Boranın Otağı

Hükümdarlara hükümdarlık edenlerin hükümdarı sesleniyor…

Pisa

Uçuş korkumu kısmende olsa yenmiş olmam ve ucuz bir tur yakalamamın sonucunda İtalyaya gidebilir hale yıllar sonra gelmiştim nihayet. Ucuz bir tur olması, ekstradan Slovenyada da bir gün geçiriyor olmamız turun artılarındandı. Bununla beraber gidiş ve dönüş uçuşlarının absürd saatleri , İtalya içindeki şuursuz otobüs yolculukları ve bu esnada kaybedilen saatler ise önemli handikaplardı. ( Ljubljana – Floransa, Roma – Venedik gibi yolculuklar )

Uçuş sabah 5:30 ‘da on uçaklık bir filoya sahip Adria Havayolları ile gerçekleştirildi. Adamlar bir nevi dolmuş hattı oluşturmuşlar. Genelde bizim tırcılar bu uçakla Slovenyaya inip oradan Trieste ‘ye geçiyorlar.  Neyse çokta kalabalık olmayan uçağımız tam zamanında havalandı. Üçlü koltuğun ortasında olmam nedeniyle birşey göremedim, bende zamanımı Adrianın dergisini hatmetmek ve İtalyanca fiil çekimleri ile uğraşarak geçirdim.

Sonunda Ljubljana ‘nın küçük Brnik havalimanına indik. Tur fazla kalabalık değil. Bu epeyce önemli bir artı. Uçaktan iner inmez bir otobüse bindik (ecnebilerin shuttle dediği araç) azıcık bir mesafe gittik ve indik. İnanın bu mesafeyi yürüyerekte zorlanmadan daha da çabuk katedebilirdik. Neyse pasaport işlemleri için görevlilere gittik. Elbetteki burada da AB üye ülkeler ve AB üye olmayan ülkeler diye bir ayırım var ama  dinleyen kim. Çoktan bizimkiler iki gişede de kuyruk oluşturmuşlardı. Tipimi beğenmemiş olacaklar ki sadece bana neden geldiğim , nereye gideceğim gibi soruları sordular.

Bavuları alır almaz dışarı çıktık ve ilk şoku yaşadık. Sanki tüm ülke gübre kokuyordu. Burnumuz alışınca etrafa bakmaya başlayabildik. İnsanı kesen bir soğuğun eşliğinde Alp dağlarının gölgesinde bir yerdeydik. Havalimanının giriş kapısından girdiğinizde solda turizm bürosu bulunuyor. Harita vb buradan temin edebilirsiniz. Hemen girişte sağda ise hediyelik eşya satan bir dükkan var. Sadece bakının yeterli. J

Sonunda otobüs ile yolculuğumuz başladı. Montecatini ‘ye dek sürecek bu yolculuk. Dağ manzaralı, ormanlık yollarda, tarlaları, köyleri geçerek yolları aşıyorsunuz . Sloventada aşırı derecede Avusturya kültürünün izlerini görebilmeniz mümkün. Özellikle evlerin çatı şekilleri ve kiliselerin keskin hatlı, yüksek çan kuleli yapıları bunu ifade etmekte. Bununla beraber yüksek, sarp tepelerdeki kilise yada manastırların varlığı ise Bizans etkisinde kalan tipik Slav düşünce yapısını yansıtmakta.

İtalyaya geçerken gümrük falan yok. Öyle Amasyadan Tokat’a geçer gibi geçiyorsunuz. AB ‘nin iyi yönleride var az da olsa.

İtalyaya girdiğinizde uzunca bir yolu geçeceğinizi bilin. Otobüsler sıklıkla autogrill denilen kafeterya bozması mekanlarda mola veriyor. Buralarda atıştıracak birşey alırken önce kasaya ödeme yapıp fiş almanız ve sonrasında siparişinizi vermeniz gerekmekte.  Diğer yiyecek vb ise tahmin edeceğiniz gibi biraz pahalıca. Tuvaletler ise genelde ücretsiz fakat eğer bekleyen biri varsa gönülden ne koparsa usulüyle birşeyler bırakmanız bekleniyor. Ama az para bırakırsanız arkanızdan saydırıyorlar.

   

Sınırdan geçince ilk geçilen önemli yerleşim Trieste. Pek çok irili ufaklı yerleşim daha bu uzun yolculuk sırasında aşılıyor. Hemen hemen hepsinin yüksekçe bir kuleye sahip kiliseleri uzaktanda olsa seçilebilmekte.  Pek çok tepede en azından günümüzde yıkıntı halinde de olsa burçlar görülebilmekte. Bir gün tarih ülkemizde namuslu insanlar tarafından yazılacak ve atalarımızın, akıncıların bu topraklarda nasılda fütursuzca gezdikleri yazılacak. Venedik ve Avusturya arşivleri daha bakılmadı. (Sanki kendi arşivlerimize çok baktıkta…)

Bunun dışında kırsal alanları bizim ülkeyi aratmayacak kadar zevksiz ve dağınık. Ülkeyi oldukça güzel bir şekilde saran otoyollara insan ve hayvan girmesini engelleyen teller ve otoyol gürültüsünü engelleyen tahtaperdeler bir bakıma bu kötü manzarayı görmenizi de engelliyor.  Ama yine de pek çok irili ufaklı ırmağı, yolların etrafındaki asma bağlarını da aşıp geçiyorsunuz.

Toskana ‘ya girince gerçekten daha  farklı bir yere girdiğinizin farkına varabiliyorsunuz. Kelimelerle anlatması zor ama geçilen kuzey bölgelerinden daha değişik.

Neyse sonunda Montecatini ‘ye geldik. Tren istasyonunun yanında epeyce boş yere durduk. Ben bu esnada kendi başıma Pisa ‘ya gidişi araştırmaya koyuldum. Bilet satan ihtiyar pek yardımsever görünmeyince bende gar içindeki kılıksız kitleyi izlemeye koyuldum. Gençler bağıra çağıra konuşmayı seviyor. Görmeseniz ciddi bir kavganın eşiğinde olduğunuzu düşünebilirsiniz.  Sonuçta işin epeyce zor olacağını görüp otobüse döndüm.

Bu sırada otobüstede bir tartışma vardı. Otel daha hazırlanmadığı için Pisa ‘ya gidelim mi gitmeyelim mi tartışması Pisa ‘ya gidelim denilmesiyle sonuçlandı. Herkes gitmeye karar verince çıbanbaşı olmamak için bizde turla gitme kararı aldık.

Gerçi planlarıma göre şehri turlamaya tren istasyonundan başlayacaktık. Tur ile gidince şehrin kuzey girişlerinin yakınlarındaki otoparkta inmek durumunda kaldık. Burada bizi bekleyen sarılı, eflatunlu yolcu treni ne binip yola çıkmayı beklerken bir ton zenci seyyar satıcının yapışkan hareketlerine maruz kaldık. Dayanılmaz yüzsüzlük, umursamazlık. Adamlar bir sahte çantayı satabilmek için herşeye katlanıyorlar.

Pisa ‘yı gezişimizi anlatmadan üstünkörü bir şekilde şehri tanımlayalım. Ana şehir tek sıra surlarla çevrili ve Arno nehrinin kuzeyine dek uzanıyor. Nehrin aşağı kısmı ise sahilinde gezilebilecek yerleri barındırmakta.

Dönelim gezimize. Lunapark treninden bozma aracımız surların dışında ama ana girişlerden birine yakınca bir yerde yolcularını indiriyor. İlk önce yahudi mezarlığını görüyorsunuz. Aslında sadece kapısını görüyorsunuz ; çünkü kapısı kapalı ve duvarları epeyce yüksek olduğundan içeride ne tip mezartaşları var görme şansınız olamıyor. Buradan itibaren genelde zencilerin tezgahlarının sıralandığı bir yoldan ilerliyorsunuz. Unutmadan söylemeliyim ki İtalya da Napoliden sonra en ucuz ıvır zıvır satın alma imkanınız burada.  Çantalar olsun, magnetler olsun herşey bulunabilmekte. Buradan sonra artık müthiş bir kalabalığa karışarak şehre giriş yapıyorsunuz.

   

Kapıya geldiğinizde meşhur manzara ile nihayet karşılaşıyorsunuz.  Önde vaftizhane ardından duomo ve en arkada olabildiğince yamukluğuyla Pisa Kulesi. Hepsi bembeyaz mermerden inşa edilmiş  şahane yapılarıyla büyükçe bir çimenlik alan. İşte burası Harikalar Meydanı. (Campo di Miracoli) Çimenlere basılması yasaksa da bunu umursayan yok.

Önde beyaz, dev gibi kremalı bir pastayı andıran, romanesk kubbeli  vaftizhane karşınıza çıkar. Ne yazıkki içerisine giremedik. İkisi korint tipi sütun başlıklara sahip sütunlarla taşınan üç kata sahip yapının kiremitle kaplı kubbesi nin en tepesinde bronzdan bir heykel var.  İkinci kattan itibaren hemen hemen her detayın üzerinde bir insan yüzü yada vücudunun canlandırıldığı heykeller mevcut. Bunun kapısında duomoda göreceğiniz gibi zarif işlemeler yoktur ama kapının iki tarafındaki sütunlar tıpkı duomodakiler gibi işlemeli ancak daha incedir. (çap olarak) Mimarı Diotisalvi yapımına 1153 ‘te başlamış. 13. yüzyılda sırasıyla Pisano familyasından Nicola ve Giovanni de bitirmeyi başarmış. İçerisinde de dışarısı kadar bir güzellik söz konusu. İçine girmedim ama kafamı sokup ne var ne yok şöyle bir baktım. Nicola Pisano burayada güzel bir kürsü yapmış.

Azıcık ilerlediğinizde ise Pisanın katedrali Duomo ‘nun girişine ulaşırsınız. İtalyada duomo kelimesine epeyce denk geleceksiniz. Duomo anlam olarak bizdeki  ulucamilere  karşılık gelmekte. Tam olarak karşılığı katedral.

Pisa’nın duomosu da en büyük ve de dolayısıyla en maliyetli yapılardan. Pisalıların yarımadadaki diğer rakiplerine hava atmak amaçlı, şuursuz gösteriş çabalarından birisi bu yapı. Yapımına 1063 ‘te mimar Buscheto tarafından başlanmış.

Harika  bir yapı. Güzel işlemeli on metreye yakın bir yüksekliğe sahip bir kapısı var. Fakat kapalı. Her iki yanında da hem giriş hemde çıkış için kullanılan biraz daha küçük ama işlemeli iki kapı daha bulunmakta. Kilisenin şekli latin haçı. Giriş yüzü yada ecnebi lugatında facade yazan kısmında süsleme amaçlı olarak korint tipi sütun başlıklarına sahip, işlemesiz düz sütunlar kulanılmış. Köşe yapan yerlerinde ise mutlaka birer heykel yerleştirilmiş. En tepe noktada kucağında İsa ile beraber betimlenmiş bir Meryem heykeli var. Kilisenin bu mükemmel görünümlü ön yüzü yapımına başlandıktan ancak yüz yılı geçtikten sonra bitirilebilmiş.

  

İçini anlatayım.  Girişte önce bir boşluk sizi karşılıyor. Haçın kollarına kadar üç koridor halinde uzanan kilisede tavanı gene korint tipli sütun başlıkları omuzlamış görünüyor. Orta koridora bakan kemerler beyaz iken iç koridorlara bakan kısımlar simetrik olarak siyah beyaz sıralı olarak dizayn edilmiş. Oluşan pandantiflerin içine haç süslemesi yapılmış. Bir üstteki katta ise sütun yerine siyah beyaz taşlardan oluşmuş tahminimce kare tabanlı dayanaklar yerleştirilmiş.  Sadece iki dayanak arasına bir tane kısa ,korintik sütun konularak zarif bir hava yakalanmaya çalışılmış.  Tavan ise  altın kaplama ve gerçekten zarif. Zemin mermer. Kripta var mı  öğrenemedim. Zaten üst kata nereden çıkılabilir sorumun cevabı evet tavanlar altın şeklinde oldu ki ingilizcem basit cümleler kuramayacak kadar da kötü değil.

Ortada altara yakın sol tarafta bizim vaiz kürsülerini andıran bir yapı var. Ana gövdesindeki mermer işlemeler muhteşem. Tam altında bir heykel bulunmakta. Bununla beraber bu kısmı taşıyan sütunlar içinde bir ortaklık bulmak zor. Üç- dört sütun harika işlemelere sahip mermer, bir porfir ve üç kadar değişik tipte sade fakat renki sütun. Giovanni Pisano ‘nun eseri. Mükemmel.

Altar kısmı ise Cimabue ‘nin elinden çıkmış büyük bir pantokrator İsa freski ile karşılıyor bizleri. Onun altında büyük pano resimler var.  Haçın sağ ve sol kanatlarındaki şapellerde de oldukça güzel  resimli panolar ve işlemeli heykeller duvarları kaplamış durumda. Ayrıca özellikle sağ kanatta tam duvarın üzerinde bir tabut görülüyor. Çevrede ve zeminde de çeşitli mezar taşları manzaranın bütünleyicileri arasında.

Kilisenin içini kubbe ile bahsederek bitirelim.  Yüksek , ufak ve oval olan kubbede sanki kubbe merkezine kalabalıkların sanki bir anafora kapılmışcasına savrulduğunu anatmak istercesine bir hikaye resmedilmiş.

Kiliseden çıkıp biraz daha ilerlediğinizde Pisanın en meşhuru ile karşılaşıyorsunuz. Pisa kulesi. Gerçekten muhteşem, gerçekten zarif ama gerçektende epeyce yamuk bir yapı. İtalyada zaten pek çok yamuk kule var ama Pisa kulesi her an yıkılacakmış gibi durmakta. Etrafında onu tutarken, onu iterken poz veren çok sayıda kişiyi görüyorsunuz. Fotoğrafçılar belirli açıdan modellerini bu şekilde resmederken başka fotoğrafçılar içinde ucube görüntüler çıkmasına neden olmakta bu durum.

Kule başlı başına hikaye. Yüksek ve süslü kule şehrin de gücünü gösterdiği için Pisalılar masraftan kaçınmamış. 1173 ‘ te başlayan inşaat yaklaşık iki yüzyıl sürmüş. Altı katlı yapının daha üçüncü katı çıkılırken bina yatmaya başlamış. Gevşek toprak, mermer blokların muazzam ağırlığı kulenin dengesini epeyce bozmuş. Bir dönem kule kapalıydı. İtalyanlar uğraştı biraz dengeledi ve gezilebilir hale getirdiler. Meraklıları için ekleyeyim, kulenin tepesindeki tek haçlı kırmız bayrak Pisa devletinin bayrağı.

Kuleye çıkmak için eğer 18 yaşınızdan küçükseniz yannızda veliniz olması gerekli. Sinope müzesinden katedrale giriş için bilet almaya girerken bir ton italyan velet yolumu kesip velileri olup kuleye çıkarmamı istediler. Kapanışa yarım saatten az kaldığı için çocukları çıkartamadım. Bende çocuklarla beraber kuleye çıkarım diye düşünmüştüm. Olmadı.

Bu üç muhteşem yapının girişlerine göre sol tarafta Pisalılar için önemli bir alan daha var. Campo santo  denilen bu alan Pisalıların bir nevi dedelerinin toplu mezarı. Burada isterseniz Pisa ve Pisalılar için bir tarih anlatımı yapılmalı.

Pisa konumu nedeniyle Arno ‘nun alüvyonları limanlarını kapamadan önce önemli bir liman ve dolayısıyla ticaret kenti idi. Özellikle İspanyollarla yaptıkları ticaret epeyce kazançlı olmuş.  Bu da şehre zenginlik sağlıyordu. Üstüne üstlük şehrin halkının savaşçı olması da güç katıyordu. Pisa şehir olarak İtalya ve Sicilyaya yapılan arap akınlarını durdurup püskürttüğü gibi haçlı seferlerinede ilk katılanlardan olmuş orta doğuda önemli şehirler ele geçirmiş. Fakat şans her zaman yüzlerine gülmemiş, Selçuklularla karşılaşmalar başlayınca 5 ile 10 bin arası hemşehrisini o topraklarda gömmek zorunda kalmışlar. Fakat Pisalılar dedelerine karşı vefalı çıkmış ve atalarının kemiklerini  gemilerle meydanın bu köşesine nakledip campo santo ‘yu kurmuş ve birde mezarlık inşa etmişler.  Yapımı için belirtilen tarih 1277. Giovanni  di Simone tarafından başlanılan mezarlık alanı ortaçağın en önemli fresk koleksiyonunu barındırmaktaymış. Mezarlık II. Dünya savaşında özellikle 1944 ‘teki hava saldırılarında epeyce hasar görmüş. Kilise yıkılmış ve pek birşey kurtarılamamış.  Kurtarılan mezartaşları, mezartaşı parçaları,Taddeo Gardi ve Benozzo Gozzoli gibi ustaların freskleri  vb yolun karşısındaki Sinope Müzesinde sergilenmekte. Mezarlık alanında MÖ 1. ve 3. yüzyıllara ait Roma lahitleri sergilenmekte. İçeride kalan fresklerin en meşhurları  ise Ölümün Zaferi  (TheTriumph of Death),Son Yargı (The last Judgement). Meydandaki yapılara giriş için biletler zaten Sinope müzesinden alınıyor.  Biz kapanışa doğru içeri sızmaya çalıştıysakta spagetti westernlerin at hırsızı kılıklı aktörlerine benzer bir tip tarafından engellendik. Tüm çaba ve yalanlarımızda adamı ikna edemedi. Kısmet…

 Gelelim Sinope Müzesine. Rehbere göre müze binasının yapımında kullanılan kırmızı  toprak Sinoptan getirilmiş.Aakla yatkın elmeyen  bu konuyu teyit eden hiç bir belge yada yazı bulabilmiş değilim.  Sadece bulabildiğim  13. Yüzyılda hastane olarak kullanıldığı (yanılmıyorsam tam adı Fakirler hastanesi gibi birşey) ve 14. ve 15. yüzyılın büyük ustaları olan Bonamico Buffalmacco, Taddeo Gaddi, Andrea Bonaiuti, Antonio Veneziano, Benozzo Gozzoli gibi sanatçılarının elinin değdiği  şeklinde . Sinopia tekniği uygulanmış.

Meydanın tam köşesinde Opera dell’duomo yer almakta. Tüm adaşları gibi katedrallerin hazine ve değerli eşyalarının saklanması için yapılmış. Günümüzde de bu sakladıklarını sergilemekle görevlerini yerlerine getirmekteler. Burada kilise ve vaftizhanedeki heykellerde de emeğini görebileceğiniz Nicola ve Giovanni Pisano gibi isimlere ait eserlerin yanısıra Haçlı seferleri sırasında ortadoğudan getirdikleri bronz bir zürafa heykeli sergilenmekte.

 

Tur firmaları  bu meydandan sonra serbest zaman veriyor ama insanımız nerelere gideceğini bilmediğinden sağdaki soldaki bir iki sokağa girip geri dönüyorlar.  Rota belli aslında. İsterseniz kulenin oradan yolunuza düz devam eder Roma hamamlarına ulaşırsınız ve oradan Piazza del Cavalliere ‘te ulaşırsınız yada bizim yaptığınız gibi kulenin oradan sağa sapar aynı yere gidersiniz.  Bu yolda çok hoş. Hafifçe doğuya doğru bükülen iki tarafıda kahverengi,sarı,pembe bilimum pastel renkle boyanmış kafeterya, hostel,dükkkanla dolu bir yolu geçiyorsunuz. Burada da bir ton zenci size birşeyler satmak için musalat oluyor. Neyse önce küçük bir meydana ve meydanın köşesinde büyük bir kiliseye geliyorsunuz. Burada çevrenize dikkatli bakarsanız Pisa üniversitesine ait pek çok bölümü görebiliyorsunuz.  Kilise ise İtalya da pek çok örneği görülen kutsal askeri tarikatlardan birine ait. Santo Stefano kiisesi sanırım. 1561 ‘te korsanlara karşı kurulmuş tarikatın Türkçe adı Aziz Stefan ‘ın Şövalyeleri  (Ordine dei cavallieri di santo stefano). Korsanlar bizimkiler. Biz unutsakta unutulmuyorlar. Kiliseye dönersek büyücek ama kaba bir yapı. Ama gün batımında tatlı bir kayısı renge bürünmekte.

