Boranın Otağı

Hükümdarlara hükümdarlık edenlerin hükümdarı sesleniyor…

Batı Karadeniz – Bölüm 1

                           

“İçimde belirsizliklerle beraber tura başlayacağız.İstekli miyim değil miyim bilmiyorum” diye yazmışım tur için bir yerlere. Gerçektende hava kötü olursa biryerlerden erken döneriz diye planlar bile yapmıştım.Anlayacağınız bu tur pek bir sallapatiye gelmişti.

Yine de tur için iyi hazırlandık. Ana tur rotası ve alternatif rotalar .İlk defa olarak yanımıza alacağımız eşyaların ve uğrayacağımız yörelerde gitmemiz gereken noktaların yer aldığı bir listemiz bile vardı.

Havanın kapalı, serin ve yağmura göz kırpar bir şekilde olduğu bir Pazartesi sabahı yola çıkıldı. Harem ‘den Kamberoğlu adlı yerel bir firma ile Ereğli ‘ye gidip müzeyi ve Cehennemağzı Mağaraları ‘na gitmek ilk günümüzün planı.

Saat on ‘da Harem ‘den yola çıktık. Arada yağmur atıştırıyor. Yolun sağında solunda sık ormanlar var. Bu ormanların üzerindeki gri bulutlar havaya değişik bir kasvet katmakta. Hatta kimi yerlerde, ormanlık yamaçlardan göğe doğru duman sütunları süzülmekte. Hayatım boyunca hiç görmediğim bir görüntü , adeta Tanrısal bir manzara. Yaşamın , her türlü zahmetine karşın yine de yaşanması gerektiğini gösteren bir an. Tek bir kare dahi fotoğrafını çekemememiz ise ayrı bir gaflet.

Düzce sapağına değin otobandan yola devam ediliyor. Güzel bir yol. Ardından sapaktan Düzce ‘ye yönleniliyor. Yola devam etmek için buradan önce sola, ardından sağa sapmanız gerekmekte. Eğer ilk yolsan sol değilde sağa saparsanız Gölköy ve şelaleye ulaşma imkanınız olacak. İkinci yoldan ise sola saparsanız on km. kadar sonra rafting yapılabilecek bir yere ulaşabiliyorsunuz. Zaten levhalarda size yardımcı olacak.

Düzce vasatın altında bir yerde mola verildi yirmi dakika kadar. Hava iyice serinlediyse de yağış yok. Yol boyunca arkamızda bize türlü şaklabanlıklar ve komiklikler yapan sarışın,mavi gözlü,toraman bir çocukla bizde uğraştık.

Neyse tekrar yollardayız. Konuralp isimli bir beldeye geliyoruz. Burada da bir müze var. Ayrıca yolun üzerinden baktığımızda Bizansvari bir yapı görülmekte. Yedigöllere giden sapakta buralarda bir yerlerde. Sık, güzel ve rengarenk orman ,kurşuni gökyüzünün altında bize eşlik etmekte.

Konuralp ‘ten sonra gördüğümüz bir diğer belde ise Akçakoca. Buralarda, tepelerin birinde atam Akçakoca Bey’in türbeside bulunmakta. Ayrıca buradan itibaren denizle beraber gidiliyor. Sahiller geniş kumsallara sahip ama bu kumsallar güneydeki kumsallardan epeyce farklı. Güneydeki kumsallar sarı rengin hakimiyetindeyken buradaki kumsallar gerçekten kum rengi. Bu kumsallar varlığını da karadenizin hırçın dalgalarına ve yağışların taşırdığı nehirlerin taşıdığı toprağa,taşa,çakıla borçlu.

Sonrasında Alaplı ‘yı da aşarak dört saatin sonunda Ereğli ‘ye vardık. Hemen müzenin yerini sorduk ve o yöne doğru ilerledik. Yol üzerinde eski Ereğli surlarından içeri girişte kullanılan At Kapısı yer almakta.  Buradan içeri girerek müzeye ulaştık.

Pazartesi olduğu için müze kapalı. Her ne kadar müze kapalıysa da bir şekilde içeri girdik. Cehennemağzı Mağaraları da kapalı. Moralimiz bozulduysa da müze görevilerinden Ereğli de gidebileceğimiz yerlerin bir listesini alarak yola koyulduk.

İlk önce gideceğimiz nokta Herakles Sarayı. Bunun için tepeye çıkmamız gerekli. Çıktıkta. Fakat çok sayıda viran ve köhne yapıyı aşmamıza rağmen kalıntılara ulaşamadık. Bize saray denilen yerde de sadece metruk ama güzel manzaralı bir köşk ile karşılaştık. Tepeden görülen şahane bir manzara dışında tarihi birşeye denk gelemedik.

Bunun haricinde eski bir rum kilisesindan kalanların arasına daldık. Apsislerin üzeri biraz kapalı kalabilmiş. Onun haricinde kilisenin içerisi otlar ve incir ağaçları ile kaplanmış. Söylenene göre definecilerce epeyce kurcalanmış. Onun dışında ortada bir alt kata giden bir delik bulduk ama fazlada üstelemeden Çelikel Camiine doğru ierledik.

orhan gazi camii 

Çelikel Camii bir Bizans kilisesinden devşirme. En azından bulduğumuz kaynaklar bunu söylemekte. Halbuki bizim bulduğumuz yapı yeni inşa edilmekte olan iki katlı bir bina idi. İçine girmemize izin verilmedi. Bizde hayıflanarak yola devam ettik. Bir sonraki camii yine bizanstan kalma bir yapı olan Orhan Gazi Camii de denilen Orta Cami. Bizans döneminde Heraklia Pontike olan yerleşimin bazilikası olarak kilise adı Aya Sofya.  

İçerisinde dor tarzı sütun başlıkları olan toplam altı sütun tavanı taşımakta. Kubbe yok.Geniş bir yapısı var. Düz ve ahşap bir tavan var. Mihrapta ise sütun başlıkları Korint tarzı. Onun dışında caminin içi oldukça sade ve yer yer arapça yazılar ile bezeli. Hoş, ferah bir yapısı var. Üst katta bayanlara ayrılmış bir yer daha var.

Ereğli de yapacak başka birşey bulamadık. Rastlantı seri karşılaştığımız ve arkeolog olduğunu söyleyen bir bayan, sağda solda düzensiz olarak çeşitli buluntular olduğunu ama düzenli bir kazının söz konusu olmadığını belirtti.Aslında Ereğli merkezindeki (ki Heraklia Pontike) kalıntılar dışında Cehennemağzı Mağaralarının olduğu bölgede Acheron ören yeri var. Ereğli adını Herkülden almakta. Herkül bu mağaraların önünde cehennemin kapaılarında nöbet tutan üç başlı köpeği yenmiş. Nağara adını bu cehennem girişinden şehir ise adını galip Herkülden almış.

Bir sonraki hedef  Zonguldak.  Otogardan her saat başı 5 YTL ‘ye Zonguldak ‘a geçebilecek minibüslere binebilme imkanınız var. Genelde yolcu olduğu için pek fazla gecikme olmamakta. Yolculuk 1 saate yakın sürmekte. Yolculuk sırasında Kozlu isimli bir kasabaya da uğranmakta. Burada da tarihi bir kilise varmış. Kimin tarafından yapıldığı meçhul.Ayrıca Zonguldak ‘a yaklaştıkça oldukça güzel koyları görebiliyorsunuz.

Bizim yolculuğumuzda da yağış peşimizi bırakmadı. Hatta Kozlu ‘da araç dururken dışarıdaki dehşetli yağışı izlemenin pekte içimizi açtığını söylemem mümkün değil. Bu kısımlarda yapılan yol çalışması daha bitirilmemiş olduğundan etraf çamur deryasına dönmüştü. Aama genelde rahat bir yolculuk olduğunu da eklemeliyim.

Zonguldak ‘a yağışla geldik. Adını hala öğrenemediğim sarı-kahverengi bir renkte akan çayın üzerinden geçerek çarşısına girdik. Çok büyük bir şehir değil. Ulucami dedikleri yapı görünüm itibariyle oldukça yeni. İnsanlar düzgün tipler.

Hemen bir otel bulduk. Çarşı çevresinde çok sayıda otel var. Öyle çokta lüks peşinde koşulmaması gerekiyor sanırım. 20-35 YTL aralığında oda bulunması mümkün. Bizde eşyalarımızı bırakıp az biraz dinlendikten sonra fotoğraf makinalarımız ve tripodlarımız ile hem birşeyler yeriz hemde gece çekimi yaparız diyerek yola çıktık.

Sağa sola çılgınlar gibi koşturmaya başladık. Zaten bir tane ana cadde mevcut. Bu cadde de doğuya doğru ilerlediğinizde sahilde birşeyler yiyebileceğiniz yerler var. Mekanlar hesaplı ve kaliteli. Buradan aşağıda da giyecek birşeylerin satıldığı pazarımsı bir yer var. Ürünler çokta kaliteli olmasa da oldukça da ucuz.

Daha da doğuya doğru gittik. Suyun ortasında üzerinde 1848 yazan, ışıklandırılmış bir kapı var. Uzaktan kapı değilde zafer takı gibi görünmekte. Sahilde çayhane gibi yerin sahiplerinden destur alıp içeride bize sürekli havlayan köpekten kendimizi sakınarak görüntü almaya koyulduk. Kara ile kapının arasındaki ulaşım saç bir levhadan bozma köprü ile sağlanmakta. Ortasına dek ilerledim ama attığım adımlar gitgide yaylanma hissi uyandırınca karada bekleyen Uğur ‘un da ikazı ile döndüm. (mantıklı bir hareket yapmışım)

zonguldak gece  zonguldak gece

Civarda karşılaştığımız kişiler etrafta Fransızlardan kalma tüneller olduğundan bahsetti. Merak ettik ama gece gitmenin bir esprisi olmadığından merkeze doğru döndük. Yolda valiliğin yanındaki parkın içindeki İsmet İnönü heykelinin ve hemen karşısındaki içinden hurma gibi bir ağacın çıktığı imitasyon pamukkalenin (heykeli diyeyim bari) resimlerini çektik. Biraz daha ötede Zonguldaklı şehitlerin anısına yaptırılmış ve üzerinde bu kahramanların isimlerinin yazılı olduğu levhaların çakılmış olduğu şehitler abidesi ve Atatürk heykeline uğradık. Bu noktaya yakın olan ve yolun ortasındaki adada yer alan gaga gagaya vermiş kuğularında resmini çekmeye çalıştık.

Merkezde turladık. Çokta yer yok akşam itibariyle. Zonguldak ‘ın en ünlü pastanesi İstanbul Pastanesi ve cadde üzerinde. Fakat saat 9 ‘da kapatıyorlar. Bizde bir yirmi dakika ancak durma imkanı bulduk. Fena bir yer değil. Uludağ isimli bir spesyalleri var.  Biz adından , bembeyaz birşey bekliyorduk ama koyu renkli çikolata kaplı birşey gördük. İçi beyazmış. Üstü ise krem şanti,profiterol gibi tatlılar ile kaplı. Muhtemelen güzel birşeydir ama nedendir bilinmez tatmadık.

Ertesi gün Filyos ‘a gideceğimiz için tren istasyonuna uğradık. Filyos ‘a trenle de gitmem mümkün ama  saatleri bize uymadığı için kös kös otele döndük.

Gün 2

Bayram sabahı.  Evden, aileden , İstanbuldan uzakta bir bayram. Sabah ilkin Kilimlideki Fransız evlerine uğramayı kararlaştırarak yola koyulduk. Çayn kenarındaki minibüs duraklarından Kilimliye giden minibüslere ulaşılabilmekte.

Kırk dakika kadar süren virajlı ve bol iniş çıkışlı bir yolculuktan sonra Kilimli ‘ye vardık. Küçük, sessiz bir kasaba. Kömür kokusu insanın genzini yakıyor. Nereye gideceğimizi bilemediğimiz için polis karakoluna girdik. Sağolsunlar kral gibi karşılandık. Nöbetçi tüm polisler ile teker teker bayramlaştık. Fakat Fransız evlerinin Kilimlide de olmadığını öğrendik. Tepelik yerlerde,madencilerin lojmanlarının arasında bu binalardan bir iki tane kaldığını duyduk.

Yine aynı yerde yaşlıca bir adam  Gelik minibüsleri ile adı geçen yere gidildiğinde bu evlerden bir iki tane görebileceğimizi söyledi. Kilili ‘de ise sadece Fransızlardan kalan bir gümrük binası mevcut.Günümüzde halkevi olarak kullanılmakta.

Yaşlı adam ile epeyce bir konuştuk. Bir iki ev için Gelik ‘e kadar gitmemizin epeyce zaman kaybettireceğini , en iyisinin Zonguldak merkezi gezmemiz olacağını söyledi. Aklımıza yattı. İlk minibüs ile merkeze geri döndük. Minibüsün inanılmaz derecede kalabalık oluşu ve yolun manzarası aklımda yer edenler…

Zonguldak ‘a döndüğümüzde önce dün geceden gidemediğimiz tünellere gitmek üzere harekete geçtik.  İlkin ışıklandırılmış kapıya uğradık. Kapının karaya bakan tarafında 1848, denize bakan tarafında ise S.H. 1906 yazmakta. Fransızlardan kalma ,hatıra amaçlı bir yapı olduğu söylendi bize. Ama resmi bir bilgi bulamadık. Kapı yada anıt hangisi hoşunuza gider bilemem ama denize doğru bir çıkmaya sahip olduğu için şehride iyi bir şekilde görmemiz mümkün olmakta.

zonguldak evleri zonguldak - fransız kapısı zonguldak   zonguldak - şehitlerinin abidesi

Ama dediğim gibi iyiki geceden şansımı zorlayıp ilerlememişim. Kimi  yerlerde sac plakalar paslanmış. Köprünün kenarlarına basıp ilerlemek daha güvenli ama köpek pislikleride oranın handikabı…

Yola devam .Adliye binasını da geçtiğinizde göreceiniz mendireğin köşesinde maden kazalarında ölen çalışanların isimlerinin çakılmış olduğu bir anıt var. Epeyce bir yer kaplamakta. Aslına bakılırsa son zamanlarda n eyeni bir isim eklenmiş (bence iyi) nede kopup giden isimler yeniden yerlerine yapıştırılmış. Önünde ise madencilerin bilimum alet edevatından açık hava müzesi-park karışımı bir alan oluşturulmuş.

Mendireğin ucuna çıkmadık.Hem mendireğin içi haddinden fazla pis ,hemde çay ormanın tüm toprağını denize getirdiğinden deniz sapsarı. Bizde önce on metrelik ir tüneli geçip açık bir alana geldik. Tam karşımda bir tünel. Onun hemen sağında bir başka tünel daha. Yolun ortasından biraz ötede bize doğru yan duran bir başka giriş. Buraya kadar geldik durmanın alemi yok dedik ilerledik. Tek olsam imkanı yok ilerlemem.Kayaların üzerinde temkinli bir şekilde ilerlemeye gayret ededuralım Karadenizin iri dalgaları solumuzda karayı tüm hıncıyla dövmekte.

Önce tam karşımızda duran ve sonu görülen tünele girdik. Travers ve raylar zamanla bir şekilde kaybedilmiş.Yerleriyse su dolmuş. Su inanılmaz derecede temiz görülmekte. Tünelin ucuna vardığımızda epeyce maymunluk yaparak gidilebilecek ama buna kesinlikle deymeyecek  bir iki yer gördük. Pek gitmeyi üstelemedik ve yandaki tünele yöneldik.

Burası daha derin.Ne kadar derin tam anlamıyla çözemedik. İçerideki içki şişeleri ve bally kutu ve tüpleri burasınında pek güveni olmadığı izlenimi vermekte. Tünelin ağzı düzgünse de içeri doğru gidildikçe kayanın sadece oyulduğu görülmekte. İçerideki karanlıkta üstün körü bir iki fotoğraf daha çektik. Uzaklarda çok ama çok küçük bir noktada çıkış ışığı var. Ama oraya varmak için daha ne kadar ilerlemek gerekir ,yolda ne yapmak gerekir çözemedik. Elimizdeki fenerlerde pek işe yaramadığı için şansımızı zorlamaksızın döndük.

Ağzı denize bakan tünel girişi ise kapatılmış durumda.

Buradan tekrar merkeze yöneldik. Bayramın ilk günü olduğundan resmi kurumlarda da bayramlaşma heyecanı var. Biz de bu kalabalığın arasında tıpkı gece yaptığımız gibi İsmet İnönü anıtından başlayarak fotoğraf çekmeye devam ettik.

Bayram sabahı Zonguldak daha bir farklı. Caddede epeyce bir kalabalık gezinmekte. Bizde hem bu kalabalığı seyredip hemde göze güzel görünecek ne varsa bulalım diyerek etrafı gözlemeye devam ederek yolumuza devam ettik. Gökgöl Mağarası için Asma denilen yerden minibüse binilmekte. Mesafe oldukça kısa ama mağara harika o nedenle mutlaka vakit ayırıp gidilmeli.(Zaten 1,25 YTL veriyorsunuz)

zonguldak - gökgöl mağarası zonguldak - gökgöl mağarası zonguldak - gökgöl mağarası zonguldak - gökgöl mağarası

Mağara özelleştirilmiş. Aslında iyide olmuş. Dünya güzeli bir yere sadece 3 YTL ödeyerek giriyorsunuz. (Öğrenciye daha da ucuz,1 YTL ) Aydınlatması güzel ama ışığın şiddetli vurduğu bölgelerde yosunlaşmadan kaynaklanan bir yeşilleşme söz konusu. Bu ileride epeyce baş ağrıtacak sanırım. Onun dışında mağaranın içinde rahatlıkla gezebilecek bir parkur oluşturulmuş. İstanbuldaki pek çok parkta bile lüks yok. Bu hat doğrultusunda 875 metrelik bir parkur gezilebilme imkanına sahip. Bu mesafeyi katederken üç köprü ve bir iki göletin geçildiğini görevlilerden öğrendik. Biz yağmur nedeniyle 450. metreye dek ilerledik ama daha sonra görevlilerce can güvenliği nedeniyle engellendik. Yağmur nedeniyle mağaranın ilerideki bölümleri su dolmuş. Bizde ilerlemedik. Özellikle 500. metreden  sonra mağaranın daha da güzelleştiğini söylemeleri bizi epeyce üzdü. Kısmet…

Minibüsler normalde mağaralara dek gelmiyorlar. Dönerken ya  merkeze dek yürüyebilirsiniz yada kapıda bilet satan görevlilere durumu bildirebilirsiniz. Bu durumda görevliler minibüsçüleri arıyorlar ve size en azından servis için bir araç gelmesine ön ayak oluyorlar.

Zonguldak zaten bir mağaralar şehri. Sadece Gökgöl ve Cehennemağzı aydınlatılıp geziy eaçılmış olsa da şehri tanıtan broşürlerde çok güzel mağaralar görülmekte. Toplamda on dokuz mağara olduğu söylenmekte. Cumayanı, İnağzı, Ilısı,Erçek, Sofular başlıcaları. Hatta Sofuları tanıtan fotoğrafta araştırmacılar lastik botla mağaranın içindeki gölde ilerliyorlardı. Umarım günün birinde bu mağaralarda gezilebilir hale getirilir.

Zonguldak ‘ın handikabı minibüslerin farklı farklı noktalardan kalkıyor olmaları. Örneğin Filyos ‘a giden minibüsler tren garının önünden kalkmakta. Yolculuk yaklaşık bir saat sürmekte ve kişi başı 3,5 YTL ödüyorsunuz. Aama önerim Filyos’a eğer zamanınızı ayarlarsanız tren ile gitmeniz. Böylece hem daha ucuza, hem birkaç dakika daha çabuk hemde uçurum kenarlarından bozuk bir yolda gitmemiş olacaksınız. Harika bir orman yolundan ilerleme şansınız var.

Minibüsle gidişi anlatayım ben yinede. Önce yine Kilimli ‘den geçtik. Buradan sonra Çatalağıza gidiliyor.Burada bir termik santral var.Oldukça büyük bir alan kaplamakta. Ama yöre oldukça fakir bir görünüme sahip.

Buradan sonra karşımıza gelen ilk belde olan Muslu ile demiryolu arası yol oldukça bozuk. Yağışın etkisi oldukça yıpratıcı olmuş. Ayrıca Göbü ‘den Filyos ‘a dek yol uçurumların kenarından harika manzaralara sahip bir şekilde uzanmakta.Bu uçurumların arasında kalan koylarda çok güzel kumsallara ev sahipliği yapmakta. Özellikle Filyos ‘ta çok uzun bir kumsal var.

Filyosta minibüslerden indiğiniz noktadan bir yirmi metre kadar uzakta ,solda taksi durağı var. Buradan beş   YTL vererek harabelere ulaşma imkanınız var. Biz havanın kötü olmasını göz önünde bulundurarak paraya kıydık. Taksiciler size aşağıdan mı yukarıdan mı gezeceksiniz diye soracaklar. En akılcıl gezi yolu yukarıdan yapılan. Bu yolu seçince antik tyatro kalıntılarının yanına dek araçla geliyor olacaksınız.

filyos - tion antik kenti  filyos kalesi  filyos - tion antik kenti

Burada küçük bir tiyatro var.Tion , theon gibi isimlere sahip bu yerleşimin tiyatrosunun cavea kısmı genel olarak yola sırtını vermiş ve toprak altında kalmış. Sağında ve solunda tribünlere giden ama zamanla tıkanmış kemerli girişler var. Buradan diğer kalıntılara gitmek için mezarlığı, tren yolunu ve çamurlu bir araziyi geçmeniz gerekecek. Salt kış mevsiminde değil eğer kaleyi gezeceğim derseniz hiç bir zaman için yapılacak bir rota değil bu.

Buradan kaleye yürünebiliyor. Bunun için yola çıkıp ilk sapaktan sola sapıp mezarlığı solunuza alıp ilerlemeniz yeterli. Yolda, sağda ve solda böğürtlenler sizi davetkar renklerle çağırmakta. Midemi bozabilirim diye fazla yüklenmedim. Kale iki burç ile sizi karşılamakta. Aanlaşılan yakın zamanlarda çok modern bir restorasyon fırtınasına maruz kalmış. Kalenin içine giriş için solda bir kapı bulunmakta. Buradan içeri giriş mümkün.

Kale aslında Tion ‘un akropolü. İçerisinde bazı kazı izleri de görülüyor. Kazının araştırma amaçlı olduğu belirgin. Özellikle en yüksek noktada mermer parçaların olması burada bir tapınak olabileceği şeklinde bir şüphe uyandırmakta. Kaleye kimlerin çevirdiği belirsiz. Ama Bizans, Ceneviz, Osmanlı akla kim gelirse kullanmış olmalı.

Kaleden akşamın indiği (ve tahminen günün de doğduğu) saatlerde güzel bir manzara izlenebilir. Bizde kapalı bir havada uzaklardaki portakal rengi görüntünün gizemine kapıldık ve epeyce seyrettik. Onun dışında pek bir artısı da yok.

Manzarayı seyrede durun ben Tionlular hakkında biraz bilgi vereyim. MÖ 4. yy da yörenin yerli halkı ile Yunanlı kolonistlerin karışması ile burada bir şehir kurulmuş.Şehir adını şehri kuran din adamı Tios ‘tan almaktaymış. İlk önce Amastris tarafından kurulan beş şehirlik federasyonun bir parçası olmuş daha sonra bir dönem bağımsız hareket etmiştir. Ardından Romalılar ile arası azalınca istilaya dolayısıyla yıkım ve yağmaya uğramıştır. Bu da şehrin yavaş yavaş yıkılmasına neden olmuştur.Şehir tam olarak Bitinya ve Paflagonya sınırında.

Tepeden doğuya bakarsanız bir radar ve askeri bölge görürsünüz. Burada da bazı sütun başlıkları ve lahitler bulunmaktaymış. Tahminlere göre toprak altında birde tapınak olduğu sanılmakta. Civarda yer alan su ise Filyos Çayı.

Batıya doğru baktığınızda ise sol omzunuzdan itibaren anlatmamız gerekirse önce demincek basamakları arasında dolandığımız antik tiyatro görülür. Tiyatronun biraz üstündeki tepede ise şehrin nekropolü varmış ama defineciler iyice talan etmiş. Sağa doğru biraz başınızı çevirdiğinizde ise yakında kalan kısımda kazı yapılmış alanı görebilirsiniz. Birbirinden ayrı pek çok yer kazılmış. Tam karşıda üç gözü kalmış birde su kemeri kalıntısı mevcut.

filyos filyos filyos evleri

Sahilde ise önce ateş tuğla fabrikası görülmekte. Sanırım artık kapalı. Ürkütücü bir havası var ve epeyce de büyük. Ama bakımsızlıktan dökülmekte. Daha da ileri de ise adeta terkedilmiş gibi bir görünüme sahip olan ve kamuya ait bir tatil köyünü andıran binalardan oluşan neredeyse bir külliye var. Camlar kırık, rüzgarla kimi açık kapılar tasasızca sağa sola çarpıyor mütemadiyen. İnanın o tren yoluyla gelecek turistler bu mükemmel koylarda üzdükten sonra bu binalarda kalabilse. Nerede… Ah ne kadarda az insan bilmekte bu güzellikleri.

Kaleden inme vakti geliyor. Kaleden inebilmek için kuzeybatı tarafından bir keçi yolunu kullanmak gerekmekte. Kimi yerlerde dik ve zorlu da olsa heyecanlı bir iniş yolu burası.

Deniz seviyesine inipte ardımızda kalan kaleye bakınca aslında epeyce zorlu bir iniş sürecini arkamızda bıraktığımızı farkettik. Kalenin bu açıdan manzarası daha güzel.Öte yandan deniz ve göğün birleştiği yerde de ışık pek çok renge kucak açmış.

Kazı alanına girmek için güvenlik görevlisine görünmek gerekli. Güvenlik size buraları gezdiriyor ama neden fotoğraf çekiyorsunuz vb sorular sorup kimlik bilgilerinizi alıp bir deftere kaydediyor. İyi mi kötü mü çözemedim ama buraların boş bırakılmaması da önemli elbette.

Kazı alanında genelde monolitler bulunmuş. Görevli arkadaştan buraya Türk ‘ten çok Yunanlı turist geldiğini de öğrendik. O kadar yer dolaştık, o kadar şey duyduk ki artık şaşmıyoruz. İnternette hamam gibi bir yerin içinde, toprak altında kalan sütunların fotoğrafları görülebiliyor. Buraya bizde gittik ama benim gövdemin geçebileceği bir aralık yok. Belki Uğur geçebilirdi ama çamur nedeniyle üstelemedik.

Görevli arkadaştan ayrıldıktan sonra su kemerinin olduğu ikinci kısma geçtik. Su kemeri epeyce sağlam bir malzeme ile yapılmış ama kala kala üç gözü kalmış bugünlere. Etrafında ise ilk gezdiğimiz alandaki kalıntılardan daha kaliteli bir hamam kalıntısı görülmekte. Burada birde yeni dönem bir kilise kalıntısı var. Olduğumuzdan yerden görebildik ama oraya gidecek yolu bir türlü bulamadığımız için tekrar sahile inip tren garına doğru yürümeye başladık.

Güzel, sakin bir sahil var. Ama geçen günkü fırtınanında etkisiyle epeyce kirlenmiş. Garibim Karadeniz ‘in işi zor.Almanya ‘nın, Avusturya ‘nın hatta Tuna kıyısındaki tüm sanayinin pisliğini, yükünü sırtlıyor. İnsanlığa çevrecilik konusunda ahkam kesen bu germen köpekler gerçekte ne kadarda iki yüzlü.

Filyos ‘ta şöyle bir hoşluk var. Antik kentin küçük bir modeli sahilde sergilenmekte. Böylelikle nereleri görebileceğinizi de (yada bizim için söylemek gerekirse neleri kaçırdığımızı) önceden anlayabiliyorsunuz.

Kasabanın içerisinde epeyce turladık. Geçmişe ait pek bir yapı kalmamış. İnzivaya çekilmek, şehirden kaçmak için ideal  yerler. Trenle Karabük ‘e gidip geceleyeceğiz.Planımız bu.

Tren geleceği sırada tüm istasyon kalabalıklaştı. Genelde genç bir nüfus var. Trende yerlerimize oturduğumuzda ne kadar yorulduğumuzun farkına vardık. Akşam karanlığında, hiç ışık görmeksizin epeyce yol aldık. Tahminen dünya güzeli Yenice ormanlarından da geçtik.

Karabük ‘e geldik.Saat dokuz olmasına rağmen sokaklarda neredeyse in cip top oynuyor. Hemen bir otel bulduk ama her katta tek bir banyo ve tuvalet olunca apar topar çıkarak Safranbolu ‘ya geçmeye karar verdik. Her yarım saatte bir Safranbolu ‘ya minibüsler gitmekte. Adam başı 1,25 YTL ve yol yirmi dakika kadar sürmekte.

Karabükten Safranbolu ‘ya geçmemiz gerekebilir diye trendeyken bazı otel ve pansiyonları aramıştık. Genelde pansiyonlar Kıranköy tarafındaydı ve ben Kıranköy ‘ün tam anlamıyla nerede olduğundan emin değildim. Bir pansiyonla anlaştık ama derli toplu bir yer buluruz diye kesin söz vermedik.

İner inmez Kastamonu ‘ya nereden ve kaç paraya gidilebildiğini soruşturduk. İnsanlar oldukça yardımsever, kalacak yer konusunda da yardımcı olmaya çalıştılarsa da olmadı. Meşhur japon ve safranbolu evlerinin yanyana olduğu yerden neredeyse bağlar mevkiine dek yürüdük. Kömür kokusu burada da hakim. İnsan sayısı oldukça da az. Bulduğumuz otel kişi başı 100 YTL deyince epey bir bozulduk. Hatta bir ara için sokakta mı kalacağız diye düşünmedikte değil. Sonuçta pansiyonu aradık,yerimizi söyledik. Pansiyondan epeyce uzağa savrulmuşuz. Geldiğimiz yoldan geri dönmeye başladık. Yolda kaliteli bir mekan var. Midtown adlı bu yer çift katlı tost yapmakta ve yanında patateste vermekte. Fiyatta hesaplı.

Sonuçta pansiyona vardık. Apartman dairesindeki bir oda  içine tuvalet ve duş başlığı konulmuş. 30 YTL. Fena değildi. Yıkanmak için soyunduğumda biz kapaklarımdan yukarısının masmavi olduğunu gösdüm. Farkında olmaksızın epeyce terlemişim ki kotun rengi üzerime çıkmış. Yıkanırken masmavi su aktı bacaklarımdan…

Gün 3

Sabah kalktık. Normalde yumurta yemem ama pansiyon sahibi Erdoğan Abi öyle bir yumurta yapmışki anlatamam bile. Çantalarımızı ona emanet edip Safranbolu seferiize doğru yelken açtık.

Önce Kastamonu gidişini halletmemiz gerekliydi. Saat beş gibi bir seferde belki yer vardı ve bu son seferdi.Bu belki için yer ayırttık ve yakın olan Bağlar bölgesini gezmeye başladık.

safranbolu   safranbolu  safranbolu

İlkin bize oldukça yakın olan ve günümüzde Ulu Cami olarak anılan eski Aya Stefanos kilisesine gittik.(Buranın hikayesini başka bir gezi notunda anlatmıştım )  Cami kapalıydı. Ama camiye dek giden yolda güzel konaklar ve rumlardan kaldığı aşikar kagir binalar karşımıza çıkmakta. Özellikle cami yakınlarındaki bölgede rum varlığı (kalıntıları desek daha iyi olacak sanırım) daha belirgin. Bunlardan biri olan papaz evi günümüzde öğretmen evi olarak hizmet vermekte. Oldukça temiz,nezih ve hairka bir Safranbolu manzarasına sahip bu mekanda gecelemek ise sadece 20 YTL.

Buradan tekrar geldiğimiz yolu dönerek Safranbolu ‘nun tarihi merkezine gitmeye koyulduk. Hastanenin olduğu taraftan geniş bir yay çizerek yolumuzda ilerledik.

Safranbolu ‘da bu yaz sonunda değişik bir uygulamaya gidilmiş. Geçtiğimiz zamanlarda İncekaya sukemeri olsun, Bulak mağarası olsun hep ayrı ayrı gidilen yerlerdi. Şimdi ise Bağlar,İncekaya sukemeri,Bulakmağarası ve Yörük köyü paket olarak gezilir bir hale getirilmiş. Bence de iyi olmuş. Yine golf arabaları ile yapılan turlar ise devam etmekte. Bunu da eklemeli.

safranbolu - cinci han  safranbolu - cinci han  safranbolu

Biz değişiklik olsun diyerek önce Cinci Hamamı ‘na girdik. İçeri de bir otantiklikten, orjinallikten bahsetmek mümkün değil.

Sonrasındaysa Cinci Hanı ‘na yöneldik. Gezmek 2 YTL. (Öğrenciye yarım tarife) Kervansaray iki katlı. Üstteki kattaki odaların kapılarında çeşitli isimler yazılı levhalar var. Anlamadım. Ayrıca  üst kattan ulaşılan küçük birde kule mevcut. Buradan da Safranbolu ‘yu değişik bir açıdan görebilme imkanına sahipsiniz.

Şadırvanlı avlunun üzeri beyaz branda parçaları ile kapatılmaya çalışılmış. Daha iyi birşey kullanılabilirdi. Bilemiyorum. Girişe göre sağ tarafta günümüzde yemek salonu olarak kullanılan kısım bir zamanlar kervanların develerini, atlarını bıraktıkları bölümmüş. Restorasyon sırasında bulunan halkalar günümüzde sergilenmekte. Zaten duvarlardaki restorasyon öncesi fotoğrafları gördüğünüzde yapılan işin büyüklüğü ve sonuçları insanda saygı uyandırmakta.

