mı bulacaksınız ? Basit. Müzenin tam karşısında yer alıyor. Şimdi de müzeden bahsedelim. Müze binası 1894 ‘te yapılmış. Tüm Anadoluda da görülebilecek tarzdaki döneminin tüm özelliklerini taşıyan resmi binalardan biri burası. 1962 ‘ye dek şehrin belediye binası olarak kullanılmış. 1930 yılında Atatürk buraya uğramış ki bununla ilgili fotoğraf vb müzenin girişinde görülebilmekte. Giriş 3 TL. Ama sanırım müzeler haftası olduğundan (belkide pek uğrayanı olmadığından) içeri buyur edildik. Görevli önce yukarı gezmemizi önerdi.

 

Üst katta hemen merdivenlerin bitiminde etnografik öğelerin yer aldığı parçalar var. Sağa dönünce bu küçük müzedeki arkeolojik eserlerin yanı sıra fosil kalıntılarda görülebilmekte. Dev gibi bir deniz kabuklusu, basit ama zarif bir kolye, bir mamutun dişi camekanların arkasındaki yerlerinde görülmeyi beklemekte. Küçük vazolar, silah parçaları ve türlü arkeolojik nesnede sergilenmekte. Burada bir camekanda sergilenen devasa bir kadın iskeleti en ilginç parça kanımca. İki metre civarında bir boya ve oldukça büyük bir kafatasına sahip kadın şehrin civarındaki höyüklerden birinde bulunmuş. Kafası kadın vücut bir erkeğe aitmiş. Bir prensese ait olduğu sanılmakta. Fazla da bir bilgi yok. Öteki kısımda ise şehir yaşamına ait eşyalar görülebilir. Buradaki en güzel olay, parçaları bağışlayanların isimlerinin teşhir ediliyor olması.

 

Görevli arkadaş bir iki ay önce bir Amerikalı araştırmacının gelip sadece dört fotoğraf çektiğini söyledi. Fotoğraflardan birisi Giritteki Miken uygarlığının vazolarını andıran bir vazo imiş.

 

Alt katta ise küçük bir oda da Kırklareli ve civarında yakalanarak doldurulan hayvanlar sergilenmekte. Bahçede ise bir iki lahit, mezartaşları vb var.

 

Müzeden sonra caddeye atıldık. Tam köşede Kapan Camii var. Karaca İbrahim Cami de denilmekteymiş. Kesme taş bir yapı. 1640 yapımı. Kubbesiz, kiremit kaplı bir çatıya sahip.  Tek minareli. Yürüyoruz.

 

Az biraz sonra meydanımsı bir alana denk geliyoruz. Burası Cumhuriyet Meydanı; Hızır Bey Külliyesinin parçalarını içermekte. İlk kısım hamam. Mihaloğullarından Hızır Bey 1383 ‘te yaptırmış burayı. Akıncıların ele geçirdikleri şehirleri hemen sosyal yapılarla donatmaları inanılmaz bir anlayış.

 

Yine aynı yıllarda inşa edilmiş olan şehrin ulu camisi olarak hizmet veren Hızır Bey camii yolun karşısında. Biz girdiğimizde bir cenaze vardı. Pek kalmak istemedim. Yapının içine girdik. Caminin müezzini, üç çocuğa Kur ‘an eğitimi veriyordu. Selamlaştık. Takdire şayan bir şekilde yöresini, görev yaptığı camiyi oldukça iyi tanıyan bir kişi. Yapının Kabe ölçülerinde inşa edildiği (11 m*12 m *13 m) ve bu özelliğin başka hiçbir camide olmadığı, Doğu Trakyadaki ilk Osmanlı camii olduğu gibi bilgileri kendisinden aldık. Cami oldukça yeni bir zamanda epeyce iyi bir restorasyon görmüş.  Tek kubbeli olan caminin iç duvarlarında zarif kalem işleri görülmekte. Son cemaat yeri ile bahçedeki şadırvan sonradan eklenmiş. Bulgarlar şehirden geri çekilirken camiye büyük zarar vermişler.

 

Şehrin sokaklarında keşfe devam ediyoruz. Arka sokaklarda dikkat edilirse güzel rum evleri görülebilmekte. Meydana çıkan sokaklardan birindeki Türk Hava Kurumu binası bunlardan biri. Onun çaprazında yer alan ve üzerinde mimarının adının Yunanca harflerle kazılı olduğu, sarı boyalı bir diğeri de görmeğe değer. Aynı yoldan ilerlerseniz epeyce fakirleştiğini rahatlıkla fark edebileceğiniz sokağın solunda sadece duvarları kalan bir Ortodoks kilisesi dikkatinizi çekecek. Güzel binalar var. Çok azı onarılmış ama onarılabilse güzel olacak çok sayıda bina var. Yol ağzındaki sarı bir binaya göz koydum bile.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Mayıs 28, 2010 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

   

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.