  

Az biraz yürüdüğünüzde Cavallieri meydanında oluyorsunuz. Üniversitenin tarihi merkez binası da burası. Meydanın  adının Cavallieri olduğuna bakmamalı ortada bir heykel var ama atlı değil. Sanırım meydanın adı tarikattan gelmekte. Ama arkasındaki bina çok güzel. Dört katlı ve her katında pencereleri arasında harika süsleme ve işlemeleri olan , önünde çift tarafa uzanan merdivenleri yle görülmeye değer bir yapı. Binanın adı Palazzo della Carovana. Ayrıca meydanda üzerinde saati ile Palazzo dell’Orologio da dikkat çekmekte. Yapı açlar kulesi olarakta anılmakta. Dantenin İlahi Komedyasında Gherardesca Kontu Ugolino’ un tutuklanıp çocuklarıyla beraber buraya konulduğu ve açlıktan ölmelerinin beklendiği yazmakta.

Yola devam. Tarihi binalar, iki üç katlı zarif İtalyan tipi yapılar birbirlerine kaynaşmış durumda. Renkler belki zamanla biraz solmuşsa da kesinlikle gözünüzü rahatsız etmemekte. Gezmesi kolay, huzurlu sokaklarda yürüyorsunuz.  Piazza Garibaldi ‘ye varmadan solda güzel büyükçe bir kilise daha var.  İçine ayin yapıldığından giremedim, kapı önünde kiilseye gelir kazanmak için birşeyler satan kadınların söylediği ismide unuttum.

Piazza Garibaldi yani Garibaldi Meydanı Arno ‘nun kıyısında. Huzur dolu, dertlerden uzak bir yer burası. Köprünün üzerinden nehrin geldiği ve gittiği yönlere bakıp, kıyıları sarmalayan binaları izlemek bir zevk. Köprünün güney ayağında üzerinde saat kulesi  ile Comune di Pisa, biraz ötede Santo Sepolcro kiisesinin çatısı Lungarno Galileo ‘yu oluşturan manzaranın doğu yönüne uzanan parçaları. Karşı kıyıda Lungarno Mediceo uzanmakta.

Nehrin aktığı yöne bakarsanız güney yakada görebileceğiniz en küçük gotik kilise olan Santa Maria della Spina kilisesi görülüyor. 1230 yılında İsanın başındaki dikenli taca ev sahipliği yapması için inşa edilmiş. Arno Nehrinin taşkınlarının etkisinden korumak için biraz yeri değiştirilmiş günümüze dek geçen süreçte.  

 

Nehir idman yapan kürek tekneleriyle adeta işgal edilmiş. Kuzey kıyısında ise Palazzo alla Giornate , Palazzo Reale gibi pek çok tarihi ve güzel yapı yer almakta. Ta uzaklarda, güneşin battığı yönde şehir surlarının en yüksek kuleside görülmekte . Gün batımının renkleri eşliğinde  kuzey kıyısından ilerleyerek Piazza Solferino ‘ ya ulaştık ve buradan meydana geri döndük.

 

Mayıs 7, 2009 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

geziyorum :)

Nisan 29, 2009 Posted by | Uncategorized | , , | Yorum yap

Montecatini

İtalya turlarında firmalar maliyetler nedeni ile Montecatini denilen Floransaya yaklaşık elli dakika uzaklıktaki bir yerleşimi tercih etmekte. Aslında Montecatini tek bir yer değil. Montecatini Alto ve Montecatini Terme olmak üzere birbirine finikular hattı ile bağlı iki kısımdan oluşmakta.
Alto kısmı adından da anlaşılacağı gibi ilk kurulan kısım. Tepede yeralmakta. Yörede termal kaynakların çokluğu (italyancada terme;termal,kaplıca anlamlarına gelmekte) nedeniyle Terme kısmı da kurulmuş. Zaten yörenin en büyük kaplıcası  Tettucio Terme ’nin 18. yy ‘ın son dönemlerinde Avusturya imparatoriçesi Maria Theresa ‘nın oğlu ve Toscana büyük dükü olan Leopold tarafından inşa ettirilmesiyle yöre daha da büyük bir cazibe merkezi haline gelmiş. Ardından kurulan Regina ve Leopoldine kaplıcaları ile beraber Avrupa sosyetesinin gözdesi haline geldi.
Montecatini Terme ‘nin benim dışımda da meşhur ziyaretçileri yukarıdaki süreç sayesinde epeyce olmuş. Verdi ‘nin yanısıra buraya gelen Puccini, La Boheme operasının kimi kısımlarını kasabada kaldığı süre içerisinde bestelemiş.
Günümüzdede hala gözde ve hala zengin olan kasabadaki yapılar ağırlıklı olarak barok ve art neuveu tarzında kasabanın bir elin parmaklarından daha az sayıdaki caddeleri üzerinde sıralanmakta. Bu binalarda pek çok pahalı marka tüm ışıltıları ve albenileri ile sokaklara ışık saçmakta. Öyleki hayatımda ilk kez Ferrari satan bir mağaza gördüm. Bununla beraber Avrupanın neredeyse tamamında olduğu gibi burada da akşam 7 gibi gezerken açık bir dükkana rastlayamadım. Buna karşın restoranlar, raflarında süslü çikolataların dizili durduğu raflarıyla şık görünümlü pastaneler ve barlar vardiyayı devralmakta.
Kasaba ulaşım açısından da kötü bir konumda değil. Tren yolu ile Lucca üzerinden Pisa yada Pistoila ‘ya kısa sürede ulaşılabilmekte. Ayrıca ters istikhamette yer alan Floransaya da tren yolu ile ulaşmak mümkün. Tren istasyonunun hemen girişindeki alanda, yukarıda adlarını saydığım yerlere ulaşımı sağlayan Lazzi isimli otobüslerin kalktığı ilk durağıda görebilirsiniz.
Yakın çevrede yer alan ve pekte tanınmayan Lucca en azından akşam şöyle bir uğranabilecek bir kasaba. Yarım saatte Montecatini ‘den kasabaya ulaşmak mümkün ve gece yarısına dek her saat karşılıklı yönlerde ikişer tren mevcut. Gidiş dönüş maliyetiniz adam başı 5.20 euro. Lucca ‘nın kendi dışında fasulyesi ve bundan yapılan çorbası meşhur.
Montecatini ‘ye dönelim isterseniz. Kasabanın “cialde” adında, iki ince wafer arasına sadece badem ve şeker konulmasından ibaret meşhur bir bisküi,pankek karışımı bir tatlısı meşhur.
Dediğim gibi ufak ama zengin bir kasaba. Sabah erkenden Floransaya doğru otobüsle yola çıkmış  kasabanın hipodromunun yanından geçerken  tarihi savaş arabalarına (chariot) binip idman yapan kişileri görmek olabildiğince şaşırtıcıydı. Zenginlik hayal gücünü kamçılıyor…
Eğer kendi başınıza Toscana vb. civarlarında turluyorsanız, Livorno, Pisa,Floransa ,San Gimignano gibi yörelere hatta ülkenin kaliteli ve düzenli tren yollarını kullanarak pek çok yerine de ulaşmak için ideal bir konaklama merkezi olabilir.
Konakladığımız iki gecede Lucca ‘ya gitmemiz mümkün olmadı. İkinci gece hafifçe atıştırn yağmurun altında biraz dolandım. Yalnız sokaklar,pek müşterisi olmayan (en azından o saat için) restoranlar, kapanmış pahalı mağazaların camekanlarından gelen ışıkların aydınlattığı ıslak kaldırımların üzerinde gezindim bir müddet .  Gönlümce kah caddenin bir kenarından diğerine geçe geçe
 

Nisan 10, 2009 Posted by | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

İtalya turlarında 4

İtalya fikri netleştiyse de THY’ nin uçağının düşmesi, euro’ nun fırlaması gibi etkenler acaba soruları oluşturmakta.
 
Haritaları neredeyse tamamladım .Google adreslerini yayınlıyorum.İsteyen sitesine de kodu ekleyebilir. Gezme süresi içinde en akılcıl rotaları çıkartmaya çalıştım.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
Bununla beraber yiyecek sorununun bir miktar çözülmesi için Burger King ve Mc Donald’ s şubelerini de çıkarttıysamda daha haritalara yerleştirme vaktim olmadı.

Mart 5, 2009 Posted by | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

İtalya yollarında 3 (gezi durakları ve rotalar)

PİSA
————
Gezi rotası:
Adım 1 :  Tren istasyonu – Tuttomondo
Adım 2 :  Tuttomondo – santa maria della spina kilisesi – köprü – Palazzo reale – botanik bahçesi – Harikalar meydanı (belki roma hamamı kalıntıları)
                                   (Pisa kulesi 15 e. (webten alınırsa 17 e.))( duoom, vaftizhane, mezarlık 10 e. )(opera della duomo müzesi 8 e.)
Adım 3 :  Harikalar meydanı – Piazza del cavallieri (Üniversite binası, saatli bina, santa stefano kilisesi)
Adım 4 :  Piazza del cavallieri – Piazza  garibaldi – lungarno mediceo üzerinden museo san matteo 8 e.
Adım 5 :  museo san matteo – arnoyu geç – sahilden köprüye dek gidip tren yoluna sap.
Nehir üzerinde tekne gezisi yapıldığı iddaa edilmekte. Bu varsa gezi epeyce eğlenceli geçecek.
 
Kaçan yerler:
Sur alanı dışında kalan bina ve kiliseler (birinin daha kulesi eğik)
Domus Galileana 2,5 e.
 
Ulaşım:
Otobüs bileti 0.95 e. Otobüs içinden alınırsa iki katı bedel ödeniyor.
Tren istasyonundan harikalar merkezine yürümek yarım saat sürmekte. Taksi ile ödeyeceğiniz ücret aynı mesafe için 6 ila 8 e arasında değişmekte.
MONTECATINI
————–
Konaklama ucuz olduğu için turların kullandığı kaplıcaları ile ünlü bir kasaba. Funikular sistemi dışında birşey bulamadım. Gidiş geliş 6,5 e.
Floransa’ ya trenle 50 dk., Pisa’ ya ise 50 dk uzaklıkta. Lucca isimli güzel bir kasabadan aktarma yapmak gerekli.
FLORANSA
———-
Gezi rotası:
Adım 1 :  Tren istasyonu – Santa Maria Novella Kilisesi            3 e.
Adım 2 :  Santa Maria Novella Kilisesi – San Lorenzo Kilisesi      2,5 e (Medici chapels ile beraber 6 e.)
Adım 3 :  San Lorenzo Kilisesi – Palazzo Richardi (4 e) – Accademia bella arti  (6,5 e) – Santa Marco Kilisesi 4 e. -arkeoloji müz. 4 e.
Adım 4 :  Santa Marco Kilisesi – Brunelleschi Rotundası – Duomo (kubbeye çıkış 6 e),çan kulesi 6 e,vaftizhane 3 e – opera del duomo 6 e.
Adım 5 :  Duomo – Bargello 4 e (Badia (?) var)
Adım 6 :  Bargello – Santa Croce (müze + kilise) 5 e.
Adım 7 :  Santa Croce – Palazzo Vecchino 6 e. (capello brancacile ile beraber 8 e.) -Palazzo devazotti – uffizi galerisi 10 e.
Adım 8 :  Uffizi – Ponte Vechino Köprüsü
Adım 9 :  Arno’ nun güneyine geçiş – San Spirito Kilisesi
Adım 10:  San Spirito Kilisesi  – Santa Maria del Carmine Kilisesi 4 e.
Adım 11:  Santa Maria del Carmine Kilisesi 4 e. – Palazzo Pitti (10 e) + Boboli Bahçeleri
         ( Pitti sarayı + kostüm galerisi + Boboli bahçeleri 8 e)
                              ( Pitti sarayı + modern sanatlar galerisi 5e + Palatine Gallery 6,5 e) 8,5 e.
                              ( Pitti sarayı + Gümüşalerisi 2e. + modern sanatlar galerisi 5e + Palatine Gallery 6,5 e) 10 e.
Adım 12: Palazo Pitti – Michaelangelo Tepesi (Santa Trinete Kilisesi)
San Niccolo köprüsünün oradan Arno Nehri üzerinden Santa Trinata köprüsüne dek gidilebilirse Palazzo Strozzi ve Palazzo Spina Ferrari gibi yapıları görme imkanıda olur.
Yada iki köprü daha yola devam edip Amerigo Vespucci Köprüsüne dek gidilir ve oradan inilirse tam kuzeyde kalan tren istasyonuna ulaşılabilir.
Kaçan yerler :
Basso Kalesi       (Tren istasyonunun kuzeyinde)
Orsonmichele       (Duomo’ nun güneyi)
Palazzo Strozzi
Palazzo Spina Ferrari
 
Ulaşım:
Şehiriçi ulaşım ATAF’ ın otobüslerince yapılmakta. Günlük sınırsız bilet 5 e. , 3 günlük pas bileti ise 12 e.
Ama şehir yukarıdaki rotayı takip ederken yürümek yeterli. Bu gezi bisikletlede mümkün. Belki Boboli Bahçelerinden Michalangelo tepesine giderken yada oradan tren istasyonuna dönerken otobüs tercih edilebilir.
 
Ekstra notlar:
Uffizi ve Güzel Sanatlar Akademisinde eğer sergi varsa +3 e. daha para alınmakta.
 
SİENA
—————
Adım 1 : Campo – Belediye Binası + Kule
Adım 2 : Duomo + Kule + Opera della duomo
Adım 3 : Duomo meydanından sokaklarda geze geze Medicea kalesi
 
Kaçan yerler :
Çok yer yok gibi.
 
Ulaşım :
Sur içi bölümde sadece yürüme.
SAN GIMIGNANO
——————
Adım 1 : Piazza del duomo  çevresi – ( duomo – palazzo del popolo – etrüsk müzesi – collegiata (4-6 e.) )
Adım 2 : Piazza della cisterne çevresi ( palazzo tortili )
Adım 3 : San Matteo üzerinden Piazza Sant ‘Agestino ( Palz. del podesta – Torri salvucci + müze (5 e.)- plz. cancelleria – plz. pesciolini – plz. tinacci – san pietro )
Adım 4 : Piazza Sant ‘Agestino (kiliseye giriş 0,5 e. )- San Iacobo
Bir şekilde gidilirse kaçırılacak birşey yok. Yol üzerinde üç tane de işkence müzesi olduğu söylenmekte.
 
Ulaşım:
Siena ‘dan otobüsler var. 75- 90 dk süren yolculuk 5,2 e.
Floransa ‘dan otobüsler ana tren garının yanından kalkmakta ve 1,5 -2 saat çekmekte. 6 e.
Trenle de Poggibonsi durağına gidip oradan otobüsle kasabaya gitmek mümkün. 30-40 dk. de bi kalkmakta olan otobüslerin bileti 3,6e.
Floransa’dan Poggibonsi’ ye çok az tren olduğu için öncelikle Empoli’ ye gidip tren beklemek gerekmekte.
 
ROMA
————
Adım 1 :  Termini’ den republica meydanı (tiyatro binası + santa maria degli angeli + diokletian hamamları)
Adım 2 :  republica meydanı’ ndan Barberini meydanı  ( trevi çeşmesi + palazzo di barberini + kilise)
Adım 3 :  Barberini meydanı’ ndan – ispanyol meydanı ve çeşmesi + kilise
Adım 4 :  ispanyol meydanı’ ndan – medici villaları – piazza di popolo – Santa maria del popolo kilisesi
Adım 5 :  piazza di popolo’ dan augustus mozoleumu – nehri geçip palazzo di gurtinia – sant’ angelo kalesi 8 e.
Adım 6 :  sant’ angelo kalesi – Vatikan 25 e. (yaklaşık 3 saat)
Adım 7 :  vatikan – Navona meydanı (çeşmeler) – santa maria del anima ve santa agnese in agone kiliseleri
Adım 8 :  Navona meydanı’ ndan – palazzo madama – pantheon
Adım 9 :  Pantheon – collegio palazzo romano – venedik meydan -2. emanuel heykeli
Adım 10:  Venedik meydanı – capitolin müzeleri
Adım 11:  Capitolin müzeleri – roma forumu
Adım 12:  circo massimo – santa maria cosmedin – aventino
Adım 13:  basilica s. giovanni a paolo – kolezyum – konstantinus takı- Trajan parkı ve neron’ un saray kalıntıları
Adım 14:  S.Giovanni durağına dek san klementa kl. – palazzo luterena – Basilica san giovanni di laterano – scala santa
Adım 15:  S.Giovanni – Termini
 
Kaçan yerler:
Sayılamayacak kadar çok. 15 adımlık tur bile imkansıza yakın.
Borghese villaları
Karakalla hamamları
 
Ulaşım :
Adım 1 ve 15 için metro kullanılmalı. Geri kalan yerler için yürümek en akıllıca olan taktik.
Tiber nehrinde gezi varsa vatikandan Aventino’ ya gidilebilir.
 
Ekstra :
Vatikan sırası epeyce vakit kaybettireceği için sabah açılıştan önce  sıraya girmeli ve tura oradan başlamalı.
Bu seçenek sonucunda Venedik meydanına kadar rota dahilinde dönülür.
Venedik meydanından ise piazza di popolo’ya gidilip terminiye dek olan rota yapılır. Öğleden sonra ise terminiden aventinoya ve geri dönüşlü roma turu.
 
 
NAPOLİ
———–
 
Gezi rotası:
 
Adım 1 : Tren İstasyonu – Pompei
Adım 2 : Pompei –  Tren İstasyonu
Adım 3 : Tren İstasyonu – pie monte della misecadella kilisesi – castello capuano – Duomo 3 e.
Adım 4 : Duomo – Arkeoloji Müzesi 6,5 e.
Adım 5 : Arkeoloji Müzesi – (stazione montesarro’ dan funikulara binerek – sertosa di san martino 6 e. + sant’elmo kalesi  ?e.
Adım 6 : sertosa di san martino – ispanyol meydanı
Adım 7 : ispanyol meydanı – Palazzo reale 4 e (çarşamba kapalı) + castel nuovo 5,5 e. + piazza plebiscito
Adım 8 : piazza plebiscito – Tren İstasyonu
 
Kaçanlar:
Capodimonte  7,5 e.
Herculeneum
Salerno
İschia ve Capri adaları
 
Ulaşım:
Turdaki e zorlu etaplardan biri. Romadan Napoliye ulaşım 2-3 saatlik tren yolculuğu ile mevcut.
Şehir içindeki önemli noktalar arasındaki mesafe epeyce uzun. Yaklaşık 12 km süren bir program söz konusu.
Sant elmo ile şehrin çeşitli köşelerine funikular var. Tren istasyonuna da otobüs yada taksi ile dönmek isabetli olacak.
 