Buradan kendimizi kaleye doğru ilerlerken bulduk. Safranboluya son bir yıl içerisindeki üçüncü gelişim olduğundan epeyce de şehri öğrendiğimi iddia edebilirim.Çeşitli konakları geçip pek çok insanla konuşa dertleşe yürüyoruz.

Safranbolu kalesini de önceden anlatmıştım. Bizans döneminde topu topu on altı aile varmış burada. Tabii toplamda kaç asker olduğu belli değil. Ama önemli bir kale olduğuna göre sayı kalabalık olmalı.

Kalede yer alan hükümet konağı günümüzde müze olarak kullanılmakta ve giriş ücretli. Girişte galoş giyip katları dolaşıyorsunuz. İlk katta soldaki oda da yöreyi anlatan filmlerin gösterildiği bir sinema odası oluşturulmuş. Ağ taraftaki oda da ise çeşitli resimler görülebilir.

Üst katta ise mükemmel manzarası ile kaymakam odası ve yöresel nesnelerin, alet ve edevatın sergilendiği odalar görülebilir.

En alt katta ise yöresel zanaatların sergilendiği kısımlar var.Yemeniciler, demirciler,ilk eczahaneden kalanlar… Akla ne gelirse. Yazdan kalma bir gün ve ortalık ana baba günü adeta. Yurdum insanı müzede olduğundan bi haber o koltuk benim, bu koltuk senin demeden ipleri , sınırları aşıp fotoğraf çektirmekle meşgul.

safranbolu - hükümet konağı  safranbolu - saat kulesi

Neyse giriş sırasında size verilen bileti atmamanız gerekli. Bu biletle hükümet konağının ardında kalan saat kulesinin içini gezebiliyorsunuz. İlk defa bir saat kulesinin içine girdik. Bir merdivenden döne döne yukarı çıkıp küçük bir alanda saat kulesi hakkında bilgi aldık.

Kule için bir çalışan tahsis edilmediği için kuleye daha doğrusu kulenin ve saatin bakımına ve temizliğine yaşlıca bir adam yıllardır yüklenmekte. Saat bir kolun çevrilip zembereklern sıkılması ve zembereklerin zamanla boşalması esasına bağlı olarak çalışmakta. Kolun bir kez çevrilmesi bir haftalık çalışma süresine yetecek enerjiyi biriktirmekte.

Buradan çıktıktan sonra kale yakınlarındaki bir konağa gezmek için girmeye çalıştık. Ama para istenilince çıktık. Şaka maka sağa sola ödediğimiz küçük meblağlar üst üste konulunca tur bütçemiz küçük sarsıntılar geçirmeye başlamadı değil.

Tekrar çarşıya indik. Burada önce Köprülü Camiini gezdik. Geçen yaz restorasyondaydı. Kazdağlı Camii kapalıydı. Hatta aklımız o kadar durmuş olmalı ki İmren Lokumcusuna girip birşeyler atıştırmayı bile akıl edemedik. Öte yandan yolumuz üzerindeki İzzet Paşa Camii restorasyona alındığı için kapalıydı ve gezemedik.

Onun yerine çarşıya yöneldik. Abdülhamit tuğralı olduğunu sandığım çeşmeye uğradıktan sonra yakınlarda yer alan ve Tayfun Talipoğlu ‘nun bilimum gezilerinde topladığı yada kendisine hediye edilen eşyaları sergilediği konağı gezdik. (Kıydım paraya J )

Sonrasında bir turist kafilesinin peşine takıldık. Rehber dehşetini birde İngilizce yaşadıktan sonra onları geride bırakıp Hıdırlık tepesine çıktık.

Bilen bilir, Hıdırlık tepesinin manzarası güzeldir. Uzaklarda Ulu Cami ve Safranbolu Kalesi yer alır. Arada kalan vadi o güzelim Safranbolu evleri ile doludur. Buraya geldiğinizde aldığınız bilet ile birde içecek alma imkanınız olur. Yöresel Bağlar gazozunun yanısıra portakallısı da üretilmiş ama üretilmese daha iyi olurmuş.

Daha yapacak bir şey bulamadık. Mağaraya gitmek epeyce zaman alacak ve belki de beş minibüsünü de kaçıracağımız için şansımızı zorlamadık. Hemen firmayı arayıp üçteki minibüse yer ayırttık ve hemen Hıdırlık ‘tan inip bir taksiye atlayarak önce pansiyondan eşyalarımızı aldık ardından minibüslerin kalktığı yazıhaneye ulaştık. Bu arada da turizm bürosundan temin ettiğimiz Safranbolu haritasını da unutmuşum.

Kastamonu ‘ya gidecek araçlara binmek için önce Karabük ‘e gittik. Buradan 13 YTL ‘ye Kastamonu ‘na yaklaşık iki buçuk saatte gidiyorsunuz. Burada gezginlere bir iki tüyo vermekte fayda var. İlki bu yolculuk sırasında Araç isimli bir kasabada mola verilmekte ve yolcu alınmakta. Burada bir kale mevcut.Ayrıca otogarın hemen yanında 1900 ‘lü yılların devlet binası tarzında olan ve günümüzde kullanılmayan bir yapı var.Ama en önemlisi Kastamonu ‘ya vardığınızda başka bir yere gitmeyecekseniz mutlaka çarşıda yada meydanda inmelisiniz. Kastamonunun otogarı büyük ama merkezden epeyce de uzak. (Bize söyleyen olmadı oradan biliyoruz )

Gardan otobüsle merkeze ulaşınca hemen bir otel bulup eşyalarımızı bıraktık. Yemek olayını ziyadesiyle hallettikten sonra önce Nasrullah Köprüsü ‘nü resimledik. Ardından meydana gidip hükümet konağı,Şerife Hatun Anıtı ve Kastamınu Kalesinin fotoğraflarını çektik.

Hava soğuktu ama yine de işimizden epeyce zevk aldık.

Kastamonu - saat kulesi

Bu arada yemekte Kastamonu ‘nun etli ekmeğini yedik. Devasa birşey ve çok ucuz.İki buçuk karış eninde ve iki karışa yakın bir boyda içi çiğböre kıymasını andırır bir yiyecek. Evliya Çelebi tarzı anlatıma girmeyeceğim ama ben bile zorlukla yedim . Sadece bunu dememin yeterli olacağını sanıyorum.

Ayrıca iki tane yöresel ayranı da tatmayı ihmal etmedim. Tatları taban tabana zıt lezzetler.

Ekim 20, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Batı Karadeniz – Bölüm 2

Gün 4

 

Kastamonu evleri  Kastamonu evleri  Kastamonu evleri

Sabah kalkınca otelin ne kadarda merkezi olduğunu iyice kavrama imkanı bulduk. Hükümet Konağı tam karşımızda. Ama sabah hafif bir pus iyi görüntü almamızı engelleyecek bir yapıda.

Önce arkeoloji müzesine uğradık. Yapı Mimar Kemaleddin eseri ama tam anlamıyla inşaatı bitirilememiş. 1917 yılında inşaat başlamış, savaşın sonu ve kaynak yetersizliği nedeni ile bitirilememiş.1921’de bir dönem İstiklal mahkemelerince kulanılmış.

Girişte Mustafa Kemal ‘in Kastamonu ‘ya uğradığı zaman kullandığı eşyalar, o günlere ait fotoğraflar sergilenmekte. Soldaki odada ise bir kaç lahit var. Bunların ikisinde birinde halen saç bulunan iki iskelet görülebilmekte. Duvar dibinde ise birkaç mezar steli sıralanmış.

Üst katta ise çeşitli dönemlere ait eserler görülebilir. Buranın en ilginç parçası penisini kavrayıp duran kaide. Onun karşısında ise zarif bir büst bulunmakta.

Müzenin bahçesini de dolaştıktan sonra müzenin arkasında kalan ve Kastamonu konaklarının pek çok örneğine ev sahipliği yapan Saylav Sokak ‘a giriyoruz. Çok sayıda güzel konak sıralı. Bunların aralarında da çürük dişler, ayrık otları gibi beliren modern binalarda yok değil. Onarılan yada onarılacak olan yapıların üzerlerine tarihi değer olduklarını gösterir levhalar yerleştirilmiş.

Bu konaklardan sokağın başında yer alan ve günümüzde otel olarakta kullanılan Sinan Bey Konağını izin alarak gezdik. Bana Safranboludakilere oranla daha naif göründü nedendir bilinmez.

Etnografya Müzesi olarakta kullanılan Liva Paşa konağını ise gezmedik.

Sokaklarda gezmek, o konağı göreyim deyip kaybolmak. Köşe başındaki akmaz olmuş çeşmelere hüzünle bakıp sayısız türbenin kenarından sessizce dualar mırıldanarak geçmek. Kastamonu gezisi bu aslında. Bursadan sonra en büyük kentlerden biri geldi bize. Bayramın ikinci günü sabahın kör saatleri. Yollar tenha. Tektük dükkan açmaya çıkan kişiler, bayramlık almaya giden gençler. Yolda sağda kime aittir bilinmez ıssız bir hamam. Sağlam görünüşüne karşın yalnız. Kapısının üzerindeki kufi yazıyı okuyamadığımız için sanki bize biraz içerlemiş gibi.

Yol bizi başladığımız yere otelin arkasındaki alana getiriyor. Burada Cem Sultan ‘ın şehzadeliği sırasında yaptırdığı bedesten var. Şansımıza açık. İçine giriyoruz. İki katlı ,orta boylu bir mekan.1469 yılından kalma.

Buradan çıkınca günümüzde otel olarak kullanılan , iyi bir restorasyondan geçirilmiş Kurşunlu Han mevcut. Ortada şadırvan, çift katlı bir yapı. Cinci Hanı gibi kulesi yok. 1441 yılında Candaroğlu İsmail bey tarafından yaptırılmış.

Hemen önünde bir zamanlar toprak altında kalan ve geçtiğimiz yıllarda yeniden günyüzüne çıkarılan Frenkşah Hamamı.1262 yapımı. İçine giremedik.  Karşısında Nasrullah Camii ve şadırvanı görülmekte. 1506 yılında Kadı Nasrullah tarafından yaptırılan cami tipik ulu cami yapısında. Çok sayıda küçük kubbe kalın kolonların üzerinden kemerlerle taşınmakta. İçinde kalem işi çalışılmış. Çini yok yada biz farketmedik.Ama güzel, renkli camlar zevk okşamakta.

Caminin karşısında , Kurşunlu Han ‘ın yanında Aşirefendi Hanı. Berikinden epeyce küçük ama yinede şirin bir yapı. Bilimum tuhafiyeci vb dükkanına ev sahipliği yapar olmuş.Bu da 1748 yılında Reis-ül küttap Hacı Mustafa Efendi tarafından yaptırılmış.

İlerlerseniz Yılanlı Camii ve içerisindeki Abdülfettah-ı Veli Türbesi karşılıyor sizi. Yapı uzaktan manastır görünümlü.İçine giremedik. Genelde camiler saat on ikiden sonra açılmaktaysa da bu camiyi açık yakalayamadık.Cami aslında günümüzde belli belirsiz görülen bir külliyenin parçası ve 1271 yapımı.

Burada duran taksi durağındaki şoförlerle bayramlaştık. Kaleye taksi ile çıkıp enerjimizi koruyalım diye düşünüyoruz. Bu sırada da ev kaya mezarlarına uğradık. Sabah ilk gezdiğimiz yerlerinde epeyce uzağında kalmakta. Taksi ile gitmekle akıllıca hareket etmişiz.

MÖ 7. yy ‘da Paflagonyalılarca yapıldığı sanılmakta.  Kaya mezarlarının içi epeyce pis. İçen serseriler çöplerini de orada bırakmayı tercih etmiş. Kimi kapı girişlerinde arapça birşeyler yazılı.Belki de bir dönem mescit olarakta kullanıldı. Bunu zemine kazınmış bir namazgahda desteklemekte.

Buradan kaleye geçtik. Bu gezi 10 YTL ‘ye mal oldu bize. Parada değilimde meydanda Aşirefendi Hanı ‘nın önünde tanışıp konuştuğumuz ingiliz çift ile tekrar karşılaşmak sürpriz oldu. Dünyanın küçüklüğü üzerine bir iki saçma sapan espri yapıp kaleye doğru uzanan yolu arşınlamaya başladık. Bu tip yerlerde görmeye alıştığımız gibi el işleri, hatıra eşyaları vb satan ağırlıklı kadın esnaf yer almakta.

Kale restore edilmiş. Özellikle kale kapısına uzanan yolun taşlarının düzenlenmiş olması akılcıl bir davranış. Öte yandan kalenin sahip olduğu konum nedeni ile tüm şehri görebiliyorsunuz. Pekte kolay kuşatılıp düşürülebilecek bir kale değil. 12. yy ‘da Komnenoslar tarafından inşa edilmiş. Zaten Kastamonu isminin etimolojisindeki olası ihtimallerin başında Komnenosların kalesi anlamına gelen kastrokomnenos gelmekte. Kale içinde pekte sağlam bir şey kalmadıysa da yapılan Candaroğularına ait.

Buradan çıkışa göre saat dokuz yönünde ilerleyerek (ki yön duygumu kaybetmiştim) Pir Şaban-ı Veli türbesine gidebiliyorsunuz. Bu kişi şehrin en büyük evliyalarından biri. Türbe,cami,şadırvan ve müze olarakta kullanılan iki konaktan müteşekkil külliyesi biz gittiğimizde ziyaretçi ile dolup taşmaktaydı.

Cami kısmında mihrap ve minberde işçilik güzel. Döneminin yöresl örnekleri gibi kubbesiz, düz, ahşap bir tavana sahip. Özellikle vaiz kürsüsü oldukça güzel.

Civarda çok sayıda türbe var. Hatta Kesikbaş Evliya Türbesi ‘ne gidelim dedik ama epeyce bir bayır çıkmamıza rağmen bulamayıp geri döndük.

Buradan itibaren yolumuza kaleden baktığımızda belirlediğimiz rotayı izleyerek gidiyoruz. İlk durak Kırkdirekli Camii de denilen Atabey Camii. Çobanoğlu Hüsamettin Bey tarafından kale düşürüldükten sonra şehrin bazilikası olan bu yapı camiye çevrilmiş. Fetih camii olduğu için Cuma namazlarına imam kılıçla çıkmakta imiş. Biz gittiğimizde yine bir restorasyon furyası içinde bulduk kendimizi ve içeri giremedik.

Can sıkan şey ise caminin doğu kısmında yer alan türbenin içler acısı hali. Türbe epeyce harap olmuş. Sandukaların baş kısmı parçalanmış. Türbenin içi kırık mezartaşı parçaları ile dolu. Uğur bu konuda epeyce dellendi. Zaten döndüğümüzde bu konuda da internette bir yazı yayınladı.

Şartlar kendi sonuçlarını yaratmakta. Kalenin yokuşundan çocuklar kendi yaptıkları kızaklarla kayıyor kimi zamanda yokuş yukarı inildeyerek çıkmaya çalışan araçlarında altında kalıyorlar. Allahtan birşey yok. Oyun sürüyor. Sürsünde…

Yola devam. Şimdiki durak Yakup Ağa Külliyesi. Tahminen eski bir Bizans tapınağının üzerine kurulu. Bahçesinde bu günlerden kalan bir sütun var. 1547 yılı yapımı külliyenin camisinin kapısında kündekari tekniği kulanılmış. Zaten epeyce bir parçada dökülmüş gitmiş. Cami kısmında tek bir kubbe var. Caminin içerisinde en azından bize göre bir farklılık yok. Caminin arkasında kıble yönünde birde hazire mevcut.

Küliiyede caminin yanısıra imaret,medrese,sıbyan mektebi ve misafirhane gibi bölümler var. Temiz ve bakımlı bir yer. Uğranması gereken bir mekan.

Buradan haritalarda Osmanlı sarayı denilen yapıyı bulmak için yola devam ettik. Saray denilen yapı aslında bir nevi son dönem belediye binası.Zaten günümüzde otel olarak kullanılmakta. Bununda içini izin alarak gezdik. Hoş,sade bir yapı.

Karşısında güzel bir hamam var.Sanırım Araba Pazarı Hamamı.Ama yanılıyorda olabilirim. Öyleyse 1500 ‘lü yıllardan kalmalı. Bursadaki hamamları görünüş olarak andırmakta.

Az biraz ötede Yanık Han. 1616 ‘lı yıllardan kalma.

Buradan pazarı ve el işi göz nuru eşyaların satıldığı çarşıyı gerimizde bırakıp Penbe Han ‘a varıyoruz. Burası da yeni restore edilmiş ve gerçekten kurtarılarak topluma kazandırılmış yerlerden.

Tekrar Nasrullah Caminin yanındayız. Yılanlı camiye girmeye çalışıp gene giremiyoruz. Buna karşın Nasrullah Camii ‘nin ardında kalan Münire Medresesi ‘ne uğradık. 1746 yılında Aşir Efendi Hanı ‘nı yaptıran zat tarafından yaptırılmış. Günümüzde daha çok kafeterya, turistik ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlarca kullanılmakta.

Kuzeye doğru çarşı içinden ilerlerseniz hiç ummayacağınız şekilde kimisi iki kimisi üç katlı art neuveu tarzı binalara bile rastlıyorsunuz. Biz durup bu binaları çeşitli açılardan çekmeye çalışırken insanlarda durup bunlar neyi, neden çekiyorlar diye bakıyorlar. Ama işin güzel yanı ne işinize karışan nede ukalalık edip can sıkan kişiler var.

Daha da kuzeye gidiyoruz. Önce Topçuoğlu Camiine uğradık. 1727 yılından önceki bir tarihte bu isimde bir hayırsever tarafındaninşa edildiği yazılsa da kaynaklarda etrafta konuştuğumuz ahali caminin çok eski olduğunu, yapıyı osmanlı ordusunda topçuluk yapan bir zatın yaptırdığını inşa ettirdiğini, inşaatta rumların çalıştığını anlattı. Bununla beraber caminin içerisinde birşey yok. Dışında ise güdük minare denilen bir stilde yapılmış bir minare var.

Dahada ileride ara sokaklarda Karanlık Mescidi adında tarihi bir ibadethane var ama kapalı. Tekrar geldiğiniz yola çıkarsanız Toprakçılar Konağı’nı görebiliyorsunuz. Burası da güzel bir konak. Zaten yolu üzerinde daha pek çok güzel konak var.

İsmail Bey Küliiyesi de yine restorasyon çalışmaları nedeni ile kapalıydı. 1454 yapımı külliye de sarı taştan tek minareli bir cami,medrese,imaret,şadırvan yolun karşısında bir hamam görünmekte. Ayrıca aynı dönemden kalan Deve Hanı da külliyenin içinde kaldığından giremedik.

Buradan ilk sağdan girdiğinizde ana caddeye çıkabiliyorsunuz. İsmail Bey Camiinin üzerinde olduğu kaya kütlesinin üzerinde bir iki kaya mezarı daha görülebilmekte. Şehinşah Kaya Mezarı olarak adlandırılan bu kaya mezarları 2. yy Roma dönemine tarihlendirilmekte.

Buradan caddeye ulaştık. Kastamonu ‘nun tarihi yapısını binalarını geride bırakıp modern bir alışveriş merkezine girdik. Burada fotoğraf çektirtmiyorlar.

Sinop yollarındayız. 20 YTL ‘ye üç saati aşkın bir sürede Taşköprü üzerinden Sinop ‘a gidiliyor. Taşköprü ‘ye gelmeden haritalarımıza göre kaya mezarları olması gerekli. Geçen seferde olduğu gibi bu kezde göremedim. Taşköprü taraflarında ise Pompeopolis taraflarına giden bir ok var. Bir gün uğrarız diyoruz.

Birde yol üzerinde Erfelek denilen bir yerleşim geçiliyor. Buradaki kaya oluşumları biraz Kapadokya ‘yı hatırlatmakta. Aşağı yukarı benzer oluşumlar mevcut.Tabii artık bu aşamada tanıtım, reklam gibi unsurların etkisi (yada etkisizliği) önemini hissettiriyor.

Geçen sefer geçtiğimiz o virajlı dağ yolundan gün battıktan sonra geçtik. Bu kez hareket halinde, loş ışıkta hilal şeklindeki ayı çekmekle uğraştığımız için pek  dikkat edemedik virajlara.

sinop - diyojen anıtı  sinop    

Artık Sinoptayız. Bizi hemen Diyojen heykeli karşılıyor. Heykel pembe ışık ile aydınlatılmış.

İlginç bir şehir. Üçlü, dörtlü kız grupları rahatlıkla dolaşmakta. İndiğimiz yerden dümdüz ilerlediğimizde önce surları geçiyor,ardından tarihi hapishaneyi geride bırakıp Adliye Sarayının olduğu meydana ulaşabiliyorsunuz. Bizde buraya bakan bir otelde yer bulduk. Pekte güzel bir yer değil ama insanın kafasını sokabileceği bir yer sonuçta.

Eşyaları odada bırakarak sahile indik. Modern bir şehir. Genç nüfus çok fazla.Bunun nedenide şehirde fen edebiyat fakültesinin bulunması. Sahilde biraz dolandıktan sonra Beşiktaş ‘ın maçını seyretmek için bir calı müzik yapılan bir bara girdik. Bar popülasyonunun çoğunluğu dişi. Bu arada Beşiktaş dört tane yiyince birşey görecek göz kalmıyor insanda.

Maç bitince sahilde tekrar turladık. Balıkçılar sahile gelmiş ağlarını boşaltmakta. Ağlarda takılı palamutlar dikkat çekmekte.

Gün 5

Sabah 8 gibi uyandık. Dün geceden su toplamış ayak parmaklarım hala iyileşmemiş durumda. Ama idare edeceğimi umarak yollara düşüyorum gene. (Zaten başka seçenekte yok) Planımıza göre Sinoptaki belli başlı noktaları gezip İnebolu ‘ya geçmek; orada belki bir iki saat gezindikten sonra Bartın yada Amasra ‘ya geçmek vardı. Meğer ne büyük bir hayalmiş bu……

Önce çantalarımızı otele emanet bırakıp otelin hemen karşısında yer alan abideye uğradık. Sinop baskını sırasında şehit edilen askerlerimize ait kemikler anıtın altındaki bir odacığa yerleştirilmiş. Rusların, Batum limanından dönerken fırtınaya yakalanıp Sinop limanına sığınan oniki gemilik filotillayı yok etmesi sonucu 2,700 şehit ve on bir gemiye mal olmuş.

Denize düşen askerlerimizin üzerine Rusların yağlı ve neftli bezler atarak öldürdüklerini okuyunca Ruslara olan nefretim bir kat daha arttı.

Sinop Müzesi ikinci durak. Sinop Şehitleri anıtının yanında, adliye sarayının ardında yer almakta

.sinop müzesi sinop müzesi sinop müzesi sinop müzesi

İki katlı müzenin üst katı idari bölümleri içermekte. Müzede çeşitli kazı ve rastlantılar sonucu bulunan çeşitli parçalar sergilenmekte. Özellikle iki aslan tarafından parçalanan geyik heykeli dikkat çekici. Ayrıca çok sayıda büst ve değişik mezar ştelide görülebilir. Öyleki iki mezar ştelindeki işlemeler son dönem Osmanlı mezar taşlarındaki desenleri andırmakta.

Ayrıca salonun sağında, üzerindeki kabartmaları hayli belirsizleşmiş olsa da iki adet yelkenlinin işlendiği bir lahitte mutlaka görülmeli.

Müzenin en harika yeri ise fotoğraf çekilmesine müsaade edilmeyen ikona galerisi. Sadece bu galeriyi görmek için bile onca yol çekilir.

Sinopta oniki kilise olduğu söylenmekte. Bunlar zamanla tahrip olmuş. Bunlardan toplanan bu ikonalar 18 ve 19. yy ‘a tarihlendirilmekte. Genel olarak boyutları 50*80 cm civarında suntamsı tahtanın üzerine pastel renkler kullanılarak dini temalar resmedilmiş.

İsa ‘nın yüzü buradada değişik. Vaftizci Yahya ise iki-üç yerde kanatlı olarak temsil edilmiş.Bir anlam veremedik , zaten bununla ilgili açıklayıcı birşeyde bulamadık.

Müzenin orta salonunda Sinopta bulunan bir yer mozayiği sergilenmekte. Ayrıca duvarlarda da çeşitli mozaik plakalar asılı.

Müzenin bahçesinde de devasa küpler, Osmanlı ve Selçuklu döneminden kalma mezar taşları ve taş sandukalar görülebilmekte.Ayrıca müze binasının dış duvarlarında da mozaik plakalar asılı olarak sergileniyor.

Fakat bahçedeki en önemli nesne Serapis Mabedi ‘nden kalanlar.

Müzeden çıkınca bir karar vermek zorunda kaldık. Ya Balatlar Kilisesine gidecektik yada pas geçecektik. Müze görevlisinin tarifi gözümüzü korkutunca sahile yöneldik. Tam bu sırada bitirim bir arkadaş “ madem fotoğraf çekiyorsunuz yukarıda tarihi bir kilise var , ona da gidin “ dedi. Afalladık. Yerin yakın olduğunu söyleyerek yolu da tarif etti.

sinop  - balatlar kilisesi  sinop  - balatlar kilisesi

Merakımıza yenik düşerek kiliseye gittik. Burası Bizans dönemine ait bir kilise. Büyükçe bir alana yayılmış bir yapılar topluluğu aslında. Duvarlarda az sayıda fresk kalmış. İnsan boyunda olan yerlerdeki freskler grafitici zulmüne uğramış.

Kilise harabesinden merkeze doğru dönerken bakımsızlıktan epeyce hırpalanmış eski ahşap binalara ve çeşmelere rastladık.

Sahili adımlayıp tarihi surların etrafından geçip yolumuza devam ederken balıkçıların ağlarını temizledikleri alanda tek bir sütuna rast geldik. “Rast gele” diyerek balıkçıların yanına rampa ettik. Sanırım amcamın bahsettiği limandaki antik kalıntılardan kala kala bir bu kalmış.

Sahilden hapishaneye gidiyoruz. Gidiyoruz da yine bize yolda ahşap evler, boy boy çeşmeler ve hamamlar eşlik etmekte.

Hapishane merkeze uzak değil. Aslında Sinop oldukça küçük bir şehir olduğu için herhangi bir yerden başka bir yere gidiş pek zor olmamakta.

Yaklaşık bir yılı çok az bir zaman geçtikten sonra tekrar Sinop hapishanesine dönmüş bulunuyorum.Bu kez kendi başımıza gezmenin avantajı ile hemen hemen her yere girdik. Çekilen diziden sadece baş gardiyanı oynayan aktörü idari binanın balkonunda görebildik.

Birde hapishanede çekim yapılan koğuşların içine eşyalar konmuş. Kapılar sürgüsüz ve kilitsizdi.Ama kapalı olduğundan açmayı ve içeri girmeyi uygun bulmadım. Ama kapının üzerindeki o küçük, sürgülü delikten içeri baktığınızda sanki hala mahkumlar varmışcasına eşyaları görmek epey etkileyici. Ne diyelim Allah düşürmesin.

Hapishanede olmlu değişikliklerde var. Örneğin hücrelerde artık fotoselli lambalar kulanılmakta.Ayrıca bu kez mahkumların zanaat öğrendikleri kısım ile çocukların tutulduğu binaya uğradık. Bu son binaya üşendiğim için ben girmedim ama Uğur epeyce turladı.

Hapishaneden sonra Alaaddin Camiine girmek istediysekte restorasyon yapıldığı için içeri girebilmemiz mümkün olamadı. Yapının tüm dış duvarları elden geçirilmiş. Göze biraz batıyorsada napalım hayırlı olsun.

Sinop ‘un bir başka önemli yapısı da Aalaaddin Camii ‘nin ardında kalan Pervane Medresesi. Burası günümüzde turistik bir mekan olmuş. Sinoptaki turizm bürosu da burada ama tatil nedeni ile kapalıydı. Medresenin girişe göre saat bir yönünde Gazi Çelebi ve kızına ait iki de mezar var.

Bundan sonrası artık bir nevi dönüş aşaması. Turumuzun İstanbul ‘a en uzak noktası Sinop. Dünyanın başkentinden tam yediyüz km uzaktayız. Ama bundan sonrasının bu denli zorlu ve masraflı olacağını hiç aklımızın ucundan bile geçirmemiştik.

Sinoptan İnebolu ‘ya sadece günde bir kez oda sabah on gibi sefer var. Onun dışında sahilden Ayancık yada Türkeli ‘ne gidebiliyorsunuz. Her saat başı Ayancık ‘a yeni otogardan gidilmekte. Burası şehrin epeyce dışarısında olduğundan minibüslerle ulaşılabilmekte. Buradan kırk,kırk beş dakika süren bir yolculuk ile Ayancık ‘a varabiliyorsunuz.

Güneşli bir havada,yeşil ağaçların arasında uzanan bir yolu hızla katediyorsunuz. Şoför koltuğunun hemen yanında kah şoförle konuşup kah yöre hakkında bilgi alarak gayet neşeli bir şekilde yol aldık. Yolda gördüğümüz güzel bir manzarayı çekecekken şoförümüz “kenarı çekeyim ” dedi. Vaktimizde dar olduğu için durmadık. Şoförümüz harika bir insan. Hele bizim Ayancıktan aktarma yapabilmemiz için koşuşturmacası görülmeye değerdi. Yola devam edebileceğimiz en olası firmanın yazıhanesine en yakın noktada bizi indirdi. Şansımıza hep iyi yürekli, yiğit insanlara denk geliyoruz. Allah bunların karşılarına kendilerinden bile daha iyilerini çıkartsın.

Ayancıktan sonra ancak Türkeli ‘ne sefer var. İnebolu dendiğinde sanki uzak diyarlardaki bir yerleşimmiş gibi bir tepki ile karşılaşılıyor.

Karnımız aç, hayalkırıklığımız ise tarif edilemez. Uğur , Kastamonu ‘ya oradan da Bartın ‘a gidelim diyor ama ben sahilden gitmeyi gurur meselesi yaptım. Hiç bir tur firmasının gitmediği ,gidenini de duymadığım bir rotadan sapmamam gerektiğini bir ses içimden tekrarlıyor. Aracımızın kalkış saatine dek Ayancık ‘ı dolaşıyoruz. Ayaklarım yaralı olduğu için tam bir işkence oldu bu. Ama bu yaptığımız kısa gezintide bir iki güzel binayı resimledik. İnsanlar çevredeki diğer evlerinde yerlerini bizlere tarif ediyorlar ama ne yazıkki vaktimiz yok gitmeye.

İlginç bir yer. İki yerel gazetede yanyana dükkanlarda durmakta. Bu arada çarşıdaki eczanede de neşeli anlar yaşadık. İnsan ömrünü uzatan anlardan.

Bununla beraber burada meşhur bir kilise var. Sinoptan gelirken yolun sağındaki kereste fabrikasının üzerindeki ormanlık alanda sağlam bir durumda olduğunun bilgisini aldık.

Türkeli minibüsü dolu. Türkeli ‘ne dek giden yolda inenin binenin haddi hesabı yok. Gerektiğinde –ki hep gerekiyor zaten- tabureler devreye giriyor hemen. Bir saatlik yolculuk sırasında Akgöl ‘e ve birde İnaltı mağarasına giden yolu gösteren okları gördük.

Bunun dışında yolculuk gayet eğlenceli gitti. Çok rahat ve atak bir tip olmamın sonucunda yolculuk izafi olarak kısaldı. Minibüsün arkasından her lafa girip herkese laf yetiştirirken zaman su gibi aktı gitti. Ama insanlarda bundan memnun olmalı ki kadını, erkeği,genci herkesle bol bol sohbet ettik.

Türkeli ufak bir yer. Otogarda, bu saatten sonra İnebolu ‘ya gitmenin mümkün olmadığını öğrendik. Sonra yazıhanedeki adam bana bir telefon numarası verip aramamı söyledi. Yapmam gereken numarayı aramak ve Türkeli otogarında iki kişi olduğunu söylemekten ibaret. Yaptım elbette.Şunu söyliyeyim eskiden bindiğim otobüs yada minibüs küçük yerleşimlere girdiğinde delirir, söylenirdim. Artık hoş görmeye başladım.

 Yirmi dakika geçmeden bir minibüs geldi ve bizi aldı. Bu ülkeyi seviyorum. Neyin ne zaman olacağı konusu her zaman açık, sadece hayal gücünüz ile sınırlı. Her zaman birşeyler olabiliyor.Her zaman için umut var.

Neyse, minibüs bizi önce Çatalzeytin isimli bir kasabaya geitdi. 16:30 ‘a dek yaklaşık kırk beş dakika kadar buradayız.

Çatalzeytin güzel bir sahil kasabası. Arada derede yamaç üzerinde bir iki ahşap ev görülebilir. Ayrıca şansımıza kasabanın pazarına dek gelip gezdik. Daha ne olsun.

Yine Kastamonu ‘ya dönelim mi ikilemi başladı. Benim kararım belli ama Uğur Kastamonu ‘ya oradan da Zonguldak ‘a geçelim diyor. Yazıhanede Zonguldak ‘a itmek isteyen başka birinden bu saatte Kastamonu ‘ndan Zonguldak yada Bartın ‘a sefer olmadığını öğrendik. Son sözüm “işte macera ” oldu.

İnebolu ‘ya doğru yola çıktık nihayet. Yine şoförün yanındayız.

Yol üzerinde önce Abana ‘ya uğradık. Burasıda güzel bir kasaba ve yine güzel ahşap evler var. Buradan Bozkurt denilen başka bir beldeye gitmemiz gerekti. Burası Avrupa Birliğinden çeşitli ödüler kazanmış,ağırlıklı olarak Kırım Türklerinden oluşmuş düzenli bir yerleşim.