Ekstra:
pompei 10 e.,herculeneum 10 e.,oplatis 5 e.,villa arienna 5 e, vezüv  6 e. ama tek bir bilet alıp 18 e. ya her yer gezilebilir.
www.duomonapoli.com
www.pompeisites.com
 
VERONA
—————
Adım 1 : Tren istasyonundan castelvecchio – Scaligero köprüden karşıya geçerek arsenal bahçeleri
Adım 2 : sokak aralarından ilerleyerek önce san giorgio in Bradia kl. sonra san stefano kl.
Adım 3 : Kale bölgesi (Arkeoloji müzesi – roma tiyatrosu)
Adım 4 : Ponte Nuovo’ dan karşıya geçiş – Juliet’ in evi 4 e. – santa maria antika – signori meydanı (torre dei lambardi) – erba meydanı (palazzo maffai + casa di mercati)
Adım 5 : erba meydanı – duomo
Adım 6 : duomo – arena + belediye binası
 
Kaçan yerler :
Garda gölü
Juliet’ in mezarı
Nehrin doğusundaki bahçeler
 
Ulaşım :
Otobüs hattı iyi görünüyor ama yürümek ideal olanı.
Nehirde gezi teknesi varsa harika :)
 
BOLOGNA
———-
 
Adım 1 : Bologna merkezdeki ulusal müze – kuleler 3,5 e.
Adım 2 : Kuleler – Maggiore meydanı ve çevre kilise ve palazzolar
Adım 3 : Maggiore meydanı – Cavour meydanı
 
Kaçan yerler:
İtalya turunda görülecek en karmaşık şehirlerin başında. Karman çorman bir şehir
 
Ulaşım:
Gezilecek her üç adımda birbirine epeyce yakın. Bunun dışında müzelere gidiş ve buradan dönüş için otobüs kullanılmalı.
 
 
VENEDIK
———–
 
Adım 1 :  Büyük Kanaldan San Marco meydanına
Adım 2 :  San marco meydanı ve yolun karşı kıyısının gezilmesi
Adım 3 :  San Marcodan adanın kuzey iskelelerine yürüyüş
Adım 4 :  Murano
Adım 5 :  Burano
Adım 6 :  Burano – Torcelli (düşük olasılık)
Adım 7 :  Venedik’ in etrafını dönen turlar
Adım 8 :  Birkez daha dönüş
Adım 9 :  San Marco’ da iniş ve tekrar büyük kanal üzerinden dönüş.
 
Kaçan Yerler:
Torcello büyük ihtimalle kaçacaktır. Burası aslında eski venedik.
San Michelle adası şehrin mezarlığı. İlinç taşlar olabilir.
Ara sokaklardaki pek çok bina :)
Lido plajı ki zaten mevsimi değil.
 
Ulaşım:
Pek çok pas kartı var. Ama en önemlisi müzelere de beleş sokan venice pass. Olmazsa vaporetto pasta akılcıl.
 
Ekstra not:
Şehir çok pahalı. Tuvalet için bile pas kartı çıktı. On giriş 7 e.
 
 
LJUBLJANA
————-
 
Adım 1 :  Üçlü köprü – Kale
Adım 2 :  Kale – Dragon köprüsü ve karşı kıyı
Adım 3 :  Nehir kıyısı gidiş (büyük kiliseye dek)
Adım 4 :  Büyük kiliseden sokak aralarından geçerek elçiliklerin oraya çıkış
Adım 5 :  Elçiliklerden Üçlü köprü’ ye dönüş
Adım 6 :  Bled gölü
Kaçan yerler:
Çok bilinen bir şehir olmadığı için net birşey demek güç. Ama pek çok alman tarzı bina gözden kaçacak.
 
Ulaşım:
Şehir içi yürüyüş. Burada da nehirde gezi botu var mı diye bakınacağız?
Bled Gölüne otobüsler var her yarım saatte bir.
Gölün içindeki adaya çıkış içinde takdir edersiniz ki sandal dışında bir alternatif yok.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 

Şubat 23, 2009 Posted by | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

İtalya yollarında 2 (sefer hazırlığı)

Bir hafta daha geçti. İtalya üzerinde çalışmak oldukça zorlu. Alman imparatorlarının İtalyada para, zaman ve insan kaybetmelerinin sebebi her halde bu dağınıklık olmalı.

Pisa ve Floransa ‘yı bitirmiş oldum.Pisa da gezilebilecek pek birşey yok. Aslında kompakt bir şehir. Tren istasyonundan çıkıp nehri geçecek ve harikalar meydanına ulaşacağım. Durmaksızın yürüyüş yarım saat sürmekte. Ben sağa sola bakınıp, oraya buraya girerek 80 dakikada yürüyeceğimizi sanıyorum.

Kuleye çıkış 15 euro .Birde bir saate yakın bilet sırası var. Katedral ve diğer ıvır zıvır için ise 10 euro daha vermek gerekmekte. Ayrıca müze ve Botanik bahçesine giriş 8 euro. San Matteo kilisesi de cebimdeki 8 euronun talibi gibi görünmekte. İsteyene Galile’ nin evi 2,5 euro.

Siena da gezilmesi kolay bir şehir. Bununda gezi planını belirledim. Ama gezilecek mekanların giriş ücretleri konusunda bir bilgi edinemedim.Sadece katedrale girişte gönlünden ne koparsa sistemi olduğunu öğrendim.

Floransa büyükçe ve yorucu bir görünüme sahip olsada aslında gezi hattı oldukça kolay. Arno nehrinin kuzeyinde tren istasyonundan başlayacak yolculuk planında kaleyi devre dışı bırakarak 2,5 km kazanacağım. Nehrin her iki yakasındaki yapıların gezilmesi için katedeceğim mesafe 7 km. Arnonun güneyinde gidecek az yer var ama mesafeleri uzun. Mikalencelo tepesi olmazsa olmazlar arasında. Ama burada müzeler pahalı,sıraları çok uzun.

Eğer Floransa da vakit kazanabilersek çok ama çok düşük bir ihtimalle San Gimignano’ ya zıplayacağız. Gidişi en az bir aktarma. Dönüş macera filmi gibi olacak. 10-11 gibi belki daha geç Montecatini’ de olacağız.

Araştırma sürüyor…  Ama benim gibi başkaları da araştırıyor olabilir yada günün nirinde araştırır diye bulduğum web sitelerini listeledim. Zamanla güncellenecek daha da.

Floransa–

http://www.comune.fi.it/home.htm   — floransa şehir
http://www.aeroporto.firenze.it/EN/index.php   –floransa havalimanı
http://www.ataf.net/   — floransa otobüsleri
http://www.uffizi.com/   –uffizi galerisi
http://www.uffizi.com/online-ticket-booking-uffizi-gallery.asp  — bilet alım ekranları
http://www.uffizi.firenze.it/english/musei/bargello/   –bargello müzesi
http://www.uffizi.firenze.it/english/musei/accademia/#   — academia müzesi
http://www.imss.fi.it/index.html    –bilim müzesi
http://www.contexttravel.com/florence/   — şehir turları

Pisa–

http://www.pisa-airport.it/    — pisa havalimanı
http://www.comune.pisa.it/english/ — pisa şehir
http://torre.duomo.pisa.it/   –pisa kulesi
http://boxoffice.opapisa.it/Torre/first.jsp  — pisa kulesi bilet alımı
http://www.comune.pisa.it/english/doc/the_mural_of_keith_haring.htm   –ilginç bir mekan
http://www.ussero.com/   –bir mekan

Siena–

http://www.operaduomo.siena.it/  –opera duomo
http://www.comune.siena.it/turismo/webasp/home.asp?Lingua=ENG   — şehir

Roma–

http://www.airportshuttle.it/  –havalimanı shutte servisleri
http://www.rome-airport.net/transfer.htm   –roma havalimanından transfer
http://www.atac.roma.it/  — roma otobüs
http://en.museicapitolini.org/  –capitolium müzeleri
http://www.galleriaborghese.it/default-en.htm  –borghese galerisi
http://www.roma2000.it/zvilagiu.html  –ulusal müze

Napoli–

http://www.inaples.it/eng/home.asp  –şehir
http://www.portal.gesac.it/portal/page/portal/internet  –napoli havalimanı
http://www.museo-capodimonte.it/  –capodimonte müzesi
http://www.marketplace.it/museo.nazionale/  –ulusal arkeoloji müzesi
http://www.santachiara.info/  –santachiara müzesi
http://www.lanapolisotterranea.it/   –sonterranea müzesi
http://www.duomodinapoli.it/  –napoli katedrali
http://www.piomontedellamisericordia.it/home.asp
http://filangieri.napolibeniculturali.it/  — filangeri müzesi
http://www.accademianapoli.it/  –napoli güzel sanatlar akademisi
http://www.palazzoartinapoli.net/
http://www.museodelmarenapoli.it/  –denizcilikmüzesi

Verona

http://portale.comune.verona.it/nqcontent.cfm?a_id=1 — şehir
http://www.aeroportoverona.it/  –verona havalimanı
http://www.comune.verona.it/turismo/veronacard.htm –verona kart
http://www.arena.it/  –verona arenası

Venedik

http://www.comune.venezia.it/flex/cm/pages/ServeBLOB.php/L/EN/IDPagina/1 –venedik
http://www.veniceairport.it/core/index.jsp;jsessionid=0L3TQLUKUQ5EXQFIAIBCFEY?_requestid=101782 –venedik havalimanı
http://www.actv.it/english/home.php  –vaporettolar
http://www.museiciviciveneziani.it/frame.asp?musid=9&sezione=musei  –correr müzesi
http://www.teatrolafenice.it/ –fenice tiyatrosu
http://www.ghetto.it/ghetto/en/index.asp  –yahudi gettosu
http://www.museoebraico.it/  –ebraico müzesi
http://www.guggenheim.venice.it/  –guggenheim galerisi
http://www.museiciviciveneziani.it/main.asp?lin=EN  –şehir müzeleri

Llubjlana

http://www.ljubljana.si/en/tourism/  –şehir
http://www.lju-airport.si/eng/  –llubjlana hava limanı
http://www.ap-ljubljana.si/eng/  –sloventa içi oebüs seferleri
http://www.jh-lj.si/index.php?p=4&k=1636&l=2  –llubjlana içi otobüs seferleri
http://www.ng-slo.si/  — narodna galerisi
http://www.mg-lj.si/  — modern sanatlar galerisi
http://www.aml.si/  — ulusal mimari müze
http://www.narmuz-lj.si/  — ulusal muze
http://www.muzej-nz.si/  –yakın tarih müzesi
http://www2.pms-lj.si/pmsgb.html  –doğal tarih müzesi
http://www.bled.si/  –bled gölü ve kasaba
http://www.pletna.net/indexang.html  –bled gölü gezileri için

San Gimignano

 

Bologna

http://www.bologna-airport.it/  –bologna hava alanı
http://www.comune.bologna.it/museoarcheologico/  –arkeoloji müzesi
http://www.museoebraicobo.it/eng/home.htm  — yahudi müzesi
http://www.bo.astro.it/dip/Museum/MuseumHome.html  –astronomi müzesi
http://www.bologna.chiesacattolica.it/raccoltalercaro/   –modern sanatlar müzesi
http://www.comune.bologna.it/iperbole/MuseiCivici/museicivici2000ing/index.htm
http://www.comune.bologna.it/girabologna/eng/geo/centropmag.htm
http://www.pinacotecabologna.it/

Burano

 

Murano

 

Montecatini

Lucca

Mestre

 

 

 

 

 

 

Şubat 16, 2009 Posted by | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

İtalya yollarında…

Niyet ettik bakalım Mart sonu İtalyan topraklarında olacağız.
28 Mart sabah 5:40 ‘ta yola çıkacağız. Saat farkı sayesinde 7 gibi Ljubljana  ‘ya ineceğiz. Uçaklar fiyatların avantajlı olduğu gerekçesiyle kimi zaman Slovenya ‘nın başkentine iniş yapıyorlar.
Dört- beş sene önce alan vergileri için 90 euro ödenmekteydi. Şimdi adam başı 150 euro alınmakta ve bana bir faydası olmamakta.
Turun programına göre önce Floransa ‘ya gidilmekte. Yaklaşık 6 saat süren bir yolculuk söz konusu. Yol sırasında isteyenler Pisa şehrine gidebilecek. Dam başı 35 euro. Halbuki Pisaya tren 1 saat kadar sürmekte ve adam başı 7 euro. Fakat şehirdeki kuleye çıkış 15, yakınlarındaki kilise ve vaftizhaneye giriş 10 euro. Başkaca birşey bulamadım. En fazla iki saat sürecek bir şehir.
Ertesi gün Floransadayız.  Aslında sabahtan Pisa, öğleden sonra Siena da yapılabilir ama Floransayı gezecek zaman kalmıyor. Tam bir çıkmaz.
3. gün Roma ‘ya geçilecek. Yol kısa gibi görülmekte. Ama yine yol üzerinde olan Siena ‘ya gidiş ekstra.  Neyse 4. Gün Roma ‘yı gezeceğiz.   Otelin yeri belirsiz ama göreceğiz. Tüm yollar Roma ‘ya çıkar nasıl olsa. Netleşmeyen planıma göre sabahtan Vatikan nam mekanda papa derler deyyusun mekanına gideceğiz. Kurdoğlu Muslihiddin Bey ‘in basmayı düşündüğü bu mekandan çıkıp hemen yakındaki san Angelo kalesine gideceğiz. Sonrasında Panteon ve Capitol tepeleri yolumuza çıkacak.
Romadaki son gün bir aksilik olmazsa Napoli ‘ye geçeceğiz. Trenle adam başı gidiş geliş 40 euro. Özel gezi ise 100 euro almakta. Hırsızlığın başkenti Napolide göbeğimi kendim keseceğim. Planıma göre merkezdeki önemli yapıları 2-3 saatte bitirdikten sonra Pompei ve fırsat kalırsa Herculenaum ‘a gideceğiz. Capri yada ischa adaları neredeyse imkansıza yakın.
6.gün uzunca bir yolculuğun ardından Venedik ‘e yöneleceğiz. Yol üzerinde Verona var uğranması muhtemel.  Aslında önemil Roma şehirlerinden biri. Venedik ‘e 3 saat uzaklıkta. İnsanlar Romeo Juliet evinden bilmekte.
7. gün tamamen Venedikteyiz. Önce venedik içini turlayacağız. Sonrada bir şekilde Burano ve Murano adalarına çıkartma yapacağız.
8.gün yani son gün uçağa binmek için Slovenya ‘ya geçeceğiz. Burada Bled Gölü ‘ne gidilecek. Zaten şehirde ufak.  Sonrasında ver elini İstanbul.
Doğrusunu söylemek gerekirse İtalya turunu iyi hazırlanmaktayım ama epeyce de çekincelerimde yok değil.
- Kapsamlı bir İtalya kitabı aldım.
- İtalya gezilerini yazan yerli bloglar
- Aynı kapsamdaki yabancı blog ve forumlar
- Wikitravel
- Detaylı şehir haritaları
Üzerinden çalışmaktayım.
Bununla beraber huzurumu bozan noktaları da dile getirmek istiyorum.
- Herhangi bir yerden  bir yere gidiş tam bir muamma. Floransa da Montecatini ‘de,Venedikte ise Lido yada Mestre ‘de kalınacak. Buralardan şehir merkezlerine bile gidiş yaklaşık 1 saat çekmekte. Adamların tren saatleri güzel ama sıklıkla rötar yaşanmakta. Göreceğiz.
- Güvenlik büyük bir problem. Her nevi hırsızlık bu ülkede adeta sanat haline gelmiş
- Girilen her yer paralı ve oldukça da pahalı. Bu masrafın altından nasıl kalkacağım daha çözemedim.
- Dilde bir problem. Temel olarak biraz İtalyanca çalışayım dedim ama demez olaydım. Her fiilin neredeyse kendine özgü bir çekimi var. İtiraf etmeli ki yaşlanıyorumda. Bazı şeyler kafaya zor giriyor amaçabuk çıkıyor 
- Yemek içmekte küçük bir servet. İşin kötüsü domuz eti çoklukla tüketilmekte ve bu adamların dilinde domuz eti karşılığında çok kelime var.  Bu nedenle McDonald’s ve Burger King şubelerinin listelerini ve adreslerini temin ettim.
Bakalım haftaya hangi düzeye ulaşacağım. Çıktık bir yola……
 

Şubat 9, 2009 Posted by | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

İlk İstanbul turu

(25.03.2006)

Ne zamandan beri tasarladığımız İstanbul gezisinin planlaması için cumartesi günü köklü macera arkadaşım Uğur ile beraber gelmesini  beklediğimiz (epeyde bekledik) arkadaşlarla buluşmaya karar vermiştik. Kimse gelmedi , bununla beraber ta Edirneden gelen bir arkadaşı da tanıyamadığımız için iki kafadar tura başladık.

clip_image002

Tur için ilk olarak Ziraat Bankası binasının fotoğraflarını aldım.Masonik imgelerin olduğu söylenen binada fotoğrafları büyütürken rastlantı eseri kartalın üstünde durduğu dünyanın üzerindeki yıldızların köşe sayısı dikkatimizi çekti.

İstanbulun her yanı bir Da Vinci şifresi.Görebilene anlayabilene…

Başlangıçta tam anlamıyla bir tur değilse de gezelim diye girdiğimiz yerler oldu.

clip_image004

İlkin Sn.Antuan kilisesine yolumuz düştü 1920 lu yıllarda yapılan bu kilisenin içi Avrupadaki katedralleri göz ardı edersek oldukça güzel.12 adet sütunun taşıdığı barok bir tavanı mevcut.Sıkı para harcanmış olduğu belli oluyor.Mum yakılan yerler ise kilisede tam bir tezat kaynağı.Sanki şiş kebap yapılan bir ocak başı görünümünde olması bana onlarca mumun isiyle pişirilecek etleri gözümün önünde canlandırdı.

Ama kötü yanı Türk gençliğinin gerek başörtülü gerek post modern olsun şuursuzca içeride gezinip mum yakmak için koşturması oldu.Birde normalde musevilikle anlaşamaması gereken katoliklerin içeride tevrat satması kültürümüzü yok etmek için elele verilmiş olunduğunun bir kanıtı gibi karşımıza çıktı.

Oradan çıktıktan sonra Hollanda elçiliğinin yakınındaki Latin kilisesine de girdik.Sn.Antuandan çok daha eski olduğu her halinden anlaşılmakta olan bu kilisenin fotosunu çekmeği bile gereksiz bularak yolumuza devam ettik.

Galata Mevlevihanesi

clip_image006

Önünden yüzlerce kez geçip gittiğimiz Galata Mevlevihanesine bu kez üşenmeyip girdik. Giriş 2 YTL. Salı günleri Mevlevilerin zikr gösterisi de varmış.

Mevlevihanenin içine girildiğinde kapalı bir sarnıç var. Hemen btişiğinde içerisinde devasa sandukalar bulunan Galip Baba türbesi sizi karşılamakta. Mevlevi ayinlerinin yapıldığı bina ise bu. Beyaz yağlı boya pek çok yerde kalkmış. Çok az bir bakımla çok güzel olabilecek bir de bahçesi mevcut.

clip_image008

Mevlevihanenin içi ve gözellikle gösterilerin yapıldığı alan aslında çok ufak. Duvar kısımları dervişler tarafından kullanılan eşyaların bulunduğu camekanlar vasıtasıyla bir müze konumuna getirilmiş.

Tavanlar ise gerçekten çok hoş işlemelere sahip. Üst kata ise çok merak etmemize rağmen çıkamadık.

Dışarıda ise sol tarafta kısmen düzenlenmiş bir mezarlık var. Burada mevlevihanenin müritleri yatmakta. Mezarlığın en köşesinde İbrahim Müteferrika’nın da kabri bulunmakta.Daha ötede neresi mezar neresi yol olduğunu kestiremediğimizden ilerlememeyi tercih ederek geri döndük.Çok değişik mezarlar ve mezar taşları var.Bunları başka komplo teorilerine konu etmek üzere ayrıldık.

Galata Kulesi

clip_image010

Havanın soğuk olmasını umursamayarak gelmişken Galata Kulesine de çıkmamız gerektiğini düşündük.Kuleye doğru giderken enerji veren,şekerli besinlerin satıcıları ile belirli hedeflere yönelik kalabalık grupları güçlükle yardık.

Bilinenin aksine Galata Kulesi aslında şehrin Cenevizlilerin elindeki kısmındaki surların en yüksek burcu.Surlar ilkin Fatih döneminde olmak üzere dönem dönem ortadan kalırılmış.Kuleden bakıldığında Haliç tarafında burç olması muhtemel iki yıkıntı görülebilmekte halen.

Türkçe açıklamasını bulamadığımız bir kitabe de giriş kapısının üzerinde görülebilmektedir.

Kuleye giriş 5 YTL.Girişte hediyelik eşya,ıvır zıvır alınabilinecek yerler var.Asansör sizi yedinci kata dek çıkartmakta. En üst katta şahane bir manzarası olan bir restoran mevcut.Fiyatlar hesaplı.(Kahve 3,5 YTL değer )

Kuleden çok güzel fotoğraflar çekebilmek mümkün

clip_image012clip_image014clip_image016clip_image018clip_image020

Kuleden çıktıktan sonra Geneviz Sarayını aramak için Kuledibinden Perşembe Pazarına doğru yola koyulduk. Yolda şu an göz hastanesi olarak kullanılan fakat 1910 larda ingiliz deniz hastanesinin özellikle kulesi çok güzel.

clip_image022clip_image024

Aynı sokakta ingiliz karakoluda mevcut.Ara sokaklarda çok ingiliz askeri tepelenebilirdi diye düşündük ama o dönemler semtin aslında levantenler başta olmak üzere gayri müslimlerin olduğunu hatırlayarak vaz geçtik

Şu an türlü hırdavatın satıldığı alan aslında Ceneviz kolonisinin yaşadığı genelde 750 yıllık binalardan oluşmakta.Ceneviz sarayını sorduğumuz esnaf yerini bilemediğini buna karşın hanlardan birinde çok eski bir resim olduğunu bu resmi turistlerin çektiğini belirtti.Fakat ne yazıkki cumartesi öğleden sonra perşembe pazarında hayat bittiği için hana da meşhur Arap Camiinede gidemedik.

Bankalar Caddesi,Garanti Bankasının Sergisi;

clip_image026

Bankalar Caddesi,meşhur komodo merdivenlerinin de fotoğraflarını aldık.Ama asıl hedefimiz olan Garanti Bankasının sergisinede girdik.

clip_image028

Sergi tahminlerimizle kıyaslandığında oldukça zayıftı. İlginç minyatürler,mezar taşları vardı ama alan çok dardı.İlginç anekdotlarımız elbette var tabii.Örneğin hayatım boyunca ilk kez bir yeniçeri mezartaşı gördüm. Vakayi Hayriyeden sonra nefretle dolan İstanbul halkı hıncını yeniçerilerin mezartaşlarından bile çıkartmış.Fkat asıl ilginci mezartaşının alın kısmında davut yıldızı olması.Buna benzer davut yıldızları Tokat yöresinde kapı kollarının araştırıldığı bir makalede de gösterilmişti. Anılma olarak Hz.Davudun kuvvetinin sembolize edilmesi olduğu belirtilmekte idi .Tabii ki işin doğrusunu Tanrı bilir.

clip_image030

Birde minyatürlerden birinde 1.Muratın Sırp Miloş tarafından şehit edilmesi konu edilmişti. Minyatür her ne kadar 1500 lü yılların ortalarında yapılmışsa da Kosova savaşında topların resmedilmiş olması gerçekten ilginçti.

Kasım 11, 2008 Posted by | Uncategorized | , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

Batı Karadeniz – Bölüm 1

                           

“İçimde belirsizliklerle beraber tura başlayacağız.İstekli miyim değil miyim bilmiyorum” diye yazmışım tur için bir yerlere. Gerçektende hava kötü olursa biryerlerden erken döneriz diye planlar bile yapmıştım.Anlayacağınız bu tur pek bir sallapatiye gelmişti.

Yine de tur için iyi hazırlandık. Ana tur rotası ve alternatif rotalar .İlk defa olarak yanımıza alacağımız eşyaların ve uğrayacağımız yörelerde gitmemiz gereken noktaların yer aldığı bir listemiz bile vardı.

Havanın kapalı, serin ve yağmura göz kırpar bir şekilde olduğu bir Pazartesi sabahı yola çıkıldı. Harem ‘den Kamberoğlu adlı yerel bir firma ile Ereğli ‘ye gidip müzeyi ve Cehennemağzı Mağaraları ‘na gitmek ilk günümüzün planı.

Saat on ‘da Harem ‘den yola çıktık. Arada yağmur atıştırıyor. Yolun sağında solunda sık ormanlar var. Bu ormanların üzerindeki gri bulutlar havaya değişik bir kasvet katmakta. Hatta kimi yerlerde, ormanlık yamaçlardan göğe doğru duman sütunları süzülmekte. Hayatım boyunca hiç görmediğim bir görüntü , adeta Tanrısal bir manzara. Yaşamın , her türlü zahmetine karşın yine de yaşanması gerektiğini gösteren bir an. Tek bir kare dahi fotoğrafını çekemememiz ise ayrı bir gaflet.

Düzce sapağına değin otobandan yola devam ediliyor. Güzel bir yol. Ardından sapaktan Düzce ‘ye yönleniliyor. Yola devam etmek için buradan önce sola, ardından sağa sapmanız gerekmekte. Eğer ilk yolsan sol değilde sağa saparsanız Gölköy ve şelaleye ulaşma imkanınız olacak. İkinci yoldan ise sola saparsanız on km. kadar sonra rafting yapılabilecek bir yere ulaşabiliyorsunuz. Zaten levhalarda size yardımcı olacak.

Düzce vasatın altında bir yerde mola verildi yirmi dakika kadar. Hava iyice serinlediyse de yağış yok. Yol boyunca arkamızda bize türlü şaklabanlıklar ve komiklikler yapan sarışın,mavi gözlü,toraman bir çocukla bizde uğraştık.

Neyse tekrar yollardayız. Konuralp isimli bir beldeye geliyoruz. Burada da bir müze var. Ayrıca yolun üzerinden baktığımızda Bizansvari bir yapı görülmekte. Yedigöllere giden sapakta buralarda bir yerlerde. Sık, güzel ve rengarenk orman ,kurşuni gökyüzünün altında bize eşlik etmekte.

Konuralp ‘ten sonra gördüğümüz bir diğer belde ise Akçakoca. Buralarda, tepelerin birinde atam Akçakoca Bey’in türbeside bulunmakta. Ayrıca buradan itibaren denizle beraber gidiliyor. Sahiller geniş kumsallara sahip ama bu kumsallar güneydeki kumsallardan epeyce farklı. Güneydeki kumsallar sarı rengin hakimiyetindeyken buradaki kumsallar gerçekten kum rengi. Bu kumsallar varlığını da karadenizin hırçın dalgalarına ve yağışların taşırdığı nehirlerin taşıdığı toprağa,taşa,çakıla borçlu.

Sonrasında Alaplı ‘yı da aşarak dört saatin sonunda Ereğli ‘ye vardık. Hemen müzenin yerini sorduk ve o yöne doğru ilerledik. Yol üzerinde eski Ereğli surlarından içeri girişte kullanılan At Kapısı yer almakta.  Buradan içeri girerek müzeye ulaştık.

Pazartesi olduğu için müze kapalı. Her ne kadar müze kapalıysa da bir şekilde içeri girdik. Cehennemağzı Mağaraları da kapalı. Moralimiz bozulduysa da müze görevilerinden Ereğli de gidebileceğimiz yerlerin bir listesini alarak yola koyulduk.

İlk önce gideceğimiz nokta Herakles Sarayı. Bunun için tepeye çıkmamız gerekli. Çıktıkta. Fakat çok sayıda viran ve köhne yapıyı aşmamıza rağmen kalıntılara ulaşamadık. Bize saray denilen yerde de sadece metruk ama güzel manzaralı bir köşk ile karşılaştık. Tepeden görülen şahane bir manzara dışında tarihi birşeye denk gelemedik.

Bunun haricinde eski bir rum kilisesindan kalanların arasına daldık. Apsislerin üzeri biraz kapalı kalabilmiş. Onun haricinde kilisenin içerisi otlar ve incir ağaçları ile kaplanmış. Söylenene göre definecilerce epeyce kurcalanmış. Onun dışında ortada bir alt kata giden bir delik bulduk ama fazlada üstelemeden Çelikel Camiine doğru ierledik.

orhan gazi camii 

Çelikel Camii bir Bizans kilisesinden devşirme. En azından bulduğumuz kaynaklar bunu söylemekte. Halbuki bizim bulduğumuz yapı yeni inşa edilmekte olan iki katlı bir bina idi. İçine girmemize izin verilmedi. Bizde hayıflanarak yola devam ettik. Bir sonraki camii yine bizanstan kalma bir yapı olan Orhan Gazi Camii de denilen Orta Cami. Bizans döneminde Heraklia Pontike olan yerleşimin bazilikası olarak kilise adı Aya Sofya.  

İçerisinde dor tarzı sütun başlıkları olan toplam altı sütun tavanı taşımakta. Kubbe yok.Geniş bir yapısı var. Düz ve ahşap bir tavan var. Mihrapta ise sütun başlıkları Korint tarzı. Onun dışında caminin içi oldukça sade ve yer yer arapça yazılar ile bezeli. Hoş, ferah bir yapısı var. Üst katta bayanlara ayrılmış bir yer daha var.

Ereğli de yapacak başka birşey bulamadık. Rastlantı seri karşılaştığımız ve arkeolog olduğunu söyleyen bir bayan, sağda solda düzensiz olarak çeşitli buluntular olduğunu ama düzenli bir kazının söz konusu olmadığını belirtti.Aslında Ereğli merkezindeki (ki Heraklia Pontike) kalıntılar dışında Cehennemağzı Mağaralarının olduğu bölgede Acheron ören yeri var. Ereğli adını Herkülden almakta. Herkül bu mağaraların önünde cehennemin kapaılarında nöbet tutan üç başlı köpeği yenmiş. Nağara adını bu cehennem girişinden şehir ise adını galip Herkülden almış.

Bir sonraki hedef  Zonguldak.  Otogardan her saat başı 5 YTL ‘ye Zonguldak ‘a geçebilecek minibüslere binebilme imkanınız var. Genelde yolcu olduğu için pek fazla gecikme olmamakta. Yolculuk 1 saate yakın sürmekte. Yolculuk sırasında Kozlu isimli bir kasabaya da uğranmakta. Burada da tarihi bir kilise varmış. Kimin tarafından yapıldığı meçhul.Ayrıca Zonguldak ‘a yaklaştıkça oldukça güzel koyları görebiliyorsunuz.

Bizim yolculuğumuzda da yağış peşimizi bırakmadı. Hatta Kozlu ‘da araç dururken dışarıdaki dehşetli yağışı izlemenin pekte içimizi açtığını söylemem mümkün değil. Bu kısımlarda yapılan yol çalışması daha bitirilmemiş olduğundan etraf çamur deryasına dönmüştü. Aama genelde rahat bir yolculuk olduğunu da eklemeliyim.

Zonguldak ‘a yağışla geldik. Adını hala öğrenemediğim sarı-kahverengi bir renkte akan çayın üzerinden geçerek çarşısına girdik. Çok büyük bir şehir değil. Ulucami dedikleri yapı görünüm itibariyle oldukça yeni. İnsanlar düzgün tipler.

Hemen bir otel bulduk. Çarşı çevresinde çok sayıda otel var. Öyle çokta lüks peşinde koşulmaması gerekiyor sanırım. 20-35 YTL aralığında oda bulunması mümkün. Bizde eşyalarımızı bırakıp az biraz dinlendikten sonra fotoğraf makinalarımız ve tripodlarımız ile hem birşeyler yeriz hemde gece çekimi yaparız diyerek yola çıktık.

Sağa sola çılgınlar gibi koşturmaya başladık. Zaten bir tane ana cadde mevcut. Bu cadde de doğuya doğru ilerlediğinizde sahilde birşeyler yiyebileceğiniz yerler var. Mekanlar hesaplı ve kaliteli. Buradan aşağıda da giyecek birşeylerin satıldığı pazarımsı bir yer var. Ürünler çokta kaliteli olmasa da oldukça da ucuz.

Daha da doğuya doğru gittik. Suyun ortasında üzerinde 1848 yazan, ışıklandırılmış bir kapı var. Uzaktan kapı değilde zafer takı gibi görünmekte. Sahilde çayhane gibi yerin sahiplerinden destur alıp içeride bize sürekli havlayan köpekten kendimizi sakınarak görüntü almaya koyulduk. Kara ile kapının arasındaki ulaşım saç bir levhadan bozma köprü ile sağlanmakta. Ortasına dek ilerledim ama attığım adımlar gitgide yaylanma hissi uyandırınca karada bekleyen Uğur ‘un da ikazı ile döndüm. (mantıklı bir hareket yapmışım)

zonguldak gece  zonguldak gece

Civarda karşılaştığımız kişiler etrafta Fransızlardan kalma tüneller olduğundan bahsetti. Merak ettik ama gece gitmenin bir esprisi olmadığından merkeze doğru döndük. Yolda valiliğin yanındaki parkın içindeki İsmet İnönü heykelinin ve hemen karşısındaki içinden hurma gibi bir ağacın çıktığı imitasyon pamukkalenin (heykeli diyeyim bari) resimlerini çektik. Biraz daha ötede Zonguldaklı şehitlerin anısına yaptırılmış ve üzerinde bu kahramanların isimlerinin yazılı olduğu levhaların çakılmış olduğu şehitler abidesi ve Atatürk heykeline uğradık. Bu noktaya yakın olan ve yolun ortasındaki adada yer alan gaga gagaya vermiş kuğularında resmini çekmeye çalıştık.

Merkezde turladık. Çokta yer yok akşam itibariyle. Zonguldak ‘ın en ünlü pastanesi İstanbul Pastanesi ve cadde üzerinde. Fakat saat 9 ‘da kapatıyorlar. Bizde bir yirmi dakika ancak durma imkanı bulduk. Fena bir yer değil. Uludağ isimli bir spesyalleri var.  Biz adından , bembeyaz birşey bekliyorduk ama koyu renkli çikolata kaplı birşey gördük. İçi beyazmış. Üstü ise krem şanti,profiterol gibi tatlılar ile kaplı. Muhtemelen güzel birşeydir ama nedendir bilinmez tatmadık.

Ertesi gün Filyos ‘a gideceğimiz için tren istasyonuna uğradık. Filyos ‘a trenle de gitmem mümkün ama  saatleri bize uymadığı için kös kös otele döndük.

Gün 2

Bayram sabahı.  Evden, aileden , İstanbuldan uzakta bir bayram. Sabah ilkin Kilimlideki Fransız evlerine uğramayı kararlaştırarak yola koyulduk. Çayn kenarındaki minibüs duraklarından Kilimliye giden minibüslere ulaşılabilmekte.

Kırk dakika kadar süren virajlı ve bol iniş çıkışlı bir yolculuktan sonra Kilimli ‘ye vardık. Küçük, sessiz bir kasaba. Kömür kokusu insanın genzini yakıyor. Nereye gideceğimizi bilemediğimiz için polis karakoluna girdik. Sağolsunlar kral gibi karşılandık. Nöbetçi tüm polisler ile teker teker bayramlaştık. Fakat Fransız evlerinin Kilimlide de olmadığını öğrendik. Tepelik yerlerde,madencilerin lojmanlarının arasında bu binalardan bir iki tane kaldığını duyduk.

Yine aynı yerde yaşlıca bir adam  Gelik minibüsleri ile adı geçen yere gidildiğinde bu evlerden bir iki tane görebileceğimizi söyledi. Kilili ‘de ise sadece Fransızlardan kalan bir gümrük binası mevcut.Günümüzde halkevi olarak kullanılmakta.

Yaşlı adam ile epeyce bir konuştuk. Bir iki ev için Gelik ‘e kadar gitmemizin epeyce zaman kaybettireceğini , en iyisinin Zonguldak merkezi gezmemiz olacağını söyledi. Aklımıza yattı. İlk minibüs ile merkeze geri döndük. Minibüsün inanılmaz derecede kalabalık oluşu ve yolun manzarası aklımda yer edenler…

Zonguldak ‘a döndüğümüzde önce dün geceden gidemediğimiz tünellere gitmek üzere harekete geçtik.  İlkin ışıklandırılmış kapıya uğradık. Kapının karaya bakan tarafında 1848, denize bakan tarafında ise S.H. 1906 yazmakta. Fransızlardan kalma ,hatıra amaçlı bir yapı olduğu söylendi bize. Ama resmi bir bilgi bulamadık. Kapı yada anıt hangisi hoşunuza gider bilemem ama denize doğru bir çıkmaya sahip olduğu için şehride iyi bir şekilde görmemiz mümkün olmakta.

zonguldak evleri zonguldak - fransız kapısı zonguldak   zonguldak - şehitlerinin abidesi

Ama dediğim gibi iyiki geceden şansımı zorlayıp ilerlememişim. Kimi  yerlerde sac plakalar paslanmış. Köprünün kenarlarına basıp ilerlemek daha güvenli ama köpek pislikleride oranın handikabı…

Yola devam .Adliye binasını da geçtiğinizde göreceiniz mendireğin köşesinde maden kazalarında ölen çalışanların isimlerinin çakılmış olduğu bir anıt var. Epeyce bir yer kaplamakta. Aslına bakılırsa son zamanlarda n eyeni bir isim eklenmiş (bence iyi) nede kopup giden isimler yeniden yerlerine yapıştırılmış. Önünde ise madencilerin bilimum alet edevatından açık hava müzesi-park karışımı bir alan oluşturulmuş.

Mendireğin ucuna çıkmadık.Hem mendireğin içi haddinden fazla pis ,hemde çay ormanın tüm toprağını denize getirdiğinden deniz sapsarı. Bizde önce on metrelik ir tüneli geçip açık bir alana geldik. Tam karşımda bir tünel. Onun hemen sağında bir başka tünel daha. Yolun ortasından biraz ötede bize doğru yan duran bir başka giriş. Buraya kadar geldik durmanın alemi yok dedik ilerledik. Tek olsam imkanı yok ilerlemem.Kayaların üzerinde temkinli bir şekilde ilerlemeye gayret ededuralım Karadenizin iri dalgaları solumuzda karayı tüm hıncıyla dövmekte.

Önce tam karşımızda duran ve sonu görülen tünele girdik. Travers ve raylar zamanla bir şekilde kaybedilmiş.Yerleriyse su dolmuş. Su inanılmaz derecede temiz görülmekte. Tünelin ucuna vardığımızda epeyce maymunluk yaparak gidilebilecek ama buna kesinlikle deymeyecek  bir iki yer gördük. Pek gitmeyi üstelemedik ve yandaki tünele yöneldik.

Burası daha derin.Ne kadar derin tam anlamıyla çözemedik. İçerideki içki şişeleri ve bally kutu ve tüpleri burasınında pek güveni olmadığı izlenimi vermekte. Tünelin ağzı düzgünse de içeri doğru gidildikçe kayanın sadece oyulduğu görülmekte. İçerideki karanlıkta üstün körü bir iki fotoğraf daha çektik. Uzaklarda çok ama çok küçük bir noktada çıkış ışığı var. Ama oraya varmak için daha ne kadar ilerlemek gerekir ,yolda ne yapmak gerekir çözemedik. Elimizdeki fenerlerde pek işe yaramadığı için şansımızı zorlamaksızın döndük.

Ağzı denize bakan tünel girişi ise kapatılmış durumda.

Buradan tekrar merkeze yöneldik. Bayramın ilk günü olduğundan resmi kurumlarda da bayramlaşma heyecanı var. Biz de bu kalabalığın arasında tıpkı gece yaptığımız gibi İsmet İnönü anıtından başlayarak fotoğraf çekmeye devam ettik.