İlk günün son durağı sadece bir iki saat uğrarız diye düşündüğümüz İnebolu oldu. Günün bu saatinde ne kadar sorup soruşturduysakta ötesi yok artık.

Bir otel bulduk. Adam başı 20 YTL. Sıcak su var,banyo iptidai.

Kurtuluş Savaşının en büyük ve en önemli lojistik merkezi olan İnebolu ‘yu akşam itibariyle gezmeye koyulduk. Kasabanın belediye binasını ve yanındaki Hamamcı Salih Reis ‘in  heykelini görüntüledik. İstanbuldan yapılan silah sevkiyatında İnebolu halkını örgütlediği gibi bizzat yaşına başına bakmaksızın  bombaları,mühimmatı taşımış.

Çarşının içerisinde içleri boş duran yada esnaf tarafından kullanılan pek çok rum binası var. Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan tüm bu nakliyatta rumların tepkisi ne olmuştu araştırılmaya değer bir konu.

Çarşıda biraz daha dolandık. Üç adet çeşitli büyüklüklerde eski cami var.

Gece gezisi sırasında İnebolu Postası gazetesinin yetkilisi ile karşılaştık. Ayaküstü, kısa ama oldukça sıcak bir sohbet yaptık.

Fakat ara sokaklarda fotoğraf çekerken, bizler gibi insanlar yüzünden yörenin sit alanı olduğu ve bu nedenle inşaat sektörünün durduğu şeklinde bir tepki veren bir adam tarafından engellenmeye çalışıldık. Bense bizlerin aslında bir fırsat olduğumuzu, bu evlerin restorasyonu ile inşaat sektörünün canlanacağını söyleyerek adamı savdım. Matrak bir andı.

Bu arada İnebolu yiyecek açısından tam bir cennet. İki karışık pide, bir kola ve birde ayran sadece 11,50. Daha ne olsun.

Gün 6

İnebolu ‘dan önce Cide ‘ye gidiliyor. Hareket saati 9:30 . Bizse sekiz gibi otelden çıkıp İnebolu yollarına düştük. Tarihi İnebolu evlerini görüntüleyeilmek için tepelere yöneldik.

Çok sayıda ahşap bina var. Kasaba bu konuda çok şanslı. Kasabanın üstlerinde yarım bir çember çizip ilerlerken İnebolu limanını da görebilme imkanıız oldu. Bu liman bir türlü bitirilememesiyle ünlü. Üç padişah ve tüm cumhuriyet hükümetleri bir türlü bitirememiş bu limanı. Bitirmek RTE ‘ye nasip olmuş. Bu ne kısmet…

İnebolu öyle böyle küçük, çabuk gezilir bir yer değil. Herşeyiyle gördüm diyebilmek için en az üç saat gezmek gerekir. Biz üzerinde manastır kalıntıları olan Geliş tepesinin eteğine dek gittik ama zamanımıızn kısıtlı olması nedeniyle çıkamadık.

Geldi sıra Cide ‘ye gitmeye.Yine bir minibüsün içinde ama bu kez en arkasındayız. Araç tepeleme dolu. Tepeleme diyorum çünkü aracın üzerinde halılar,denkler, akıllara ziyan  ne düşünürseniz (hatta benim çantamı bile oraya koymuşlar)yer almakta. Kalkışa dek yağmur başlayınca birde bunların üzerine branda serip halatlarla bağladılar.

İnebolu Cide arası yaklaşık doksan km. kadar. Adam başı 15 YTL ücret. Başlangıçta pahalı geldiysede yolun yapısı ve yolculuğun süresi göz önüne alınınca parayı helal ediyorsunuz. Yolculuk dört saate yakın sürüyor. Bu kadar mesafe nasıl bu sürede gidiliyor anlatacağım.

Yol türlü türlü ağacın oluşturduğu sık ormanların arasında keskin virajların bir aşağı bir yukarı süre geldiği bir zemin burada. Virajların keskinliği, yolun bozukluğu, bir yanınızda gördüğünüz derin uçurumlar aracın yavaş gitmesinin başlıca nedenleri arasında. Aaraçtaki kadınlar ve çocuklar kusmakta.Şoför ise robotlaşmış bir ifade ile arkasına siyah naylon torbaları uzatmakta. Yapacak birşey yok. İstifrağ seslerive kesif kusmuk kokusu bizi de çarpmakta. Pencereyi açtıysakta pek fayda etmedi. Koku burnumuzun dibinden süzülerek çıkmakta dışarı.

Yaklaşık seksen dakika sonra Doğanyurt isimli fakir, garibanın garibanı bir yerde yolcu indirildi ve bahaneyle de bir süre mola verildi. İyi de oldu. Hem minibüsün içi havalandı hemde biz taze hava ile ciğerlerimizi doldurduk. O kadar çok sağa sola dönmüşüz ki ayakta dururken bile epeyce başım dönüyordu.

Yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Çocuklar uyuyakalmış. Kadınlar ise iyice güçsüz düşmüş olacaklar ki kusacak halde bile değiller. Yolda virajı alamadığı için uçmuş ve sık meşe ağaçlarının arasında ters dönmüş bir otomobili gördük. Yapacak birşey yok. Ağaçlar düşüşü yavaşlatmış olmalı ki adamlar birşey olmaksızın araçlarından çıkabilmişler.

Ormanın ve denizin, yeşilin ve mavinin kah harika kah korkunç kontrastı eşliğinde Cide ‘ye vardık.

Cide küçük bir yerleşim. Ama özellikle İstanbulda çok sayıda Cidelinin olması ve onların memleketleriyle olan bağlarını koparmaması pek çok yerel otobüs firmasının varlığının nedeni.

İstanbul ‘a giden bir otobüse yerleştirildik. Bindik demiyorum çünkü minibüs şoförleri bizlere yardımcı oluyor hep. 13 ‘te araç harekete geçecek. Kurucaşile ‘ye dek koltukta sonrasında ise Amasra sapağına dek otobüste bir yerde bir şekilde gideceğiz.

Cidede vaktimiz olmadığı için gezemedik. İç taraflarda Ilgarini mağarası var. Ancak yazın gidilebilecek bir yer burası. Başka zamana.

Yolculuğun hemen başında meşhur Gideros ‘tan geçiyoruz. C şeklinde gayet korunaklı, etrafı ağaçlarla çevrili bir koy burası. Tamam güzel bir yer ama gerek Egede gerekse Akdenizde bu tip çok koy var.

Bu yolda bir önceki kadar olmasa da virajlı. Manzara ise hep aynı. Bir tarafta deniz bir tarafta ise rengarenk ağaçları ile orman.

Kurucaşile ‘de koltuklarımızdan kalktık. Ben muavin koltuğuna oturdum uğur ise en önde koltukların arasındaki boşluğa oturdu. Görüş açısı muhteşem ama kimi virajları dönerken korkmadım desem yalan olur. (iki dönüşte öldüm öldüm dirildim) Yörenin şoförleri pek bir yaman, pek bir mahir. Şansımıza bu şoförde çok konuşkan çıktı ama ben adamın dikkatini dağıtmaktan korktuğum için pek konuşmadım bu kez.

Yollar hep virajlı. İnanın 200 m. bile düz gitmek mümkün değil. Sıklaşan ormanlık alanlarda yeşilin yetmişyedi tonu birbirleriyle yarış edercesine kimi zaman aralarına sarı,kırmızı yapraklı ağaçlarıda barındırıp size bir renk armonisi sunuyorlar. Çamlar yağan son yağmurların etkisiyle yeni sürgünler çıkartmış. Öteki ağaçlar ise parıl parıl parlamakta. Zahmeti kadar keyfide çok fazla bu yolların. Allah bu yolun kaptanlarından kuvvet,sabır ve dikkati esirgemesin diye dua ediyoruz.

Avara adında, Cide ‘den kalkan tüm otobüslerin yirmi dakikayı aşkın bir süre durakladığı bir yerleşim var. Buraya ne kadar yerleşilir, burada nasıl yaşanır tartışılır. Avara denen bu yerin sucukları meşhur. Doğal ortamda beslenen sığırlardan yapılan bu sucuklara başka yörelerde yapılan sucuklara nazaran daha fazla baharat konmakta olduğunu öğrendik.

Amasra ‘ya doğru giderken geçen sene yapılmakta olan yolun tamamlandığını görüyoruz. Otobüs adeta şahlanıyor artık. Yolda bir erkek birde kadın turistin bisikletleriyle yolda gitmekte olduğunu gördük. Şoför, yollarda çok sayıda böyle gezen turiste rastladığını anlatıyor. Zaten bir biz Türkler bu ülkeyi gezmemeye inat ediyoruz.

Amasra sapağında şoförle vedalaşarak indik. Burada da köylü kadınlar tezgah açmış yerel ürünleri satmanın derdindeler. Bu noktadan minibüslerle Amasra ‘ya gitmek  mümkün ama biz beklemek yerine 6-7 km. lik yürümeyi tercih ediyoruz. (Akılsız başın cezasını ayaklar çeker diye oşuna denmemiş zaten) İlk minibüs ne zaman geçecek bilmiyoruz ve satıcı kadınlara sorduğumuzda da tatminkar bir yanıt alamadık.

Bununla beraber ister inat deyin isterseniz bilinçsizlik zerrece ayaklarımızda yorgunluk hissetmedik. Amasra ‘ya iki km kala yolun kenarında bir otel var. Gürcüoluk Mağarası ‘nın mülkiyeti de otele ait. Bunu ancak Amasra merkezinde gezerken öğrendiğimiz için mağaraya gidemedik.

Bu bitmez yol üzerinde ilerlerken yolun sağındaki polis ve jandarma lojmanlarına doğru sapıp yolun sonuna dek giderseniz bedesten ‘e ulaşırsınız. Merkezden de ulaşması çok kolay. Tahminen Amasra ‘nın bazilikasının parçalarından biri. 2. yy. ‘dan kaldığı tahmin edilmekte. Osmanlı zamanında da bedesten olrak kullanılmış. Kalın, kırmızı tuğladan duvarlar hala ayakta. Aslında bu bölge Amasra ‘nın tarihi merkezi. Müzede sergilenen buluntuların önemli bir kısmı bedestenin yakınındaki küçük sanayi sitesinin inşaatı sırasında ortaya çıkarılmış.

Yolda yumruğum büyüklüğünde, altı bacaklı, parlak mor bir böcek gördük. Pek haz ettiğimi söyleyemeyeceğim J

Amasra içerisinde şimdiye dek rastladığımız en kaliteli otele rastladık. Yine merkezdeyiz. Sıcak su, duşa kabin vb. Sadece görünümü bile kaliteli. Denizin kenarındayız. Kişi başı 35 YTL.

Biz bedestene otele uğradıktan sonra gittik. Oteiln yakınlarında da köylü kadınlar yerel ürünleri satıyorlar. Alan memnun satan memnun. Birşey almasakta sadece onlarla konuşmamız, ürünlerini tatmammızdan bile hoşnut görünüyorlar. Ne güzel.

Gençlerin, yaşlı çiftlerin, turistlerin neşe ile dolaştığı Amasra sokaklarına bizde kendimizi bıraktık. Akşam hafiften çökmeye başlamışken dalgakırana yöneldik. Fransızca 1 Mai 1911 yazan taşı arıyoruz. Yok. Dalgakırana iki tarafından da baktık. Ayaklarımız yorgunluktan ve (bu kısım sadece bende vardı) yaralardan dolayı ağrımaktaydı. Ama merak insanı ayakta tutuyor. Günü yazıyı bulamadıysakta dalgakıranda batırdık.

Sonrasında yolumuzu kaleye çevirdik. Gün henüz batmış olmasına rağmen kale çoktan boşalmış. Tek tük insanlarla karşılaıyor. Millet çarşıda ve balık lokantalarında şu an. Şapeli, Fatih Camii’ni geçip Atatürk panosundan Amasra’ yı seyrettik. Altındaki zindan denilen yerler kapatılmış. Zaten günün bu saatinde yanımızda fener bile yokken girecek halimiz ve cesaretimiz yok.

Buradan Kemere Köprüsü ‘ne doğru ilerlerken bir yerde yarasaların bir çember çizerek uçtuklarını gördüm. Çemberin ortasına girdim. Yarasaların kulaklarımdan vınlayarak geçişinden huzursuz olup çömeldim onlarda aynı şekilde alçaktan uçmaya koyuldular. Bende dolgu flaşla görüntü almaya çalıştım. İlk patlamalarda çemberinde çapı genişledi. Ama makinanın kendini şarj ediş sürecinde tekrar yakından uçmaya başladılar. Bunu defalarca tekrarladık. İlginç bir deneyimdi.

Kemere Köprüsünde biraz oyalandık. Ardından köprüyü geçip sola sapıp terasa yerleştirilmiş banklardan Amasra ‘yı ve denizi izledik. Güzel bir yer Amasra. Ama benim gönlüm İnebolu ‘da kalmış.

Gün 7

Bartın ‘a her saatin buçuğunda araç var. Biz erken kalkıp kahvaltıyı bitirip kasabanın sessizliği ve ölgünlüğü içinde turlamaya çalıştık. Otel müzeye çok yakın ama müze dokuzda açılmakta. Biz 8:30 ‘ da kapıdaydık. Müze içinde bir kafa gördüm önce. Dış kapının anahtarı kapının arkasında olduğundan çevirip içeri girdim.

Adam gece bekçisi imiş. Olması gerekenden bile daha nazik bir tavırla bizi sepetledi. Uğurla ben ise kasap önünde bekleşen kediler gibi müze kapısı önünde beklemeye koyulduk. Tahminen Amasradaki müze kurulduğundan beri böyle bir olay ile karşılaşmamıştır.

Dokuza on kala gibi müzeye alındık ve bahçeyi gezmeye başladık. Dokuzdan sonra ise zaten tek katlı olan müzeyi turlamaya başladık. Dokuz buçukta dolmuşa binmiş Bartın ‘a doğru gidiyorduk.

Bartından sadece şöyle bir geçmiştik.Ama güzel konakları olduğunu farketmiştim. Ama çok daha iyisi ile karşılaştık.

Bartın ‘a iner inmez Zonguldak ‘a geçişi araştırmaya başladık. Her saat başı araç var. Biz 1 ‘deki otobüsü gözümüze kestirdik. Tam üç saatimiz var.

Uzun ana bir cadde var. Bakımsız,zamana karşı direnişinin son günlerinde olan güzel yapılar var. Biz önce Halil Bey Camii ‘ne girdik.1872 yapımı camii kubbesiz,ahşap tavanlı. Oldukça dar merdivenlerle minareye çıkılıyor. Minareden tüm Bartın ‘ı görmek mümkün.

Yola devam ettiğinizda sağdan ilk yola girdiğinizde yolu sonuna dek güzel konakları görebiliyorsunuz. Hatta burada yolun kenarında üç-dört konak tıpkı Pangaltı ‘daki gibi pastel renklere boyanmış. Diğer konaklar ise çoğu bakımsız ama oldukça büyükler. Gözünüzde canlanması için Büyükadadaki binaları gözünüzün önüne getirin.

Caddeye dönüp aşağıya doğru ilerlediğinizde sağda pembeye boyanış belediye binası çilekli baton bir pasta gibi gözünüze ilişecek. Zarif bir Osmanlı yada ilk dönem cumhuriyet yapısı. Burada da bir iki küçük ve eski cami var ama kapalılar. İlerleyişiniz sırasında solda bir şadırvan görüyorsunuz. Zarif bir yapı. İnce sütunlar içi işlemeli bir kubeyi taşıyarak üstünü örtmekte. Çaprazında da Şadırvan Camii var.

Cami tek kubbeli. Kubbeyi incecik sütunlar taşıdığı için harim kısmı oldukça geniş bir görünüme karışmış.Ama caminin renki camları şimdiye dek gördüğümün en iyisi. Huzurlu bir mekan.

Şehrin eski belediye başkanlarından birisi kendi konağını etnografya müzesi olarak kullanılması için şehre bağışlamış. Burada kasabada kullanılan eski eşyalar, geçmişten gelen fotoğraflar, eski gazetelerden başlıklar vb var. Bahçesinde de çeşitli evlerden getirilen sütun başlıkalrı vb var.

Bartın ‘ın ara sokaklarına girip eskiden konakların olduğu ama yerini günümüzde apartmanlaa bırakmış yerleri geçiyoruz.

Orta Camii kapalı olduğundan giremedik. Fakat Halil Bey Camii ‘nin minaresinden gördüğümüz kadarıyla sıradışı bir kubbesi ve bir minaresi var. Günümüzde halk kütüphanesi olarak kullanılan eski kiliseye de vaktimizin olmaması nedeniyle uğrayamadık.

Zorda olsa Zonguldak minibüsüne yetiştik. Rahat bir yolculuktan sonra Zonguldak ‘a vardık ve vakit kaybetmeksizin Ereğli minibüsüne yerleştik.

Ereğli de var birşey. Onca zaman yazdan kalma bir havada gezerken Ereğli ‘ye yaklaşırken hava bozdu. Sıkı bir fırtına ağaçları eğip bükmeye başladı. Ereğli ‘ye yine kapalı bir havada girdik.

Önce müze olarak kullanılan Halil Paşa Konağına gittik. Saat dördü geçmekte ve elektrikler yok. Bu durumda Cehennemağzı Mağaraları ‘na gitmemize de gerek kalmadı. Üç mağarayı yarım saatte aydınlatma olmadan geçmemiz hem zor olacak hemde hepsinden önemlisi gezimizin ruhuna aykırı kalacaktı. Bizde müze bahçesini turlamaya başladık.

Bahçede en önemli yapıt sanatçı Krispos ‘a ait olan mezar anıtı. Mezarın üzerinde yazanları çevirmişler. Sağlam bir yazıt içerik olarak. Bahçenin öteki tarafında ise mezar ştelleri yada kapakları görülebilir. Üst üste yerleştirilmiş iki Türk karesinin içinde haç olan ilginç bir örnek ile karşılaştık.

Bahçede dolanırken şansımıza elektriklerde geldi. Bizde bundan istifade ederek müze binasını da dolaşmaya başladık. En üst kat etnografik eserleri içermekte. Giriş katında ise sikkeler görülebilir. Ayrıca soldaki ilk odada Filyostaki Tion antik kentinden bulunan parçalar da sergilenmekte.

İçeride iki üç tane ilginç sütun başlığı da var. Sütun başlıklarının köşeleri akantus yaprağı şeklinde değilde aslan ,yılan ya da atbaşı şeklinde uzanmakta.

Müzeden sonra sahile doğru gittik. Yol kenarında yine kapalı olan turizm bürosunun yanında yerel ürünler satan küçük bir kulübe var. Ereğli çileğin ve çeliğin memleketi olarak kendini lanse etmekte. Uğur çilek bense kara erik reçeli aldım. Çantaya oldukça zor sığdırdım.

Fırtına kuvvetli. Karadeniz ‘in geniş genlikli dev dalgaları hafif hafif atıştırmaya başlayan yağmurla beraber sahili dövmeye başlamış. Halbuki Sinoptan yola çıktığımızdan beri deniz nede sakindi.

Sahilde Kurtuluş Savaşındaki tek deniz savaşını yapan ve kazanan gazi gemi Alemdar ‘ın bir benzeri müze gemi olarak sergilenmekte. Böyle bir gemi ile Karadenize açılmak , düşman savaş gemilerinin karşısına çıkmak ve yenmek nasıl bir cesaret işi. Mangal gibi yüreğe sahip olmak böyle birşey olmalı.

Sahildeki güzel kafeteryalardan birinde karnımızı doyurduk. Dönüş otobüsü yedide ve dışarıda sıkı sağanak başladı. İsteksizce dışarı çıkıp otogara ilerledik. Otogar ana baba günü. Bizim otobüs ancak geldi.

Son söz…..

Pek denenmemiş bu rotayı denemek ve başarabilmek gayet harika oldu. Firmaların tur rotalarında olmayan yada kısmen olan bu yörelerde saklı güzelliklerin bizde çok azına ulaşabildiğimizin farkındayız. En azından sonraki denemelerimizde nereleri görmeli bu konuda net bir fikrimiz artık oluştu.

Ereğli de Cehennemağzı Mağaralarını gezemedik. Ama Ereğli ‘nin aslında çok yakın bir yer olduğunu öğrenmiş olduk. Bir cumartesi,bir pazar gidip gezmemiz pekala mümkün.

Zonguldak mağaralarıyla bir cennet. Sadece Gökgöl bile tekrar gezilebilir. Zaten 450 metre ilerlemiştik sonrasını görmüş oluruz.

Zonguldak ‘tan Karabük’e dek gündüz gözü ile o tren yolculuğu yapılmalı. Arboratoryum ilan edilmiş Yenice ormanları, o sonsuz kumsallar… Akıldan çıkmıyor ki hiç.

Safranbolu bir daha ki gelişimde karlar içinde olmalı. Öyle bir zamana denk getirmeli. Zaten üstte belirttiğim tren yolculuğu da bir baharda birde kışın yapılmalı ki sözcükler yetersiz kalsın anlatmaya.

Safranboludaki  Bulak Mağarası ‘da başka bir gezinin konusu oldu. Yine Safranbolu ‘ya yolumuz düşecek gibi.

Kastamonu bilinmeyen bir cennet. Gez gez bitmez bir şehir. Kasaba Camii ‘ne yine gidemedik. Kuşatılıpta düşürülemeyen bir şehir gibi adeta. Taşköprü ve Pompeopolis ‘i de unutmadım tabii.

Sinop sadece müzesindeki ikona galerisinin tekrar görülmesi için bile gidilecek bir şehir. Ama bu kez Erfelek yolundaki oluşumları ,Boyabattaki bazalt kayaçları da görmeyi istiyorum.

O hiç bitmezmiş gibi görünen dönüş yolundaki Ayancık, Abana ve birkaç yerleşimi de daha etraflıca gezebilmek isterdim.

Gelelim İnebolu ‘ya. Gönlüm ve aklım orada kaldı. Nazarım mı deydi bilemem ama bizden sonra kasabayı sel basmış. Kader yiğit İnebolu ‘ya yolumu düşürür umarım.

İnebolu ‘dan Cide ‘ye uzanan o yolu bir daha denemek isterim. Ömrümden götürecekleri var ama deneyim olarak yaşanmalı tekrar. İnsanı öldürmeyen şey güçlendirmez mi zaten J

Cide ve Ilgarini özel bir gezinin içeriği.

Amasra zaten komşu kapısı gibi oldu bizim için tıpkı Safranbolu gibi. Denizine de gireceğim ,dalgakıranındaki yazını da bulacağım.

Bartın da tahminlerimin ötesinde bir yerdi. Turlar hızla gelip geçiyor ama sadece çarşısı bile gezilse insanın kültürüne çarpan etkisi yapar.

Hepsinden önemlisi bunca güzel şeyinde önüne geçen en güzel şey karşımıza çıkan insanlar oldu. Zerrece yabancılık çekmedik. Pek sorun yaşamadık. Her yerde dostça karşılandık. Sonuçta en azından -bu noktada kendi adıma konuşmalıyım – çok eğlendim. İnanıyorum ki gerek minibüslerde gerekse diğer yerlerde bizimle beraber konuşanlarda oldukça eğlendi. Ama insanların, ta İstanbullardan kalkıpta yörelerine kadar gelmiş olmamızdan bile ne denli memnun olduğunu hissettik. Misafirleriydik. Belki de daha yakın gördüler ki oldukça içten her konuda konuştuk. Bu insanlar belki – ne belkisi kesin – çok varlıklı değiller. Ama inanın gönül zenginliğinde de rakipleri yok. Hatıralarımızın arasına karışan anların hiç birisini dünyanın hiç bir serveti satın alamaz. O denli değerli benim için. El değmemiş, ahlakını kaybetmemiş Anadolu halkı. Türk olduğum ,bu kültürün bir parçası olduğum için Allah ‘a ne kadar şükretsem az.

Daha önce dediğim gibi hep mert,yardımsever,dost canlısı insanlarla karşılaştık. Dilerim bu insanlarında karşısına Tanrım daha da iyi insanları çıkartsın.

Ekim 20, 2008 Posted by | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Karadeniz Turu Bölüm 5

Çubuk Gölü  Göynük  Göynük  Göynük  Sünnet Gölü  Sünnet GölüYıldırım Bayezıd Camii - Mudurnu  Mudurnu  Abant   

Abant

 

Gün 8

 

Sabah kahvaltısının ardından, erkenden yakındaki Çubuk Gölüne gittik. Oldukça ufak bir gölet. Boyut verme konusundaki yeteneksizliğim nedeniyle fazla yorum yapamıyorum. Burada da su bayağı çekilmiş. Üstüne üstlük etraftaki meyve bahçelerini sulamak için pompalarla su çekilmekte.

 

Bir kademe kurumuş, tozlaşmakta olan toprak, berisinde derin çatlaklar olan yoğun ama ağırlığınızı verip bastırdığınızda gömüldüğünüz kısım gelmekte. Kıyıda binlerce küçük kurbağa var. Kıyıya bir taş attığınızda cümlesi bir anda suya doğru sıçrayarak kaçışmaya çalışıyor.

 

Burasıda şahsına münhasır bir ekosistem. Kıyıda toprak yol üzerinde ezilip yamyassı olmuş, kurumuş bir tatlı su yengeci vardı. Gölde balık var mı bilemiyorum. Ama bu kadar çok kurbağanın olması balık yok yada kurbağa nüfusunu denetleyemeyecek kadar az olmalı.

 

Kuraklık ve bilinçsizlik bu minik hazinelerin farkında olunmaksızın yok olmasına sebep olmakta.

 

Kıyısında birkaç tanede yer değirmeni var. Bunlar bir dizinin çekiminde kullanılmak için yapılmış ardından ise yıkılmamış. İyi de olmuş.

 

Göynük bir Osmanlı kasabası. Ama tam anlamıyla (kanımca) örnek alınacak bir yer burası. Biliyorsunuz Avrupa gezilerinde yabancıların tarihi evlerini nasılda koruduklarını, yeni inşa edilmiş bir binanın bütünlüğe uygun, sırıtmayan ,genel yapıyı koruyan bir şekilde olmasını gıpta ile izlediğimi. İşte buna benzer bir yapıyı Göynükte gördüm. Kasabanın Mudurnu çıkışında dört katlı bir apartman yapmışlar ama kasabanın genel görünümüne tam anlamıyla adapte etmişler. Öyle ki çok dikkatli bakmadıkça yeni bir yapı olduğunu anlayamıyorsunuz. Alkışlanacak, madalya takılacak bir anlayış.

 

Kasabanın en meşhur anıtlarından birisi Zafer kulesi. Sakarya Savaşı kazanıldıktan sonra sonra kasabanın kaymakamı bunu anıtlaştırmak istemiş ve tepeye kuleyi inşa ettirmiş. Kule, saat kulesi olarakta bir süre kullanıldıysa da tüm saatlerin kaderi çalınmak olmuş. Hırsızlar çalmaktan bıkmamış ama sonunda kasabalılar saat takmaktan usanmış. Ardından birde yangın felaketi geçiren kule aslına uygun bir şekilde restore edilmiş. Üç katlı kule gezilebilmekte.

 

Kasaba Osmanlının manevi başkenti olarakta anılmakta. Fatihin hocası Akşemsettin ömrünün son günlerini kasabada geçirmiş. Moloz taştan, dolgu yöntemiyle yapılmış türbesi hemen Gazi Süleyman Paşa Camiinin yanı başında. Süleyman Paşa ve akıncıları Osmanlı tarihinin en az anlatılan ama en çok bilinmesi gereken şahsiyetleri. Bir avuç atlının kahramanca çabalarıyla kilometrelerce arazi fethedilmiş. Fethedilen yerler hızla imar edilmiş. Tekfurlar halkı vergiler yada vergi adı altındaki düzenbazlıklarla soyup soğana çevirirlerken genç beyliğin üyeleri para saçmış her yere.

 

Neyse,cami kare planlı gibi. Kubbesiz. Hemen Mudurnu Çayının yanıbaşında. Kasabada bir evliya türbesi daha var. Bunlar Melamilerin Bayrami kolundanmış.

 

Kasaba içerisinde güzel konaklar,yapılar var. Biraz daha bakım ve özen ile gelebileceği noktayı düşünemiyorum. Kasabada başka tarihi cami ve hamamlarda var.

 

Kasabanın atom denilen kuru fasulyesi meşhur.

 

Bir sonraki durak Sünnet Gölü. Çayın bir heyelan ile önünün kesilip oluşan setin ardında suyun birikmesiyle oluşmuş. Çam ağaçlarının arasında bir cennet köşesi.

 

Burada da epeyce su çekilmiş. Öyleki eskiden iskele olarak kullanılan çıkma,sanki tramplen gibi neredeyse dört- beş metre yukarıda kalmış .Suyun içinde,eğreti bir duba bulunmakta. Yanlış bir yere bassanız ayağınızın içeri girmesi an meselesi.

 

Su derince ya da en azından üç metrelik dubanın sonunda boyu geçiyor. Dubanın altında gölgede bir- iki zararsız su yılanı yüzmekte. Milyonlarca çeşitli boy balık gölü doldurmuş. Kıyıdan itibaren açığa doğru çeşitli boyda yavru balık sürüler halinde turlamakta. Açıklara bakınca arada sırada sıçrayan büyücek balıkları görebiliyorsunuz.  Su da bitki örtüsü olarak kayda değer bir şey yok. Kıyıda birkaç çift kaz avare avare gezip keyiflerince gagalarını suya daldırıp avlanıyorlar. Kurbağa sayısı az.

 

Kıyıda tek bir tesis var. Netten gördüğüm kadarıyla fiyatı hesaplı. Ama taksi tutmadan yada özel araç olmadan nasıl ulaşılır bilemiyorum. Ayrıca gölün etrafını yürüyerek gezebilme imkanınızda var.

 

İnsanın içini dışına çıkaran,dolambaçlı, virajlı yoldan geri dönerek Mudurnu sapağına ulaşılıyor.

 

Mudurnuya giderken yolun sağında Yenice köyüne giden yolu gördük. Bizim ataların konağı bu köydeymiş. Nasıl gidildiğini öğrenip gitmeli bir gün.

 

Mudurnuya vardık. Ailenin anne tarafının başkenti. Bir zamanlar tavukçuluğunda başkenti olan kasabada Mudurnu Tavukçuluk çok hızlı yükseldi, uzun süre tepede parladı. Fakat bu parıltı sinekleri, türlü haşeratı da kendine çekti. Çeşitli katakulli ile firma tepetaklak edildi.CIA başkanlarından biri bile firmanın peşinden koştu. Şu an kim bilir kimin elinde bilmiyorum.

 

Şu an kasaba para getiren bir sanayiye sahip değil. Bu nedenle turizme eğilinmeye başlanmış durumda. Kasabayı gezerken iş duyuruları için yapılan anonsları sıklıkla duyuyorsunuz.

 

Rehberler kasabanın adının bir tekfurun kızının adından geldiğini iddia etsede gerçekte bir tekfurun bizzat kendi adı olan Modrenenin  zamanla bozulmasıyla oluşmuş. Çarşısı ve halkı ( ki ortalama olrak orta yaşın üzerinde çoğu ) Gümülcinedeki çarşıya çok benzemekte. Tipik bir Türk kasabası.

 

Kasabanın en ünlü yapısı Yıldırım Beyazıd Camii. Yirmi metreye varan dönemi için devasa sayılabilicek kubbesi kasabanın zamanında ne denli zengin olduğunun kanıtı. Son cemaat yerindeki üç kubbede güzel kalem işi çalışmalar görülmekte.

 

Caminin yanından geçen yolun sağında, aşağıda halka açık olan ama faqzlaca müşterisi olmayan Yıldırım Bayezıd Hamamı görülüyor. Kendini belli eden, dönemin özelliklerine sahip bir yapı.

 

Kasabanın konakları aslında orijinal halleriyle bakarsanız Beypazarı ve Göynükteki benzerlerinden daha büyük ve ihtişamlı imiş. Bu oldukça belli oluyor. Fakat parasızlık ve dışa yönelik göçler evlerin bakımsız kalmasın ayol açıp çöküşe götürmüş. Zayıfta olsa restorasyon çabaları var ama yeterli değil.

 

Hisarlık tepesinde Bizans döneminden kalma kalenin kalıntıları ve güzel bir kasaba manzarası var. Mudurnu da saat kulesi olan yerlerden.

 

Kasabada nedense çok kalmadık. Ne pazarını (C.tesi günleri Pazar kurulmakta) gezebildik ne de ara sokaklara dalıp konaklara bakabildik. Kanuninin yaptırdığı söylenen çayın yanındaki camiyede gidemedik.

 

Mudurnunun saray helvası denilen  tatlısı meşhur. Ayrıca kızılcıklı tarhanası da nam salmış. Ama kızılcık mevsimi olmadığı için bu tarhanadan temin edemedik.

 

Kasabadan ayrıldıktan az bir zaman sonra Abanta vardık.

 

Abant Türkiye için değişik bir anlama sahip. Oldum olalı Abant her zaman bir merkezdi.Tıpkı Uludağ gibi. Alternatifler türesede ,ışıltısı biraz azalsada yinede belirli bir kuşak, belirli bir mantalite için hep gözde bir mekan olmuştu. Futbol takımları kamplarını Abantta yapardı.Fotoğrafları gazetelerin spor sayfalarında yer alırdı. Siyah beyaz filmlerde genç kız İsviçrede,oğlan Amerikada tahsil yapardı. Ama eğer genç kız dünya ya da Avrupa turu yapmadıysa mutlaka Abanta giderdi.