Bayram sabahı Zonguldak daha bir farklı. Caddede epeyce bir kalabalık gezinmekte. Bizde hem bu kalabalığı seyredip hemde göze güzel görünecek ne varsa bulalım diyerek etrafı gözlemeye devam ederek yolumuza devam ettik. Gökgöl Mağarası için Asma denilen yerden minibüse binilmekte. Mesafe oldukça kısa ama mağara harika o nedenle mutlaka vakit ayırıp gidilmeli.(Zaten 1,25 YTL veriyorsunuz)

zonguldak - gökgöl mağarası zonguldak - gökgöl mağarası zonguldak - gökgöl mağarası zonguldak - gökgöl mağarası

Mağara özelleştirilmiş. Aslında iyide olmuş. Dünya güzeli bir yere sadece 3 YTL ödeyerek giriyorsunuz. (Öğrenciye daha da ucuz,1 YTL ) Aydınlatması güzel ama ışığın şiddetli vurduğu bölgelerde yosunlaşmadan kaynaklanan bir yeşilleşme söz konusu. Bu ileride epeyce baş ağrıtacak sanırım. Onun dışında mağaranın içinde rahatlıkla gezebilecek bir parkur oluşturulmuş. İstanbuldaki pek çok parkta bile lüks yok. Bu hat doğrultusunda 875 metrelik bir parkur gezilebilme imkanına sahip. Bu mesafeyi katederken üç köprü ve bir iki göletin geçildiğini görevlilerden öğrendik. Biz yağmur nedeniyle 450. metreye dek ilerledik ama daha sonra görevlilerce can güvenliği nedeniyle engellendik. Yağmur nedeniyle mağaranın ilerideki bölümleri su dolmuş. Bizde ilerlemedik. Özellikle 500. metreden  sonra mağaranın daha da güzelleştiğini söylemeleri bizi epeyce üzdü. Kısmet…

Minibüsler normalde mağaralara dek gelmiyorlar. Dönerken ya  merkeze dek yürüyebilirsiniz yada kapıda bilet satan görevlilere durumu bildirebilirsiniz. Bu durumda görevliler minibüsçüleri arıyorlar ve size en azından servis için bir araç gelmesine ön ayak oluyorlar.

Zonguldak zaten bir mağaralar şehri. Sadece Gökgöl ve Cehennemağzı aydınlatılıp geziy eaçılmış olsa da şehri tanıtan broşürlerde çok güzel mağaralar görülmekte. Toplamda on dokuz mağara olduğu söylenmekte. Cumayanı, İnağzı, Ilısı,Erçek, Sofular başlıcaları. Hatta Sofuları tanıtan fotoğrafta araştırmacılar lastik botla mağaranın içindeki gölde ilerliyorlardı. Umarım günün birinde bu mağaralarda gezilebilir hale getirilir.

Zonguldak ‘ın handikabı minibüslerin farklı farklı noktalardan kalkıyor olmaları. Örneğin Filyos ‘a giden minibüsler tren garının önünden kalkmakta. Yolculuk yaklaşık bir saat sürmekte ve kişi başı 3,5 YTL ödüyorsunuz. Aama önerim Filyos’a eğer zamanınızı ayarlarsanız tren ile gitmeniz. Böylece hem daha ucuza, hem birkaç dakika daha çabuk hemde uçurum kenarlarından bozuk bir yolda gitmemiş olacaksınız. Harika bir orman yolundan ilerleme şansınız var.

Minibüsle gidişi anlatayım ben yinede. Önce yine Kilimli ‘den geçtik. Buradan sonra Çatalağıza gidiliyor.Burada bir termik santral var.Oldukça büyük bir alan kaplamakta. Ama yöre oldukça fakir bir görünüme sahip.

Buradan sonra karşımıza gelen ilk belde olan Muslu ile demiryolu arası yol oldukça bozuk. Yağışın etkisi oldukça yıpratıcı olmuş. Ayrıca Göbü ‘den Filyos ‘a dek yol uçurumların kenarından harika manzaralara sahip bir şekilde uzanmakta.Bu uçurumların arasında kalan koylarda çok güzel kumsallara ev sahipliği yapmakta. Özellikle Filyos ‘ta çok uzun bir kumsal var.

Filyosta minibüslerden indiğiniz noktadan bir yirmi metre kadar uzakta ,solda taksi durağı var. Buradan beş   YTL vererek harabelere ulaşma imkanınız var. Biz havanın kötü olmasını göz önünde bulundurarak paraya kıydık. Taksiciler size aşağıdan mı yukarıdan mı gezeceksiniz diye soracaklar. En akılcıl gezi yolu yukarıdan yapılan. Bu yolu seçince antik tyatro kalıntılarının yanına dek araçla geliyor olacaksınız.

filyos - tion antik kenti  filyos kalesi  filyos - tion antik kenti

Burada küçük bir tiyatro var.Tion , theon gibi isimlere sahip bu yerleşimin tiyatrosunun cavea kısmı genel olarak yola sırtını vermiş ve toprak altında kalmış. Sağında ve solunda tribünlere giden ama zamanla tıkanmış kemerli girişler var. Buradan diğer kalıntılara gitmek için mezarlığı, tren yolunu ve çamurlu bir araziyi geçmeniz gerekecek. Salt kış mevsiminde değil eğer kaleyi gezeceğim derseniz hiç bir zaman için yapılacak bir rota değil bu.

Buradan kaleye yürünebiliyor. Bunun için yola çıkıp ilk sapaktan sola sapıp mezarlığı solunuza alıp ilerlemeniz yeterli. Yolda, sağda ve solda böğürtlenler sizi davetkar renklerle çağırmakta. Midemi bozabilirim diye fazla yüklenmedim. Kale iki burç ile sizi karşılamakta. Aanlaşılan yakın zamanlarda çok modern bir restorasyon fırtınasına maruz kalmış. Kalenin içine giriş için solda bir kapı bulunmakta. Buradan içeri giriş mümkün.

Kale aslında Tion ‘un akropolü. İçerisinde bazı kazı izleri de görülüyor. Kazının araştırma amaçlı olduğu belirgin. Özellikle en yüksek noktada mermer parçaların olması burada bir tapınak olabileceği şeklinde bir şüphe uyandırmakta. Kaleye kimlerin çevirdiği belirsiz. Ama Bizans, Ceneviz, Osmanlı akla kim gelirse kullanmış olmalı.

Kaleden akşamın indiği (ve tahminen günün de doğduğu) saatlerde güzel bir manzara izlenebilir. Bizde kapalı bir havada uzaklardaki portakal rengi görüntünün gizemine kapıldık ve epeyce seyrettik. Onun dışında pek bir artısı da yok.

Manzarayı seyrede durun ben Tionlular hakkında biraz bilgi vereyim. MÖ 4. yy da yörenin yerli halkı ile Yunanlı kolonistlerin karışması ile burada bir şehir kurulmuş.Şehir adını şehri kuran din adamı Tios ‘tan almaktaymış. İlk önce Amastris tarafından kurulan beş şehirlik federasyonun bir parçası olmuş daha sonra bir dönem bağımsız hareket etmiştir. Ardından Romalılar ile arası azalınca istilaya dolayısıyla yıkım ve yağmaya uğramıştır. Bu da şehrin yavaş yavaş yıkılmasına neden olmuştur.Şehir tam olarak Bitinya ve Paflagonya sınırında.

Tepeden doğuya bakarsanız bir radar ve askeri bölge görürsünüz. Burada da bazı sütun başlıkları ve lahitler bulunmaktaymış. Tahminlere göre toprak altında birde tapınak olduğu sanılmakta. Civarda yer alan su ise Filyos Çayı.

Batıya doğru baktığınızda ise sol omzunuzdan itibaren anlatmamız gerekirse önce demincek basamakları arasında dolandığımız antik tiyatro görülür. Tiyatronun biraz üstündeki tepede ise şehrin nekropolü varmış ama defineciler iyice talan etmiş. Sağa doğru biraz başınızı çevirdiğinizde ise yakında kalan kısımda kazı yapılmış alanı görebilirsiniz. Birbirinden ayrı pek çok yer kazılmış. Tam karşıda üç gözü kalmış birde su kemeri kalıntısı mevcut.

filyos filyos filyos evleri

Sahilde ise önce ateş tuğla fabrikası görülmekte. Sanırım artık kapalı. Ürkütücü bir havası var ve epeyce de büyük. Ama bakımsızlıktan dökülmekte. Daha da ileri de ise adeta terkedilmiş gibi bir görünüme sahip olan ve kamuya ait bir tatil köyünü andıran binalardan oluşan neredeyse bir külliye var. Camlar kırık, rüzgarla kimi açık kapılar tasasızca sağa sola çarpıyor mütemadiyen. İnanın o tren yoluyla gelecek turistler bu mükemmel koylarda üzdükten sonra bu binalarda kalabilse. Nerede… Ah ne kadarda az insan bilmekte bu güzellikleri.

Kaleden inme vakti geliyor. Kaleden inebilmek için kuzeybatı tarafından bir keçi yolunu kullanmak gerekmekte. Kimi yerlerde dik ve zorlu da olsa heyecanlı bir iniş yolu burası.

Deniz seviyesine inipte ardımızda kalan kaleye bakınca aslında epeyce zorlu bir iniş sürecini arkamızda bıraktığımızı farkettik. Kalenin bu açıdan manzarası daha güzel.Öte yandan deniz ve göğün birleştiği yerde de ışık pek çok renge kucak açmış.

Kazı alanına girmek için güvenlik görevlisine görünmek gerekli. Güvenlik size buraları gezdiriyor ama neden fotoğraf çekiyorsunuz vb sorular sorup kimlik bilgilerinizi alıp bir deftere kaydediyor. İyi mi kötü mü çözemedim ama buraların boş bırakılmaması da önemli elbette.

Kazı alanında genelde monolitler bulunmuş. Görevli arkadaştan buraya Türk ‘ten çok Yunanlı turist geldiğini de öğrendik. O kadar yer dolaştık, o kadar şey duyduk ki artık şaşmıyoruz. İnternette hamam gibi bir yerin içinde, toprak altında kalan sütunların fotoğrafları görülebiliyor. Buraya bizde gittik ama benim gövdemin geçebileceği bir aralık yok. Belki Uğur geçebilirdi ama çamur nedeniyle üstelemedik.

Görevli arkadaştan ayrıldıktan sonra su kemerinin olduğu ikinci kısma geçtik. Su kemeri epeyce sağlam bir malzeme ile yapılmış ama kala kala üç gözü kalmış bugünlere. Etrafında ise ilk gezdiğimiz alandaki kalıntılardan daha kaliteli bir hamam kalıntısı görülmekte. Burada birde yeni dönem bir kilise kalıntısı var. Olduğumuzdan yerden görebildik ama oraya gidecek yolu bir türlü bulamadığımız için tekrar sahile inip tren garına doğru yürümeye başladık.

Güzel, sakin bir sahil var. Ama geçen günkü fırtınanında etkisiyle epeyce kirlenmiş. Garibim Karadeniz ‘in işi zor.Almanya ‘nın, Avusturya ‘nın hatta Tuna kıyısındaki tüm sanayinin pisliğini, yükünü sırtlıyor. İnsanlığa çevrecilik konusunda ahkam kesen bu germen köpekler gerçekte ne kadarda iki yüzlü.

Filyos ‘ta şöyle bir hoşluk var. Antik kentin küçük bir modeli sahilde sergilenmekte. Böylelikle nereleri görebileceğinizi de (yada bizim için söylemek gerekirse neleri kaçırdığımızı) önceden anlayabiliyorsunuz.

Kasabanın içerisinde epeyce turladık. Geçmişe ait pek bir yapı kalmamış. İnzivaya çekilmek, şehirden kaçmak için ideal  yerler. Trenle Karabük ‘e gidip geceleyeceğiz.Planımız bu.

Tren geleceği sırada tüm istasyon kalabalıklaştı. Genelde genç bir nüfus var. Trende yerlerimize oturduğumuzda ne kadar yorulduğumuzun farkına vardık. Akşam karanlığında, hiç ışık görmeksizin epeyce yol aldık. Tahminen dünya güzeli Yenice ormanlarından da geçtik.

Karabük ‘e geldik.Saat dokuz olmasına rağmen sokaklarda neredeyse in cip top oynuyor. Hemen bir otel bulduk ama her katta tek bir banyo ve tuvalet olunca apar topar çıkarak Safranbolu ‘ya geçmeye karar verdik. Her yarım saatte bir Safranbolu ‘ya minibüsler gitmekte. Adam başı 1,25 YTL ve yol yirmi dakika kadar sürmekte.

Karabükten Safranbolu ‘ya geçmemiz gerekebilir diye trendeyken bazı otel ve pansiyonları aramıştık. Genelde pansiyonlar Kıranköy tarafındaydı ve ben Kıranköy ‘ün tam anlamıyla nerede olduğundan emin değildim. Bir pansiyonla anlaştık ama derli toplu bir yer buluruz diye kesin söz vermedik.

İner inmez Kastamonu ‘ya nereden ve kaç paraya gidilebildiğini soruşturduk. İnsanlar oldukça yardımsever, kalacak yer konusunda da yardımcı olmaya çalıştılarsa da olmadı. Meşhur japon ve safranbolu evlerinin yanyana olduğu yerden neredeyse bağlar mevkiine dek yürüdük. Kömür kokusu burada da hakim. İnsan sayısı oldukça da az. Bulduğumuz otel kişi başı 100 YTL deyince epey bir bozulduk. Hatta bir ara için sokakta mı kalacağız diye düşünmedikte değil. Sonuçta pansiyonu aradık,yerimizi söyledik. Pansiyondan epeyce uzağa savrulmuşuz. Geldiğimiz yoldan geri dönmeye başladık. Yolda kaliteli bir mekan var. Midtown adlı bu yer çift katlı tost yapmakta ve yanında patateste vermekte. Fiyatta hesaplı.

Sonuçta pansiyona vardık. Apartman dairesindeki bir oda  içine tuvalet ve duş başlığı konulmuş. 30 YTL. Fena değildi. Yıkanmak için soyunduğumda biz kapaklarımdan yukarısının masmavi olduğunu gösdüm. Farkında olmaksızın epeyce terlemişim ki kotun rengi üzerime çıkmış. Yıkanırken masmavi su aktı bacaklarımdan…

Gün 3

Sabah kalktık. Normalde yumurta yemem ama pansiyon sahibi Erdoğan Abi öyle bir yumurta yapmışki anlatamam bile. Çantalarımızı ona emanet edip Safranbolu seferiize doğru yelken açtık.

Önce Kastamonu gidişini halletmemiz gerekliydi. Saat beş gibi bir seferde belki yer vardı ve bu son seferdi.Bu belki için yer ayırttık ve yakın olan Bağlar bölgesini gezmeye başladık.

safranbolu   safranbolu  safranbolu

İlkin bize oldukça yakın olan ve günümüzde Ulu Cami olarak anılan eski Aya Stefanos kilisesine gittik.(Buranın hikayesini başka bir gezi notunda anlatmıştım )  Cami kapalıydı. Ama camiye dek giden yolda güzel konaklar ve rumlardan kaldığı aşikar kagir binalar karşımıza çıkmakta. Özellikle cami yakınlarındaki bölgede rum varlığı (kalıntıları desek daha iyi olacak sanırım) daha belirgin. Bunlardan biri olan papaz evi günümüzde öğretmen evi olarak hizmet vermekte. Oldukça temiz,nezih ve hairka bir Safranbolu manzarasına sahip bu mekanda gecelemek ise sadece 20 YTL.

Buradan tekrar geldiğimiz yolu dönerek Safranbolu ‘nun tarihi merkezine gitmeye koyulduk. Hastanenin olduğu taraftan geniş bir yay çizerek yolumuzda ilerledik.

Safranbolu ‘da bu yaz sonunda değişik bir uygulamaya gidilmiş. Geçtiğimiz zamanlarda İncekaya sukemeri olsun, Bulak mağarası olsun hep ayrı ayrı gidilen yerlerdi. Şimdi ise Bağlar,İncekaya sukemeri,Bulakmağarası ve Yörük köyü paket olarak gezilir bir hale getirilmiş. Bence de iyi olmuş. Yine golf arabaları ile yapılan turlar ise devam etmekte. Bunu da eklemeli.

safranbolu - cinci han  safranbolu - cinci han  safranbolu

Biz değişiklik olsun diyerek önce Cinci Hamamı ‘na girdik. İçeri de bir otantiklikten, orjinallikten bahsetmek mümkün değil.

Sonrasındaysa Cinci Hanı ‘na yöneldik. Gezmek 2 YTL. (Öğrenciye yarım tarife) Kervansaray iki katlı. Üstteki kattaki odaların kapılarında çeşitli isimler yazılı levhalar var. Anlamadım. Ayrıca  üst kattan ulaşılan küçük birde kule mevcut. Buradan da Safranbolu ‘yu değişik bir açıdan görebilme imkanına sahipsiniz.

Şadırvanlı avlunun üzeri beyaz branda parçaları ile kapatılmaya çalışılmış. Daha iyi birşey kullanılabilirdi. Bilemiyorum. Girişe göre sağ tarafta günümüzde yemek salonu olarak kullanılan kısım bir zamanlar kervanların develerini, atlarını bıraktıkları bölümmüş. Restorasyon sırasında bulunan halkalar günümüzde sergilenmekte. Zaten duvarlardaki restorasyon öncesi fotoğrafları gördüğünüzde yapılan işin büyüklüğü ve sonuçları insanda saygı uyandırmakta.

Buradan kendimizi kaleye doğru ilerlerken bulduk. Safranboluya son bir yıl içerisindeki üçüncü gelişim olduğundan epeyce de şehri öğrendiğimi iddia edebilirim.Çeşitli konakları geçip pek çok insanla konuşa dertleşe yürüyoruz.

Safranbolu kalesini de önceden anlatmıştım. Bizans döneminde topu topu on altı aile varmış burada. Tabii toplamda kaç asker olduğu belli değil. Ama önemli bir kale olduğuna göre sayı kalabalık olmalı.

Kalede yer alan hükümet konağı günümüzde müze olarak kullanılmakta ve giriş ücretli. Girişte galoş giyip katları dolaşıyorsunuz. İlk katta soldaki oda da yöreyi anlatan filmlerin gösterildiği bir sinema odası oluşturulmuş. Ağ taraftaki oda da ise çeşitli resimler görülebilir.

Üst katta ise mükemmel manzarası ile kaymakam odası ve yöresel nesnelerin, alet ve edevatın sergilendiği odalar görülebilir.

En alt katta ise yöresel zanaatların sergilendiği kısımlar var.Yemeniciler, demirciler,ilk eczahaneden kalanlar… Akla ne gelirse. Yazdan kalma bir gün ve ortalık ana baba günü adeta. Yurdum insanı müzede olduğundan bi haber o koltuk benim, bu koltuk senin demeden ipleri , sınırları aşıp fotoğraf çektirmekle meşgul.

safranbolu - hükümet konağı  safranbolu - saat kulesi

Neyse giriş sırasında size verilen bileti atmamanız gerekli. Bu biletle hükümet konağının ardında kalan saat kulesinin içini gezebiliyorsunuz. İlk defa bir saat kulesinin içine girdik. Bir merdivenden döne döne yukarı çıkıp küçük bir alanda saat kulesi hakkında bilgi aldık.

Kule için bir çalışan tahsis edilmediği için kuleye daha doğrusu kulenin ve saatin bakımına ve temizliğine yaşlıca bir adam yıllardır yüklenmekte. Saat bir kolun çevrilip zembereklern sıkılması ve zembereklerin zamanla boşalması esasına bağlı olarak çalışmakta. Kolun bir kez çevrilmesi bir haftalık çalışma süresine yetecek enerjiyi biriktirmekte.

Buradan çıktıktan sonra kale yakınlarındaki bir konağa gezmek için girmeye çalıştık. Ama para istenilince çıktık. Şaka maka sağa sola ödediğimiz küçük meblağlar üst üste konulunca tur bütçemiz küçük sarsıntılar geçirmeye başlamadı değil.

Tekrar çarşıya indik. Burada önce Köprülü Camiini gezdik. Geçen yaz restorasyondaydı. Kazdağlı Camii kapalıydı. Hatta aklımız o kadar durmuş olmalı ki İmren Lokumcusuna girip birşeyler atıştırmayı bile akıl edemedik. Öte yandan yolumuz üzerindeki İzzet Paşa Camii restorasyona alındığı için kapalıydı ve gezemedik.

Onun yerine çarşıya yöneldik. Abdülhamit tuğralı olduğunu sandığım çeşmeye uğradıktan sonra yakınlarda yer alan ve Tayfun Talipoğlu ‘nun bilimum gezilerinde topladığı yada kendisine hediye edilen eşyaları sergilediği konağı gezdik. (Kıydım paraya J )

Sonrasında bir turist kafilesinin peşine takıldık. Rehber dehşetini birde İngilizce yaşadıktan sonra onları geride bırakıp Hıdırlık tepesine çıktık.

Bilen bilir, Hıdırlık tepesinin manzarası güzeldir. Uzaklarda Ulu Cami ve Safranbolu Kalesi yer alır. Arada kalan vadi o güzelim Safranbolu evleri ile doludur. Buraya geldiğinizde aldığınız bilet ile birde içecek alma imkanınız olur. Yöresel Bağlar gazozunun yanısıra portakallısı da üretilmiş ama üretilmese daha iyi olurmuş.

Daha yapacak bir şey bulamadık. Mağaraya gitmek epeyce zaman alacak ve belki de beş minibüsünü de kaçıracağımız için şansımızı zorlamadık. Hemen firmayı arayıp üçteki minibüse yer ayırttık ve hemen Hıdırlık ‘tan inip bir taksiye atlayarak önce pansiyondan eşyalarımızı aldık ardından minibüslerin kalktığı yazıhaneye ulaştık. Bu arada da turizm bürosundan temin ettiğimiz Safranbolu haritasını da unutmuşum.

Kastamonu ‘ya gidecek araçlara binmek için önce Karabük ‘e gittik. Buradan 13 YTL ‘ye Kastamonu ‘na yaklaşık iki buçuk saatte gidiyorsunuz. Burada gezginlere bir iki tüyo vermekte fayda var. İlki bu yolculuk sırasında Araç isimli bir kasabada mola verilmekte ve yolcu alınmakta. Burada bir kale mevcut.Ayrıca otogarın hemen yanında 1900 ‘lü yılların devlet binası tarzında olan ve günümüzde kullanılmayan bir yapı var.Ama en önemlisi Kastamonu ‘ya vardığınızda başka bir yere gitmeyecekseniz mutlaka çarşıda yada meydanda inmelisiniz. Kastamonunun otogarı büyük ama merkezden epeyce de uzak. (Bize söyleyen olmadı oradan biliyoruz )

Gardan otobüsle merkeze ulaşınca hemen bir otel bulup eşyalarımızı bıraktık. Yemek olayını ziyadesiyle hallettikten sonra önce Nasrullah Köprüsü ‘nü resimledik. Ardından meydana gidip hükümet konağı,Şerife Hatun Anıtı ve Kastamınu Kalesinin fotoğraflarını çektik.

Hava soğuktu ama yine de işimizden epeyce zevk aldık.

Kastamonu - saat kulesi

Bu arada yemekte Kastamonu ‘nun etli ekmeğini yedik. Devasa birşey ve çok ucuz.İki buçuk karış eninde ve iki karışa yakın bir boyda içi çiğböre kıymasını andırır bir yiyecek. Evliya Çelebi tarzı anlatıma girmeyeceğim ama ben bile zorlukla yedim . Sadece bunu dememin yeterli olacağını sanıyorum.

Ayrıca iki tane yöresel ayranı da tatmayı ihmal etmedim. Tatları taban tabana zıt lezzetler.

Ekim 20, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

Batı Karadeniz – Bölüm 2

Gün 4

 

Kastamonu evleri  Kastamonu evleri  Kastamonu evleri

Sabah kalkınca otelin ne kadarda merkezi olduğunu iyice kavrama imkanı bulduk. Hükümet Konağı tam karşımızda. Ama sabah hafif bir pus iyi görüntü almamızı engelleyecek bir yapıda.

Önce arkeoloji müzesine uğradık. Yapı Mimar Kemaleddin eseri ama tam anlamıyla inşaatı bitirilememiş. 1917 yılında inşaat başlamış, savaşın sonu ve kaynak yetersizliği nedeni ile bitirilememiş.1921’de bir dönem İstiklal mahkemelerince kulanılmış.

Girişte Mustafa Kemal ‘in Kastamonu ‘ya uğradığı zaman kullandığı eşyalar, o günlere ait fotoğraflar sergilenmekte. Soldaki odada ise bir kaç lahit var. Bunların ikisinde birinde halen saç bulunan iki iskelet görülebilmekte. Duvar dibinde ise birkaç mezar steli sıralanmış.

Üst katta ise çeşitli dönemlere ait eserler görülebilir. Buranın en ilginç parçası penisini kavrayıp duran kaide. Onun karşısında ise zarif bir büst bulunmakta.

Müzenin bahçesini de dolaştıktan sonra müzenin arkasında kalan ve Kastamonu konaklarının pek çok örneğine ev sahipliği yapan Saylav Sokak ‘a giriyoruz. Çok sayıda güzel konak sıralı. Bunların aralarında da çürük dişler, ayrık otları gibi beliren modern binalarda yok değil. Onarılan yada onarılacak olan yapıların üzerlerine tarihi değer olduklarını gösterir levhalar yerleştirilmiş.

Bu konaklardan sokağın başında yer alan ve günümüzde otel olarakta kullanılan Sinan Bey Konağını izin alarak gezdik. Bana Safranboludakilere oranla daha naif göründü nedendir bilinmez.

Etnografya Müzesi olarakta kullanılan Liva Paşa konağını ise gezmedik.

Sokaklarda gezmek, o konağı göreyim deyip kaybolmak. Köşe başındaki akmaz olmuş çeşmelere hüzünle bakıp sayısız türbenin kenarından sessizce dualar mırıldanarak geçmek. Kastamonu gezisi bu aslında. Bursadan sonra en büyük kentlerden biri geldi bize. Bayramın ikinci günü sabahın kör saatleri. Yollar tenha. Tektük dükkan açmaya çıkan kişiler, bayramlık almaya giden gençler. Yolda sağda kime aittir bilinmez ıssız bir hamam. Sağlam görünüşüne karşın yalnız. Kapısının üzerindeki kufi yazıyı okuyamadığımız için sanki bize biraz içerlemiş gibi.

Yol bizi başladığımız yere otelin arkasındaki alana getiriyor. Burada Cem Sultan ‘ın şehzadeliği sırasında yaptırdığı bedesten var. Şansımıza açık. İçine giriyoruz. İki katlı ,orta boylu bir mekan.1469 yılından kalma.

Buradan çıkınca günümüzde otel olarak kullanılan , iyi bir restorasyondan geçirilmiş Kurşunlu Han mevcut. Ortada şadırvan, çift katlı bir yapı. Cinci Hanı gibi kulesi yok. 1441 yılında Candaroğlu İsmail bey tarafından yaptırılmış.

Hemen önünde bir zamanlar toprak altında kalan ve geçtiğimiz yıllarda yeniden günyüzüne çıkarılan Frenkşah Hamamı.1262 yapımı. İçine giremedik.  Karşısında Nasrullah Camii ve şadırvanı görülmekte. 1506 yılında Kadı Nasrullah tarafından yaptırılan cami tipik ulu cami yapısında. Çok sayıda küçük kubbe kalın kolonların üzerinden kemerlerle taşınmakta. İçinde kalem işi çalışılmış. Çini yok yada biz farketmedik.Ama güzel, renkli camlar zevk okşamakta.

Caminin karşısında , Kurşunlu Han ‘ın yanında Aşirefendi Hanı. Berikinden epeyce küçük ama yinede şirin bir yapı. Bilimum tuhafiyeci vb dükkanına ev sahipliği yapar olmuş.Bu da 1748 yılında Reis-ül küttap Hacı Mustafa Efendi tarafından yaptırılmış.

İlerlerseniz Yılanlı Camii ve içerisindeki Abdülfettah-ı Veli Türbesi karşılıyor sizi. Yapı uzaktan manastır görünümlü.İçine giremedik. Genelde camiler saat on ikiden sonra açılmaktaysa da bu camiyi açık yakalayamadık.Cami aslında günümüzde belli belirsiz görülen bir külliyenin parçası ve 1271 yapımı.

Burada duran taksi durağındaki şoförlerle bayramlaştık. Kaleye taksi ile çıkıp enerjimizi koruyalım diye düşünüyoruz. Bu sırada da ev kaya mezarlarına uğradık. Sabah ilk gezdiğimiz yerlerinde epeyce uzağında kalmakta. Taksi ile gitmekle akıllıca hareket etmişiz.

MÖ 7. yy ‘da Paflagonyalılarca yapıldığı sanılmakta.  Kaya mezarlarının içi epeyce pis. İçen serseriler çöplerini de orada bırakmayı tercih etmiş. Kimi kapı girişlerinde arapça birşeyler yazılı.Belki de bir dönem mescit olarakta kullanıldı. Bunu zemine kazınmış bir namazgahda desteklemekte.

Buradan kaleye geçtik. Bu gezi 10 YTL ‘ye mal oldu bize. Parada değilimde meydanda Aşirefendi Hanı ‘nın önünde tanışıp konuştuğumuz ingiliz çift ile tekrar karşılaşmak sürpriz oldu. Dünyanın küçüklüğü üzerine bir iki saçma sapan espri yapıp kaleye doğru uzanan yolu arşınlamaya başladık. Bu tip yerlerde görmeye alıştığımız gibi el işleri, hatıra eşyaları vb satan ağırlıklı kadın esnaf yer almakta.

Kale restore edilmiş. Özellikle kale kapısına uzanan yolun taşlarının düzenlenmiş olması akılcıl bir davranış. Öte yandan kalenin sahip olduğu konum nedeni ile tüm şehri görebiliyorsunuz. Pekte kolay kuşatılıp düşürülebilecek bir kale değil. 12. yy ‘da Komnenoslar tarafından inşa edilmiş. Zaten Kastamonu isminin etimolojisindeki olası ihtimallerin başında Komnenosların kalesi anlamına gelen kastrokomnenos gelmekte. Kale içinde pekte sağlam bir şey kalmadıysa da yapılan Candaroğularına ait.

Buradan çıkışa göre saat dokuz yönünde ilerleyerek (ki yön duygumu kaybetmiştim) Pir Şaban-ı Veli türbesine gidebiliyorsunuz. Bu kişi şehrin en büyük evliyalarından biri. Türbe,cami,şadırvan ve müze olarakta kullanılan iki konaktan müteşekkil külliyesi biz gittiğimizde ziyaretçi ile dolup taşmaktaydı.

Cami kısmında mihrap ve minberde işçilik güzel. Döneminin yöresl örnekleri gibi kubbesiz, düz, ahşap bir tavana sahip. Özellikle vaiz kürsüsü oldukça güzel.

Civarda çok sayıda türbe var. Hatta Kesikbaş Evliya Türbesi ‘ne gidelim dedik ama epeyce bir bayır çıkmamıza rağmen bulamayıp geri döndük.

Buradan itibaren yolumuza kaleden baktığımızda belirlediğimiz rotayı izleyerek gidiyoruz. İlk durak Kırkdirekli Camii de denilen Atabey Camii. Çobanoğlu Hüsamettin Bey tarafından kale düşürüldükten sonra şehrin bazilikası olan bu yapı camiye çevrilmiş. Fetih camii olduğu için Cuma namazlarına imam kılıçla çıkmakta imiş. Biz gittiğimizde yine bir restorasyon furyası içinde bulduk kendimizi ve içeri giremedik.

Can sıkan şey ise caminin doğu kısmında yer alan türbenin içler acısı hali. Türbe epeyce harap olmuş. Sandukaların baş kısmı parçalanmış. Türbenin içi kırık mezartaşı parçaları ile dolu. Uğur bu konuda epeyce dellendi. Zaten döndüğümüzde bu konuda da internette bir yazı yayınladı.

Şartlar kendi sonuçlarını yaratmakta. Kalenin yokuşundan çocuklar kendi yaptıkları kızaklarla kayıyor kimi zamanda yokuş yukarı inildeyerek çıkmaya çalışan araçlarında altında kalıyorlar. Allahtan birşey yok. Oyun sürüyor. Sürsünde…

Yola devam. Şimdiki durak Yakup Ağa Külliyesi. Tahminen eski bir Bizans tapınağının üzerine kurulu. Bahçesinde bu günlerden kalan bir sütun var. 1547 yılı yapımı külliyenin camisinin kapısında kündekari tekniği kulanılmış. Zaten epeyce bir parçada dökülmüş gitmiş. Cami kısmında tek bir kubbe var. Caminin içerisinde en azından bize göre bir farklılık yok. Caminin arkasında kıble yönünde birde hazire mevcut.

Küliiyede caminin yanısıra imaret,medrese,sıbyan mektebi ve misafirhane gibi bölümler var. Temiz ve bakımlı bir yer. Uğranması gereken bir mekan.

Buradan haritalarda Osmanlı sarayı denilen yapıyı bulmak için yola devam ettik. Saray denilen yapı aslında bir nevi son dönem belediye binası.Zaten günümüzde otel olarak kullanılmakta. Bununda içini izin alarak gezdik. Hoş,sade bir yapı.

Karşısında güzel bir hamam var.Sanırım Araba Pazarı Hamamı.Ama yanılıyorda olabilirim. Öyleyse 1500 ‘lü yıllardan kalmalı. Bursadaki hamamları görünüş olarak andırmakta.

Az biraz ötede Yanık Han. 1616 ‘lı yıllardan kalma.

Buradan pazarı ve el işi göz nuru eşyaların satıldığı çarşıyı gerimizde bırakıp Penbe Han ‘a varıyoruz. Burası da yeni restore edilmiş ve gerçekten kurtarılarak topluma kazandırılmış yerlerden.

Tekrar Nasrullah Caminin yanındayız. Yılanlı camiye girmeye çalışıp gene giremiyoruz. Buna karşın Nasrullah Camii ‘nin ardında kalan Münire Medresesi ‘ne uğradık. 1746 yılında Aşir Efendi Hanı ‘nı yaptıran zat tarafından yaptırılmış. Günümüzde daha çok kafeterya, turistik ve hediyelik eşyaların satıldığı dükkanlarca kullanılmakta.

Kuzeye doğru çarşı içinden ilerlerseniz hiç ummayacağınız şekilde kimisi iki kimisi üç katlı art neuveu tarzı binalara bile rastlıyorsunuz. Biz durup bu binaları çeşitli açılardan çekmeye çalışırken insanlarda durup bunlar neyi, neden çekiyorlar diye bakıyorlar. Ama işin güzel yanı ne işinize karışan nede ukalalık edip can sıkan kişiler var.

Daha da kuzeye gidiyoruz. Önce Topçuoğlu Camiine uğradık. 1727 yılından önceki bir tarihte bu isimde bir hayırsever tarafındaninşa edildiği yazılsa da kaynaklarda etrafta konuştuğumuz ahali caminin çok eski olduğunu, yapıyı osmanlı ordusunda topçuluk yapan bir zatın yaptırdığını inşa ettirdiğini, inşaatta rumların çalıştığını anlattı. Bununla beraber caminin içerisinde birşey yok. Dışında ise güdük minare denilen bir stilde yapılmış bir minare var.

Dahada ileride ara sokaklarda Karanlık Mescidi adında tarihi bir ibadethane var ama kapalı. Tekrar geldiğiniz yola çıkarsanız Toprakçılar Konağı’nı görebiliyorsunuz. Burası da güzel bir konak. Zaten yolu üzerinde daha pek çok güzel konak var.

İsmail Bey Küliiyesi de yine restorasyon çalışmaları nedeni ile kapalıydı. 1454 yapımı külliye de sarı taştan tek minareli bir cami,medrese,imaret,şadırvan yolun karşısında bir hamam görünmekte. Ayrıca aynı dönemden kalan Deve Hanı da külliyenin içinde kaldığından giremedik.

Buradan ilk sağdan girdiğinizde ana caddeye çıkabiliyorsunuz. İsmail Bey Camiinin üzerinde olduğu kaya kütlesinin üzerinde bir iki kaya mezarı daha görülebilmekte. Şehinşah Kaya Mezarı olarak adlandırılan bu kaya mezarları 2. yy Roma dönemine tarihlendirilmekte.

Buradan caddeye ulaştık. Kastamonu ‘nun tarihi yapısını binalarını geride bırakıp modern bir alışveriş merkezine girdik. Burada fotoğraf çektirtmiyorlar.

Sinop yollarındayız. 20 YTL ‘ye üç saati aşkın bir sürede Taşköprü üzerinden Sinop ‘a gidiliyor. Taşköprü ‘ye gelmeden haritalarımıza göre kaya mezarları olması gerekli. Geçen seferde olduğu gibi bu kezde göremedim. Taşköprü taraflarında ise Pompeopolis taraflarına giden bir ok var. Bir gün uğrarız diyoruz.

Birde yol üzerinde Erfelek denilen bir yerleşim geçiliyor. Buradaki kaya oluşumları biraz Kapadokya ‘yı hatırlatmakta. Aşağı yukarı benzer oluşumlar mevcut.Tabii artık bu aşamada tanıtım, reklam gibi unsurların etkisi (yada etkisizliği) önemini hissettiriyor.

Geçen sefer geçtiğimiz o virajlı dağ yolundan gün battıktan sonra geçtik. Bu kez hareket halinde, loş ışıkta hilal şeklindeki ayı çekmekle uğraştığımız için pek  dikkat edemedik virajlara.

sinop - diyojen anıtı  sinop    

Artık Sinoptayız. Bizi hemen Diyojen heykeli karşılıyor. Heykel pembe ışık ile aydınlatılmış.

İlginç bir şehir. Üçlü, dörtlü kız grupları rahatlıkla dolaşmakta. İndiğimiz yerden dümdüz ilerlediğimizde önce surları geçiyor,ardından tarihi hapishaneyi geride bırakıp Adliye Sarayının olduğu meydana ulaşabiliyorsunuz. Bizde buraya bakan bir otelde yer bulduk. Pekte güzel bir yer değil ama insanın kafasını sokabileceği bir yer sonuçta.

Eşyaları odada bırakarak sahile indik. Modern bir şehir. Genç nüfus çok fazla.Bunun nedenide şehirde fen edebiyat fakültesinin bulunması. Sahilde biraz dolandıktan sonra Beşiktaş ‘ın maçını seyretmek için bir calı müzik yapılan bir bara girdik. Bar popülasyonunun çoğunluğu dişi. Bu arada Beşiktaş dört tane yiyince birşey görecek göz kalmıyor insanda.

Maç bitince sahilde tekrar turladık. Balıkçılar sahile gelmiş ağlarını boşaltmakta. Ağlarda takılı palamutlar dikkat çekmekte.

Gün 5

Sabah 8 gibi uyandık. Dün geceden su toplamış ayak parmaklarım hala iyileşmemiş durumda. Ama idare edeceğimi umarak yollara düşüyorum gene. (Zaten başka seçenekte yok) Planımıza göre Sinoptaki belli başlı noktaları gezip İnebolu ‘ya geçmek; orada belki bir iki saat gezindikten sonra Bartın yada Amasra ‘ya geçmek vardı. Meğer ne büyük bir hayalmiş bu……

Önce çantalarımızı otele emanet bırakıp otelin hemen karşısında yer alan abideye uğradık. Sinop baskını sırasında şehit edilen askerlerimize ait kemikler anıtın altındaki bir odacığa yerleştirilmiş. Rusların, Batum limanından dönerken fırtınaya yakalanıp Sinop limanına sığınan oniki gemilik filotillayı yok etmesi sonucu 2,700 şehit ve on bir gemiye mal olmuş.

Denize düşen askerlerimizin üzerine Rusların yağlı ve neftli bezler atarak öldürdüklerini okuyunca Ruslara olan nefretim bir kat daha arttı.

Sinop Müzesi ikinci durak. Sinop Şehitleri anıtının yanında, adliye sarayının ardında yer almakta

.sinop müzesi sinop müzesi sinop müzesi sinop müzesi

İki katlı müzenin üst katı idari bölümleri içermekte. Müzede çeşitli kazı ve rastlantılar sonucu bulunan çeşitli parçalar sergilenmekte. Özellikle iki aslan tarafından parçalanan geyik heykeli dikkat çekici. Ayrıca çok sayıda büst ve değişik mezar ştelide görülebilir. Öyleki iki mezar ştelindeki işlemeler son dönem Osmanlı mezar taşlarındaki desenleri andırmakta.