 

Gölün ağaçlık bir alan içerisinde oldukça zarif bir görünümünün olduğunu belirtmeliyim. Gün içinde uğradığımız göllerin en büyüğü., öyleki sert esen rüzgar gölde dalgalar oluşturmakta. Gölün etrafında sazlıklar ve sağlıklı görünen nilüferler var. Akvaryumum için bir iki kök  almayı düşündüm. Adadaki havuzda pembe açan  nilüferlerin benzerleri bunlar.

 

Gölün etrafında çeşitli lokantalar var ve söylendiği kadar da pahalı değiller. Her ne kadar ağım şahım bir yemek yapamasalarda manzarasına,doğasına değer.

 

Gölün etrafında yaptığımız küçük bir gezintiden sonra otobüsümüze döndük.

 

Sonrası mı? Yaşasın İstanbul J

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Karadeniz Turu Bölüm 4

Samsun  Samsun  Samsun Arkeoloji Müzesi  Samsun Arkeoloji Müzesi  Amasya  Amasya  Amasya Arkeoloji Müzesi  Amasya Arkeoloji Müzesi  Amasya Arkeoloji Müzesi  Amasya - Bayezıd Külliyesi  Amasya -Saat Kulesi  Amasya  Yalıboyu   Hattuşa  Hattuşa  Beypazarı  Beypazarı  Beypazarı  Beypazarı

 

Gün 6

Sabah Fatsadan Samsuna geçtik. Samsunda gezimiz Bandırma vapurunun birebir kopyası olan müze gemi ziyaretiyle başladı. Müze gemi de kaptan köşkünde Atatürk ve arkadaşlarının balmumu kopyaları yerleştirilmiş. Geminin yatakhane olan kısmında ise Atatürke ait çeşitli eşyalar ve fotoğraflar sergilenmekte.

Müze oldukça temiz ve düzenli. Tek sorun güverteden kamaralara inen merdivenlerin oldukça kaymaya müsait olması. Turdaki bayanlardan biri oldukça kötü düştü. Neyse ki bir problem olmadı.

Tur boyunca çektiğim en iyi fotoğraflar burada çekildi. Tüm hafta boyunca sakin olan hava patlayacağının ilk sinyallerini vermeye başladı. Deniz kabardı ve gökyüzü çok koyu bir gri fona büründü. Bizden bir gün sonra beklenen yağış bir felaket olarak şehre inmiş. Selden iki kişinin öldüğü haberini aldık.

Samsunun arkeoloji müzesini de gezebildik. Müze tek katlı,şirin bir yapı. Girişinde mozaik bir alan var. Kapı girişinin sağında kalan kafataslarının ise üzerlerinde başarılı beyin ameliyatları yapılmış olduğunu öğrendik. Ayrıca çeşitli höyük ve Tümülüslerde bulunan eserler,sikkeler de müzede sergilenmekte.

Gün içerisinde uğradığımız ikinci şehir Amasya. Şehrin adının Amazon kraliçesi Amesia’dan geldiği rivayet edilmekte. Amasya içerisinden Yeşilırmak geçen dağlar arasında kalan bir şehir. Bu dağlar Barış Mançonun askerliği sırasında “Dağlar Dağlar” şarkısına ilham vermiştir. Çok sayıda köprü şehrin yakalarını birbirine bağlamakta.

Şehrin en meşhur yapılarından biri üç kısımdan oluşan kalenin aşağısında kalan Pontus krallarına ait kaya mezarları.Burası kızlar sarayı olarakta adlandırılmış.  Şehirdeki yirmi üç kaya mezarının beşi burada. Kaya mezarları dağ yamacına oyulmuş. Fakat bir oda gibi arada bir boşluk bırakarak tekrar oyulmuş. Kafanızı karıştırmadan açıklamaya çalışayım. Mezar odasının etrafını turlayabiliyorsunuz. Bunun amacı dağdan sızan suların mezara direkt girmesini engellemek. Roma ve Bizans döneminde kaya mezarları kilise olarakta kullanılmış.  Kaleye gelince notlarını okuduğum tüm modern gezginler yayan olarak yorucu bir yolculuk yapmak yerine taksi ile gitmeyi önermekte.

Ayrıca Amasyanın nehir boyunda dizili duran konaklarını da unutmamak gerekmekte. Bunların içerisinde en meşhuru günümüzde etnografya müzesi olarak kullanılan Hazeranlar Konağıdır. Yakınında bulunan ( bahçesine girip içine giremediğim) Hatuniye Camiinin adını verdiği mahallede yer almaktadır. Kültür bakanlığının sanal ağ sitesinden alıntı yapacağım.Bu arada Hatuniye camiini de atlamayalım. Her ne kadar sade bir yapıda olsa son cemaat yerinin tuğla işleri göz okşamakta.

Konak amasya merkez hatuniye mahallesinde sur duvarları üzerine 1865 yılında, Amasya mutasarrıfı Ziya Paşanın defterdarı Hasan Talat Efendi tarafından yaptırılmış, Hasan Talat efendinin kız kardeşi Hazeran hanımın uzun yıllar burada yaşamasından dolayı, "hazeranlar" adını almıştır.

 Antik dönem sur duvarları üzerine; bodrum üzeri iki katlı ahşap çatkı arası kerpiç dolgulu olarak yapılmış olan konak haremlik ve selamlık olarak iki bölüm halinde düzenlenmiştir.

Geleneksel Osmanlı konut mimarisinin seçkin örneklerinden olan yapı. Orta sofalı. dört eyvanlı plan tipinde, iç avlulu, dışa kapalı yapı tipidir.

Yalı boyu, Yeşilırmak sahil şeridi üzerinde yen alan, 19. yüzyıl sivil mimarlık örneği yapılar arasında önemli bir yeri olan, hazeranlar konağı 1976 yılında bakanlığımızca kamulaştırılmıştır.

Konağın restorasyon uygulamalarına 1979 yılında başlanılmış ve 1983 yılında restorasyon çalışmaları tamamlanarak 1984 yılında etnografik eserlerin teşhir edildiği müze ev olarak hizmete açılmıştır.

Hazeranlar konağında depremler nedeniyle meydana gelen zemin sorunlarının giderilmesi ve teknolojik müze donanımlarının tesis edilmesi amacıyla yeni restorasyon çalışmalarına, anıtlar ve müzeler genel müdürlüğünce 1998 yılı sonlarında başlanılmış, döner sermaye işletmeleri merkez müdürlüğünün de katkılarıyla uygulamalar, 12 haziran 2001 tarihinde tamamlanarak yeni teşhir düzeni ile hazeranlar konağı "müze ev" olarak yeniden ziyarete açılmıştır.

Kral mezarlarının altından Amasya- Zile tren yolu geçmektedir. Yol dağların açıldığı bir tünele girerken sağda bir mezar daha vardır. Kral Mitriatides Romalı elçileri bu mezarda hapis tutmuş. Fakat burası öyle bir mezarki çıkılması için merdiven vesaire hiç bir şey yok. Tren yolu ise cumhuriyet döneminde orta anadoluda yapılan ilk tren yolu.

Yolunuza devam ettiğinizde bir de saat kulesi ile karşılaşıyorsunuz. Buradaki köprüden karşıya geçtiğinizde karşınıza çıkan yapı “bimarhane”. Bimarhanelerde akıl hastaları müzik ve su sesiyle iyileştirilmeye en azından teskin edilmeye çalışılmaktaydı. Avrupalı ise akıl hastalarını içlerine şeytan girdiği gerekçesiyle yakmakla meşguldü. Bu konudaki en net karşılaştırma Umberto Econun Gülün Adı romanında çocuğun İbni Sinaya ait bir kitapta aşk ile ilgili kısımları okuduğu yerlerde görebiliyorsunuz.

Yapı şu an sanat eğitimi için kullanılıyor sanırım. İçeride kafelerde var. Ama yapının giriş kapısının mukarnaslı işlemeleri için diyecek yok. Ne acıdır ki çok az kişi bilmekte. İyi bir geliri olan üniversite mezunu kaç aile acaba tatil planlarının arasına Amasyayı alıyor ki.

Bimarhaneyi geride bırakıp Beyazıd Külliyesine doğru ilerliyoruz. Külliyenin en önemli kısmı camii tabii ki. Namaz vakti olduğundan içeri giremedik ama taç kapının sağında ve solunda döner sütunlar var. Bunlar bir deprem anında yıkılmayı engelleyen esnemeyi sağladığı gibi yıkılma riski ortaya çıktığında uyarı imkanı da vermekte. Taç kapıda Selçuklu etkileri var.

Ayrıca şadırvanın çatısının içinde çok güzel kalem işi süslemeler var. Daha doğrusu manzara çizilmiş.Oldukça hoş.

Külliyenin bir medresesi ve kütüphanesi de var. Medrese bir dönem arkeoloji müzesi olarakta kullanılmış.

Şehir pek çok Osmanlı sultanının eğitim aldığı bir yerleşim. Günümüzde Osmanlı Oxfordu olarak anılmakta. Ayrıca bu eğitim kuruluşları çok sayıda bilim adamı,şair ve sanatkar da yetiştirmiş.

Bu noktadan sonra uğrayacağımız yapı modern bir bina; arkeoloji müzesi. Bina üç katlı. Fakat gezilebilen kısmı giriş ve üst katı. Alt kat depo. İstanbul Arkeolojiden sonra gördüğüm en kaliteli müze. (Ankara arkeolojiye tekrar gitmemiz gerekecek .) Müze envanterinde yirmi dört bin parça tarihi eşya yer almakta.

Alt kattaki eşyalardan not alabildiklerimi yazmaktayım .Hatalarım için affola. Deniz mi var ki burada amforalar var diyebilirsiniz. Bunlar Bafrada bulunan bir batıktan getirilmiş. Lahitlerden ise bronz olan ve banyo küvetine benzeyen Helenistik dönemden kalma. Toprak lahitler ise Roma dönemi. Katta çeşitli heykeller, mermer yada taş üzerine yazıl kitabeler de görülebilir.

Üst katta en ilgi çeken kısımlardan biri ahşap eserlerin bulunduğu bölüm. Kapılar ve pencere kanatları bulunmakta. Bunların içinde Bizans döneminden kalan,Selçuklu ve Osmanlıya ait eserler yer almakta. Gök medresenin kapısı da burada. Kapılarda çok hoş geometrik süslemeler ve yazılar bulunmakta. Allaha şükür, eserlerin nerelerden getirildikleri ve dönemleri konusunda yeterince bilgi verilmekte.

Ayrıca bu katta çevrede bulunan çeşitli dönemlere ait defineler, çeşitli parçalar, eşyalar bulunmakta. Ayrıca çeşitli silahlar , mühürler ve testi, çömlek tarzı eşyalar var.

Müzenin en meşhur eseri Hitit fırtına tanrısı Teşup heykelciği. Sivri külahlı, kısa etekli ,bronz bir heykel bu. Dünyada sadece Amasya müzesinde bulunmakta.

Aynı kattaki etnografya seksiyonunda ise mutfak eşyaları, kadın ziynet eşyaları, sedef sandıklar, silahlar, seramikler, astronomi aletleri, çeşitli hamam takımları, saatler,yöresel giysiler,el yazması kuran-ı kerimler, biri İşkodra vilayetinin olmak üzere iki de sancak sergilenmektedir.

Bahçesinde ise mezar ştellerini, Osmanlı ve Selçuklu döneminden kalma mezar taşlarını, çeşitli işler için kullanılmış küpleri, mil taşlarını görebiliyorsunuz. Boyut olarak büyük parçalar dışarıda sergilenmekte.  Ayrıca müze bahçesindeki sultan 1. Mesud türbesi içerisinde altı adet ilhanlı dönemine ait mumya teşhir edilmektedir. Bu bölüm müzenin en çok ilgi çeken bölümü.

Mumyalar, anadolu nazırı şehzade cumudar, amasya emiri işbuğa nuyin, izzettin mehmet pervane bey, cariyesi, erkek ve kız çocuklarına aittir. Özellikle çocuk mumyalarının birinin ağzında tek bir dişi çıkmış bir halde sergileniyor olması içimi burktu.  Sonuç olarak kabullensekte kabullenmesekte bu yatanlar atalarımız. Buradan bahseden pek çok kişi mumyalardan “iğrenç” gibi sıfatlarla bahsetmekte. İğrenç olan , bunların sandukalarından çıkarılıp sergilenmesi. Türk mumyaları ve mumyacılığı konusunda bilgisi olmayan , bundan geçtim yüzünü yıkamaktan bi haber, özünden kopmuş soytarıların bu tarz yorumlarını nazar-ı dikkatten sakınmak lazım.

Amasyanın onlarca türbesinden biri de Torumtay türbesi. Türbe içerisinde birkaç tane sanduka var. Ama Torumtayın sandukasının kufi yazıları çok hoş. Karşı duvarda yukarıya çıktığımı sandığım ama gitmeye zamanımın olmadığı bir giriş var.

Yapının bahçesinde bulunduğu Gök medresenin taç kapısı ve çevresinde de mukarnaslı işlemeler var. İçeri giremedik.

Yemek yenecek yer olarak Ali Kaya gösteriliyor.Gerçekten vadiye,şehre hakim bir alan burası. Yemeklerde fena değil ama sırf manzarası yeter.

Amasyadaki serbest zamanın ardından Çoruma gitmek üzere yola çıktık. Yolda bir de trafik kazası atlattık. Meçhul şehit anıtı diye bir yerde olay başımıza geldi. Neyse ki kimsenin burnu kanamadı. Biz zabıt tutulması için polis beklenirken inip anıtın fotoğraflarını çektik. Üzerindeki yazılar hemen hemen silinmiş.Sadece 1931 diye bir tarih var.

Anıtın yanına giderken toprağa gömüldük. Değişik bir toprak. Mezarlıktan çıkan iki sevimli yavru kediden yakamızı zor kurtardık. Bizi takip eden kedilerin yola çıkıp ezilmemesi için kötü davranmak zorunda kaldık.

Akşam karanlığında Çoruma vardık. Şehrin böyle güzel bir şehir olacağını tahmin etmemiştim. Gece çekimi yapmak ve dolanmak amacıyla başta biraz çekinerek otelden çıktım. İki caddenin kesiştiği noktada minareden bozma bir saat kulesi var. Saat kulesinin yakınlarından giderek Ulu Camiiye varabiliyorsunuz.

 Şehir içinde güzel kagir binalar var. Her yerde,ilan tahtalarında Çorum Arkeoloji müzesini anlatan afişler görülüyor. Gece olması nedeniyle yerini bile bulamadım.

Şunu söylemek istiyorum halkı çok efendi,ağırbaşlı insanlar. Saat kulesinin fotolarını çekerken pozlama esnasında insanlar işimin bitmesini sabırla beklediler. Hatta neden beklediklerin i sorduğumda “abi foto çekiyorsun ya ” diye yanıtladılar. Halkı iyi, gece gezmesi bile güvenli bir şehir.

Gün 7

 

Çorumdan sabah yola koyulduk. Hitit başkentini görebilmek için Çorum ilinin merkezinden 45 km kadar gitmeniz gerekiyor. Yol boyu kıraç ovaları aşarak ilerliyorsunuz.

 

Geride bıraktığımız yıllarda konusunu Hititlerden alan,dev bütçeli bir film çekilecekti. Film platosunda şehir surlarının rekonstrüke edilmiş yüz metrelik kısmı da yer alacaktı. Olmadı.

 

Şehirde şu an bir tapınak,bir yapı yok. Sadece aslanlı kapı olarak adlandırılan bir giriş belirgin. Onun dışında sadece kazı alanlarında taşlardan yapılmış duvar-sınırlar görülmekte. Bulunan eserler Ankara Arkeoloji ve Çorum müzelerinin yanı sıra Berlinde. Almanlar bu bölgedeki arkeolojik çalışmaları yürütmekte. Ama görünen o ki yürütme işlemi her anlamıyla yapılıyor.

 

Buradan şehrin yönetimsel bölümüne geçiliyor. Burada yığma bir piramitin içerisinde yer alan bir tünelden geçerek arka kısma ulaşılmakta. Buralardaki irice taşlar Bizans döneminden itibaren pek çok yörede çeşitli amaçlarla kullanılmış. Onun dışında güneş ışıklarının vurup sapsarı bir renge büründürdüğü otlaklar ve gri bulutlar ile çok güzel manzaralar oluşmakta.

 

Son olarak Çatalhöyüğün ibadet edilen mekanına gittik. Karşıdaki dağlar Yozgata ait. Ama tapınak kalıntıları hala Çorumda. İlk giriş kısmında belli belirsiz bir tanrılar silsilesi sizi karşılıyor. Bir aralıktan ilerliyorsunuz ve küçük bir alana çıkıyorsunuz. Burada duvarlarda bazı küçük gözler oluşturulmuş. Bunların içinde kimi kutsal eşyalar ve sunak amaçlı nesnelerin yerleştirildiği tahmin edilmekte.

 

Bunun haricinde açıklık bir alanda hediyelik eşya satılan bir Pazar oluşturulmuş. Burada,yöredeki eserlerin yapıldığı taşlardan imal edilmiş çeşitli nesneler satılmakta. Boğa figürü,oniki tanrının yer aldığı duvar kabartması,kartal heykelciği popüler ürünler. Boyutlar fiyatı direkt etkilemekte. Meblağlar başlangıçta epey yüksek gelsede ( büyük bir heykelin başlangıç bedeli 50 YTL ) yarı yarıya inen indirimler olabilmekte. Büyük bir parçanın yapımı bir günü bulabilmekte ve nesnelerin işlenmesi,şekle sokulması ve zımparalanması işlemlerinin tümü el emeği. Ben herhangi bir şey almadım ama gerçekten güzel ve aklımda kalan parçaları da yad etmeden geçemeyeceğim.

 

Alışverişten hemen sonra yöre halkının el emeği,göz nuru işledikleri halıların sergilendiği ve satıldığı binaya gittik. Yöre halkı kafalarını kullanıp kooperatifleşmişler. Gerçekten güzel halılar var. Kullanılan yün,deve tüyü ve ipek. Bu halıların dokunma süreleri göz önüne alındığında  ucuz sayılabilirler. Büyükçe, ipek bir halı neredeyse iki yılda tamamlanabilmekteymiş. Küçük boy, panço desenli halılar ise 140 YTL. Yörede dokunan halıların desenleri ,Kızılderili kilim ve pançoları üzerlerinde yer alan desenlere şaşırtıcı derecede benzemekte.

 

Herhangi bir şey almaksızın oradan ayrıldık ve Ankara üzerinden Beypazarına ulaşmak için uzun bir yola koyulduk.

 

Yol sıkıcı bir tekdüzelik içinde devam ediyor. Öyleki hayranlıkla izlediğim kurumuş sarı bitkiler bile bir süre sonra insanın ilgisini çekmez olmaya başlıyor. Ankaranın dışlarında kalan beldelerde bir iki gölet gördük. Ama Ankara’nın çevresi çölleşmekte olan bir bozkır.

 

Beypazarı değişik bir kasaba. Eski adı Lagania. Daha sonra şehri ziyarete gelen Bizans imparatoruna atfen Anastasiopolis adını almıştır. Bir zamanlar  Ankara büyücek bir şehirken İstanbul yolunun üzerinde olması, Bolu ve Eskişehir’in kasabalarına yakınlığı sebebiyle büyük bir pazara sahip olmuş. Zenginken zenginliği yaşamış. Tımarlı sipahilik sisteminin merkezlerinden birisi. Bun u Evliya Çelebi’nin notlarında da görüyoruz.  Günümüze gelen yada restore edilen konaklarda bunu fazlasıyla fark ediyorsunuz .İlkin gitgide kıraçlaşan yoldan ilerleyerek kasabaya giriyorsunuz. Kasabanın yeni kısmı rezil, hayal kırıklığı yaratan bir görünüme sahip. Sanki Bostancıdaki oto sanayiden geçiyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Hele bir kule var ki tam anlamıyla komedi.

 

Bununla beraber eski kasabaya, yolunuzun soluna zayıfça akan bir dereyi sağınıza da bir yamacı alarak ilerliyorsunuz. Yamaçta ufak tefek delikler var. Bunlara güvercin yuvası diyorlar. Aslında basit kaya mezarları bunlar. Yamaçlardaki kayaların yapısı mağaralaşmaya elverişli. Ama Beypazarı ve çevresindeki İnözü vadisinde her hangi bir mağara bilgisine varamadım.

 

Kasaba sanırım Safranboludan daha büyük. Ama emin olduğum nokta Beypazarı Safranboludan daha büyük, canlı bir çarşıya sahip. Çarşısında gezerken, tarımsal kesimden bir ailenin ihtiyacı olabilecek her türlü alet edevatın satılmakta olduğunu görebiliyorsunuz.

 

Çarşıda ayrıca yörenin meşhur kurabiyesi Beypazarı  kurusunu da bulabiliyorsunuz. Beypazarı kurusu taş fırınlarda yapılan rivayete göre tazeliğini bir yıl kadar koruyan bir kurabiye bu. Ayrıca cevizli sucuğu, höşmelimi ,baklavası ,dolma ve güveci de meşhur.

 

Yöre ülkenin en büyük havuç üreticisi olduğundan havuçla bağlantılı pek çok çeşni söz konusu.Havuç döneri, havuç lokumu, havuç dondurması vb satılmakta. Havuçlu lokum fena değil

 

Havuç kasaba için gerçekten bir simge. Havuçlu sabun bile var. Hoş aslında yörede türlü türlü ilginç sabun satılmakta ama havuçlu sabun daha çok rafta,tezgahta yer kaplamakta. Ama havuç suyu mükemmel. Cennetin ırmaklarının bir kaçının Beypazarı havuçlarının suyu ile akıyor olması fena olmazdı. Gerçekten havuç suyunu damacanalarla almak, İstanbula götürmeyi bile düşünüyorsunuz. Ne yazık ki havuç suyu çokta dayanıklı dayanıklı bir meşrubat değil. İstanbuldaki en kaliteli kafelerde bile bu denli güzel bir havuç suyu içmemiştim.

 

Pazarı Çarşamba günü kurulmakta. Ayrıca çarşıda gümüş işçiliği ile uğraşan dükkanlarda var. Trabzonda da gördüğümüz telkari burada da karşımıza çıkmakta.

 

Haziranın ilk haftası Beypazarı şenliği yapılmakta. Anlatılanlar ve yazılanlar 2008 de şenlikte benim de olmam gerektiğini söylemekte.

 

Gelelim köyün mimarisine. Beypazarı,Mudurnu,Cumalıkızık yada Göynük gibi ormanlık alanlara pek yakın değil. Aslında uzak olduğuda söylenemez ama yine de mesafe var. Buna karşın genelde iki-üç hatta dört katlı ahşap, beyaz boyalı pek çok konak görülmeğe değer bir şekilde kasabada sıralanmakta. Birkaç tarihi cami var. Bunlardan birine girdik. Yıldırım döneminde inşa edilmiş, büyükçe sayılabilicek bir kubbesi var. Kapı girişinde de iç tavanda bir süsleme görülmeğe değer.

 

Bu kasabada da bir hıdırlık tepesi var. Ama Safranboludaki adaşı gibi bakımlı ve gösterişli değil. Bir şanssızlığı da panoraması. Genel olarak kasabanın yeni kısmı görülmekte, tahmin edeceğiniz gibi burada da ağır yapılaşma sorunları var. Ama bu noktada Ankaradan gelen yol ,hele arkada ağır,yağmur yüklü bulutlar ile de griye boyanmışsa seyrine doyulmuyor.

 

Tepenin solunda ejderha sırtına benzer bir tümsek var. Doğal, ilginç bir oluşum. Arkası anladığım kadarıyla kasabanın çöplüğü. Belediyenin sanal ağ sitesinde “çöplüğü bile turist çeken ilçe” diye anılan yer burası olmalı. Yöredeki tepelerde bir yerlerde yuvalanan akbabalar besin ihtiyaçlarını çöplükten karşılamaya çalışırken turistler tarafından izlenebilmekteymiş.

 

Belediye ülkenin en iyi çalışan belediyelerinden. Başkan, kasabadaki evlerin Cumalıkızık, Safranbolu evlerinden bir farkı olmadığını görüp konuyu araştırıyor. Eksikleri, yapılabilicekleri  araştırıp bunun için bir ekip kuruyor. Yatırım çekmeye çalışıp restorasyon yapmaya başlıyor. Turistik kontakları da sağladıktan sonra sıradan bir Anadolu kasabasını şahlandırıyor. İki dönemdir kasabanın yönetimindeki parti iktidar partisinin  tepkisini almış durumda.

 

Genel olarak güzel, görülmesi gereken bir kasaba. Belediyecilik açısından ise izlenmeli, örnek ve ibret alınmalı.

 

Göynüğe dek uzanan yol ilginçliklere gebe. Sol yanınızda ufuktaki silüet halinde duran dağlara değin uzanan altın sarısı, kurumuş otlar. Sağınızda ise yamaçlar. Yamaçlarda üç renk hakim. Kil kırmızısı, haki ve kum rengi katmanlar birbirine paralel şekilde sıralanmakta. Gün batımında vuran ışıkların etkisiyle insanı zevk veren, kendine baktıran, büyüleyici anlar sunmakta.Burası İnözü vadisi. Vadide yamaçtaki mağaralarda Bizans döneminden kalan kaya mezarları ve kiliseler olduğu söylenmekte. Ama henüz arkeolojik bir çalışma yapılmamış.

 

Kirmir çayı,Gönen vadisi, Tekke yaylası, Sarıyar Barajı ve çevresi de gezilebilicek diğer yerler.

 

İki saati biraz aşan bir yolculuğun ardından Bolunun Göynük kasabasını  geçerek orman içindeki otelimize yerleştik.

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Karadeniz Turu Bölüm 3

Ayder Yaylası  Ayder Yaylası  Artvin - Karagöl  Gün Batımı - Hopa  Trabzon Yaylaları  UzungölSürmene  Sürmene  Sumela ManastırıSumela Manastırı   Sumela Manastırı

 

Gün 4

Meşhur Ayder yaylasında,arkasında gürül gürül bir çayın aktığı otelimizde sabahladık.

Yayla,Kaçkarların girişinde yemyeşil bir bölge. Fazla rağbet nedeniyle şuursuzca bir yapılaşma olmuş. Ama yinede oldukça huzurlu bir ortam var. İlginçtir ilgili ilgisiz her yerde mezarlar var. Karadenizli ölüsünü bulduğu yere gömmeği seviyor anlaşılan. Buna benzer görüntüler Trabzonda Atatürk köşkünün yakınlarındaki bazı köşklerin bahçelerinde de görmüştük.

Yayla civarında gerek otellerde gerek kamp çadırlarında çok sayıda turist var. Turistlerin çoğunluğu orta yaşı çoktan geçmiş kişiler. Çok sayıda Yahudi var. Söylentiye göre kimi otellerin klimalarını dahi alıp gidiyorlarmış. Bu komplo teorisi de olabilir. Ama yüzlerce endemik hayvan ve bitki türünün olduğu yörelerde bu tip maharetlere alışığız. 17. yüzyılda Fransız denizciler Angora tavşanlarımızı,Hollandalılar lalelerimizi çaldıktan sonra bunlarla günümüzde bile büyük paralar kazanabildikleri sanayiler kurmuşlar.Daha 10-15 yıl önce Amerikalı turistlerin Artvinin dağlık yörelerinden nadir sürüngen ve amfibi türlerini götürdükleri afişe edilmişti.Bu İsraillilerinde bu nedenle buralarda dolandıklarına inanıyorum.

Ayder ve çevresinin tarihi birde rivayeti var.Yöreye has bir arı türü yine yöredeki endemik bitkilerden birinden Anzer balı denilen oldukça pahalı bir bal üretilmekte. Bu pek çok derde deva,kuvvetli bir besin. Ama aynı arı bitkinin başka bir türünden aldığı polenlerle bal yaparsa işler tamamen değişiyor. Delibal denilen bu balın fazlası (fazladan kastedilen ikinci kaşık ve sonrası ) insanın şuurunu kaybetmesine hatta ölümüne sebep olabilmekte.

Gelelim Murat Bardakçının da tarihin ilk biyolojik saldırısı olarak nitelendirdiği olaya.

Dönem Sezar dönemi.Roma orduları doludizgin,mağrur bir şekilde istisnasız her yerde ilerlemekte.Yolları Anadoludaki Pontus devletine dek ulaşır.Pontus devletinin zenginliği Romalıların ilgisini çekmekte gecikmiyor.(Aslında Pontuslular için Potamyalılarda diyebiliriz).

Pontusta güçlüdür,savaşçıdır ama bir Roma değildir elbette.Kral Mitradiates devletinin Romaya bağlı bir devletçik olmasını,Romaya vergi vermesini kabullenmez. Roma da bu kararı kabullenmez ve yüz bin kişiden müteşekkil 14.lejyonu üzerlerine gönderir.

Kral Mitradiates eksantrik bir kişiliktir. Zehirler konusunda tam bir duayendir. Zehirler,üretilişleri ve panzehirleri konusunda tüm bilgilere muktedirdir. Hatta zehirleri bizzat kendi üzerinde dener.

Neyse,lejyonerler nihayet yaylaya gelip kamp kurarlar. O esnada da yüzlerce genç kız ve oğlan ellerinde bal çömlekleri olduğu halde ortaya çıkıp bunları Romalı askerlere dağıtıp yedirirler ve eğlenceye başlarlar. Ama kaplardaki ballar tahmin edebileceğiniz gibi delibaldır. Romalı lejyonerler kendilerini kaybeder ve sızar.Bu fırsattan istifade eden Pontus ordusu direnişle karşılaşmaksızın yüz bin askerin kafasını kesip Romaya gönderir.

Roma karışır,Sezar delirir. Daha da kalabalık bir ordu Anadoluya gönderilir. Ama Romalılar bu kez daha uyanık ve ihtiyatlı davranmıştır. Kralın öz oğlunu satın alınmıştır. İlk çatışmada Romalılar Pontusluları dağıtır. Ama asıl savaş Zile de yapılır. Romalılar Pontusluları burada ezip geçerler. Trabzon yolu artık Sezar için açılmıştır. Savaşın sonunda Sezarın söylediği şu söz tarihe mal olur . “Geldim,gördüm,yendim”

Mitradiates paniğe kapılır. Romalıların elinde işkence altında can vermektense intiharı tercih eder. Pek çok zehiri dener ama hepsine karşı çok önceden bağışıklık kazandığı için hiçbir tesiri olmaz denemelerinin. Ama intiharı kafasına koymuştur. Uçurumdan atlayarak amacına ulaşır.

Bence uydurma bir hikaye. Geçtim Roma ordusunu yenmeyi,yüz bin kişiyi istisnasız aynı anda zehirlemek bile ayağı yere hiç basmayan bir hikaye. Pehlivan tefrikası gibi anlatılacak hikayelerden.

Dönüş yolunda birkaç tane,ağırlıklı olarak tek gözlü taş köprülerin yanından geçiliyor. Burada ve aslında yakınlarda da Bizans,Ceneviz ve Osmanlı yapımı çok sayıda köprü var. Altlarından geçen deli dolu çaylara ve şiddetli yağışlara iyi dayandıklarını da belirtmem gerekir.

Bunlardan birinin üzerinden Çamlıhemşin yakınlarında geçtik. Yolun karşısında,daracık beton dökülü yolun kıyısında da mezarlar var.Adamlar boş gördüklere yerlere ya birini gömmüş yada beş altı katlı apartmanları yamaçların dikliklerini umursamaksızın inşa etmişler. Çay tarlaları da bu evlerin yakınlarında dik yamaçlarda. Yaşam buralarda zor olmalı.

Çamlıhemşin fırtına deresinin kıyısında kurulu küçük bir ilçe. Rehberlerin anlatımına göre kazayla kaza olan kaza denilmekteymiş. Çamlıhemşin ve Hemşinlilerin ermeni kökenli olduğu,Lazca sandığımız kendi aralarındaki konuşmalarının aslında duru bir Ermenice olduğu söylenmekte.İddaalar daha da ileri giderek Hemşinin Ermenice tatlı dilli anlamına gelen hamı sen kelimesinden türediği söyleniyor.

Atlas dergisinde adı defalarca geçen pek çok yaylaya işte bu bahsettiğimiz ilçe üzerinden ulaşabiliyorsunuz. Şahsi kanım turist olarak mutlaka  gelinmesi gereken bir yer olduğu.

Mısır ekili dar alanlar ve dik yamaçlardaki çaylıkları izleyerek sahil yoluna ulaştık.Buradan da Ardeşen,Fındıklı (vize) ve Arhavi (kapisre) üzerinden Hopaya  geçtik.

Yine sonsuz yeşilliğin içerisinden seyahatimize devam ederek yaşanılacak toprağı az olan Borçka kasabasına ulaştık. Borçka isminin yöreden çıkarılan Bor madenlerinden geldiği iddaa edilse de ismin kökeni bazı kaynaklarda yerel dilde çingene anlamına gelen porşadan türediğini söylemekte. Ayrıca Borçka yakınlarında İbrikli denilen yerde içerisinde freskler olan bir kilisenin varlığından haberdar oldum. Üstelik tahmin ettiğim gibi Gürcü değil Rum kilisesiymiş.

Çoruhu ve üzerinde yapılmaya çalışılan çok sayıdaki barajı solumuza alarak Artvine doğru yolumuza devam ettik. Borçka,Deriner ve Muratlı barajları kompleksin en büyükleri. Bu barajlar Artvine kadar olan yolu devasa bir şantiyeye çevirmiş.

Artvin Osmanlı döneminde Livane olarak adlandırılan yöre. Tarihi çok eskilere dayanıyor. MÖ 5000’lerden kalma,rastlantı eseri bir mağarada bulunan duvar resimleri ve il sınırındaki dolman ve menhirler bu geçmiş süreyi uzatıyor. Şehir pek çok ulusun eline geçmiş. Hititler Urartulardan almış. İskitler burayı üs olarak kullanmış. Bilinmeyen bir kavim buraları ele geçirmiş ama Bizans misyonerlikle burayı almış. İranlılar Bizansa saldırınca Musevi Hazar Türkleri yöreyi ele geçirmiş. (TRT de Hopa ve yöresinde davut yıldızlarından yola çıkarak bu konuyu irdeleyen bir belgesel izlemiştim) Ardından Araplar,sonrasında Selçuklular yöreyi ele geçirmiş. Sonrasında birkaç kez Bizans destekli Gürcüler ve Selçuklular arasında el değiştirmiş. Osmanlının eline Yavuz Sultan Selimden itibaren belde parça parça geçmeye başlamış. 1850 sonrası ise Ruslar ve Osmanlılar arasında gidip gelmiş. 1921 de Gümrü antlaşmasıyla Gürcü işgalinden kurtularak ait olduğu topraklara bağlanmış.

Topu topu iki caddesi olduğundan trafik ışığı da yokmuş.Bir caddeden kıvrıla kıvrıla yukarı çıkılıyor. Deniliyor ki Artvindeki şoförlerin hata yapma lüksü yok. Çünkü ilk hata da bir uçurumdan uçmak an meselesi.  Tepeye çıkıldıkça kentin manzarası da iyice belirginleşiyor. Şehrin en görünen tarihi yapısı kalesi. Kalede askeriye var sanırım.

Tepede otobüsümüzden ayrılarak minibüslere binerek yaklaşık yarım saat kadar süren bir yolculuktan sonra Kafkasör yaylasına vardık.

Yaylanın yüksekliği 1300 m. Haziran aylarında boğa güreşlerinin yapıldığı bir şenlik var. Zaten bu güreşlerin yapıldığı alanında yanından geçtik. Küçük bir meydan. Bir tarafına da tribün yapılmış.

Burada bir yerde yemek yedik. Aslında Karadeniz kıyısının yemeği olan mıhlama,kuymak gibi lezzetlerle tanışma imkanımız oldu.

Yayla aslında birazcık bizim Belgrat ormanlarını andırmakta. İçerisinde düzenli temiz bir gezi yolu var. Yolu bir müddet izledikten sonra küçük yaklaık 70-80 santim derinliğinde küçük bir gölete geliyorsunuz. Ben sonrasında bir arkadaşım ile böğürtlen toplamak gayesiyle ormanın içlerine girdik ve nihayetinde kaybolduk. Bir saate dek ormanın içerisinde paniğe de kapılıp bir çıkış aradık. Sonunda grubu yemek yediğimiz yerde dinlenirken bulduk. Yemek ücretini ödedikten sonra otobüslerin olduğu yere döndük.

Bu kezde Karagöle gitmek için Borçkaya döndük. Buradan bir minibüse bindik. Yöresel şoförler boş yolda ışık hızına yakın gidebiliyorlar. Ama becerikli olduklarını inkar edemeyiz. Tek bir arabanın bile zorlukla ilerleyebildiği , daracık ve bozuk yolda oldukça iyi araç kullanıyorlar.

Karagöle giderken yolun solundaki yamaçtan zayıf akan şelaleleri görüyorsunuz. Sağınız ise kimi zaman bir uçurumun dibindeki kesif bir orman.

Neyseki rahatsız edici ama yinede eğlenebildiğimiz bir yolculuğun ardından Karagöle geldik. Göl kıyısında ahşap,küçük bir iskele ve bir de yemek yapan bir yer var. Göl küçük,huzurlu bir yer.Derinliğini bilen yok. Alabalık tutulduğu söyleniyor. Ama aynı kaynakta ailelerin gölde teknelerle gezdiğini yazıyorsa da sadece tek bir tekne mevcut. Dolayısıyla kaynağa güvenmeli mi bilemiyorum. Tekneyle gezmenin yarım saati 10 YTL. Kişi başı değil, bir kişi de on kişi de binseniz ücret aynı.

Gölün etrafı çam ağaçlarıyla çevrili. Gölü şöyle bir gözünüzde canlandırayım. İskeleden ileri bakın. Bir elips çizin,saat bir- iki arasına da kuytu bir yuvarlak daha koyun. Yürüyerek yaklaşık yarım saatte turlanabilicek gölün etrafına da ağırlıklı olrak çam ağaçları doldurun. İşte Karagöl bu. Birde uzaklardaki tepelerin ağaçsız dorukları panoramayı tamamlar. Gölün ortasında da bir taş var. Üstüne bir bayrak asılmış.

Vahşi yaşamın ortasında bir yer. Şoför bize gördüğü ilginç bir hayvandan bahsetti. Boyutları önce at kadar dı,ardından küçük bir köpeğe kadar ufaldı. Anladığımız kadarıyla şoförün anlatmaya çalıştığı hayvan vaşak. Ayrıca civarda kurt,ayı ve yaban domuzu olması da imkan dahilinde.Ayrıca sınıra yakın yerlerde canavar denilen tahminen Kafkasya parsı da bulunmakta. (Yine bir TRT belgeselinde bu konu irdelendi. Belgesel ekibi hayvanı görüntüleyemedi ama hayvanın köylerden yaşlı bir kadının parçalandığı haberi geldi)

Gölün geleceği belirsiz. Murguldaki bakır madeni ve cürufları gölün yok olmasına neden olabilecek durumda. Bu konu ile ilgili Atlas dergisi dışında basından bir ses çıkmadı.

Tekrar Borçkaya döndük. Şimdiki rotamız Karadenizin en ucuna Sarp sınır kapısına ulaşmak. Yolda giderken Artvin hakkındaki notlarımı ekleyeyim.

Bağbaşı ve çamlıyamaç,Erzurum yolu üzerinde tarihi kalıntılar var. Tortum şelalesi ve tortum gölü de aynı yerde. Yusufeli, dört kilise, köprügören ve tekkalede de tarihi kalıntılar bulunmakta. Bu kalıntılar genelde kilise. Yerleşim izi yok. Diyeceksiniz ki kiliseler var da evler nerede. İnsanlar ne oldu? Bunun cevabını size bırakıyorum.

Ayrıca Mahaçel Unesconun biyosfer rezervi koruma alanlarından biri olarak geçmekte.

Hopanın günbatımı meşhur. Yol boyunca onlarca poz çektim. İnanılmaz renkler var. Görülmeye değer.

Tura çıkmadan önce Sarp sınır kapısından Gürcistana,Batuma geçmeyi düşünüyordum. Kimisi sınırı geçmenin riskli olduğunu,tanıdık birileri olmadan da gezilemeyeceği yolunda bir şeyler söyledi. Başlangıçta umursamadım. Gürcü köylüsünün bana bir şey yapamayacağını,böyle bir durumda çakımla bile karınlarını aşağıdan yukarıya yaracağımdan bahsetmiştim. Fakat arkadaşlar aklımı çeldi.  Pasaportumu bile almadan çıktım yola. Kapıda da o günlerin geride kaldığını sorun olmadan sınırın hemen ardındaki taksilerle Batuma gidebileceğimi söylediler.

Sınırın hemen ötesinde güzel bir plaj var. İnsanların sere serpe güneşlendiği söylendiği için optik ve dijital zumumu sonuna dek zorladığım halde bir şey göremedim. Ama şu var. Hava kararmış,yollarda lambalar yanmış. Fakat sınırın ötesindekiler hala plajda uzanmış durmaktalar.

Öte yandan bizim tarafın en güzel yeri hemen girişte gördüğünüz cami. Cemaati Gürcüstan zamanında kalmış. Hatta imamı da. Ama bizim taraf oldukça pis. Tam sınırın hizasından lağım akmakta.

Buradan tekrar Hopaya otele döndük. Sabah hızlıca geçtiğimiz Hopanın içini gece internet kafe ararken gezebildim. Küçük bir yer. Nataşalarla dolu bir yer dendi ama bir tane bile göremedim. İnsanları da bir acayip. Tek caddesi üzerinde polis ve jandarma karakolları yan yana. Bir internet kafeye girdim. Dükkanın sahibi kullandığı bilgisayarı bana bıraktı. Daha da ilginci kasayı da çekmecesi açık halde bırakıp çıkıverdi.

BazI kaynaklardan edinilen bilgilere göre; Hopa ve artvin yöresinden bahsederken, aynı iskit, pontus, roma hakimiyetlerinden sonra 8. yüzyilda sasani egemenligi, daha sonra bizans hakimiyeti, 1068′de de sultan alparslanın emirlerinden emir ebulkasim tarafindan yönetildiği  rivayet edilir.. Yıllar sonra anadolu selçuklu sultanı alaettin keykubat ülkesine katmıssa da, yerini bir müddet sonra mogollara bırakır, mogollardan ilhanli devletinden izin alarak sergis adlı kıpçak beyi bu yörede bir atabeylik kurar. Timur ve kayakoyunlu hakimiyetlerinin sona ermesinden sonra yerini safevi hakimiyetine bırakr. En sonunda 1537 yılında hopa, osmanli topraklarina katılır. Yöre insani göçler esnasında hazar kıyılarına ve kafkas eteklerine yerlesen Türk boyu olarak bilinmekte .Rum pontus hakimiyetinin sona erdirildigi 1471 tarihi itibariyla osmanlı imparatorluguna baglanan ilçe, yavuz sultan selim hanın hopa üzerinden batuma gelerek gönye kalesinin fethini gerçeklestirmesi ile, gönye sancağına baglanır. 1877 (93 harbi) ile gönye sancağından rus topraklarina geçmesiyle ilçede sikintili dönemler yasanir. 1578′ de atabeylerin son kalintilari lala mustafa pasa tarafindan kaldirilir ve osmanli döneminde hopa ve artvin yöresi zaman zaman trabzon, zaman zaman da erzurum vilayetlerine baglanir. 1878′ de osmanli-rus savasindan sonra 40 yil ruslarin egemenligi altinda yasayan artvin yöresi, kurtulus savasında kazim karabekir pasanın gürcü ordularını dağıtmasıyla, 14 mart 1918′de geri alınır

Peronti ve Papila otelleri güzel görünüyor. Perontinin yemekleride iyi.

Gün 5

Yorucu günümüz sabah erkenden Hopadan ayrılarak Rize girişindeki bir çay fabrikasına girmemizle başladı. Burada çay hakkında epey bir bilgi aldık. Toparlamam gerekirse;Seylan çayı bizimkinden biraz daha kaliteli ama içerisinde ilaç vb gibi pek çok kimyasal da bulunmakta. Oysa Rizede çay bitkisinin doğal düşmanı olacak bir haşerat bulunmadığından ilaçlama da gerekmemekte. Bu da bizim çayın daha sağlıklı olmasını sağlamakta.

Çay yılda üç kez,mevsim iyi giderse dört kez hasat edilmekte. Çay ilginç bir bitki. Yakından gözlemleme imkanım oldu. Aslında şimşire benzemekte. Yani isterseniz çay ağacından evinizin önüne dekoratif setler yapabilirsiniz. Ağaç diyorum ,eğer budanmazsa otuz metreye kadar boyu uzayabilmekte.  Fakat bizde yeni uzayan yeşil filizler koparıldığı için boy atma imkanı olmamakta. Bitkinin mandalinaya benzer, kalın kabuklu içinde iki üç tane malta eriği çekirdeğine benzer çekirdeklerinden ibaret tohumu da var. Ekmeme rağmen başarılı olmadım.

Çay toplanır toplanmaz serender denilen kulübelerde saklanıyor. Serender ; doğu karadenize özgü, yerden kütük ayaklar sayesinde yukarıda tutulan odacıklar, hem depolanan yiyecekleri zararlı hayvanlardan koruma amaçlı olarak yerden yüksek yapılırlar, hem desaklanan ürün ve erzağın nem almasını sağlıyor. Fırtına deresi boyunca yolculuk ederken sıklıkla görüyorsunuz zaten. Çay narin. Toplandığında hemen serilmesi gerekiyor. Sıkışması,havasız kalması kararmasına ve tadının bozulmasına sebep olmaktaymış.

Fabrikaya geldikten sonrası rutin işlemler. Sadece bazı detaylar var. Poşet çaylar aslında posa olan tozlardan geliyor. Yani aslında çayın en kalitesiz kısmını en pahalı şekilde satın alıyoruz. Ayrıca çayla beraber gelen ve sonrasında atılan dallar çaya oldukça kırmızı bir renk verebilmekteymiş.

Buradan da ayrıldıktan sonra turdaki en meşhur noktaların başında gelen Uzun Göle geldik. Resimlerdeki meşhur caminin yanında jandarma ötesinde ise biri tarihi, tek gözlü, kemerli ,diğeri modern ve bir şeye benzemeyen iki köprü var.

 Buradan yine yolu berbat olan ,adını tam olarak hatırlayamadığım ama lostra benzeri bir şey olması  muhtemel bir yaylaya minibüslerle çıktık. Yükseldikçe aşağıda kalan gölün manzarası güzelleşmekte. Yoksa sahilden baktığınızda alalade bir yer gibi görünmekte.

Yaylada çok kalmadık. Soğuk,her an yağabilirim diyen bir havaya sahip bir dağ denizi. Nasıl denizde fırtınadan biraz önce denizde renkler bulutlardan sızan ışığa bağlı olarak mavinin türlü tonuyla gözünüzün önünde dans ederken burada da dağların üzerindeki otlar bu kez aynı oyunu yeşili kullanarak yapıyor. Beri de bir iki kırmızı kiremit kaplı kulübecik sislerin arasından başını belli belirsiz çıkarıyor. Ne olduğunu bilmediğiniz, kim bilir hangi derde deva çiçeklerin arasından vadiye bakıyorsunuz. Soğuk iliklerinize kadar işliyor ama İstanbulun soğuğu gibi değil sadece dokunduğu yeri varlığıyla şereflendiriyor.

Yine çıkarken kullandığınız o bozuk,mıcır kaplı yoldan aşağıya iniyorsunuz. Ama iniş sırasında bir iki noktada açı o kadar iyi ki pek çok yerde gördüğünüz heyelan gölünün o meşhur manzarasını alabiliyorsunuz.

Tekrar yola çıktık. Sürmenede aracımız lastiği tekrar patladı. Tamirat sürerken fırsattan istifade arkadaşım Serkan ile yolun karşısına geçerek çay bahçelerinden birine daldık. Çayla ilgili izlenimlerimi paylaşmıştım. Burada ilginç olan Karadeniz kadınının karakteri. Misal, çay bahçesinde yaşlıca bir kadın bizi gördü. Normalde erkek halimle ben bile bahçemde iki kişiyi görsem temkinli yaklaşırım. Kadın istifini bozmadı. Bir elini beline dayayarak kısa bir öz geçmişimizi aldı, nereden gelip nereye gittiğimiz bilgisini edindi. Güvenini kazanmış olacağız ki sanki bir yakınını görmüşcesine gülümseyerek yanımıza yaklaşıp İstanbuldaki tanıdıklarını tanıyıp tanımadığımızı sordu. Buna benzer durumu yüz metre ötede tekrar yaşadım.

Sonuçta art niyetsiz,temiz,duru insanlar. Bu nedenle Karadeniz dağlarındaki fakirlik terör yaratamıyor. Steinbeckin kitaplarından birinde dediği gibi; kötülük kötüdür bu nedenle kendini belli etmemek için yalanlar söyletir. İyilik ise durudur,uğraşmaz, kendini yansıtır. Gerçekten insanlar o denli içtenki bir iki dakikada kaynaşıp gidiyorsunuz.

Sürmenede tepeden baktığınızda pek çok Karadeniz kasabasında da görülebilen türde küçük balıkçı limanları var. Ayrıca kasabanın bitiminde hoş bir cami var. Yeni bir camiymiş.Ben Dolmabahçe camiine benzettim doğrusu.

Yola devam ediyoruz. Zamana karşı bir mücadele içindeyiz. Kapanmadan Sümela manastırına varmak istiyoruz. Önce Maçkadan geçiliyor. Maçka büyükçe bir ilçe. İsim kökeni ile ilgili net bir bilgi bulamadım. Buradan yolumuza devam ediyoruz.

Yaklaşık 20 km kadar gittikten sonra milli park olmuş bir yere giriyorsunuz daha doğrusu giriş parası ödüyorsunuz. Restoran gibi bir yerden inip minibüslerle yola devam ediyorsunuz. Restoranların olduğu yerden de yol üzerindeki bir yerden de güzel görüntü alınabilmekte. Ama genelde hava kapalı olduğundan üçayak kullanılması bence gerekli.

Minibüslerden inip dar,toprak bir patikadan yürüyorsunuz. İşte Sümela. Burada bir 5 YTL daha ödüyorsunuz. Bu arada bildiklerimi anlatayım çünkü pek çok müze ve ören yerimizde de olduğu gibi burada da bulacağınız bilgi oldukça muğlak.

400’lü yılların hemen başlarında Atinadan gelen Barnabas ve Sofionos adlı iki rahip gizlice bu kayalık alana ilk kiliselerini inşa etmeye koyulurlar.  Kilisenin asıl yunanca panaghia tou melas olup yıllar içerisinde sumelaya dönüşmüş. Türkçesi aşağı yukarı Kara Meryem gibi olmalı. Manastırının oyulmuş olduğu kayalar siyahtır.  Melas kelimesi de yunanca siyah, koyu gibi anlamlara anlamlarına gelmektedir.

Justinianus zamanında manastırın önemi artar. Ama asıl önemini Komnenos hanedanlığı zamanında alır. İmparatorlar taçlarını burada giyerler yada buraya sürülürler. Yunanistandaki Aynarozun Anadoludaki işlevsel karşılığı haline gelmiştir. 18. yy da tekrar elden geçirilmiş,Gürcü ressamlara freskler tekrar onartılmıştır.

Merdivenleri çıktığınız zaman geldiğiniz taraçanın karşısında,yamaca yaslanmış duran su kemeri manastırın su ihtiyacını giderir. 6 katlı olan yapı kompleksi 72 odayı ihtiva eder. Bir büyük kaya kilisesi, şapeller, mutfak, ayazma ve kütüphaneden oluşan parçalarının hemen hemen tüm odalarında İncilden bölümlerin resmedildiği görünür. Fresklere zararı yakından göreceğiniz gibi günümüzde turistler,eski dönemde Rum halk vermiştir. Fresklerin şifalı olduğuna inanan halk kazıdıkları parçaları içerek emellerine ulaşmaya çalışmıştır.

Hali hazırda restorasyon olduğu için yapının tamamı gezilememekte. Şu halde de pekte gezilebilir alan yok.Rus işgalinde ve mübadelede manastırdan pek çok değerli eşya çalınmış. Örneğin manastırın aşağısından akan Meryem Ana deresinin yakınında atla avlanan Yavuza papazlar yardım eder. Yavuz buna karşın sultan olduğunda iki adet som altından şamdan göndererek teşekkür eder. Bu şamdanlarında yerinde yeller esmekte olduğunu sanırım söylememe gerek yok.

Buranında Hristiyanlıkta önemli bir yeri var. 1453 te İstanbul alınınca Hristiyanlar durum değerlendirmesi için bir konsül toplarlar. Aya Sofya elden gidince statü olarak Bizans (Roma) olan bu kilise merkez seçilir. (Dikkat ederseniz Vatikan henüz tam anlamıyla en tepede değil). Manastırın rahipleri konuklarını siyah cüppelerle karşılarlar. Bu o güne dek Hristiyan tarihinde bir ilktir. Siyah cüppe İstanbul Türklerden alınıp Aya Sofyada ilk ayin yapılacağı gün çıkarılacaktır. Böylelikle siyah rahip cüppesinin daha çok uzun yüzyıllar kilise modasını vazgeçilmezi olarak yerini koruyacağını çıkarabiliyoruz J

Maçka sınırlarında yine böyle dağlık bir alanda kurulu Vazelon Manastır adında başka bir Ortodoks manastırı daha olmalı.

Mutlaka görülmesi gereken manastırdan ayrılıp Hamsiköye yöneliyoruz.

Hamsiköy benim için ilginç bir yer oldu. Ben ilçenin deniz kıyısında balıkçılık yapan bir yer olduğunu sanıyordu. Halbuki Zigana dağlarının tepesinde duruyormuş. İsmi Arapça beş anlamına gelen hams’tan türeme. Vakti zamanında beş köyün birleşimi Hamsköy gel zaman git zaman Hamsiköye dönüşmüş.

Yörenin sütlacı meşhur. Benim gibi sütlaca burun kıvırır,beğenmez birisini bile mest etti. Nasıl etmesin ki? Sütlaç güveçte geliyor. Yoğun sütlacın üzerinde nefis bir kaymak (Ben normalde kaymaktan tiksinirim ) Kaymağın üzerinde de bir parmak fındık kırığı.  Anlatması zor.Fakat bu sütlacı yemek için gideceğiniz yol çok meşakkatli. Yollar daracık ve yan taraf şarampol. Bu üstelik yeni yol. Eskisini karanlıkta hayal meyal ancak görebiliyorsunuz

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Karadeniz Turu Bölüm 2

Boztepe - Ordu   Giresun   Topal Osman Anıtı - GiresunAkçaabat  Trabzon Aya Sofya 'sı  Trabzon Aya Sofya 'sı  Trabzon Aya Sofya 'sı  Trabzon Aya Sofya 'sı  Trabzon Atatürk Köşkü

 

Gün 3

 

Sabah erkenden kalktık.Tam tahmin ettiğim gibi gün doğumu muhteşem.Değişik ayarlarla pek çok fotoğraf çekebilme imkanım oldu.

 

Günün ilk durağı Boztepe.Trabzonda da bu ismi taşıyan bir tepe var.Oranında manzarası meşhur.Neyse Ordu merkezinde de tarihi bir cami var.Sokak aralarına girip dolambaçlı yolları aşarak tepeye vardık.Manzarası güzel.Ama sadece panaromik bir görüntü,başka bir hayret verici yanı yok.Bir de gün ışığı şehir tarafından oldukça sert bir şekilde geldiğinden pekte verimli bir şekilde fotoğraf çekemediğimi belirtmek isterim.

 

Dikkatimi çeken,Ordu içerisinde bir iki hamam var.Fakat şehir dışında,kırsal kesimlerde epeyce bir yapı mevcut.Ama buralara ancak özel araçlarla gitmek mümkün.

 

Eski adı Kotyora.Fakat günümüzdeki adının kaynağı olarak Fatihin Pontus seferi kaynak gösteriyor.Ordu,şehirde konakladığında çevre halkı bu kalabalığı görmek için  “orduya gidiyorum” dermiş.

 

Yerel halkın “e”leri uzatıpta telaffuz ettiği söyleniyor.(Bana denk gelmedi)Yanık dondurma diye bir dondurması meşhur,merkezdeki bir pastane bunun için işaret ediliyor.

 

Dünyanın en çok fındık üretilen yöresi.Zaten boztepeye olsun nereye giderseniz gidin sağlı sollu fındıklıklardan geçiyorsunuz.Bunun yanı sıra günümüzde kivi üretimi de artmış.

 

Sonraki durak Giresun.İsmi şehirde yetişen kirazdan gelmekte.Kresson zamanla Giresuna dönüşmüş.Eski fotoğraflarda Kerassunde diye de geçiyor.Ama bazı kaynaklar şehrin bir boynuz gibi denize uzandığı için Yunancada boynuz anlamına gelen keras kelimesinden de türemiş olabileceğini belirtir.

 

Burada da kalenin olduğu tepeye çıktık.Başta,gruptan ayrılarak her tarafını gezebildiğim kaleden anlatmaya başlayacağım.Sarp bir tepede de olsa kale ve iç kale pek büyük ve elegeçmez değil.Ama şehre ve yola oldukça hakim konum itibariyle.

 

Tepeden bakınca kuzeydoğuda Giresun Adasını görüyorsunuz.Adanın adı Aretias diye de anılmakta.Kiraz şenliklerinde teknelerle,takalarla halk adaya giderdi.Hatırlarsınız geçmiş yıllarda Karadenizde aşırı yolcu aldığı için batan bir tekne haberi almıştık.İşte o günden beri adaya insanlar turistik amaçlı olarak bile gidememekte.(Adada bazı kalıntılardan bahsedilmekte.Amazonlar vb derlerse inanmayın palavra.Bizans manastırı olma ihtimali çok yüksek)Altın post efsanesinde arganotların konaklayıp amazonlarla mercimeği fırına verdikleri yer tahminen burasıdır.Rivayete göre adadaki kalıntılardan günümüzde müze olarak kullanılan eski kiliseye bir yer altı tüneli var.

 

Tepedeki oklar civarda bazı mağaraların varlığına işaret etsede gidip bakma yada bilgi alabilme imkanımız olmadı.

 

Topal Osmanın mezarı da kalenin tepesinde.Topla Osman pek çok cephede gönüllü olarak savaşmış.Balkan savaşlarında aldığı yara ile de topal kalmış.Savaşmadığı cephe yok.Topladığı gönüllü gençler ile Pontus çetecilerine ağır darbeler indirmiş.Fakat güncel yazarlar Topal Osman ve avanesinin yaptıklarını insanlık dışı bir şekilde anlatırken Pontus çetecilerinin katliamlarından bahsetmemekte inat etmekteler.Koçgiri ve dersim isyanlarında da çetesiyle beraber asilere haddini bildirir.

 

Topal Osman Atatürke fanatiklik derecesine bağlıdır.Mecliste ataya devamlı muhalefet eden Ali Şükrüyü sessiz olması için uyarır.Uyarıyı kaale almayan Trabzon mebusunun cesedi birkaç gün sonra bulunur.Kısa bir çatışmadan sonra Topal Osman yakalanır ve idam edilir.1923 te 40 yaşında ömrünü tamamlar.

 

Tepeden bakıldığında Giresun dar bir sahil şeridine kısılı kalmış bir şehir olarak görünmekte.Bir detay daha, fındıkçılık kirazı geçmiş.

 

Kaleden şehre inerken yolun sağında çok zarif bir bina görüyorsunuz.Bu günümüzde Giresun Üniversitesinin rektörlük binası olarak kullanılan eski hükümet konağı.Gerçekten rektörlük binası olacak kadar kaliteli bir yapı.Yolun karşısında ise değişik,ince bir üsluba sahip bir cami görünüyor.Kiliseden dönme bir yapı gibi görünse de hakkında herhangi bir malumat elde edemedim.

 

Gidemediğim ama adını duyduğum Giresun arkeoloji müzesi içinde bulduklarımı ekleyeyim.

 

Yapı dıştan dikdörtgen, içten bazilikal plan ile kubbeli haç planının birleştirildiği karma plan şeklindedir.Yapıda kullanılan taş malzeme, Giresun çevresindeki taş ocaklarından çıkarılmıştır. Batı cephesinde ana giriş kapısı bulunan yapının, güney ve kuzeyinde de iki ayrı tali kapısı mevcuttur. Doğu cephesinde ortada daha geniş ve yüksek, yanlarında ise daha küçük yapılmış üç adet apsis vardır. Yapı tamamen kesme taştan yapılmıştır.İç mekânda 4 adet yuvarlak, 4 adet köşeli sütunun taşıdığı çatının tam ortasında yüksek kasnaklı bir kubbe bulunmaktadır.

Kırma çatının üzeri alaturka kiremitle kaplıdır.

Müze binası olarak kullanılan yapının hemen kuzeyinde bodrum üzerine üç katlı tarihi bir bina daha vardır ki burası da papazevi olarak bilinmektedir.1993 yılında burası da orijinaline uygun olarak yeniden yapılıp müzenin idari binası olarak hizmete açılmıştır.

Müze içerisinde eski tunç çağı, hitit, hellenistik, roma, bizans, selçuklu ve osmanlı dönemi eserleri ile yöresel etnografik malzemeler teşhir edilmektedir. 390 adet arkeolojik, 561 adet etnografik eser, 1 adet mühür, 2840 adet çeşitli dönemlere ait sikkelerin tamamına yakını teşhir edilmektedir.

 

Giresundan devam ettiğimizde büyük sayılabilecek bir kasaba daha karşımıza çıkıyor.Burası Tirebolu.Üç yerleşimden oluşmuş.Bu nedenle üç şehir anlamına gelen Tripolis adı verilmiş.Tirebolunun iki kardeşi daha vardır.Lübnanda Trablusşam,Libyada Trablusgarp.

 

İlçede büyük bir kale var.Hospitallerin burada eğitim aldığı söyleniyor ama bana inandırıcı gelmedi.Düşünün hospitallerin kalesi Bodrumda.Korsanların cirit attığı denizlerden mi gelinir yoksa Türkmen aşiretlerinin gezdiği Anadolu bozkırlarından mı?

 

İlçe çıkışında haç dağı diye anılan bir yerde manastır kalıntılarının varlığından bahsedilmekte.

 

—————————————————————————– bölüm 1 sonu—————————————–

Yolumuza Trabzona doğru giderek devam ettik.Yol üzerinde geçtiğimiz beldelerden birisi de Vakfıkebir. Kanuni Trabzon valisi iken annesi deniz yoluyla oğlunu ziyarete gelmeye çalışır.Vakfıkebir açıklarında gemi fırtınaya kapılır ve binbir güçlükle kıyıya ulaşır.Yöre halkı  bu Tanrı misafiri kazazedelere elinden geldiğince yardımcı olmaya çalışır.Hanım sultan tekrar Trabzona doğru yola çıkarken yöre halkına bu yapılan iyiliklerin karşılığını kat be kat ödeyeceğini söyler.Gerçektende kendi kesesinden bir vakıf inşa eder.

 

Kasabanın ekmeği ve tereyağı meşhurdur.Rivayete göre Osmanlı Sarayının mutfağına giren tereyağı buradan gönderilirdi.

 

Yol üzerimizdeki başka bir kasaba olan Akçaabatta öğle yemeği için mola verdik.

 

Yemek oldukça meşhur bir yerdeyse de gerek yiyeceklerin lezzetini gerekse servisini beğendiğimi söyleyemeyeceğim.İstanbulda kat be kat daha iyi Akçaabat köftesi yapan lokanta var.Burada laz böreğini tatma imkanı buldum.Kızartılmış yufka böreğinin üzerine tatlı şerbet dökülmüş.Fena değil.Turistik bir yerde olmasaydık köfteyi kiloyla almamış gerekirmiş,bunu öğrendik.

 

Ayrıca Akçaabatın horonunun namını duyduk.Horonların en hızlısı ve zoru olarak anlatıldı. Bilmeyenin, beceremeyenin denememesi gerektiği söylendi. Her şeyi taklit etmeye çalışan yunan zihniyeti aynı oyunu atsiapat adıyla oynamaya çalışıyormuş.

 

Trabzona dönelim.Trabzon,zengin,kalabalık,büyük bir şehir.Kısa sürede gez gez bitecek bir yer değil.Görüntü itibariyle pek çok sürprize açık sokakları,mahalleleri ile İstanbulu anımsatıyor.Tabii sakin kafayla düşünüldüğünde pekte şaşırtıcı değil.Şehri büyüten,bir imparatorluk başkenti haline getiren Komnenoslar İstanbuldan gelmişti.

 

Trabzon kentinin kuruluşu, istanbul’dan hatta romadan bile daha eskiye dayanır.Şehir, 276 yılında tüm doğu karadeniz bölgesine akınlar yapan gotların saldırısına uğramış, bu saldırıda tüm kent yakılıp yıkılmıştır.
Bizans imparatoru justinianus şehrin kent surlarını restore ettirerek yeni bir imar etkinliğini başlatmıştır. Heraclius zamanında imparatorluk askeri bölgelere ayrılmaya başlanmış, trabzon, teophilos zamanında kurulan khaldia temasının merkezi olmuştur.

Araplar 8. yüzyılın başlarından itibaren anadoluya düzenledikleri baskınlarda doğu karadeniz ve trabzona gelmişlerdir. Osmanlılar şehri 1461 yılında ele geçirirler. Trabzon 16. yüzyılda, merkezi batum olan lazistan sancağı ile birleştirilerek eyalete dönüştürülmüş ve bu yeni idari birimin merkezi olmuştur.

1867 yılında trabzon’da büyük bir yangın çıkmış, bir çok kamu binası da bu sırada yanmış ve kent daha sonra yeniden düzenlenmiştir. 1868 yılında vilayet olmuş, merkez sancağı dışında lazistan, gümüşhane, canik sancakları da buraya bağlanmıştır.

1917′de rusyada bolşevik devrimi olur, çarlık yönetimi yıkılır. Bunun üzerine rus ordusunda büyük bir panik başlar. Bu rusların Trabzondan çekilmesine de yol açar. Öte yandan, batıdan doğuya doğru kayan ve karadağda toplanan Türk çeteleri, akçaabata inerek Yüzbaşı Kahraman bey’in komutasında üç koldan trabzon’a doğru yürürler ve 24 şubat 1918 tarihinde Trabzon’a girer.

 

 Trabzon kıyıda bir düzlüğe kurulduğu için Trapeza kelimesinden dönüşen Trebizonddan türemiş.İsmin pek çok kaynağı var.Eskiden üç yerleşimin birleşmesinden oluştuğu için bu ismi aldığına ağırlıkla inanılıyor.Öte yandan evliya çelebiye göre ise kenti zevk ehli, neşeli bir kadın kurduğu için tarabzen(müzik seven) ya da suyu ve havası hoş olduğu için trab-ı efsun denilmiştir. Başka bir söylentiye göre de, kentin adı tuğra bozan dan gelmiştir. Fatih burayı aldıktan sonra adına sikke bastırdığından sikke değiştiren anlamına gelen tuğra bozan denmiştir. Aslen bir Pontus kenti.Ama Pontuslular Sezara yenilince bir Roma şehri haline gelmiş.Hristiyanlık ve Bizans şehrin yapılaşmasını ve büyümesini sağlamış.