Ayrıca salonun sağında, üzerindeki kabartmaları hayli belirsizleşmiş olsa da iki adet yelkenlinin işlendiği bir lahitte mutlaka görülmeli.

Müzenin en harika yeri ise fotoğraf çekilmesine müsaade edilmeyen ikona galerisi. Sadece bu galeriyi görmek için bile onca yol çekilir.

Sinopta oniki kilise olduğu söylenmekte. Bunlar zamanla tahrip olmuş. Bunlardan toplanan bu ikonalar 18 ve 19. yy ‘a tarihlendirilmekte. Genel olarak boyutları 50*80 cm civarında suntamsı tahtanın üzerine pastel renkler kullanılarak dini temalar resmedilmiş.

İsa ‘nın yüzü buradada değişik. Vaftizci Yahya ise iki-üç yerde kanatlı olarak temsil edilmiş.Bir anlam veremedik , zaten bununla ilgili açıklayıcı birşeyde bulamadık.

Müzenin orta salonunda Sinopta bulunan bir yer mozayiği sergilenmekte. Ayrıca duvarlarda da çeşitli mozaik plakalar asılı.

Müzenin bahçesinde de devasa küpler, Osmanlı ve Selçuklu döneminden kalma mezar taşları ve taş sandukalar görülebilmekte.Ayrıca müze binasının dış duvarlarında da mozaik plakalar asılı olarak sergileniyor.

Fakat bahçedeki en önemli nesne Serapis Mabedi ‘nden kalanlar.

Müzeden çıkınca bir karar vermek zorunda kaldık. Ya Balatlar Kilisesine gidecektik yada pas geçecektik. Müze görevlisinin tarifi gözümüzü korkutunca sahile yöneldik. Tam bu sırada bitirim bir arkadaş “ madem fotoğraf çekiyorsunuz yukarıda tarihi bir kilise var , ona da gidin “ dedi. Afalladık. Yerin yakın olduğunu söyleyerek yolu da tarif etti.

sinop  - balatlar kilisesi  sinop  - balatlar kilisesi

Merakımıza yenik düşerek kiliseye gittik. Burası Bizans dönemine ait bir kilise. Büyükçe bir alana yayılmış bir yapılar topluluğu aslında. Duvarlarda az sayıda fresk kalmış. İnsan boyunda olan yerlerdeki freskler grafitici zulmüne uğramış.

Kilise harabesinden merkeze doğru dönerken bakımsızlıktan epeyce hırpalanmış eski ahşap binalara ve çeşmelere rastladık.

Sahili adımlayıp tarihi surların etrafından geçip yolumuza devam ederken balıkçıların ağlarını temizledikleri alanda tek bir sütuna rast geldik. “Rast gele” diyerek balıkçıların yanına rampa ettik. Sanırım amcamın bahsettiği limandaki antik kalıntılardan kala kala bir bu kalmış.

Sahilden hapishaneye gidiyoruz. Gidiyoruz da yine bize yolda ahşap evler, boy boy çeşmeler ve hamamlar eşlik etmekte.

Hapishane merkeze uzak değil. Aslında Sinop oldukça küçük bir şehir olduğu için herhangi bir yerden başka bir yere gidiş pek zor olmamakta.

Yaklaşık bir yılı çok az bir zaman geçtikten sonra tekrar Sinop hapishanesine dönmüş bulunuyorum.Bu kez kendi başımıza gezmenin avantajı ile hemen hemen her yere girdik. Çekilen diziden sadece baş gardiyanı oynayan aktörü idari binanın balkonunda görebildik.

Birde hapishanede çekim yapılan koğuşların içine eşyalar konmuş. Kapılar sürgüsüz ve kilitsizdi.Ama kapalı olduğundan açmayı ve içeri girmeyi uygun bulmadım. Ama kapının üzerindeki o küçük, sürgülü delikten içeri baktığınızda sanki hala mahkumlar varmışcasına eşyaları görmek epey etkileyici. Ne diyelim Allah düşürmesin.

Hapishanede olmlu değişikliklerde var. Örneğin hücrelerde artık fotoselli lambalar kulanılmakta.Ayrıca bu kez mahkumların zanaat öğrendikleri kısım ile çocukların tutulduğu binaya uğradık. Bu son binaya üşendiğim için ben girmedim ama Uğur epeyce turladı.

Hapishaneden sonra Alaaddin Camiine girmek istediysekte restorasyon yapıldığı için içeri girebilmemiz mümkün olamadı. Yapının tüm dış duvarları elden geçirilmiş. Göze biraz batıyorsada napalım hayırlı olsun.

Sinop ‘un bir başka önemli yapısı da Aalaaddin Camii ‘nin ardında kalan Pervane Medresesi. Burası günümüzde turistik bir mekan olmuş. Sinoptaki turizm bürosu da burada ama tatil nedeni ile kapalıydı. Medresenin girişe göre saat bir yönünde Gazi Çelebi ve kızına ait iki de mezar var.

Bundan sonrası artık bir nevi dönüş aşaması. Turumuzun İstanbul ‘a en uzak noktası Sinop. Dünyanın başkentinden tam yediyüz km uzaktayız. Ama bundan sonrasının bu denli zorlu ve masraflı olacağını hiç aklımızın ucundan bile geçirmemiştik.

Sinoptan İnebolu ‘ya sadece günde bir kez oda sabah on gibi sefer var. Onun dışında sahilden Ayancık yada Türkeli ‘ne gidebiliyorsunuz. Her saat başı Ayancık ‘a yeni otogardan gidilmekte. Burası şehrin epeyce dışarısında olduğundan minibüslerle ulaşılabilmekte. Buradan kırk,kırk beş dakika süren bir yolculuk ile Ayancık ‘a varabiliyorsunuz.

Güneşli bir havada,yeşil ağaçların arasında uzanan bir yolu hızla katediyorsunuz. Şoför koltuğunun hemen yanında kah şoförle konuşup kah yöre hakkında bilgi alarak gayet neşeli bir şekilde yol aldık. Yolda gördüğümüz güzel bir manzarayı çekecekken şoförümüz “kenarı çekeyim ” dedi. Vaktimizde dar olduğu için durmadık. Şoförümüz harika bir insan. Hele bizim Ayancıktan aktarma yapabilmemiz için koşuşturmacası görülmeye değerdi. Yola devam edebileceğimiz en olası firmanın yazıhanesine en yakın noktada bizi indirdi. Şansımıza hep iyi yürekli, yiğit insanlara denk geliyoruz. Allah bunların karşılarına kendilerinden bile daha iyilerini çıkartsın.

Ayancıktan sonra ancak Türkeli ‘ne sefer var. İnebolu dendiğinde sanki uzak diyarlardaki bir yerleşimmiş gibi bir tepki ile karşılaşılıyor.

Karnımız aç, hayalkırıklığımız ise tarif edilemez. Uğur , Kastamonu ‘ya oradan da Bartın ‘a gidelim diyor ama ben sahilden gitmeyi gurur meselesi yaptım. Hiç bir tur firmasının gitmediği ,gidenini de duymadığım bir rotadan sapmamam gerektiğini bir ses içimden tekrarlıyor. Aracımızın kalkış saatine dek Ayancık ‘ı dolaşıyoruz. Ayaklarım yaralı olduğu için tam bir işkence oldu bu. Ama bu yaptığımız kısa gezintide bir iki güzel binayı resimledik. İnsanlar çevredeki diğer evlerinde yerlerini bizlere tarif ediyorlar ama ne yazıkki vaktimiz yok gitmeye.

İlginç bir yer. İki yerel gazetede yanyana dükkanlarda durmakta. Bu arada çarşıdaki eczanede de neşeli anlar yaşadık. İnsan ömrünü uzatan anlardan.

Bununla beraber burada meşhur bir kilise var. Sinoptan gelirken yolun sağındaki kereste fabrikasının üzerindeki ormanlık alanda sağlam bir durumda olduğunun bilgisini aldık.

Türkeli minibüsü dolu. Türkeli ‘ne dek giden yolda inenin binenin haddi hesabı yok. Gerektiğinde –ki hep gerekiyor zaten- tabureler devreye giriyor hemen. Bir saatlik yolculuk sırasında Akgöl ‘e ve birde İnaltı mağarasına giden yolu gösteren okları gördük.

Bunun dışında yolculuk gayet eğlenceli gitti. Çok rahat ve atak bir tip olmamın sonucunda yolculuk izafi olarak kısaldı. Minibüsün arkasından her lafa girip herkese laf yetiştirirken zaman su gibi aktı gitti. Ama insanlarda bundan memnun olmalı ki kadını, erkeği,genci herkesle bol bol sohbet ettik.

Türkeli ufak bir yer. Otogarda, bu saatten sonra İnebolu ‘ya gitmenin mümkün olmadığını öğrendik. Sonra yazıhanedeki adam bana bir telefon numarası verip aramamı söyledi. Yapmam gereken numarayı aramak ve Türkeli otogarında iki kişi olduğunu söylemekten ibaret. Yaptım elbette.Şunu söyliyeyim eskiden bindiğim otobüs yada minibüs küçük yerleşimlere girdiğinde delirir, söylenirdim. Artık hoş görmeye başladım.

 Yirmi dakika geçmeden bir minibüs geldi ve bizi aldı. Bu ülkeyi seviyorum. Neyin ne zaman olacağı konusu her zaman açık, sadece hayal gücünüz ile sınırlı. Her zaman birşeyler olabiliyor.Her zaman için umut var.

Neyse, minibüs bizi önce Çatalzeytin isimli bir kasabaya geitdi. 16:30 ‘a dek yaklaşık kırk beş dakika kadar buradayız.

Çatalzeytin güzel bir sahil kasabası. Arada derede yamaç üzerinde bir iki ahşap ev görülebilir. Ayrıca şansımıza kasabanın pazarına dek gelip gezdik. Daha ne olsun.

Yine Kastamonu ‘ya dönelim mi ikilemi başladı. Benim kararım belli ama Uğur Kastamonu ‘ya oradan da Zonguldak ‘a geçelim diyor. Yazıhanede Zonguldak ‘a itmek isteyen başka birinden bu saatte Kastamonu ‘ndan Zonguldak yada Bartın ‘a sefer olmadığını öğrendik. Son sözüm “işte macera ” oldu.

İnebolu ‘ya doğru yola çıktık nihayet. Yine şoförün yanındayız.

Yol üzerinde önce Abana ‘ya uğradık. Burasıda güzel bir kasaba ve yine güzel ahşap evler var. Buradan Bozkurt denilen başka bir beldeye gitmemiz gerekti. Burası Avrupa Birliğinden çeşitli ödüler kazanmış,ağırlıklı olarak Kırım Türklerinden oluşmuş düzenli bir yerleşim.

İlk günün son durağı sadece bir iki saat uğrarız diye düşündüğümüz İnebolu oldu. Günün bu saatinde ne kadar sorup soruşturduysakta ötesi yok artık.

Bir otel bulduk. Adam başı 20 YTL. Sıcak su var,banyo iptidai.

Kurtuluş Savaşının en büyük ve en önemli lojistik merkezi olan İnebolu ‘yu akşam itibariyle gezmeye koyulduk. Kasabanın belediye binasını ve yanındaki Hamamcı Salih Reis ‘in  heykelini görüntüledik. İstanbuldan yapılan silah sevkiyatında İnebolu halkını örgütlediği gibi bizzat yaşına başına bakmaksızın  bombaları,mühimmatı taşımış.

Çarşının içerisinde içleri boş duran yada esnaf tarafından kullanılan pek çok rum binası var. Kurtuluş Savaşı sırasında yapılan tüm bu nakliyatta rumların tepkisi ne olmuştu araştırılmaya değer bir konu.

Çarşıda biraz daha dolandık. Üç adet çeşitli büyüklüklerde eski cami var.

Gece gezisi sırasında İnebolu Postası gazetesinin yetkilisi ile karşılaştık. Ayaküstü, kısa ama oldukça sıcak bir sohbet yaptık.

Fakat ara sokaklarda fotoğraf çekerken, bizler gibi insanlar yüzünden yörenin sit alanı olduğu ve bu nedenle inşaat sektörünün durduğu şeklinde bir tepki veren bir adam tarafından engellenmeye çalışıldık. Bense bizlerin aslında bir fırsat olduğumuzu, bu evlerin restorasyonu ile inşaat sektörünün canlanacağını söyleyerek adamı savdım. Matrak bir andı.

Bu arada İnebolu yiyecek açısından tam bir cennet. İki karışık pide, bir kola ve birde ayran sadece 11,50. Daha ne olsun.

Gün 6

İnebolu ‘dan önce Cide ‘ye gidiliyor. Hareket saati 9:30 . Bizse sekiz gibi otelden çıkıp İnebolu yollarına düştük. Tarihi İnebolu evlerini görüntüleyeilmek için tepelere yöneldik.

Çok sayıda ahşap bina var. Kasaba bu konuda çok şanslı. Kasabanın üstlerinde yarım bir çember çizip ilerlerken İnebolu limanını da görebilme imkanıız oldu. Bu liman bir türlü bitirilememesiyle ünlü. Üç padişah ve tüm cumhuriyet hükümetleri bir türlü bitirememiş bu limanı. Bitirmek RTE ‘ye nasip olmuş. Bu ne kısmet…

İnebolu öyle böyle küçük, çabuk gezilir bir yer değil. Herşeyiyle gördüm diyebilmek için en az üç saat gezmek gerekir. Biz üzerinde manastır kalıntıları olan Geliş tepesinin eteğine dek gittik ama zamanımıızn kısıtlı olması nedeniyle çıkamadık.

Geldi sıra Cide ‘ye gitmeye.Yine bir minibüsün içinde ama bu kez en arkasındayız. Araç tepeleme dolu. Tepeleme diyorum çünkü aracın üzerinde halılar,denkler, akıllara ziyan  ne düşünürseniz (hatta benim çantamı bile oraya koymuşlar)yer almakta. Kalkışa dek yağmur başlayınca birde bunların üzerine branda serip halatlarla bağladılar.

İnebolu Cide arası yaklaşık doksan km. kadar. Adam başı 15 YTL ücret. Başlangıçta pahalı geldiysede yolun yapısı ve yolculuğun süresi göz önüne alınınca parayı helal ediyorsunuz. Yolculuk dört saate yakın sürüyor. Bu kadar mesafe nasıl bu sürede gidiliyor anlatacağım.

Yol türlü türlü ağacın oluşturduğu sık ormanların arasında keskin virajların bir aşağı bir yukarı süre geldiği bir zemin burada. Virajların keskinliği, yolun bozukluğu, bir yanınızda gördüğünüz derin uçurumlar aracın yavaş gitmesinin başlıca nedenleri arasında. Aaraçtaki kadınlar ve çocuklar kusmakta.Şoför ise robotlaşmış bir ifade ile arkasına siyah naylon torbaları uzatmakta. Yapacak birşey yok. İstifrağ seslerive kesif kusmuk kokusu bizi de çarpmakta. Pencereyi açtıysakta pek fayda etmedi. Koku burnumuzun dibinden süzülerek çıkmakta dışarı.

Yaklaşık seksen dakika sonra Doğanyurt isimli fakir, garibanın garibanı bir yerde yolcu indirildi ve bahaneyle de bir süre mola verildi. İyi de oldu. Hem minibüsün içi havalandı hemde biz taze hava ile ciğerlerimizi doldurduk. O kadar çok sağa sola dönmüşüz ki ayakta dururken bile epeyce başım dönüyordu.

Yolculuğumuza kaldığımız yerden devam ediyoruz. Çocuklar uyuyakalmış. Kadınlar ise iyice güçsüz düşmüş olacaklar ki kusacak halde bile değiller. Yolda virajı alamadığı için uçmuş ve sık meşe ağaçlarının arasında ters dönmüş bir otomobili gördük. Yapacak birşey yok. Ağaçlar düşüşü yavaşlatmış olmalı ki adamlar birşey olmaksızın araçlarından çıkabilmişler.

Ormanın ve denizin, yeşilin ve mavinin kah harika kah korkunç kontrastı eşliğinde Cide ‘ye vardık.

Cide küçük bir yerleşim. Ama özellikle İstanbulda çok sayıda Cidelinin olması ve onların memleketleriyle olan bağlarını koparmaması pek çok yerel otobüs firmasının varlığının nedeni.

İstanbul ‘a giden bir otobüse yerleştirildik. Bindik demiyorum çünkü minibüs şoförleri bizlere yardımcı oluyor hep. 13 ‘te araç harekete geçecek. Kurucaşile ‘ye dek koltukta sonrasında ise Amasra sapağına dek otobüste bir yerde bir şekilde gideceğiz.

Cidede vaktimiz olmadığı için gezemedik. İç taraflarda Ilgarini mağarası var. Ancak yazın gidilebilecek bir yer burası. Başka zamana.

Yolculuğun hemen başında meşhur Gideros ‘tan geçiyoruz. C şeklinde gayet korunaklı, etrafı ağaçlarla çevrili bir koy burası. Tamam güzel bir yer ama gerek Egede gerekse Akdenizde bu tip çok koy var.

Bu yolda bir önceki kadar olmasa da virajlı. Manzara ise hep aynı. Bir tarafta deniz bir tarafta ise rengarenk ağaçları ile orman.

Kurucaşile ‘de koltuklarımızdan kalktık. Ben muavin koltuğuna oturdum uğur ise en önde koltukların arasındaki boşluğa oturdu. Görüş açısı muhteşem ama kimi virajları dönerken korkmadım desem yalan olur. (iki dönüşte öldüm öldüm dirildim) Yörenin şoförleri pek bir yaman, pek bir mahir. Şansımıza bu şoförde çok konuşkan çıktı ama ben adamın dikkatini dağıtmaktan korktuğum için pek konuşmadım bu kez.

Yollar hep virajlı. İnanın 200 m. bile düz gitmek mümkün değil. Sıklaşan ormanlık alanlarda yeşilin yetmişyedi tonu birbirleriyle yarış edercesine kimi zaman aralarına sarı,kırmızı yapraklı ağaçlarıda barındırıp size bir renk armonisi sunuyorlar. Çamlar yağan son yağmurların etkisiyle yeni sürgünler çıkartmış. Öteki ağaçlar ise parıl parıl parlamakta. Zahmeti kadar keyfide çok fazla bu yolların. Allah bu yolun kaptanlarından kuvvet,sabır ve dikkati esirgemesin diye dua ediyoruz.

Avara adında, Cide ‘den kalkan tüm otobüslerin yirmi dakikayı aşkın bir süre durakladığı bir yerleşim var. Buraya ne kadar yerleşilir, burada nasıl yaşanır tartışılır. Avara denen bu yerin sucukları meşhur. Doğal ortamda beslenen sığırlardan yapılan bu sucuklara başka yörelerde yapılan sucuklara nazaran daha fazla baharat konmakta olduğunu öğrendik.

Amasra ‘ya doğru giderken geçen sene yapılmakta olan yolun tamamlandığını görüyoruz. Otobüs adeta şahlanıyor artık. Yolda bir erkek birde kadın turistin bisikletleriyle yolda gitmekte olduğunu gördük. Şoför, yollarda çok sayıda böyle gezen turiste rastladığını anlatıyor. Zaten bir biz Türkler bu ülkeyi gezmemeye inat ediyoruz.

Amasra sapağında şoförle vedalaşarak indik. Burada da köylü kadınlar tezgah açmış yerel ürünleri satmanın derdindeler. Bu noktadan minibüslerle Amasra ‘ya gitmek  mümkün ama biz beklemek yerine 6-7 km. lik yürümeyi tercih ediyoruz. (Akılsız başın cezasını ayaklar çeker diye oşuna denmemiş zaten) İlk minibüs ne zaman geçecek bilmiyoruz ve satıcı kadınlara sorduğumuzda da tatminkar bir yanıt alamadık.