 

4.Haçlı seferi sonucunda İstanbul düşünce aristokrat ailelerden Komnenoslar Gürcü prensliğin desteğiyle bir şekilde bir devlet kurdu.Devlet çok fazla gelişemese de lokal zaferler ve kilisenin etkisiyle dağlık yörenin yerel halkının desteğini alarak ayakta durabilmiş.

 

Kurdukları çeşitli ama isabetli ittifaklar ve sağlam şehir surları özellikle Selçuklulara karşı şehri başarıyla savunmuş.Fatihin orduları bile oldukça zorlanmış.Rumlar,Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile evlendirdikleri prenses vasıtasıyla kurdukları ittifağa çok güvenselerde imdatlarına yetişen kimse olmamış.

 

Şehir,günümüzde Maçka kasabasına adını veren Matsukalı gençlerin tüm direnişlerine karşın Türklerin eline geçer.Şehrin yakınlarındaki Adakale bir yıl daha direnirse de mukadderat değişmez.

 

Fatih şehri ele geçirince buradaki Aya Sofya kilisesini camiye çevirir.Yapı, kral 1.Manuel tarafından 1250-1260 yılları arasında yaptırılmıştır.

Geç Bizans kiliselerinin güzel örneklerinden biri olan bina, kare-haç planlı olup, yüksek bir kubbeye sahiptir. kuzey, bati ve güneyinde revaklı üç kirişi bulunmaktadır. Binanın ana kubbesinin üzerine değişik tonozlarla örtülmüş ve çatıya farklı yükseltiler verilerek kiremitle örtülmüştür.

Sonunda bir müddet depo olarak kullanılan yapı 1964’te müzeye dönüştürülür.İlginçtir ne zaman camiye dönüştürüldüğü muamma gibi.Bakındığım pek çok kaynak farklı yanıtlar vermekte.Eğer alınır alınmaz camiye çevrildiyse çan kulesi ne zaman yapıldı.Yada 1583’te camiye çevrildiyse neden o zamana dek dokunulmadı.

 

Bahçesinde çan kulesi olarak inşa edilen bir yapı daha var.Taş işçiliğinin tarzı Ermeni ustaların elinden çıkmış izlenimi vermekte.

 

Yapı dışarıdan büyükçe bir görünüme sahip.Alışılmadık bir tarzdaki sütun başlıklarının taşıdığı kemerlerin üzerinde zamanla nispeten silikleşmiş yazılar ve kabartmalar incilden çeşitli sahneleri betimlemekte.Ama en üstte Komnenosların tek başlı kartalı yer almakta.

 

Buna karşın kilisenin içi dışarıdan göründüğü kadar büyük değil. Kubbe ve kasnağı oniki köşeli. Kubbe tek parça  dört mermer sutun, kemerler ve pandantiflerle taşınmaktadır..Yapı ana kubbenin etrafındaki değişik tonozlarla örtülmüş, çatı farklı yükseklikler verilerek kiremitle kaplanmış.

Revakların üzerinde de görüldüğü gibi taş işçiliği oldukça iyi. Kuzey ve batıdaki revak ceplerinde görülen geometrik gecmeli bezemeleri içeren madalyonlarla, batı cephesindeki selçuklu taş işlemelerine benzemekte.

 

Ortada,kubbenin tam altında üstünde gezilmesi engellenmiş mozaik kaplı bir alan var.Kilisenin duvarları,tavanı,her bir parçası silikleşmişte olsa incilin özellikle eski ahidin adeta resimli bir canlandırması halinde.

 

Ana kapıya göre solda,demir bir merdivenle çıkılması mümkün olan,ama buna izin verilmeyen bir odacık var.Çıkmayı denediysemde görevlilere yakalandım.

 

Yapının narteksinde fresklerin görünümleri yada restorasyonu oldukça başarılı. Kilisedeki fresklerin  bulabildiğim kadar açıklamalarını aşağıda paylaşıyorum.

 

Binanın en görkemli cephesi güneyidi.. Burada adem ile havva’nın yaratılışı kabartma olarak bir friz halinde anlatılmıştır.
1. sahnede; adem ile havvanın yaratılışları
2. sahnede; adem ile havvanın cennette yaşayışları
3. sahnede; yasak elma

4. sahnede; adem ile havvanın cenneten kovuluşları
5. sahnede; ilk cinayetin tasviri (
kabilîn habil‘i öldürmesi) yer almaktadır..

Güney cephesinde ki kemerin kilittaşı üzerinde Trabzonda 257 yıl hüküm süren komnenosların sembolü olan tek ba$lı kartal motifi bulunmaktadır.Benzer bir kartal tasviri ana apsisin dışında doğu tarafta yer alır.. Bu cephede, kentaur – grifon gibi mitolojik varlıklar, güvercinler, merkezlerinde yıldız ve hilal bulunan kare panolar, içleri bitkisel motifli madalyonlar yer almaktadır..

Yapının ana kubbesinin altına rastlayan kısmında opus-sectula tarzında çok renkli mermerden yapılmış  bir yer mozaiği bulunmaktadır..

Ayasofya’nın süslemelerinin önemli bir bölümünü meydana getiren fresklerde incilden alınmış konular canlandırılmıştır:

Kubbede ana tasvir hz isanın tanrısal yönünü aksettiren pantakrator isadır.. bunun altında bir kitabe kuşağı, daha altta ise melekler frizi bulunur.. ana kubbenin pencere aralarında isanın on iki havarisi tasvir edilmiştir.. pandantiflerde değişik kompozisyonlar yer almaktadır.. isanın doğumu, vaftizi, çarmıha gerilişi, kıyamet günü gibi sahneler betimlenmiştir..

 

Kilisenin hemen arkasında eskiden vaftizlerde kullanılan bir çukurluk var.Tahminen dağ köylülerinin kitleler halinde vaftizleri sırasında kullanılıyordu.Kilisenin etrafında dolaşırken doğu cephesinde bir kartal figürü daha var.

 

Bahçede çok sayıda Osmanlı dönemine ait mezartaşı ve taş sanduka bulunmakta.Bazılarında ilginç isimler varsa da bu kişiler kimdir bulamadım.Aslında pekte araştırmadım.

 

Müze girişindeki gişede şehri tanıtan broşürlerde (istenildiğinde) veriliyor.Bu broşürlerde şehir merkezinin  bir planı da var.Müzeye giriş 5 YTL.

 

Şehirde kazzaziye ve telkari denilen bir tür kıymetli metal işçiliğine dayalı bir sanat var.Bunları yapan dükkanlardan birine girerek bu sanat hakkında bilgi aldık.Gümüş çekilerek çok inceleştiriliyor.Bu ince tellere şekil verilerek küpe,toka benzeri süs eşyaları yapıyorlar.Çok ince bir iş.

 

Öte yandan dükkan sahibiyle yaptığımız kısa sohbette çok ucuza elmas,yakut vb sattıklarını öğrendik.Bu değerli  taşların kaynağını da öğrendik. Trabzonun eski ve köklü ailelerinin yaşlı kadınlarının bu tip değerli taşları olurmuş.Taşların miras kaldığı değerbilmezler (yada gerçekten müşkül durumda olanlar) bu taşları kuyumculara satarak paraya dönüştürüyorlar.Taşlar dükkanlarda işlenip cilalanarak sertifikalı olarak tekrar ama bu sefer başka sahiplere satılmak üzere piyasaya sürülüyor.

 

Şehirde bankalar caddesi ve onun paralelindeki diğer caddeler ve onları birbirine bağlayan sokaklar tam ana baba günü.Bu caddenin adı sanırım Maraş Caddesi.Maraş ile Trabzon kardeş şehir oldukları için  Maraşta da bir Trabzon Caddesi varmış.Kalabalık caddeleri genelde iki,üç katlı yapılar çevrelemekte.Bunların içlerinde gerçekten çok hoş,şirin yapılarda var.Hatta kimi yapılarda Rum mimarlar imzalarını bina duvarlarının  bazı yerlerine nakşetmiş.

 

Trabzon 1800’lerden sonra oldukça varsıllaşmış bir şehir.Şehirde dört tane Amerikan kolejinin varlığını,çok sayıda ülkenin sefaretinin mevcudiyetini biliyoruz.(19 ülkenin sefareti varmış.).Boztepe yakınlarında beş katlı,oldukça görkemli bir metropolitlikden bahsedilmekte. Çarşı tamamen Ermeni ve Rumların kontrolündeki bir ticaret sahası olmuş.Türklerse ya cephede yada tarlada yaşamına devam etmeye çalışmış.Bu durum mübadeleye dek devam etmiş.

 

Azınlıkların zenginliğini Atatürk köşküne gittiğinizde daha iyi kavrıyorsunuz.

 

Şöyleki,şehrin zengin armatörlerinden Konstantin Kabayanidis köşkü aslında kendisi için yaptırır.İtalyan mimarlar köşkü 1902-13 yılları arasında inşa ederler.Trabzon ve civarında elektrik yokken kuğu gibi bembeyaz olan köşk jeneratörler aracılığıyla aydınlatılıyormuş.Ayrıca köşk gördüğünüz zarif kalorifer petekleri tarafından merkezi ısıtmalı olarak ısıtılmaktaymış.

 

Her odanın kapısındaki ince,buzlu camlardaki desenler o odanın ne amaçla tasarlandığını göstermekte.Örneğin yemek odası mı,bir meyve tabağı resmedilmiş;dinlence,huzur alınan bir oda ise huzurlu bir ortam işlenmiş.Odalardaki perdeler oldukça kaliteli kumaştan.Mobilyalar ise yine diğer tüm parçalar gibi oldukça kaliteli ve pahalı parçalardan oluşmuş.

 

Mübadeleden sonra kamulaştırılan yapı Mustafa Kemalin şehre ikinci gelişiyle kendisine hediye edilmiş.Yüce liderimiz 1936’da şehre üçüncü kez gelişinde ikinci kattaki çalışma odasında vasiyetini kaleme almış.Ama burada geçirdiği zaman içerisinde yaptığı en önemli iş,Dersimde devletimize karşı ayaklanan Kürtlerin isyanını bastırmak için gerekli olan askeri harekatı tasarlamak olmuş.Üst kattaki holün duvarında çok detaylı bir harita var.Söylenene göre dönemin Türkiyesinin tüm köyleri bile  haritada mevcutmuş. Sadece iki adet üretilmiş. Dikkatli bakıldığında parantez içinde kimi yerleşimlerin eski isimlerini görebiliyorsunuz.

 

İçeride fotoğraf çekmek yasak.Ancak valilikten alınan özel izinle iç mekanlarda fotoğraf  çekmek mümkün.

 

Dört katlı,bembeyaz,kuğu gibi köşkten  çıkıp otobüsümüze bindik.

 

Trabzonda kısmen surlar ayakta.Surların hemen dışında Kızlar manastırı görülüyor.Bu manastır Sümelanın küçük bir modeli. Manastır 14. yüzyılda 3. Aleksios tarafından yaptırılmıştır. Aleksiosun oğulları Anrokinos ve Manuel burada gömülüdür. Mübadeleye  kadar kullanılan manastır, daha sonra terkedilmiş.

İki teras üzerine kayanın işlenerek inşa edilmesi nedeni ile çatısı kayadan oluşturulan manastır, orjinal adını (theoskepatsu- Tanrının örttüğü) bu özelliğinden almıştır. Diğer bir adı theoskepastos (tanrı tarafından korunan bakire) manastırıdır.Bulduğum bilgiler,

 

Kalın kesme taşla yüksek bir duvarla korunan manastırın kaya kilisesinin girişinde 3. aleksiosun annesi irene, eşi thedora kantakuzenos betimlenmiştir. Manastır alanının en yüksek yerinde konstantinosun gömütü bulunmaktadır. Anıt gömüt, dört sütunun taşıdığı kubbeyle örtülü taş lahitten oluşmaktadır. Kubbenin iç yüzünde isa ve dört incil yazarı betimlenmiştir.

 

Ne yazık ki gidip manastırı ve -duruyorlarsa- lahitler göremedim.

 

Ayrıca kiliseden dönüştürülen yada Osmanlı döneminde inşa edilen çok sayıda pek çok cami var.Zaman darlığı nedeniyle içlerine giremedim.Ama yanlarından hızla geçtiğim camiler için özet bazı bilgiler edindim.

 

Şehirde bulunan en büyük cami, Trabzonda valilik yapmış hazinedarzade osman paşa tarafından 1839 yılında yaptırılmış.

 

Trabzonun, kemeraltı semtinde, çarşı mahallesinde, bedestenin karşısında yer alan çarşı camii,. Barok-ampir üsluplarının karışımı olan cami, kalın taş duvarlı, dikdörtgen planlıdır. 6 kalın sütun tarafından taşınan büyük bir kubbe ile örtülüdür. kuzey kapısı üstündeki alçıdan cami maketleri ilginçtir. Mihrap ve minber mermer işlemelidir.

 

Ortahisar Camii; Trabzonda, panaghia chrysocephalos virgin kilisesinin camiye çevrildikten sonraki adıdır. Fatih camii adıyla da bilinir.

Ortahisar mahallesinde yer alan yapı, bizans döneminde kilise olarak 10. yüzyılda bazilikal planda inşa edilmiş ve 12. yüzyılda haç planına dönüştürülmüştür. Altınbaşlı meryem” anlamına gelen ve meryem anaya adanan manastır kilisesi üç nefli olup, iç ve dış narteksi vardır. Kuzey giriş 14. yüzyılda inşa edilmiştir. Merkezi kubbe 12 köşeli yüksek bir kasnağa oturur. Döneminde şehrin baş katedrali olduğu için süslemelerine önem verilmiş olan yapının duvarlarında freskolar, zeminde mozaik süslemeler yer almaktadır. 1461 yılında Türklerin Trabzonu almasından sonra camiye çevrilmiş olan yapının duvarları sıvanmıştır. Taştan mihrabı süsleme bakımından zengindir.

Bir başka kilise camii de yeni cuma camiidir.Bizans dönemindeki adı hagios eugenius kilisesidir.

Trabzonun yeni cuma mahallesi’nde yer almaktadır. Kentin koruyucusu ve kurtarıcısı aziz eugenius adına, 14. yüzyılda inşa edilmiş olması muhtemeldir. Günümüzdeki yapının yerinde 13. yüzyılda aynı adla bazilikal planda bir kilise bulunmakta olup, bazilikal kilise ana çizgileri korunarak, bazı değişikliklerle haç planına dönüştürülmüştür. Duvarlar dıştan kabartma haç ve bitkisel bezemelerle süslüdür. Yapı Trabzonun fethinden sonra camiye çevrilmiş, kuzey giriş kısmı ile minare eklenmiştir. Taştan mihrabı barok özellikler taşımaktadır. Minberi ahşap ve yalındır.

Bir başka devşirme camide Kudrettin Camiidir.

Trabzon’un esentepe mahallesindedir. 14. yüzyılda St. Philip’in adına yaptırılmıştır. Kare planlı, tek nefli, kubbeli bir yapıdır. Fetihten sonra, mihrap, minber ve tek şerefeli minare eklenerek camiye dönüştürülmüştür.

Molla Nakip Camii de cami olmadan önce St. Andrea kilisesi olarak bilinirdi.

Trabzonun pazarkapı mahallesi’ndeki kilise aziz andreaya ithaf edilmiştir. 5. veya 6. yüzyıla tarihlenen yapı, bazilikal planlı, üç neflidir. Fetihten sonra camiye çevrilmiş olup, kuzeye giriş eklenmiştir.

Birde Gülbahar Hatun camii var.

Trabzonun atapark semtindedir. Yavuz Sultan Selimin annesi Gülbahar Hatun adına 1514 yılında Zağanos köprüsünün yakınında bir külliye içerisinde yaptırılmıştır. Cami ve türbeyle birlikte yapılan medrese, imaret, hamam ve aşhaneden günümüze kalıntı ulaşmamıştır. Tek kubbeli bir ana mekan, beş kubbeli son cemaat yeri ve iki yanda zaviye odalarından oluşmaktadır. Kalın ve sağlam duvarları, ak ve kara taşın uyumlu bir biçimde kullanılmasıyla devinim kazanmıştır. Mermer mihrapla, minber yalındır.

Sekizgen planlı kubbeli türbe 1505 tarihlidir. Kapı ve pencereler iki renkli taştan sağır kemerler içindedir. Yapının içi ayet ve surelerle bezenmiştir.

Şehirde ve civarında pek çok kilise ve manastır bulunmakta.Çoğu yıkıntı halinde ve kullanılmasa da yine de anılmaya değer.Zaten Trabzona manastırlar şehri de denilmekteymiş.

Bunlardan biri Kuştul manastırı olarakta anılan gregoris peristera manastırı.

Vadiye hakim bir tepe üzerindeki manastır bir kaya kilisesi ve ayazma çevresinde kurulmuştur. 752 yılına tarihlendirilen yapı topluluğu, 1203 yılında yağmalanmış, 14. yüzyılda yenilenmiştir. 1904’te yangında tahrip olmuş ve üçüncü kez yapılmıştır. Manastırdan günümüze çok az kalıntı ulaşabilmiştir.

Meşhur manastırlardan bir diğeri de Kaymaklı Manastırı.

Trabzona yaklaşık 6 km. mesafede bulunan kaymaklı köyünden bir patika yol ile gidilebilen manastır, hz. isa’ya atfen yapılmıştır. Tarihi bilinmeyen manastır yapısı, mutfak, yemekhane, dersane ve keşiş hücreleri ile avlunun ortasında üç apsisli kiliseden oluşmaktadır. Yapı tekniği ve yapım gereçleriyle 16. yüzyıla tarihlenmektedir. Dış duvarlarda haç kabartmaları ve bir melek freski yer almaktadır. 18. yüzyılda onarılmış, freskler yeniden yapılmıştır. Sümela ve aya sofyadan sonra bölgedeki en güzel fresklere sahip manastıra çevrede oturan bir ailenin kapıyı açmasıyla girebileceğiniz söylenmekte. Mesihin kudüse girişi, bakire meryemin cennete alınışı (dormition) ve ateş nehri olmak üzere pek çok fresk vardır.

Bir sonraki durağımız olan Rizeye giderken Trabzonun ilçeleri Sürmene ve Ofu aşıyoruz. Sürmenede dönüşte mecburi olarak durmak zorunda kaldık.Detayını sırası geldiğinde anlatırım.Ama Sürmenenin kama ve bıçakları meşhur.Bu bıçaklar sadece kesicilikleriyle değil delicilikleriyle de meşhur. Rivayete göre ihtilal sırasında diğer tüm silahlar ile bir tutulup imha edilmiş yada halk bunları örfi idareye kaptırmamak için sağa sola saklamaış yada atmış. Bilimum Karadeniz dizisindeki konaklarda Sürmenede yer almaktaymış.

Of ise insanları fıkralara,şarkılara konu olmuş bir kasaba.Of,Oflular için dünyanın merkezi.Belde-i mukaddes. Oflular,kendilerini Trabzona bağlı görmüyorlar.Of onlara göre direkt Allaha bağlı zaten. Oflular tutucu kişiler. Genellikle de hoca olarak görülüyorlar. Zekalarına da güvenmekteler.Ofluların şeytana bile pabucunu ters giydirdiği hikayeler şarkı olmuş çoktan. İlginçtir kaynaklar kasabanın Bizans döneminde de papaz yetiştirdiğini ve çok sayıda kilise ve manastırı olduğunu söylemekte.Eski Yunanca Ofis (yılan yada dolambaçlı) kelimesinden gelmiş adı.

Rizeye geliyoruz.Pastacı ve müteahhitleri ile ünlenen şehrin pastacılarının marifetlerini göremesekte ince sahil diliminde,yolun arkasında gördüğümüz on-oniki katlı,denize sıfır apartmanlar “Rizeli müteahhit” deyiminin kaynağını gösteriyor.

Rizede yaylalarıyla meşhur.Ovit,Ayder,Kavron gibi pek çok yayla var. Anzer balıda burada üretilmekte. Oldukça pahalı bir bal bu. En çok yağış alan il olduğunu sık ormanlarının koyu yeşil renkleriyle göstermekte. İsminin yunanca dağ eteği anlamına gelen rhisa kelimesinden türediğine inanılıyor.

Rizede Rize bezi denilen bir tür kumaştan üretilen eşarp,gömlek tarzı ürünlerin satıldığı bir dükkana girdik.Eşarplar yöre kadınlarının günlük hayatlarında kullandığı yerel bir örtü. Kendilerine has bir bağlama stilleri var. İzlediğimde öğrenmiştim ama şimdi anlıyorum ki unutmuşum. Bağlama tarzları kadının evli,bekar,dul vb olduğunu belli edermiş. Rize bezine feretiko da denilmekte. Feretiko kendirden el tezgahlarında üretilmekte.Kendirden üretildiği için sağlıklı kumaşlar.Ama kendir Romanyadan ithal edilmekte ve genelde ancak bir kez dokunabilmekte.

Ayrıca buradan çay kolonyası aldık.Kokusu biraz değişik ama hafif.Kesinlikle rahatsız edici değil.

Buradan yolumuza Fırtına Deresini takip ederek Ayder Yaylasına varmak üzere devam ettik. Fırtına deresi debisi yüksek bir akarsu.Palovit ve hala derelerinin birleşmesiyle oluşuyor. Bunu suyun renginden ve derenin içerisindeki iri kayalardan anlayabiliyoruz. Raftingte yapılabilen derede su miktarı biz geçerken azalmış görünüyordu.

Bir aralar dere üzerinde bir baraj ve hidroelektrik santrali yapılması gündemdeydi. Çeşitli yeşil örgütler ve yörenin doğal sit alanı olması gibi faktörler bu doğa katliamını engelledi yada belki de geciktirdi. Vadide yaklaşık beş bin dolayında endemik bitkinin varlığından bahsedilmekte. Derede de sadece bu dereye mahsus bir balığın varlığından bahsedilmekte.Uzun bir süre dereyi izleyerek gün batımından sonra otele ulaştık.Otelin arkasında,küçük bir çağlayan vardı. Yüksek volümlü uğultu zamanla ve yorgunluğumuzun et

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Karadeniz Turu Bölüm 1

Kuşkayası Yol Anıtı  Amasra Sahili  Amasra  İncakaya sukemeri-safranbolu    İncakaya sukemeri-safranbolu   Kastamonu   Kastamonu Müzesi  Ilgaz    Hamsaros Fiyordu  -Sinop  Sinop Hapishanesi  Alaattin Camii - Sinop  Alaattin Camii - Sinop  SamsunPerşembeTura Cuma gecesi başladık.Artık tur seçenekleri içerisinde sabah kalkışlı turlarda söz konusu.Ama biz standartlara uyduk ve gece yarısı yola koyulduk.

 

Tur otobüsünün neredeyse yarısı boştu.Yolculuk boyunca aracın ortalarında bir yerde yer aldık ve tüm bu zaman zarfında diğerlerinden ayrı bir havada  gezimizi sürdürdük.Genelde aileler yada orta yaş üstü grupların yer aldığı tur için iyi geçtiğini söyleyebilirim.Bununla beraber gezilecek mesafenin uzunluğu (yaklaşık 4600 km) ,gezilecek yerlerin sayısının fazlalığı bazı yerlerin pas geçilmesine yada şöyle bir geçilmesine neden oldu.

 

Gelelim tekrar turumuza.Gece boyu sarsıntısız,rahatsız bir yolculuk yaparak seyahat ettik.Yine uyuyamadım.Gece yolculukları ne yazık ki beni dayak yemişten beter etmekte.

 

Geçen Safranbolu turundan farklı bir rota ile öncelikle Amasraya uğradık.Sabahın körü denilebilecek bir saatte kuş kayası yol anıtının yanına çıktık.

 

Her tur rehberinin kendine göre bir üslubu,bilgi birikimi var.Bu kez oğlumla beraber anıtın yanına dek çıkabildik.Oğlumun 3,5 yaşında olmasına rağmen hevesli olması çok hoşuma gitti.Anıtın yanında ince,bir metre genişliğinde bir yol uzanmakta.Vakit darlığı nedeniyle yolun nereden başlayıp nereye gittiğini tespit edemedik.Ama aslında tarihi Amasra yolu işte bu daracık yol.

 

Fettan kadın Amastrisin memleketine saat 6 gibi vardık.Kumsal bomboş,sokaklarda in cin top oynamakta. Standart olarak Amasra içinde sahilden başlayıp çarşı içerisinde yapılan geziyi bizde yaptık.İtiraf etmeli ki gündoğumunda özellikle sahil kısmında çok tatlı bir sarı tonu ağırlığını hissettirmekte.Bu da olabildikçe güzel fotoğraflar alınabilmesine olanak vermekte.

 

Bu kez Atatürkün yüzünün betimlendiği panonun olduğu yerden şehre baktık.Buradan da güzel bir görüntü alınabilmekte.Gün doğumunda tahminen gün batımında da fotoğraf çekimi yada manzaranın izlenmesi için mutlaka olunması gereken yerlerden biri.(Amasra ile ilgili çok kaliteli web siteleri var,onların çoğunda gözlem noktaları harita üzerinde gösterilmiş durumda).Panonun altında kalenin zindanları yer almakta.Karanlık,içleri ayak bileğine kadar su içerisinde,küf kokan bu odacığın içlerine girip ilerlemeye pek cesaret edemedim.

 

Şehrin surları da restorasyon görmüş.Ama İstanbuldakiler gibi sırıtmıyor.Dış surların etrafında ince bir gezi yolu mevcut.Türlü buluntu spoyler olarak kullanılmıştır.

 

Gezinin ardından tekne turuna katılmak yerine açık bulduğumuz tek kahvenin içine girip simit yedik.Yöresel simit ince ve susamları da pek pişkin değil.

 

Sabah Karadeniz tahmin ettiğim gibi hırçın ve dalgalı değildi.Denizin tüm sakinliğine karşın denizden görülecek alanın darlığı  tekne yolculuğu için keşke bile dedirtmedi.

 

Kasabanın pazarı dediğim gibi oldukça sakin bu saatlerde.Ama yine de tezgahlar dükkanların önünde ve sadece üzerileri naylonla örtülü.Buradan kasabanın güvenli ve hırsızlığın olmadığı kanısına varıyorum.

 

Saatin erkenliği nedeniye küçük harika “Amasra Müzesini” gezemedik.Şehrin doğusuna uzanan yolu takip ederek Safranboluya doğru yola koyulduk.Bu noktadan kasabanın görünümü  Bakacak noktasına nazaran kat be kat daha güzel.Ama kasabanın çılgınca yapılaşma fırtınasına tutulduğu görülmekte.

 

Dönelim Safranboluya yönelen dolambaçlı yollara.Bir müddet yolculuktan sonra Safranboluya ulaştık.Tur grubumuzdan ayrılarak öncelikle İncesu Sukemerine gitmeye çalıştık..Kazdağlı camiinin önündeki meydanda yer alan taksiler 20 YTL’ye su kemerine,30 YTL’ye mağaralara götürmekte.(Ücrete bekleyiş ve geri döndürmede dahil)İndirim için ısrar etmedim.Belki 3-5 indirim kopartırdım ama sağlık olsun.Ücret başlangıçta bana fazla görünsede yola çıkınca parayı helal ettim.Gidiş dönüş ,uzun,bozuk bir yolda seyahat ediliyor su kemerlerine ulaşmak için.Şoförler sizi bekliyorlar,bu bekleyişler mağaralarda iki-üç saate değin çıkabiliyormuş.

 

Su kemerleri,kasabaya Mehmet İzzet Paşanın hediyesi. 30-40 yıl öncesine dek kasabaya su,bu kemerler vasıtasıyla getirilmekteymiş.Kemerler,altından zayıfça bir suyun akmakta olduğu,oldukça derin bir vadinin üzerine inşa edilmiş.Kemer oldukça yüksek ve dar.Ama doğrusunu söylemek gerekirse restorasyon oldukça iyi yapılmış.

 

Kemerin üzerindeki dar yolun üzerinden yürüyerek karşıya geçebiliyorsunuz.Bu dar yolun üzerinden aşağıya bakmak heyecan verici ama annesinin elinden tutup sarkarak aşağıya bakan küçücük çocuğunuzu görmek daha beter bir heyecan,kaygı hatta korku kaynağı.

 

Bundan 20-30 yıl öncesine dek çayların daha bir gür aktığı dönemlerde,yöredeki su değirmenlerinde halkın buğdaylarını öğüttüğünü anlattı ihtiyar taksi şoförümüz.Oysa günümüz teknolojisi ile el ele tutuşan kuraklığın etkisiyle bu su değirmenleri teker teker kapanarak devre dışı kalmış.

 

Kasaba merkezine döndüğümüzde ilkin baba-oğul Mehmet İzzet Paşa Camiine ardından içinde tamirat işleri yapılan Köprülü Camiine gidip fotoğraf çektik.Çok aşırı bir sıcaklık olduğu için kale ve saat kulesine gitmekten vazgeçip çarşı içerisinde bir şeyler atıştırdık.

 

Bir sonraki hedef Kastamonu.Fakat bu yolculuk sırasında öğle yemeğinin alınması için bir yere gittik.Zayıfça akan bir dere (belki de zamanında bir çay) yanında yemekler alındı.Biz ispeten tok olduğumuz için pek bir şey yemedik ama oldukça yoğun ve lezzetli ayrandan bardak bardak içtim.

 

Kastamonu yolunda bir iki ilginç şey var.Biri yolun solunda yer alan tümülüs benzeri tümsek.Diğeri ise Araç ilçesinde yer alan kale.Yanından çok hızlı geçtiğimiz için pek inceleyemesemde oldukça sağlam bir yapıya benzediğini söyleyebilirim.

 

Yolculuk sonunda saat 16 gibi Kastamonu şehrine vardık.Söylemeliyim ki Kastamonu tahminlerimin ötesinde,büyüleyici bir şehir.

 

Şehri ortasından yaran,günümüzde kontrol altına alınmış ve kuraklık nedeniyle neredeyse kurumuş bir nehrin üzerinden kısa köprüleri aşarak bir yakadan diğerine geçebiliyorsunuz.Şehir meydanında xxx hatunun başrolünde,kurtuluş savaşında lojistik destek için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayan kahraman Türk kadınının betimlendiği bir heykel var.Tirebolu üzerinden gelen cephaneyi cepheye taşırken   ayazda mühimmatın zarar görmemesi için bebeğinin üzerindeki örtüyü alıp cephanenin üzerini örtmüş.Hikayenin sonu bu noktadan sonra çeşitleniyor.Rivayetlerin kimisi annesiyle bebeğinin sabaha karşı donmuş olduklarını,kimisi ise annenin ölüp bebeğin donmak üzereyken bulunduğu şeklinde.Ama tek ortak yön cephanenin kurtarıldığı.Ve gerçekten şu an unutulup giden kayıpların haddi hesabı yok.

 

Kastamonu Türklerin eline geçtikten sonra asla başka bir güç tarafından işgal edilememiş.Bununla beraber Kastamonu fiilen işgal edilmediyse de Çanakkale ve Kurtuluş  Savaşlarında çok fazla kayıp vermiş.yetişkin erkek nüfusunun %60’ına yakını kaybeden şehrin özellikle Araç ilçesinde bu oran %90’a ulaşmış.Bunun sonucunda şehir kendi dinamiklerini kaybetmiş.Öyle ki Mustafa Kemal “Bana her ilden bir yiğit getirin Kastamonudan tuttuğunuzu getirin” diye bir söz sarfetmiş.Günümüzde bazı soysuzlar bu lafı da yozlaştırmış.Ama gerçek araştırıldı mı bulunabiliyor hala…

 

Meydanın sonunda 19.yy tarzı hükümet konağı,onunda ardında saat kulesi var.Koca şehir için topu topu kırk dakika süre verildi.Hiç bir şey yapmaya yetmeyecek bu süre içerisinde ırmak boyunu takip ederek güneye doğru ilerleyerek yolculuk sırasında dikkatimi çeken kimi yerlere yetişmeye çalıştım.

 

Yolun solunda tahta minareli eski bir cami var.Eski bir görünümü olan caminin adı İsfendiyaroğlu Camii.Müzeden emekli yaşlı bir amcanın dediğine göre restorasyon sonucu kalan tek orjinalliğin ahşap minarenin külahının ucundaki rüzgar gülü imiş.İçeride özgünlük kaybolmuş.İçine girebilme imkanım olmadı.Yöredeki kimi tanınmış camilerin ortak özelliği içerisinde sadece ahşap malzemenin kullanılması.Bunların en meşhuru ise Kasaba Camii.Bağlantıların bile sadece ahşap çiviler ile sağlandığı sekizyüz yıllık camiye gidebilme imkanımda olmadı.

 

Cami girişinden yolun karşısına baktığımda Kastamonunun meşhur konaklarından bazılarınıda görebildim.Şehrin cumhuriyet döneminde göç verip küçük kalması nedeniyle modern mimari denilen uçubelik şehre fazla nüfuz edememiş,dolayısıyla konaklarda yaşayabilmiş.Çok sayıda konak var.Ama fırsat bulupta gezemediğimiz için Safranbolu yada Cumalıkızıktaki benzerleri ile kıyaslama imkanımız olmadı.

 

Şehrin bence en büyük zenginliklerinin başında müzesi gelmekte.Yine 19.yy tarzı ama kapı girişindeki sütun başlıkları daha önce hiç görmediğim bir özgünlükteki yapının içine giremediğim için içerideki eserleri göremedim.Ama iyi yürekli ve hoş sohbet müze görevlisinin izni sırasında bahçeyi rahatlıkla gezebilme fırsatı buldum.Onca eser içerisinden özellikle dikkatimi çekenlerin başında hemen kapının girişinde yer alan aslan heykeli ve girişe göre sağdaki çimenlikle duran ve belli bir açıdan bakıldığında bir kadın ve erkeğin yan yana görüldüğü kaya kabartması gelmekte.

 

Kastamonu meşrutiyet ile beraber şahlanmış bir şehir.1900 lere değin İstanbulun Anadolu yakasınında aralarında bulunduğu çok geniş bir alan üzerindeki pek çok yerleşim biriminin merkezi olan şehrin üniversite binasının kitabesi de müze bahçesinde bir duvara yaslanmış bir şekilde dururken görebiliyorsunuz.

 

Görevli,gururla Kastamonunun geçmiş,zengin tarihinden bahsetti.Savaşlardaki kayıplar nedeniyle şehrin gelişmesinin sekteye uğramasının süreç içerisinde dış göçlerinde temelini oluşturduğunu,bu nedenle de şehrin çok gelişemediği konusunda sohbetimiz esnasında hem fikir kaldık.Ayrıca Küre dağlarındaki bakır madenlerinde Osmanlı ordusunun toplarının döküldüğünü ve cürufların hala orada olduğundan bahsetti.Bu topların İstanbulun kuşatması için döküldüğünü söylediysede  bildiğim kadarıyla İstanbulun fethinde kullanılan toplar Kırklarelinde döküldü.

 

Müzeden şehri tanıtan bir kitapçık ve harita temin edip Ilgaz dağlarındaki otele gitmek için otobüse yetiştim.

 

Otel,Ilgaz doğal parkının kayak pistlerinin hemen bitiminde yer almakta.Ama yol boyunca özellikle  yükseklik arttıkça ormanlık alan yoğunlaşmakta ve yeşilin çeşitli tonları sizi sarmalamakta.

 

Dağda iki pist var.Ama pistler kısa ama dik değil.Buda amatör ve gırgırına kayanlar için ideal bir yer olduğunu gösteriyor.Türkiyedeki en kaliteli karın Ilgazda olduğu söyleniyor.Yaz mevsiminde ise kampçılık ve yürüyüş için önerilen terlerden.

 

Ankara Üniversitesinin oteli olduğunu sandığım mekanda fena değil.Oldukça kısa olan pistlerin bitiminde üç-dört otel var.Piste en yakın otel ya kapalı ya da tadilattaydı.Mevsim itibariyle kayak alanı oldukça ıssızdı.Belki çimlendirilerek yazın ve baharda çim kayağı da yapılabilir.Ama kesif ağaçların arasından sızan ayışığının şavkı, kışın burada oluşan görüntüler için fikir vermekte.Kışın mutlaka gelinmesi gereken bir yer.

 

Yorgunluk,sessiz ortamın verdiği huzur nedeniyle kütük gibi uyumuşum.

 

 

Gün 2

 

Otelin bulunduğu Ilgaz dağlarından akşamki rotanın tersi istikamette yol alarak Kastamonu merkeze ulaştık.Merkezde Candaroğulları dönemine ait ilginç minareli bir cami var.Zaten şehirde çok sayıda cami ve türbe var.Hatta çok sayıda farklı kişiden şehirde birde seyyid türbesi olduğunu işittim.Ülkenin en çok kahverengi levhalı şehirlerinden biri olan bu yerle ilgili son bir anekdot daha ileteceğim.Kastamonunun tarihi ve isim kökenleri için bulabildiklerimi özetleyeyim.

 

Kastamonunun tarihi, hitit imparatorluğu ile başlamakta. Hititlerden sonra frigya ve lidya krallıklarının egemen olduğu bu topraklar MÖ.4.yy’da perslerin eline geçiyor. MÖ.4,yy’da Büyük İskender anadolu ile birlikte Kastamonu topraklarını da Makedonya’ya katmıştır. İskender’den sonra yöreyi ele geçiren pontus krallığı MÖ.1,yy’da romalılar tarafından ortadan kaldırılmıştır. Uzun yıllar roma imparatorluğu sınırları içinde kalan Kastamonu m.s.395 yılında imparatorluğun bölünmesiyle bütün anadolu gibi Bizans imparatorluğuna katılmıştır.

Prehistorik çağlardan sonra havalinin (paflagonya’nın) bilinen sümerlerin en eski bir kolu olan gaslardır. MÖ.2000-1300 yılları arasında hüküm süren gaslar (gaşkalar) devamlı olarak mısırlılar, suriyeliler ve kaldelilerle siyasi, ticari ve kültürel münasebetlerde bulunmuşlar, hititlerle de bazen savaşmış bazen dost olmuşlar. Gaslar sert karakterli, cengaver kişiler olarak bilinmektedir.

Bugün Kastamonu ve çevresindeki illeri de içine alan ve romalılar devrinde adına paflagonya (pophlaginia) denilen gasların kurduğu şehirlerden bir tanesi de "timonion veya tumanna" dır. Bazı yazarlar Kastamonu adının menşei konusunda; bu kelimenin "gas" kelimesi ile "timoni" veya "tumanna" kelimesinin (gas ülkesi anlamında) birleşmesinden meydana geldiği görüşünü ileri sürmüşlerdir. Fonetik yönden de bugünkü Kastamonu’ya yaklaşmaktadır.

İkinci bir görüşe göre romalılar devrinde Taşköprü’nün eyalet merkezi olduğu zamanlar Kastamonu küçük bir kasaba olup, bizans devrinde ve özellikle kommenler zamanında gelişmeye başlamıştır. Bu dönemde buraya bir kale yapılmış ve kommenlerin kalesi anlamında "kastra kommen" denilmiştir. Bu kelimenin zamanla "Kastamonu" şekline dönüştüğünü ileri sürülmektedir.

 

Şehrin simgelerinden birisi Kastamonu kalesi.. 112 m yükseklikteki bir tepe üzerinde Komnenoslar zamanında inşa edilmiştir. İç kalenin temelleri Bizans yapısı, üst bölümü Candaroğulları döneminde yapılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde tamir görmüş. Kale içinde türbeler, sarnıç, kaya mezarları ve tünel  varmış.Hatta tünellerin merkezdeki çarşıya dek uzandığı rivayet edilmekte.

 

Şehir ülkemiz ormanlarının 1/6 sına sahip.Kastamonuya bir daha uğramak elzem görünüyor.Ama şehir büyük ve gezecek çok yeri var. Başlıları, sit alanı kapsamında olan araç, taşköprü, küre, abana ilçeleri .Ayrıca Taşköprüde zımbıllı tepe (pompeipolis), ineboluda abeş kalesi, geriş tepesi, çatalzeytinde ginolu koyu, cidede gideros koyu arkeolojik sit alanı olarak geçmekte.

 

Şehirde çekme helva diye anılan bir tatlı var.TRT2 ‘de geçenlerde bir belgeselde yapımı anlatılmaktaydı.Hammadde,dönen bir masanın üzerinden iki kişi tarafından saatlerce içindeki şeker vb kaybolana dek defalarca çekiliyor.Öyleki tel tel olana kadar bu işlem sayısız sefer tekrarlanıyor.Ne yazıkki dayanma süresi azmış.Bu nedenle alamadık.

 

Bugünün ilk önemli durağı olan Sinopa doğru uzanıyoruz.Haritaya göre Kastamonu sancağının eski merkezi olan Taşköprüye dek yolda bir kale ve kaya mezarları görmemiz gerekmekteydi ama göremedik.Sarımsağı ile meşhur kasabanın simgesi olan taşköprünün otobüsten iki fotosunu çekebildik.

 

Yol boyunca dikkatimi çeken şöyle bir ilginçlik var.Özellikle Taşköprü yakınlarında yolun solunda bir mezarlık var.Aslında bir diyorum,sizleri yanıltmayayım dört mezarlık görülüyor.Şehir genelinde de eski mezartaşlarının bulunduğu kısımlar güncel mezarlılardan uzakta,bakımsız bir şekilde görülüyor.Ayrıca kimi mezar gruplarının çevreside yaban domuzlarının talanına uğramaması vb nedenlerden dolayı çit,tel gibi yöntemlerle kapatılmış.

 

Ayancığı geçtikten sonra Sinopa gidiş tam bir işkence.Çok sayıda,keskin virajı,sarp bir yamacı aşarken geçiyorsunuz.Öyle noktalar varki otobüsün camından aşağıya doğru baktığınızda sanki uçaktaymışsınız gibi bir hissiyata kapılıyorsunuz.İnsan kışın,karda birde aydınlatmanın olmadığı bu yolda nasıl ulaşımın yapıldığını merak ediyor.

 

Sinopta ilk durağımız ,Sinop Havalimanını solumuza alıp Akçakum ve Karakum plajlarını geçerek ulaştığımız Hamsaros Fiyordu.Fiyord genelde İskandinav ülkelerinde görülen,buzul katmanının erimesiyle ortaya çıkmış bir kıyı tipi.Fiyord tipi kıyılarda deniz derin ve kıvrımlı bir şekilde karaya sokulmakta.Halbuki ne bu fiyord kilometrelerce kıyıdan içeri sokulmakta nede buzul erimesiyle oluşmuş.Sadece yukarıdan bakıldığında görülen renk farkı suyun aniden oldukça derinleştiğinin göstergesi.Fiyordun denize bakan kısmı çam ve makilerle kaplı ama kıyıya girdiği yerlerde rengarenk ağaçlar seçilmekte.Hoş bir yer.

 

Geldiğimiz yolu izleyerek Sinopa döndük.Şehir adını nehir tanrıçası Sinopeden almakta.Şehir aslında bir Milet kolonisi.Bununla beraber ismin kökeni için başka rivayetler de mevcut.Şehrin ilk kez hititçe sinova olarak adlandırıldığını öğrendim.MÖ. 200 yıllarında yaşayan skymnos, şiirlerinde sinop adının sinope adlı bir amazon kraliçesinin adından geldiğini dile getirir. Son rivayet ise Farsçadan.Suyun göğsü anlamında farsça (sine-i âb) dan sınap şekline çevrilmiş ve böyle konuşulmuş deniliyor.

 

Ulaşımı günümüzde bile oldukça zorlu olmasına rağmen zamanında önemli bir şehir olduğunu kalın ve uzun sur duvarları göstermekte.

 

Şehrin gelmiş geçmiş en ünlü insanı Diyojen.Diyojen bir nevi protonihilist kanımca.Mülkiyete karşı çıkması,komünal bir yaşamı desteklemesi,doğanın insanoğlunun her türlü ihtiyacını karşılayabileceğine dair fikirleri ve inanışları var.Böyle ekzantrik bir insana atfedilen ilginç (ve bence hayali) pek çok hikaye var.

 

Günün birinde Diojen,köpeği ve elinde her daim yanan feneriyle yürürken karşı taraftan zengin bir adamın geldiğini görür.İki tarafta durur.Zengin adam Diyojene alaycı bir tavırla seslenir

 

-“Yolunun karşısında sefil,zavallı biri çıksa yol vermem”

 

Diyojen bunun üzerine kenarı çekilir ve umursamaksızın yanıtlar.

 

-“Ama ben yol veririm”

 

Bu büyük düşünürün namını duyan Büyük İskender bile şehre gelmiş.Diyojen gezerken kıyafet,dinlenirken ev olarak kullandığı fıçının içerisinde dinlenirken imparator gelip seslenmiş.

 

-“Ey büyük düşünür,dile benden ne dilersen”

 

Beriki bir pervasız adam.Günümüz tabiriyle “cool”.Kendinden bekleneceği şekilde yanıtlamış.

 

-“Gölge etme başka ihsan istemez”

 

Şayet Diyojen günümüzde yaşasaydı,tek bir sefer için kullanılan Sinop Havalimanını açan Süleyman Demirele kim bilir ne derdi.Üstelik kendi mitingine giderken bizim kullandığımız yolu kullanmamak için.

 

Sinop nüfusu,dışarıya verdiği göçler,sanayisinin olmaması ,turizminin gelişmemesinin nedeniyle oldukça düşük.Şahsi kanım insanın emekliliğini geçirebileceği ideal bir yer olduğu şeklinde.Sakin,ufak ama şirin bir şehir.

 

Şehrin tarihi yapıları genel olarak Bizans ve Selçukluya ait.Bizans surları ve kaleyi yapmış,Selçuklu şehrin içine pek çok cami inşa etmiş,kalenin deniz tarafına bir tersane kurmuş.İzleri zaten üç kemer olarak duvarda görülmekte.

 

Şehrin en meşhur yapısı Osmanlı döneminde hapishaneye çevrilen kale.Hapishane Osmanlının son günlerinde ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde pek çok ünlüyü misafir etmiş. Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Hüseyin Hilmi, Sabahattin Alinin yattığı cezaevinde mahkumlar denizi görmesin, seslerini duyup da rahatlamasın diye derin çukurlar kazılarak denizin görülmesi engellenmiş denilmekte.


Bunlardan biri olan Sabahattin Ali ,Edip Akbayramın söylediği “Aldırma gönül”adlı meşhur şarkının sözlerini burada yazmış.Şiirde Deniz Gezmişe gönderme yapıldığı sanılan aldırma gönülün dizelerinde  mahkumların az ilerisindeki karadeniz sularınına yani gerçek denize duyulan özlemi anlattığı iddaa edilmekte..Benim için hassas yanı ise Kırım hanlarından birinin  burada tutuklu kalmış olması.Zaten Osmanlı,Ermeni,Arap,Bulgar ne kadar aşağılık mahlukat varsa korumuş,kollamış;Anadolu köylüsü gibi tatar tayfasına da hoyratça davranıp adeta harcamış.

 

Neyse konuyu dağıtmadan hapishaneyi tanıtmaya başlayayım.Günümüzde içerisinde basitçe kültürel etkinlikler yapılıyorsa da  yetersiz.Aynı yapı Amerikada olsa inanılmaz derecede bakımlı bir otel haline getirilir,birde hayalet hikayesi uydurulup mekanın her zaman gündemde kalmasına imkan veren bir reklam yöntemi oluşturulurdu.Böylece Sinopta ihya olurdu.

 

Kale duvarları inşa edilirken Bizansta devşirme malzeme kullanmış.Kendinden önceki medeniyetlere ait unsurları harca katmış.Hapishaneyi eski gardiyanlar gezdirmekte.Bunlardan en meşhuru “Pala” olarak anılanı.

 

Açık bir yoldan avluya ulaşılıyor.Buradan ana binadaki koğuşlara ulaşılıyor.Koğuşlar pek büyük değil,yaklaşık seksen kişi bir koğuşta kalmaktaymış.Tuvaletleri inanılmaz derecede iğrenç görünüyor.Kubur koyu kahverengi.

 

Erkeklerin koğuşlarının duvarlarında yazılar varsa da kadınların koğuşlarının duvarlarında hemen hemen hiç yazı yok.Bunun nedeni o dönemdeki Türk kadınının okur yazar oranının düşüklüğü olmalı.

 

Buradan hücrelere geçiliyor. Disiplin odaları doğru dürüst ışık almayan,rutubetli ve soğuk, zindan ise çok daha  rutubetli, soğuk ve daha da karanlık koğuşlar. Bu odalarda ve zindanda alaturka tuvalet var ancak lavabo bulunmamakta. Rivayete göre yarısına kadar denizin girdiği aşağı mahzenler ziyaretçilerden gizleniyor, varlığı kabul edilmiyor..İki tip hücre var.Birinde ağır suçlu ve intihar eğilimliler tutuluyormuş.Bunlara kemer,urgan vb verilmemiş.Diğer sınıf nispeten daha aklı başında olanlar.

 

Buradan çıktıktan sonra bakımsızlıktan dökülen duvarların arasındaki koridorlarda dolanarak hapishanenin çıkışına ulaşılıyor.

 

Hapishaneden sadece tek bir kişi kaçabilmiş.Oda sonra yakayı elevermiş. Alkadrazdan beter anlayacağınız.

 

Öğle yemeği almak amacıyla hapishaneden çıkarak sahilde bulunan basit ama şirin bir havaya sahip lokantalardan birine geçtik.Çarpanbalığı diye bir balıkları var.Sanırım iskorpit balığı bu.Biz yemeği kısa tutarak yarım saatlik boş zamanı şehrin içinde değerlendirmeyi düşündük.Diğer grup ise Sinopta meşhur olan ahşap maket (özellikle gemi maketi)yapan atelyelere gitti.Uzun bir süre maketçileri izleme imkanımız olmadığı için kalmamım da bir anlamı olmadığını düşündüm.

 

Şehrin ortasında,1214 yılında Selçuklu sultanı Alaaddin tarafından yaptırılan ve onun adıyla anılan ulu cami var.İç mekanda bir orjinallik yok yada büyük bir olasılıkla kalmamış.Yapının karakteristik özelliği,beş-altı sıra cemaatin neredeyse altmış metrelik bir safta uzunlamasına namaz kılabilecek olması.Mihrabının işlemeleri meşhur.Mihrabın üzerinde birisi büyük olmak üzere üç kubbe yer almakta.

 

Yüksek duvarlarla çevrili avlusunda bir şadırvan ve içinde kimin olduğu kesin olarak belirlenemeyen birde türbe bulunmakta.Cami avlusunda kuşlarda unutulmamış.Onlarında su içebilmesi için iki küçük suluk yapılmış.

 

Avluya giriş üç kapı bulunmakta.Çıkışımızı,giriş yaptığımız kapının karşısından yaptık.Sokağın köşesinde Yeşil Türbe olarak adlandırılan bir türbe daha var.

 

Buradan yürüdüğünüzde yolunuz sizi meydana ulaştırıyor.Solda hükümet konağı var.Oldukça zarif bir yapı.

 

Sağ tarafta ise tahminimce surlardaki bir burca kondurulmuş yada daha doğrusu bu burçtan yapılmış bir saat kulesi var.Ayrıca aradan Sinop baskınında şehit düşen askerlerimizin şehitliği ve onlar için yaptırılan anıt görülmekte.Rusların ansızın düzenlediği baskın sonucunda ikibine yakın donanma askeri şehit düştü.Karadeniz donanmamız bir daha da toparlanamadı.

 

Şehir içinde Balatlar kilisesi adında 650 li yıllardan kalma bir kilise ve birde kimsenin yerini bilemediği bir sinagog var.

 

Sonraki durağımız Samsun.Yol boyunca çok sayıda kurumuş nehrin,çayın,derenin üzerinden geçtik.Kızılırmak yöredeki akan nehirlerin ilki olarak karşımıza çıktı.Debisi düşüktü.Rehberler bir hafta önce nehrin daha da yavaş aktığını söylediler.

 

Önce Bafra Ovasından geçtik.Ova bereket fışkıran bir yer.Özellikle kilometrelerce uzanan yolun kenarındaki kurutulmak üzere asılı bekletilen tütünlerin görüntüsü etkileyici.Bafra adını Finike kolonilerinde limanın içindeki evlere verilen Bafira kelimesinden almaktaymış.Tarihi eski.Samsundaki müzede sıklıkla anılan İkiztepe vb ilçe sınırları içerisinde kalmakta.1876 sonrası Kırımdan getirtilen Türkler yerleştirilmiş.Ardından Pontus hayalindeki Rumlar mübadeleyle Yunanistana gönderilip Serez civarındaki Türkler yöreye yerleştirilmiş.

 

Pidesi,dondurması ve kuyu kebabı ile tanınan ilçede tek tükde olsa kalmış konakların güzelliğinden bahsedilmekte. Ayrıca belgesellerden bildiğim kadarıyla Bafra Balık Gölü adında büyükçe bir sulak alan var. Çok sayıda göçebe kuş için bir konaklama alanı.

 

Sonunda Samsuna varıyoruz..Burada,meydandaki İlkadım anıtında fotoğraf çektirdik.Anıt,Atatürk hayranı Avusturyalı bir heykeltıraş tarafından hayata geçirilmiş.Oldukça gerçekçi görünen heykelde atlanan tek detay atların nalları olmuş.

 

Samsun için ileride daha tafsilatlı bir anlatım yapmaya çalışacağım.Karadenizdeki tek büyük şehir statüsündeki kentte,özellikle meydan çevresinde pek çok büyük mağaza var.Zaten sahil yoluna paralel uzanan caddede eski tarz,çok sayıda güzel bina görebiliyorsunuz.Geçen yüzyılda iki kez yangın felaketi yaşayınca şehri yeni baştan kursun diye Fransız bir mimar getirtilmiş.Bu da pek bir işe yaramamış söylenene göre.

 

Eğer gözlerim yanılmıyorsa şehrin girişinde,hemen yolun sağındaki tepenin yamacında kaya mezarı gibi delikler gördüm.Eski adı Amissos.

 

Samsundan apar topar çıkıp önce bir başka ova üzerinde kurulu olan Çarşambadan geçerek Ordunun Fatsa ve Ünye ilçelerini de  aşarak otelimizin olduğu Perşembe ilçesine ulaştık.

 

Bafra Kızılırmağın,Çarşamba ise Yeşilırmağın bereketiyle (ve alüvyonlarıyla) sulanmakta.Samsunun tek havalimanı ilçede.Ayrıca ilçe,yumurta topuklu ayakkabılarıyla da meşhur.

 

Ünye ve Fatsa mümkün olduğunca il olmayı isteyen,büyük ölçekli sayılabilecek yerleşimler.İki kasaba arasında geçimsizliklerin varlığından bahsedilmekte.Ünye daha kalabalık ve düzenli gibi gözükmekte.Yolda bir iki Rum evini andırır yapıyı da gördük.Eski adı Onia.Bunu soğan kelimesine bağlayanlarda var.

 

Karadenizin en uzun plajlarından biri Ünyede.

 

Fatsa ise 12 Eylül öncesinin meşhur yerlerinden.Bir nevi halk komünü oluşturulmuş.Kasabanın kaymakamı (başka bir kişisi de olabilir,ama Terzi Fikri diye anılan kişi)idam edilmiş.Hayal gibi askerlerin Fatsanın kırsalında yaptıkları baskınlarda buldukları cephaneleri hatırlıyorum.Ama günümüz gençliği bunlardan bihaber.Fatsayı duyduysa,bunun nedeni başta Kadir İnanır olmak üzere İnanır familyasından kaynaklanmakta.

 

Eski adı Fatissa.

 

Turdaki en ilginç anlardan birisi de yurdumuzun en uzun tüneli olan Ordu Tünelinden geçmemizdi.Bolu tüneli kadar popüler olmasa da ondan daha uzun olan bu tünel sanki git git bitmiyor dedirten türden.(dönüşte de geçtik ama uyuyakalmışım)2,5 saat süren  yolu yaklaşık yarım saatte güvenli bir şekilde alabilmemiz mümkün oldu.

 

Tabii bu artılar kimileri için haneye eksi olarak yazılmış.Örneğin eski adı Vona olan Perşembe ilçesi bundan hiçte olumlu bir şekilde etkilenmemiş.Yolun by pass edilmesi kasabanın ekonomisine derin darbe vurmuş.İlçede sekiz olan banka sayısı ikiye inmiş.Bunların biri de zaten Ziraat Bankası.Otel sahibi ile bu konuda konuştuk.Onlardan durumdan hiç hoşnut olmadıklarını dile getirdiler.

 

Yöresel yiyecekleri tadabilme imkanımız oldu.Beğendim mi,hayır.Turşu kızartması özellikle felaket.

 

Kasım 4, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Safranbolu-Amasra-Bartın Bölüm 2

Kuşkayası Yol Anıtı  Bakacak 'tan Amasra  Amasra Arkeoloji MüzesiAmasra Arkeoloji Müzesi  Amasra Şapeli   Amasra

Amasra

 

Bartın:

 

Safranboludan Bartına giden yol hiç bitmesin diyeceğiniz bir şekilde uzanmakta.Yalçın kayalıklar,yoğun ormanlar ve oldukça cılız bir şekilde akmakta olan Bartın Çayının eşliğinde yola koyulduk.Halbuki bu umursamadığınız çay kabarabilme yeteneğine de sahip.Bartında bir köprünün hemen yanında geçtiğimiz yıllarda meydana gelen bir sel esnasında suyun yükseldiği son nokta işaretlenmiş.İnsanın dehşete kapılmasına yetecek bir yükselti.

 

Yol üzerinde Uluyayla denilen ilgililerince çok iyi bilinen bir yer var.Volkswagencilerin buluşma noktalarından birisi burası.Ayrıca pek çok mağara oluşumu olduğu fakat pek incelenmediği de bir başka ayrıntı.

 

Bartında da az sayıdada olsa eski tarz ahşap evlerden görülebilmekte.Ama günümüzün modern(!) binalarının arasında kaybolmakta yada kaybedilmekteler.

 

Yola devam ettiğinizde Kuşkayası yol anıtı diye bir yapıtı görebiliyorsunuz.Güzel bir Karadeniz manzarasına sahip bir yamaçta büyücek bir kuş heykeli ve yanında şu an kafası olmayan bir Romalı asker heykelinden oluşmakta.Yol anıtları Romanın önemli yollarda hakimiyetini ve kontrolünü belirtmek için yapılmışlar.Ta ki hazine avcılarının dinamit vb ile bunları patlamalarına değin.Kuş kayası da bundan nasibini almış,görünen o.Anadoluda ayakta kalan tek yol anıtı bu heykeller.Tarihçe olarak imparator Claudiusun Pontus valisi tarafından ilk yüzyılda yaptırıldığı yazmakta.Kartal her zamanki gibi Romanın askeri gücünü simgelemekte.Kartalında kafa kısmı tahrip edildiğinden başının hangi yöne yada yönlere baktığını bilemiyoruz.

 

Amasra:

 

Amasra da tarihi oldukça eskiye dayanan bir yerleşim.Anadoluda çeşitli Yunan site devletleri ile çatışmaya dayanamayan Miletliler gemilerine atlayıp Karadeniz kıyılarında bu tip yerleşim birimlerinden onlarcasını kurmuşlar.Bu tip ticari yerleşimlere emporium denilmekte ve emperyalizm kelimesinin kökenide buradan gelmekte.

 

Ardından Büyük İskenderin Asya seferinden sonraki Helenleştirme politikası sonucu Amasranın başına generallerinden biriyle evli Pers prenseslerinden biri olan Amistras geçmiş.Kasabanın adı oradan gelmekte.Amistrasa gelince o da oğullarınca öldürülmüş.

 

Amasranın ilk girişinde Bakacak diye bir mevki var.Rivayete göre Fatih sefer sırasında burada “Lala çeşmi cihan dedikleri bu mu ola ”  demiş.Güzel bir yer ama ben “Şileye benziyor ” diyorum.Panaromik fotoğrafları çekebileceğiniz bir yer ve burada da yerliler dut vesair satmakta.

 

Hemen girişte yolun solunda eski Bahriye mektebinden müzeye çevrilmiş küçük bir müze var. Küçük bir müze diyorum ama içerik açısından ülkemizdeki en iyi on müzeden biri olduğunu otoriteler söylüyor. Müzenin iç kısmında bulunan sikkeler,heykel tarzı eserler var.Genelde buluntular daha beride kalan sanayi alanında çıkarılmış.Bahçesi ise görülmeye değer.Çok sayıda Cenevizlilere ait aile arması mevcut.Bahçe mutlaka görülmesi gereken bir yer.

 

Amasranın güzel bir kumsalı var.Kumsal ileride göreceğiniz üç parçadan oluşan mendireğin bir neticesi.Mendireklerle çevrili benzeri kıyılarda zamanla buna benzer bir kumul hareketi söz konusu.Sanırım dalgaların karaya direk vurup dönmesi değilde mendirekler nedeniyle dalgaların karaya uzun süre sürtünüp gitmesinden kaynaklanıyor.

 

Mendirek içinden gezi tekneleri kalkmakta.Teknelerin gezi bedeli beş yada on milyon olarak değişiyor.Standart gezi rotası mendirek dışına çıkıp kale etrafından dolanıp tavşanadasını biraz geçmekten ibaret.Ama diğer kısımalara gitmek için tekneleri bedeli mukabilinde kiralamakta pekala memnun.Amasranın özellikle doğusuna doğru çok güzel kumsallara sahip olduğunu eklemeliyim.

 

Kale Roma döneminden kalma.Ardından Bizans ve en nihayetinde Cenevizlilerin eline geçmiş.Fatih karadan ve denizden kasabaya yürüyünce şehrin valisi kan dökülmeksizin şehri teslim etmiş.Tabi ki burada psikolojinin önemide had safhada.İstanbulu almış bir sultanın ordusu önünde ne derece dayanabilirlerdi tartışılır ama Türklerinde kaybı birde donanma olmasaydı oldukça yüksek olurdu.(Sadece karadan saldırılan Kavala Kalesi örneği)Kale duvarlarında Ceneviz aile armalarından bir iki tane var.

 

Kaleden iç kaleye geçiş bir köprü vasıtasıyla sağlanmakta.Köprü tek kemerli.Açıkta Tavşanadası diye adlandırılan bir ada bulunmakta.Üzerinde kalıntılar varmış gidemediğimizden göremedik.Bu arada kale içinde Kilise mescidi diye anılan eski bir Bizans şapeli var.İyi şekilde restore edilmiş ama hem ibadete hem ziyarete kapalı.Daha büyükçe bir tanesi ise günümüzde Fatih Camii adıyla ibadete açık ama özgün değil.

 

Tekrar köprüye dönelim.Köprünün bittiği noktada kapının üstünde bir delik var.Çok sayıda ekseriyetine ortayaş ve üzeri kadınların oluşturduğu kalabalıklar buradan içeriye çakıl taşlarını atmakta.İsabetsiz atışlar sizin isabet almanıza neden olabiliyorlar.Tabii ki kaleyi inşa eden istihkamcılar oradaki açıklığı kocakarılar dilekleri için taş atsın değil kapının önünde bekleşen kalabalıkları yukarıdan vurmak için  yapmışlar.Zaten kapının ikinci çıkışında kapıya destek veren tahtaların yerleştirildiği kirişler görülmekte.Kapının dibinde CEASAR yazısını da çok dikkat ederseniz görebilmektesiniz.

 

Köprüden içeriye uzanan lan bir nevi liman haline gelmiş.Burada dikkat çeken nokta limanın içine doğru uzanan bir kayanın üstünde bir yükselti var.Genelde ilk izlenim olarak fener sanılsa da fenerlerin o şekilde yerleştirilmeleri mümkün değil.Açıklaması zaten geceleride yapılan yükleme-boşaltma çalışmaları için gerekli ışığın sağlanması için yapıldığı şeklinde.

 

Bu noktalar çok güzel fotoğraflar almaya özellikle panaromalar çekebilmeye elverişli.

 

Amasraya gelindiğinde mutlaka sahildeki lokantalarda bir şeyler yenmeli.Balık taze ve ucuz.Porsiyon kavramı burada yerini tava anlayışına kaptırıyor.Bir tava hamsi iki kişiyi ziyadesiyle doyurmakta.Fakat salata kavramı Amasrada bambaşka.Devasa boyutta bir salata tabağı.Sözü burada kesiyorum fotoğrafına bakmanız yeterli.

Ekim 31, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

Safranbolu-Amasra- Bartın 2007 Haziran Bölüm 1

Karabük Demir - Çelik Fab.  Yörük Köyü  Yörük KöyüYörük Köyü  Safranbolu - Hıdırlık Tepesinden  Safranbolu - Hıdırlık TepesindenSafranbolu  Mehmet İzzet Paşa Camii  Cinci HamamıSafranbolu  Safranbolu Hükümet Konağı  Hamidiye Camii

 

Safranbolu-Amasra-Bartın 2007 Haziran

 

Yine dolu dolu geçirebileceğiniz bir haftasonu aktivitesini daha gezi planlarınızın arasına alabilmeniz için anlatmaya çalışacağım.

 

Kendi imkanlarınız ile yada bir tur organizasyonunun aracılığıyla Safranbolu ve/ veya Amasra şeklinde bir turun dinlendirici olmasa da kültürel ve görsel açıdan oldukça doyurucu olacağını öncelikle söylemeliyim.

 

Kendi imkanlarınız ile 4-5 ,tur firması ile 6-7 saatte Safranboluya varıyorsunuz.Yol oldukça güzel.Özellikle Bolu-Karabük arasındaki yol ağırlıklı olarak sarı kantaronlar,kan kırmızı gelincikler ve adını bilemediğim mor çiçekli bir bitki ile adeta taşmakta.Hatta bir iki yerde çiçeklerden oluşan renk cümbüşünü resme dökemememin üzüntüsünü anlatamam.

 

Yol üzerindeki bir başka harikada Türkiyedeki en uzun tünellerden birisi olan,ama bu tünellerin en meşhuru ve masraflısı Bolu Tüneli.İnanılmaz bir görünüm ve rahatlık içerisinde adeta kayarcasına ilerliyorsunuz.Yol o denli mükemmel ki yarış bisikletimle hız rekorumu rahatlıkla kırabileceğime eminim.

 

Safranboluya giderken Bolu Tünelide dahil olmak üzere iki tüneli aştık.Yol Karabüğe yaklaştıkça oldukça bozuluyor.Zaten ilginçtir ikinci tünelden çıktığınız andan itibaren  bambaşka bir ortama girdiğinizi fark edeceksiniz.Coğrafya gözle görülür şekilde değişiyor.Keskin yamaçlar,bozuk bir yol ile beraber size eşlik etmeye başlıyor.Yoldaki bozukluğun sebebi,demir-çelik fabrikasının ağır yükünü sırtlayan kamyon ve tırlar.Tonlarca ağırlık ve çok sayıda araç yolu oldukça hırpalamakta.Bu yol ve coğrafya Safranbolunun oldukça zengin bir kasaba olmasına yada başka bir deyişle civardaki diğer kasabaların fazla büyüyememesine neden olmuş.

 

Yol üzerinde görülen ilk önemli yapı ne Bizans nede Osmanlıya ait.Genç Türkiye Cumhuriyetinin ilk ağır sanayi hamlesi Karabük demir-çelik fabrikası yolun solunda yer almakta.Savaşlardan ve konjonktürden ders alan genç hükümet,tam bağımsızlığın iktisadi bağımsızlık ile olabildiğinin farkına varmış ve taş kömürü kaynaklarına yakın bu mevkiye devasa bir yapı inşa etmiş.Otobüsle dakikalarca yanından geçtiğiniz bu yapıyı oluşturan dev binalar 1925-30 arasındaki zihniyetin olayları nasılda ciddiye aldığını gözler önüne sermekte.Zor bir şartta,24 saatte makine parkının silah üretebilecek hale gelebilmesi başka bir hayret kaynağı.(Cumhuriyetin kendi tankını üretip Avrupaya sattığı,dünyanın beşinci jet üreten ülkesi olduğu gibi gerçekler her ne kadar unutturulmaya çalışılsada unutmayacağız,unutturmayacağız)Uzun menzilli uçakların ve balistik füzelerin olmadığı dönemlerde 24 saat oldukça kısa bir süre.Ayrıca fabrikanın bulunduğu yerde düzenli orduların,zırhlı birliklerin kolaylıkla ilerlemesini engelleyebilecek ,buna karşın gerilla tarzı savunmaya  elverişli bir mevki.Zaten Safranbolu Bizans döneminde müstahkem mevzi yada kale olarak nitelendirilmiş.Milyonluk ilk haçlı ordusu Kudüse yolu kısaltmasına rağmen bu rotayı izlemeden,yolu çok çok uzatarak Eskişehir (Dorilion)üzerinden gitmeyi tercih etmiş. (Daha sonra ikiye ayrılan ordudan yarım milyona yakın bir nüfus Amasya-Merzifon taraflarında yok edildi.Coğrafi açıdan benzer bölgeler…)

 

Günümüzde 3500 kişinin çalıştığı ama 30’lu yıllarda 15,000 kişiye rızk dağıtan fabrika Karabüğün büyümesine,dolaylı yoldan Safranbolu evlerinin ayakta kalmasına vesile olmuş.Şimdi de nasıl sorusunu yanıtlamaya çalışalım.

 

Osmanlının gücünün azalması İstanbulun,sarayın ışıltı ve ihtişamının kaybolması sarayla paralel bir yaşantıya sahip Safranboluyu da derinden etkilemiş.Genelde sarayın mutfağını,yemek kültürünü elinde tutan kasaba,payitaht ile Anadolu arasında olmanın etkisiyle hızla gelişmiş ve zenginleşmiş.Ortalama bir Safranbolulunun biri eski kasabada kışlık,diğeri Bağlar mevkiinde bütçesine uygun iki hanesinin olması şaşılacak,hayret edilecek bir durum değilmiş.Fakat zamanla yukarıda da değindiğim gibi İstanbuldaki ışıltının azalması Safranboluyada aksetmiş.Ekonominin daralması sonucunda iki evi geçindiremeyen,bakımının altından kalkamayan ahali  zamanla eski kasabadaki evlerinden ellerini ayaklarını çekmeye başlamış.İşte bu sırada fabrika için gerekli iş gücü devreye girmiş.İşçilerin konaklayacağı yapılar bu eski Safranbolu Evleri olmuş.İçlerinde fakirde olsa bir yaşantıya destek olan evler bu şekilde ayakta kalabilmiş.Ama Hıdırlık tepesinden baktığınızda görebileceğiniz gibi kimi yapılarda olumsuz tadilatlarda gerçekleşmiş.Kah çatısındaki kiremitlerle (orijinal Safranbolu kiremitleri oluklu olmakta) kah kimi duvarlarda briket ve tuğlalarında,teneke kaplanmış duvarlarında bunları görebiliyorsunuz.Daha sonra 80 li yıllarda kültürel alanda artan ilgi dalgası ile kasaba  koruma altına alınmış.

 

Yörük Köyü:

 

Safranboluya gidenler tarafından mutlaka görülmesi gereken yerlerden birisi Yörük Köyü.Köy Safranboludan dahi daha orijinal olduğu iddia edilen evleriyle oldukça otantik bir havaya sahip.Evler alalade köy  evi olmaktan oldukça uzak basbayağı konak tarzı çok katlı yapılar.Ayrıca köy,Cumalıkızık ile beraber Unesco listesinde yeralmakta.Bununla beraber –şahsi görüşüm-Cumalıkızıktan birkaç gömlek üstün.

 

Köye giriş Cumalıkızıkta da olduğu gibi mezarlığın yanından yapılmakta. Mezarlıkta,İstanbulun eski mezarlıklarındaki taşları andıran işlemeli  taşlar da var.İki tane küçük,lahit tarzı mezarıda bunların arasına eklemem lazım.Mezarlığı zaman darlığından dolayı yeterince gezemedim.Turla gitmenin bu tip handikapları da yok değil elbet.Bir başka ilginçlikte çok sayıda küçük boyda mezarın olması.Aslın abakılırsa yol boyunca pek çok mezarlıkta buna benzer çok sayıda küçük mezar gördük.Göz yanılması mı yoksa çocuk ölümlerinin çokluğumu bilemiyorum.

 

Köy içinde bazı sokaklara Cemil İpekçi, Leyla Gencer gibi isimlerin verilmiş olduğunu görüyorsunuz.Bu isimler bir şekilde kökenleri itibariyle köy ile bağlantıları,akrabalıkları iddia edilen kişiler.Hoş aklımda kalan bu iki isminde sabetayistler ile bağlantılarından bahsedilse de ilginç geliyor.

 

Köy her ne kadar Bektaşi köyü olarak lanse edilmekteyse de bu konuda araştırmalar yapan arkadaşlarım köyde yaşlılarla yaptıkları sohbetlerde durumun farklı olduğunu görmüşler.Hatta bu sohbetlerde yörede dini bir alimin yaşamış olduğunu,halveti tarikatının adının geçtiğinden ve Kadirilere ait mezar taşlarının varlığından bahsedilmekte.Dediğim gibi mezarlığı etraflıca gezemediğim için net bir şey söyleyemeyeceğim.

 

Öte yandan köyde bir miktar Bektaşi etkisinin varlığı da yadsınamaz bir gerçek.Örneğin köyün çamaşırhanesinin oniki köşesinin oniki imamı temsil ettiği söylenmekte.Çamaşırhanenin yapımında Bektaşilerin desteği olmuş.Belki bu ayrıntı yardıma karşılık bir jest,belkide yardımın şartıydı bilemiyoruz.İnşa sırasında belli etmeksizin yapılmış olmasıda muhtemel.

 

Yolunuzun üzerinde kimi evlerin çatılarının saçaklarına asılı bir şekilde sarkık duran geyik boynuzlarını göreceksiniz.Uğur getirdiğine inanılan bu gelenek Yörüklerin Şamanist geçmişinden gelmekte.Şamanist inanç içerisinden bazı ritüeller zamanla İslami anlayışa adapte edilmiş.Mesela köyün nazardan korunması için bir de kurşuntaşı var.Granit,büyükçe,sağlam bir kayaya yivler açılıyor;ve bu deliklere kurşun dökülüyor.Kurşunun kayayı çatlatması yada deliği doldurup akması nazara karşı olumlu şekilde yorumlanmakta.Köy girişiden dümdüz ilerlerseniz sol kolunuz hizasında gözleme satan bir bir mekan var.Bu konağın kapısından çıktığınızda saat onbir yönünde tam köşede böyle bir kurşuntaşı göreceksiniz.Mekandan bahsetmişken mükemmel bir kızılcık şerbeti sattıklarını belirtmeliyim.Fiyatlar oldukça hesaplı,müşterilerine oldukça saygılı davranıyorlar.Davranışlarında neredeyse rahatsız eden bir saygı olmasına rağmen en ufak bir yapmacıklık sezmediğimiz için sizlere de hararetle salık verebilirim burayı.

 

Evlerden üstünkörüde olsa bir bahsetmekte fayda var.Üç-dört katlı konakların giriş katlarına hayat denmekte.Evlerin,özellikle pencerelerinin kirişlerinde basit ama hoş bir incelik görülüyor.Evlerde ahşap çıtaların üzerine sürülü kireç tabakası hem yalıtımı sağlamakta hemde evlerin beyaz rengini vermekte.

 

Yöresel olarak kapı kolları ve metal aksamı hoş süslemelere sahip.İnce bir işçilik göz okşamakta.

 

Birde şöyle bir gelenek var.Evde ve misafir ağırlayabilecek durumdaysanız kapınızdan bir ip sarkıtıyorsunuz.Aksi durumlarda ise aynı ip kapının iki kanadını da değecek şekilde duruyor.Böylelikle hangi eve misafir gidip gidemeyeceğinizi anlayabiliyorsunuz.

 

Köyde çok sayıda çeşme bulunmakta.Çeşmelerin üzerlerinde örneklerine Safranboluda da rastlayacağımız tarzda,kabartma motifler işlenmiş.

 

Köyde turla giderseniz sizi gezdirecekleri yerlerden birisi de Sipahioğlu konağı.Bizzat konağın sahibi Ali Bey sizi gezdiriyor.Yaklaşık 250 senelik konak içerisinde ayrıntılarını Safranboluya değinirken vereceğim detaylar görünmekte.Odalardaki kalem işlemeleri büyük ihtimalle İstanbul işi.Köy standartlarına göre oldukça zengin bir mekan.Özellikle üst kattaki odalardan sağda kalanında tavanda asılı cam kürede tüm odada oturanları bir arada görebilmeniz,diğer odada sinekleri kovaladığı varsayılan aslında rüzgardan sürekli hareket eden hafif,eğreti nesne akılda kalan hoşluklardan.Yukarıda bahsettiğimiz çamaşırhanede Sipahioğlu Konağının bir parçası. Çamaşırhaneye girerken anahtarlı kilit sistemi dışında birde mandallı bir dil sistemi var. Kimseyi durdurabileceğini sanmıyorum ama hoş bir detay.

 

Köydeki diğer konaklara da girmek istediğinizde mahremiyet çerçevesinde size herkes tarafından hoşgörü ve güleryüzle izin verildiğini görüyorsunuz.Konaktan biraz daha ilerlerseniz pansiyon olarak kalabileceğiniz bir yerde mevcut.

 

Köyde Cumalıkızıktaki gibi köylülerin kendi emeklerini satmakta olduklarını görüyorsunuz. En ilginç ve özgün nesne kırmızı mısırlar. Dayanamayıp sorduk.Bu mısırların haşlanmadığını ama tıpkı cin mısırı gibi patlatıldığını öğrendik.

 

Civarda Yörük Köyü gibi aslında yine Yörük köyü olan Hacıobaso ve Davutobası köyleri bulunmakta. Davutobası köyü safranın üretildiği son yer.

 

Safranbolu:

 

Safranboluya giriş yaptığınız yer aslında kasabayı en net şekilde görebileceğiniz nokta olan Hıdırlık tepesi.Anadoluda Bursa,Beypazarı ve pek çok yerde Hıdırlık tepeleri bulunmakta.Kasabanın nefis panaromik fotoğraflarını çekebileceğiniz bu nokta ülkemizdeki yedi açıkhava  namazgahından birisi.Tepede biri yakın tarihli olmak üzere iki de türbe yeralmakta.Hıdırlık tepesinden Safranbolunun doyumsuz manzarasını çekmek ücretli.Ama bu ücret mukabilinde hem bu harika manzarayı seyredebiliyor hemde yerel bir lezzet olan Bağlar gazozundan bir şişe içebiliyorsunuz.Bursanın Uludağı,İstanbulun Çamlıcası(Ülker tarafından içine edilen değilde bizim çocukken özellikle top oynadıktan sonra buz gibi içtiğimiz Çamlıcadan bahsediyorum)gibi kendine has,özel bir tadı var.Bana limonu biraz fazlaca kaçmış gibi geldi.

 

Kasaba bir obruğun içinde yeralmakta.İki,üç katlı zarif ve naif yapıların arasında ön plana çıkan yapılar Cinci Hanı ve Hamamı,hepsi birbirinden farklı üsluplara sahip camileri şeklinde sıralanabilir.

 

Tepeden kasabaya bakarken tam karşınızdaki tepelikte bir tümsek daha doğrusu bir tümülüs bulunmakta. Aslında rehberden aldığımız bilgiye göre Safranboluda bu tümülüsle beraber iki tane daha Tümülüs mevcut. Bir diğeri kasabaya bakarken tam solunuzda elektrik direklerinin arasında bulunmakta. Üçüncü nerede öğrenemedim ama Tümülüslerin soyulamamasının nedeni eskiden kale olan yükseltide ki sarı renkli hükümet konağı ve saat kulesi ile hemen fark edeceksiniz,jandarma merkezinin olması ve her iki tümülüsüde gayet net görmesinden kaynaklanmakta.Tamam soyulmaması güzel bir durum hiç kuşkusuz ama hiçbir arkeolojik ekip tarafından araştırılmaması ise aymazlığın başka bir boyutu ne yazıkki.

 

Tepeden kasabaya doğru inerken kasabanın tarihçesindende şöyle bir söz etmekte fayda var.

 

Kasabanın yaklaşık 3000 küsur yıllık bir tarihi var.İlyada da Paflogonya adı ile anılan yöre çeşitli Anadolu devletlerinin hükümdarlıklarını yaşadıktan sonra Roma hakimiyetine Bitinya eyaletinin bir şehri olarak geçmiş.Bizans döneminde Dadibra adıyla anılan kasaba Arap akınlarının İstanbula doğru yönelmesiyle zamanla bir akratia haline gelmiş.Akratialar savunma noktaları,müstahkem mevkiler olarakta düşünülebilinir.Oldukça sarp bir kayalıkta yer alan kale 1196 da dört aylık bir kuşatmanın ardından kaledekilerin susuzluğa dayanamaması nedeniyle düşmüş.Osmanlı dönemine dek birkaç kez el değiştirmiş olması muhtemel.Fakat kasabanın rum halkı mübadele dönemine değin Türklerle beraber yaşamış.Zaten Bağlar mevkiinden ve şimdi ulu cami olarak anılan aya stefanos kilisesinden bahsederken bu konuya döneceğiz.

 

Kasaba Selçuklular zamanında Zalifre,Osmanlı zamanında Borlu olarak anılmış.16.yy da yöreye yerleştirilen Taraklı aşiretinden dolayı yöre Taraklıborlu olarakta bir süre anılmış.

 

Fakat günümüzdeki ismi Safranboluya geçiş biraz değişik. Safran boyacılıktan tutun ilaç sanayine dek pek çok alanda faydalanılan pahalı bir bitki.O denli pahalı ki zenginliğin ve lüksün her zaman simgelerinden biri olmuş.Şöyle söylemeliyim gramı altındanda platindende değerli safranın.Günümüz rayiciyle kilogramı 20,000 YTL .Aslında yetiştiği ye anadoluda değil.Osmanlı bu zenginliğin ithal değil ihraç edilmesinin avantajlarını görerek anadoluya getirtmiş ve çeşitli yerlerde ekimini yaptırtmış.Küçümsediğimiz Osmanlının bu arge çalışması en çok Zağfiranboluda başarılı olunca kasabanın şansı birde bu yönden gülmeye başlamış.Günümüzde sadece davutobasında sembolik olarak yetiştirildiğini öğreniyoruz.

 

Tepeden inerken gezebileceğiniz ilk yer Kaymakam evi. Kışla kumandanıI Hacı Mehmet Efendiye ait olan yapı günümüzde  her odasında Safranbolu yaşantısının örneklerinin gösterildiği bir müze haline gelmiş durumda.Giriş katında Rumlara ait yazı vb de görülebilmekte.Bu konuda yarım yamalak bir şeyler yazmaktansa Safranbolu evlerinin özelliklerini ilgililerinden topladığım bilgileri yansıtacağım.

 

Tüm evler kendilerine göre daha merkezi konumdaki kamu binalarına, dini yapılara ve anıt eserlere dönüktür. Hangi evden bakılırsa bakılsın manzara kapanmaz. Evlerin yakın plan cepheleri kör, uzak plan cepheleri açık ve birbirlerini izleyecek konumdadır.

Şehrin ortasında bulunan meydana yönelik yollar ve sokaklar tamamen arnavut kaldırımlıdır. Anıt eserlerin avluları ve meydanlar da arnavut kaldırımlıdır. Mevcut taş kaplama tarzı rutubeti en aza indiren, sel sularına karşı dayanıklı ve ağaç köklerinin yeterli su almasına uygun yapıdadır.

Safranbolu evinin boyutu ve biçimini belirleyen üç temel unsurdan söz edilebilir: Çok nüfuslu büyük aile yapısı, yağışlı iklim, kültürel ve maddi zenginlik. Bir ailede karı kocanın normal olarak iki ya da üç çocuğu vardır. Erkek evlat evlendirilince ona ayrı bir ev açılmaz, gelin aynı eve getirilir. Amcalar, yengeler, halalar ve torunlarında dahil olduğu aile hep birlikte bir evde yaşarlar. Evin kadınına işlerde yardım etmek amacıyla evlerin çoğunda evlatlık kız bulunur. Evlatlık kız evin kızı gibi görülür.

Kalabalık aile yapısının yanında evlerde harem-selamlık ayrımı vardır. Ailelerin sahip olduğu hayvanlar evin zemin katındaki ahırlarda barındırılır. Yağışlı iklim nedeniyle kapalı alan ihtiyacı da fazladır. İnsan ve hayvan yiyecekleri, yakacak odunlar hepsi evin uygun bölümlerinde muhafaza edilirler. İşte tüm bunların sonucu olarak Safranbolu evleri büyük hacimlidir.

Doğa-insan-ev; sokak-ev, sokak-çarşı ilişkileri son derece düzenli ve dengelidir. Çevreye olduğu kadar komşuya da saygı egemendir. Hiçbir ev diğerinin görünüşünü engellemez. Evlerin yapımında taş, kerpiç ahşap ve alaturka kiremit kullanılmıştır. Bahçeler sokaktan taş duvarlarla ayrılmıştır.

Din ve gelenekler evi dışarıya kapar, bu yüzden ev içi ve bahçeler yüksek duvarlarla ayrılmıştır, pencereler kafeslidir, kadın yabancı erkeğe görünmez. Bazen aynı evin içinde bile, kadınlar ve erkekler ayrı ayrı yaşarlar. Safranbolu´da selamlık ve harem olarak ikiye bölünmüş böyle evler vardır. Hacı Memişler Bağ evinde ve Kaymakamlar Evinde harem ve selamlık girişleri değişik katta iki ayrı sokaktan sağlanmıştır. Aile yaşantısını tedirgin etmeden kolay ulaşılabilen bir odası da selamlık olarak kullanılır. Selamlık odaları biraz daha özenlidir.

Evin girişinde zemin katta “hayat” vardır. Bu bölüm eğer taş kaplıysa “taşlık” adını alır. Burada ışık almayı sağlayan ahşap kafes “gliste” mevcuttur. Zemin katlarda ayrıca ahırlar, büyük kazan ocakları ve ambarlar bulunur.

Üst katlara ahşap ustalığının üstün örneklerini sergileyen merdivenlerle çıkılır.  İkinci kat diğer katlara göre daha basıktır. Bu katta gerektiğinde yatak odası olarak da kullanılabilen bir mutfak bulunur. Gündelik yaşam orta katta geçer. Soğuk kış günlerinde bu katın ısıtılması daha kolay olur.

Üçüncü kat evlerde mükemmelliğe varılan noktadır. Bu katta tavanlar daha yüksektir. Odalara sekiz kenarlı bir çokgenden oluşan “sofa”nın daha kısa olan dört çapraz kenarından açılan kapılardan girilir. Odaların giriş kapıları köşelerdedir ve oda ile doğrudan teması kesen özel ahşap paravana düzeni bulunur. Odaların her biri bir çekirdek aileyi ya da bir aile yakının barındırabilecek tüm unsurlara sahip, bağımsız birim olarak tasarlanmıştır. Bu doğrultuda her odada ahşap dolapların (yüklük) içerisinde bugünün duş kabinlerini andıran gusülhaneler mevcuttur.

Safranbolu evlerindeki çıkmalar, evin dış görünümünü tek düzelikten kurtarır. Evlerin pencereleri çok özel biçimde tasarlanmış olup dar ve uzuncadır. Ahşap kanatlı pencerelerde ayrıca “muşabak” denilen kafesler bulunur.

 Evlerde ısınma ocaklarla sağlanır. Ocaktan alınan közler mangala konarak taşınır. Katlar arasında zaman zaman tecrit malzemesi kullanılmış olsa da ahşap evlerde ısının muhafazası güçtür. Bu nedenle prensip mekanın değil insanın ısıtılmasıdır. Soba ise son dönemlerde kullanılmıştır

Aydınlatma aracı gaz yağı lambasıdır. Son zamanlarda “lüks lamba” diye tanımlanan, daha büyük boyutlu ve daha fazla ışık veren lambalar kullanılmıştır.

 Evlerin bazılarının içlerinde serinlik vermesi ve yangından korunmak amacıyla yapılmış olan havuzlar bulunmaktadır.

Kaymakam evinden sola kıvrıldığınızda karşımıza çıkan yer ilk tarihi camimiz olan İzzet Mehmet Paşa Camisi.Her ne kadar üzerinde 1796 yazmaktaysa da içerisine şöyle bir göz attığımızda gördüğümüz kalem işleri,vaiz kürsüsü yapının Balyanlar yada onların çok çok etkisinde kalan ustalarca restorasyona tabi tutulduğunu göstermekte.Cami NuruOsmaniye Camiine benzer densede ben pek benzetemediğimi söylemeliyim.

Tek kubbeli cami,çift taraflı merdivenlerle çıkılan bir son cemaat yerine sahip.Aslında işlemesi güzel ama boyası kötü bir kapıdan içeri girdiğinizde tek minareli caminin alçak ama oldukça geniş çaplı kubbesini görüyorsunuz.Geniş kubbeler yörenin en azından caminin banisinin zengin olduğunun bir göstergesi.Caminin kubbesinde ve duvarlarında hoş kalem işleri görülmekte.Mihrap ve minber göz okşamakta.Sonradan öğrendiğime göre mihrabın üzerindeki tuğra 3.Selime aitmiş.

Cami aslında bir külliye olarak geçmekte.Göremediğim kütüphane,abdesthane,iki çeşme ve arastalarından oluşan külliye İstanbul külliyelerinin yanında zayıf kalmakta.

Caminin bahçesinde İzzet Mehmet Paşanın mezarını görebilmektesiniz.Paşa 1794-98 yılları arasında 3.Selimin sadrazamlığını yapmış.Paşanın naşı 2005 yılında medfun olduğu Manisadan memleketi Safranboluya nakledilmiş.

Caminin altında tuvaletin içinde kalan ve Osmanlı tünelleri denilen bir nevi kanalizasyon sistemi mevcut.Buruk kokulu ve loş ortam aslında Akçasu deresi.Dere bu sistemle kontrol altına alınarak Safranbolunun sel riski bertaraf edilebilmiş.

Hemen bir not olarak 1880 yapımı  Kaçak yada Lütfiye camiinin aynı dere üzerinde daha zarif bir kemer üzerinde kurulu olduğunu resimlerinden gördüğüm kadarıyla söylemeliyim

 

Caminin yakınlarında külliyenin çeşitli arastaları yer almakta.Demirciler çarşısı kasabanın yeniden dirilişi ile şahlandıysada yemeniciler ve bakırcılar turizm sayesinde ayakta durabilmekte.Kanımca semercilik ise gün saymakta olan bir zanaat.El zanaatları gün be gün Anadoluda ölmekte.

 

Arnavut kaldırımlarını arşınlamaya devam ederken ikinci bir anıt cami sizi karşılar.1661 yapımı Köprülü Mehmet Paşa Camii de büyük bir kubbeye sahip .Gerek kubbenin içindeki gerekse pandaltiflerdeki kalem işleri ve taş işçiliği ortalamadan oldukça farklı bir tarzda.Fakat camii bunlardan daha çok bahçesindeki güneş saati ile tanınmakta.Saat bir restorasyon sırasında üzerine bir taş düşmesi suretiyle hasar alıyor ve tamirat için İstanbula gönderilen parçalar her nedense genelde olduğu gibi kayıplara karışıyor.Neyseki Safranbolulular uyanık insanlar.Parçaları göndermeden önce kalıplarını alıyorlar ve parçaların gelmediğini görüncede eldeki kalıplar vasıtasıyla güneş saatini yeniden yapıyorlar.

 

Bir sonraki durak Cinci Hanı ve Hamamı.Kanuni ve Sarı Selim dönemlerinde kazaskerlik yapan cinci hocanın kasabaya kazandırdığı yapılar oldukça ihtişamlı.1645 yapımı han iki katlı ve 63 odalı.Günümüzde de oldukça hesaplı bir fiyata otel olarak çalıştırılmakta.

 

Bir sonraki camimiz Cinci Hamamının yanında yer alan Kazdağlıoğlu Camii.1779 yapımı cami yapılan restorasyonlar neticesinde özgünlüğü çoktan kaybetmiş.Ama kapıdaki ahşap  işlemeleri insanı uzun süre kendine bağlayabilmekte.Gece oldukça iyi aydınlatılmakta olan camiinin  yanında yörenin gezdirilmesinde kullanılan ufak araçlar yer almakta.Üç rota var.Bunlardan ikisi çarşı ve civarını gezdirmekte.Kısa olan 4 YTL.Bir diğer tur ise kasabanın dışına çıkıp su kemerine kadar turistleri gezdirmekte.Ama kesme taşların üzerinde bu araçlar gezmek ne denli rahattır tartışılır.

 

Kazdağlıoğlu camiinin tam karşısında İmren lokumcusu yer almakta. Lokumcunun sahibi beyefendi gelen gruplara dükkanın üst katında kasabanın tarihi ve doğal güzelliklerini,kültürel yapısıyla ilgili bilgiler içeren bir slayt gösterisi yapmakta.Gösteri sırasında izleyicilere buz gibi bir bardak bağlar gazozu ikram edilmekte.Bilgiler oldukça ilginç ve yararlı olsa da gözlemlediğim kadarıyla büyük bir çoğunluk gazozu içer içmez dışarı kaçtığından pekte etkili olabildiğini sanmıyorum.Gösteri sırasında ve sonrasında sorulan bazı soruları bilen izleyiciler zerde,helva vb gibi yöresel tatları ödül olarak kazanabilmekte.Slayt gösterisi gerçekten faydalı;aklımda kalan iki anekdotu paylaşmak istiyorum.Safranboluda cevizli baklavanın göbek kısmı damada ait.Fakat bu kısma ceviz konulmuyor.Manası ise damadın sadece kızı aldığı ama kontrolün  hala kızın ailesinde olduğu şeklinde.Bir diğeri ise kasabanın içerisindeki bazı evlerinde kapılarında görebileceğiniz kapı tokmaklarıyla ilgili.Bazı kapılarda iki tokmak var.Üstte olan  ve genelde kalın bir halkadan ibaret olan tokmak pes bir ses verdiği için gelenin erkek olduğu,onun biraz aşağısında bulunan ve vurulduğunda tiz bir ses veren tokmak ise gelenin bir bayan olduğunu belli etmekte.Evlerin üst katında kapıya bakan bir çıkma bulunmakta.Üst katta oturanlar bu bölümden aşağıdakilere belli etmeksizin geleni kontrol edebilme,kim olduğunu anlayabilme  imkanına sahip oluyorlar.

 

Biz Safranbolu gezimizde Selvili konaklarında geceledik.Kazdağlı camiinden yukarı doğru çıktığınızda yolun solunda önce bir çeşme ardından Hamidiye Camii ve hemen yanında Selvili Konaklarını görebiliyorsunuz.

 

Hamidiye Camii üzerinde konuşmaya değer.Gerek cemaati ve gerek imamının iyi niyeti ve yardımseverliği camii kadar üzerinde konuşulacak bir konu.1884 yapımı caminin hemen girişinde 2.Mahmuta ait olduğu söylenilen bir tuğra bulunmakta.Bahçesinde çok sayıda dini şahsiyete ait mezar bulunmakta.Caminin planı tahminimce kareye yakın dikdörtgen olmalı.(Daha önceden saydığım üç caminin kare planlı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim)Caminin ahşap kaplı hariminin duvarlarında güzel hat örnekleri mevcut.İmam beyin açıklamalarına göre (her bir yazıyı gecenin geç saati olmasına rağmen üşenmeden çevirdi,açıkladı ama ne yazıkki tek kelimesini bile kaydedemedim) yazıların dini bir içeriği yok sadece öğüt tarzı vecizeler.Örneğin vaiz kürsüsünün solundaki yazı,kişi ne kadar çok şey bilirse bilsin Tanrının bilgisi yanında bir hiç olduğu gibi içeriğe sahip.Mihrap basit ama hoş bir boyama ama minberin ahşap işçiliği oldukça kaliteli.

 

İmam caminin bulunduğu yerde bir medrese olabileceğinden bahsetti.Dediğim gibi haziredeki medfunların çokluğu burasının alimlerce önemsenen mihenk noktalarından birisi olduğunu işaret etmekte.İmam tarafından bize gösterilen ve benim yıllarca gitsem farkına varmayacağım bir başka detay ise itkafhaneler.İtkafhaneler dervişlerin zikir için kendilerini kapatıp kendilerini zikre ve tasavvura adadıkları çok küçük odacıklar.Sözün özü bu yapı Safranboludan bahsedilirken adı geçmeyen ama benim şiddetle görmeniz gerekli diye önereceğim bir yapı.

 

Kazdağlıoğlundan sol çapraz yolu takip ederseniz kaleye çıkıyorsunuz.Kale Bizans döneminde de ondan öne Roma döneminde de aynı görevi üstlenmekteydi.Zaten yaklaştıkça sıradan bir kuşatma ile pek kolay alınamayacağını anlayabiliyorsunuz.

 

Bizim akşam karanlığında gittiğimiz kaledeki yapıların aydınlatılması dört dörtlük.Hayatımın en zevkli gece çekimlerini  burada yapabildim.Özellikle sizi hemen girişte karşılayan hükümet konağı gerçekten zarif bir yapı.1904 yapımı binanın ardında Mehmet İzzet Paşanın yaptırdığı saat kulesi bulunmakta.Pek çok saat kulesi gibi kare planlı saat kulesinin Cuma,cumartesi ve Pazar gezilebildiği söylenmekte.Saat kulesinin yapımı 1797.

 

Bir başka güzel aydınlatılmış güzel yapı ise eski cezaevi binası.Bu yapıda 1906 da 2.Abdülhamit tarafından yaptırılmış.Bu binada çok güzel aydınlatılmakta.Zaten kasabada 2.Abdülhamitin çok emeğinin olduğu gözlemleniyor.Üzerinde tuğrasının da olduğu,çarşı içinde bulunan güzelce bir çeşmesindende bahsetmeden olmaz.

 

Safranbolunun diğer kısmı Bağlar kısmı.Bağlar kısmı şehrin eski yazlığı.Tepede Ulucami olarak bilinen bir yapı var.Bu Ayastefanos kilisesi olarak inşa edilmiş.Hikayesi yine Konstantinusa dek dayanmakta.Hristiyanlığı yeni seçmiş olan Konstantinusun annesi Kudüse gider ve bulabildiği her türlü kutsal nesneyi yeni başkent İstanbula taşımaya başlar.Bu nesneler arasında Aya Stefanosun kemikleri de bulunmaktadır.Kervan Kudüs dönüşü Safranboluda şimdiki caminin olduğu tepelik alanda konaklar.Civardaki suyun şifalı olmasından dolayı imparatorun annesi dayanamaz ve buraya ilk kiliseyi kondurur ve zeminine azizin kemikleri gömülür.Zaten kilisenin civarı mübadele dönemine değin  Rum mahallesi olarak anılmış.

 

Bağlar yöresinde önemli ayrıntı,büyük bahçelerin içerinde  çok katlı konakların oldukça ihtişamlı olması.Bir ana caddenin sağlı sollu sokaklarında pek çok buna benzer ev görülebilmekte.

 

Tabii ki Safranbolu bu anlattıklarımdan ibaret değil.Süre nedeniyle gidemediğimiz yerlerde yok değil.Bunların başında İncekaya sukemeri gelmekte.Bununda SadrazamMehmet İzzet Paşanın yaptırdığı söylense de Roma yada Bizanstan kalma olduğuda iddaalar arasında.Çarşıdan 7,5 km uzaklıktaymış.

 

Pek çok köyde  kaya mezarları bulunmakta.Tabii pek çoğu (beklide hepsi) yöre halkının emekleriyle patlatılmış ve yağmalanmış.Aşağıya belediyenin sitesinden bir alıntı koyalım.

 

İlk çağ tarihlerinde Paflagonya olarak bilinen yörede saptanan 116 kaya mezarının büyük çoğunluğu Karabük ili ve çevresinde yer almaktadır. Safranbolu´nun Gündoğan, Üçbölük, Hacılarobası ve Çavuşlar köyleri çevresinde Roma dönemine ait pek çok kaya mezarı bulunmaktadır. Bunların en önemlilerinden 4´ü Hacılarobası köyünde, 5´i Üçbölük köyünde bulunmaktadır. Bir temel kazısında çıkarılan Roma dönemine ait mezar alınlığı bulunmaktadır.

 

Bununla beraber yöre treking içinde elverişli.Kanyonlar boyunca yürümek eğlenceli olabilir.Zaten burada yer alan Vala Kanyonunun dünyanın en uzun kanyonu olduğu söylenmekte.

 

Yörede dünya çapında tanınan mağaralarda var.Bunların içinde en meşhuru Mencilis mağarası.Bulak mağarası da denilen mağara kasabaya 9 km uzaklıkta.Ayrıca Ağzıkara ve Hızar Mağaraları ilgililerince bilinmekte.(Bir dahaki sefere en azından Mencilise girmek ekipman sağlayabilirsek başka birinde ilerlemek planlarımız arasında)

 

 

Ekim 31, 2007 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yapın

   

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.