Bununla beraber ister inat deyin isterseniz bilinçsizlik zerrece ayaklarımızda yorgunluk hissetmedik. Amasra ‘ya iki km kala yolun kenarında bir otel var. Gürcüoluk Mağarası ‘nın mülkiyeti de otele ait. Bunu ancak Amasra merkezinde gezerken öğrendiğimiz için mağaraya gidemedik.

Bu bitmez yol üzerinde ilerlerken yolun sağındaki polis ve jandarma lojmanlarına doğru sapıp yolun sonuna dek giderseniz bedesten ‘e ulaşırsınız. Merkezden de ulaşması çok kolay. Tahminen Amasra ‘nın bazilikasının parçalarından biri. 2. yy. ‘dan kaldığı tahmin edilmekte. Osmanlı zamanında da bedesten olrak kullanılmış. Kalın, kırmızı tuğladan duvarlar hala ayakta. Aslında bu bölge Amasra ‘nın tarihi merkezi. Müzede sergilenen buluntuların önemli bir kısmı bedestenin yakınındaki küçük sanayi sitesinin inşaatı sırasında ortaya çıkarılmış.

Yolda yumruğum büyüklüğünde, altı bacaklı, parlak mor bir böcek gördük. Pek haz ettiğimi söyleyemeyeceğim J

Amasra içerisinde şimdiye dek rastladığımız en kaliteli otele rastladık. Yine merkezdeyiz. Sıcak su, duşa kabin vb. Sadece görünümü bile kaliteli. Denizin kenarındayız. Kişi başı 35 YTL.

Biz bedestene otele uğradıktan sonra gittik. Oteiln yakınlarında da köylü kadınlar yerel ürünleri satıyorlar. Alan memnun satan memnun. Birşey almasakta sadece onlarla konuşmamız, ürünlerini tatmammızdan bile hoşnut görünüyorlar. Ne güzel.

Gençlerin, yaşlı çiftlerin, turistlerin neşe ile dolaştığı Amasra sokaklarına bizde kendimizi bıraktık. Akşam hafiften çökmeye başlamışken dalgakırana yöneldik. Fransızca 1 Mai 1911 yazan taşı arıyoruz. Yok. Dalgakırana iki tarafından da baktık. Ayaklarımız yorgunluktan ve (bu kısım sadece bende vardı) yaralardan dolayı ağrımaktaydı. Ama merak insanı ayakta tutuyor. Günü yazıyı bulamadıysakta dalgakıranda batırdık.

Sonrasında yolumuzu kaleye çevirdik. Gün henüz batmış olmasına rağmen kale çoktan boşalmış. Tek tük insanlarla karşılaıyor. Millet çarşıda ve balık lokantalarında şu an. Şapeli, Fatih Camii’ni geçip Atatürk panosundan Amasra’ yı seyrettik. Altındaki zindan denilen yerler kapatılmış. Zaten günün bu saatinde yanımızda fener bile yokken girecek halimiz ve cesaretimiz yok.

Buradan Kemere Köprüsü ‘ne doğru ilerlerken bir yerde yarasaların bir çember çizerek uçtuklarını gördüm. Çemberin ortasına girdim. Yarasaların kulaklarımdan vınlayarak geçişinden huzursuz olup çömeldim onlarda aynı şekilde alçaktan uçmaya koyuldular. Bende dolgu flaşla görüntü almaya çalıştım. İlk patlamalarda çemberinde çapı genişledi. Ama makinanın kendini şarj ediş sürecinde tekrar yakından uçmaya başladılar. Bunu defalarca tekrarladık. İlginç bir deneyimdi.

Kemere Köprüsünde biraz oyalandık. Ardından köprüyü geçip sola sapıp terasa yerleştirilmiş banklardan Amasra ‘yı ve denizi izledik. Güzel bir yer Amasra. Ama benim gönlüm İnebolu ‘da kalmış.

Gün 7

Bartın ‘a her saatin buçuğunda araç var. Biz erken kalkıp kahvaltıyı bitirip kasabanın sessizliği ve ölgünlüğü içinde turlamaya çalıştık. Otel müzeye çok yakın ama müze dokuzda açılmakta. Biz 8:30 ‘ da kapıdaydık. Müze içinde bir kafa gördüm önce. Dış kapının anahtarı kapının arkasında olduğundan çevirip içeri girdim.

Adam gece bekçisi imiş. Olması gerekenden bile daha nazik bir tavırla bizi sepetledi. Uğurla ben ise kasap önünde bekleşen kediler gibi müze kapısı önünde beklemeye koyulduk. Tahminen Amasradaki müze kurulduğundan beri böyle bir olay ile karşılaşmamıştır.

Dokuza on kala gibi müzeye alındık ve bahçeyi gezmeye başladık. Dokuzdan sonra ise zaten tek katlı olan müzeyi turlamaya başladık. Dokuz buçukta dolmuşa binmiş Bartın ‘a doğru gidiyorduk.

Bartından sadece şöyle bir geçmiştik.Ama güzel konakları olduğunu farketmiştim. Ama çok daha iyisi ile karşılaştık.

Bartın ‘a iner inmez Zonguldak ‘a geçişi araştırmaya başladık. Her saat başı araç var. Biz 1 ‘deki otobüsü gözümüze kestirdik. Tam üç saatimiz var.

Uzun ana bir cadde var. Bakımsız,zamana karşı direnişinin son günlerinde olan güzel yapılar var. Biz önce Halil Bey Camii ‘ne girdik.1872 yapımı camii kubbesiz,ahşap tavanlı. Oldukça dar merdivenlerle minareye çıkılıyor. Minareden tüm Bartın ‘ı görmek mümkün.

Yola devam ettiğinizda sağdan ilk yola girdiğinizde yolu sonuna dek güzel konakları görebiliyorsunuz. Hatta burada yolun kenarında üç-dört konak tıpkı Pangaltı ‘daki gibi pastel renklere boyanmış. Diğer konaklar ise çoğu bakımsız ama oldukça büyükler. Gözünüzde canlanması için Büyükadadaki binaları gözünüzün önüne getirin.

Caddeye dönüp aşağıya doğru ilerlediğinizde sağda pembeye boyanış belediye binası çilekli baton bir pasta gibi gözünüze ilişecek. Zarif bir Osmanlı yada ilk dönem cumhuriyet yapısı. Burada da bir iki küçük ve eski cami var ama kapalılar. İlerleyişiniz sırasında solda bir şadırvan görüyorsunuz. Zarif bir yapı. İnce sütunlar içi işlemeli bir kubeyi taşıyarak üstünü örtmekte. Çaprazında da Şadırvan Camii var.

Cami tek kubbeli. Kubbeyi incecik sütunlar taşıdığı için harim kısmı oldukça geniş bir görünüme karışmış.Ama caminin renki camları şimdiye dek gördüğümün en iyisi. Huzurlu bir mekan.

Şehrin eski belediye başkanlarından birisi kendi konağını etnografya müzesi olarak kullanılması için şehre bağışlamış. Burada kasabada kullanılan eski eşyalar, geçmişten gelen fotoğraflar, eski gazetelerden başlıklar vb var. Bahçesinde de çeşitli evlerden getirilen sütun başlıkalrı vb var.

Bartın ‘ın ara sokaklarına girip eskiden konakların olduğu ama yerini günümüzde apartmanlaa bırakmış yerleri geçiyoruz.

Orta Camii kapalı olduğundan giremedik. Fakat Halil Bey Camii ‘nin minaresinden gördüğümüz kadarıyla sıradışı bir kubbesi ve bir minaresi var. Günümüzde halk kütüphanesi olarak kullanılan eski kiliseye de vaktimizin olmaması nedeniyle uğrayamadık.

Zorda olsa Zonguldak minibüsüne yetiştik. Rahat bir yolculuktan sonra Zonguldak ‘a vardık ve vakit kaybetmeksizin Ereğli minibüsüne yerleştik.

Ereğli de var birşey. Onca zaman yazdan kalma bir havada gezerken Ereğli ‘ye yaklaşırken hava bozdu. Sıkı bir fırtına ağaçları eğip bükmeye başladı. Ereğli ‘ye yine kapalı bir havada girdik.

Önce müze olarak kullanılan Halil Paşa Konağına gittik. Saat dördü geçmekte ve elektrikler yok. Bu durumda Cehennemağzı Mağaraları ‘na gitmemize de gerek kalmadı. Üç mağarayı yarım saatte aydınlatma olmadan geçmemiz hem zor olacak hemde hepsinden önemlisi gezimizin ruhuna aykırı kalacaktı. Bizde müze bahçesini turlamaya başladık.

Bahçede en önemli yapıt sanatçı Krispos ‘a ait olan mezar anıtı. Mezarın üzerinde yazanları çevirmişler. Sağlam bir yazıt içerik olarak. Bahçenin öteki tarafında ise mezar ştelleri yada kapakları görülebilir. Üst üste yerleştirilmiş iki Türk karesinin içinde haç olan ilginç bir örnek ile karşılaştık.

Bahçede dolanırken şansımıza elektriklerde geldi. Bizde bundan istifade ederek müze binasını da dolaşmaya başladık. En üst kat etnografik eserleri içermekte. Giriş katında ise sikkeler görülebilir. Ayrıca soldaki ilk odada Filyostaki Tion antik kentinden bulunan parçalar da sergilenmekte.

İçeride iki üç tane ilginç sütun başlığı da var. Sütun başlıklarının köşeleri akantus yaprağı şeklinde değilde aslan ,yılan ya da atbaşı şeklinde uzanmakta.

Müzeden sonra sahile doğru gittik. Yol kenarında yine kapalı olan turizm bürosunun yanında yerel ürünler satan küçük bir kulübe var. Ereğli çileğin ve çeliğin memleketi olarak kendini lanse etmekte. Uğur çilek bense kara erik reçeli aldım. Çantaya oldukça zor sığdırdım.

Fırtına kuvvetli. Karadeniz ‘in geniş genlikli dev dalgaları hafif hafif atıştırmaya başlayan yağmurla beraber sahili dövmeye başlamış. Halbuki Sinoptan yola çıktığımızdan beri deniz nede sakindi.

Sahilde Kurtuluş Savaşındaki tek deniz savaşını yapan ve kazanan gazi gemi Alemdar ‘ın bir benzeri müze gemi olarak sergilenmekte. Böyle bir gemi ile Karadenize açılmak , düşman savaş gemilerinin karşısına çıkmak ve yenmek nasıl bir cesaret işi. Mangal gibi yüreğe sahip olmak böyle birşey olmalı.

Sahildeki güzel kafeteryalardan birinde karnımızı doyurduk. Dönüş otobüsü yedide ve dışarıda sıkı sağanak başladı. İsteksizce dışarı çıkıp otogara ilerledik. Otogar ana baba günü. Bizim otobüs ancak geldi.

Son söz…..

Pek denenmemiş bu rotayı denemek ve başarabilmek gayet harika oldu. Firmaların tur rotalarında olmayan yada kısmen olan bu yörelerde saklı güzelliklerin bizde çok azına ulaşabildiğimizin farkındayız. En azından sonraki denemelerimizde nereleri görmeli bu konuda net bir fikrimiz artık oluştu.

Ereğli de Cehennemağzı Mağaralarını gezemedik. Ama Ereğli ‘nin aslında çok yakın bir yer olduğunu öğrenmiş olduk. Bir cumartesi,bir pazar gidip gezmemiz pekala mümkün.

Zonguldak mağaralarıyla bir cennet. Sadece Gökgöl bile tekrar gezilebilir. Zaten 450 metre ilerlemiştik sonrasını görmüş oluruz.

Zonguldak ‘tan Karabük’e dek gündüz gözü ile o tren yolculuğu yapılmalı. Arboratoryum ilan edilmiş Yenice ormanları, o sonsuz kumsallar… Akıldan çıkmıyor ki hiç.

Safranbolu bir daha ki gelişimde karlar içinde olmalı. Öyle bir zamana denk getirmeli. Zaten üstte belirttiğim tren yolculuğu da bir baharda birde kışın yapılmalı ki sözcükler yetersiz kalsın anlatmaya.

Safranboludaki  Bulak Mağarası ‘da başka bir gezinin konusu oldu. Yine Safranbolu ‘ya yolumuz düşecek gibi.

Kastamonu bilinmeyen bir cennet. Gez gez bitmez bir şehir. Kasaba Camii ‘ne yine gidemedik. Kuşatılıpta düşürülemeyen bir şehir gibi adeta. Taşköprü ve Pompeopolis ‘i de unutmadım tabii.

Sinop sadece müzesindeki ikona galerisinin tekrar görülmesi için bile gidilecek bir şehir. Ama bu kez Erfelek yolundaki oluşumları ,Boyabattaki bazalt kayaçları da görmeyi istiyorum.

O hiç bitmezmiş gibi görünen dönüş yolundaki Ayancık, Abana ve birkaç yerleşimi de daha etraflıca gezebilmek isterdim.

Gelelim İnebolu ‘ya. Gönlüm ve aklım orada kaldı. Nazarım mı deydi bilemem ama bizden sonra kasabayı sel basmış. Kader yiğit İnebolu ‘ya yolumu düşürür umarım.

İnebolu ‘dan Cide ‘ye uzanan o yolu bir daha denemek isterim. Ömrümden götürecekleri var ama deneyim olarak yaşanmalı tekrar. İnsanı öldürmeyen şey güçlendirmez mi zaten J

Cide ve Ilgarini özel bir gezinin içeriği.

Amasra zaten komşu kapısı gibi oldu bizim için tıpkı Safranbolu gibi. Denizine de gireceğim ,dalgakıranındaki yazını da bulacağım.

Bartın da tahminlerimin ötesinde bir yerdi. Turlar hızla gelip geçiyor ama sadece çarşısı bile gezilse insanın kültürüne çarpan etkisi yapar.

Hepsinden önemlisi bunca güzel şeyinde önüne geçen en güzel şey karşımıza çıkan insanlar oldu. Zerrece yabancılık çekmedik. Pek sorun yaşamadık. Her yerde dostça karşılandık. Sonuçta en azından -bu noktada kendi adıma konuşmalıyım – çok eğlendim. İnanıyorum ki gerek minibüslerde gerekse diğer yerlerde bizimle beraber konuşanlarda oldukça eğlendi. Ama insanların, ta İstanbullardan kalkıpta yörelerine kadar gelmiş olmamızdan bile ne denli memnun olduğunu hissettik. Misafirleriydik. Belki de daha yakın gördüler ki oldukça içten her konuda konuştuk. Bu insanlar belki – ne belkisi kesin – çok varlıklı değiller. Ama inanın gönül zenginliğinde de rakipleri yok. Hatıralarımızın arasına karışan anların hiç birisini dünyanın hiç bir serveti satın alamaz. O denli değerli benim için. El değmemiş, ahlakını kaybetmemiş Anadolu halkı. Türk olduğum ,bu kültürün bir parçası olduğum için Allah ‘a ne kadar şükretsem az.

Daha önce dediğim gibi hep mert,yardımsever,dost canlısı insanlarla karşılaştık. Dilerim bu insanlarında karşısına Tanrım daha da iyi insanları çıkartsın.

Ekim 20, 2008 Posted by | Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Yorum

Kuzey Ege Turu 2008 – bölüm 2

Assos - behramkale Assos - behramkale Assos - behramkale Assos - behramkale Truva Atı Truva Seyit Onbaşı Heykeli Çanakkale Abidesi 57. Alay Şehitliği Anzak Koyu Conk bayırı

Bu gün serbest zaman. İster otelde kalıp havuz yada denizin tadını çıkarabilir, ister tek başınıza birşeyler yapabilirsiniz isterseniz özel turlar ile Kazdağlarına çıkabilirsiniz. Turlar 50 -60 YTL ‘ye jiplerle insanları Kazdağı ‘na götürmekte. Dağda değişik rotalar var. Bizim turdan katılanlar bir iki göle gidip 7-8 saat gezdiler. Gidenler gayet memnundu yada benim gibi geride kalanlar hiçbir şey yapamadığından farklı birşeyler yapabilen herkes iyi birşeyler yapabilmiş oldu.

Kazdağlarında Tahtakuşlar etnografya müzesi adında bir yer var. Gitmedim ama televizyondan biliyorum.

Aslında bugün için planım Ören ‘e gidip içinden incecik bir su akan geniş bir nehir yatağında fotoğraf çekmekti .İster küresel ısınma,kuraklık, cahilane sulama deyin adına etkisi buralarda da hissedilmekte. Tembelliğimin esiri olarak otelde kaldım.

Denize girmek mümkün olmadı. İnanılmaz bir fırtına acımasızca kıyıyı dövmekte ve ne kadar pislik varsa kıyıya taşımaktaydı. Bizde sahilin sonundaki sazlıklara kadar gittik. Nehrin denize ılaşamayı cep yaptığı yerlerde turladık. Çok sayıda kurbağa bizi görmeleriyle beraber suya atladılar. Halbuki bir tanesini bile önceden görememiştik. Zamanla gözlerimiz alıştı ve kurbağaları seçer olduk.

Bu ceplerden biri uzaktan oldukça pis görünmekteydi. Yakından bakınca suyun akvaryumda balıklarımıza attığımız su pireleri nedeniyle kızılımsı pembemsi bir renge büründüğünü gördük. Ayrıca bu birikintilerin hemen hepsinin kıyısı yine akvaryumlarımızda balıklara attığımız su kurtları ile kaplıydı. İlginç hayat. Biz İstanbulda bunları bulup balıklarımıza atabilmek için akvaryumcuların kapılarını aşındırırken burada sebil bu canlılar.

Hiç bir şey yapamadım ama bir sonraki inanılmaz yorucu gün için iyi bir dinlenme oldu.

Son günün programı olabildiğince yoğun oldu. Önce Assos. Geyikli ‘ye gitmek için kullandığımız yolu takip ediyoruz genel olarak. Ardından sahile paralel giden bir yanı zeytinlikler diğer yanı lacivert ege suları olan dar bir yol bizi Assos ‘a götürüyor.

Assos, Aristo tarafından bir okulun kurulduğu, Midilli Adası ‘nın tam karşısında yer alan ve günümüzde sadece üç-beş  sütununun ayakta durduğu Athena tapınağı olan bir antik yerleşim. Tiyatrosu, meclis binası ve üç kilometrelik surları ile tam teşekküllü bir kent imiş. Günümüzdeki adı Behramkale olan yerleşimin parke taşlarından yokuşu çıkarak sunağın olduğu kısma ulaşılıyor. Tek tük duran sur kalıntıları dışında pek bir şey yok. Fakat, uzun süren bir fakat ile araya girmek istiyorum. Kahvede birşeyler içtiğiniz bir iki taş masaya dikkatlice bakın gittiğinizde lütfen. Antik sütun başlıkları üzerinde çayınızı, kahvenizi, ayranınızı içiyorsunuz.

Antik kente girmeden solda Hüdavendigar Camii ‘ni görüyorsunuz. Bursadaki kuruluş dönemi camilerine benzer bir yapısı var.

Antik limanın olduğu sahile inerken şehrin diğer parçalarına görülebilmekte. ( İnmedim ) Burada konaklama ve birşeyler yeme imkanı var.

Behramkale sokaklarında köylü kadınlar size birşeyler satmak için uğraşıyorlar. Ne alırsanız alın bir yandaki tabla size başka birşeyler satmaya çalışıyor. Özellikle çaya atılan bir kekik türü var. Kadıncağızlardan birisini kırmamak için aldık. Çayın içine katıldığında güzel bir koku ve tat katmakta. Hafif biraz limon tadı ( belki de zihnimin bir oyunu ) da alıyorum.

Kasabanın girişinde sizi bir lahit karşılamakta yada uğurlamakta. Uzakta dört gözlü, taş bir köprü görülüyor.

Behramkale yani Assos Ayvacık ‘a bağlı. Truva ‘ya gitmek için Ezine ‘den geçtik ve bir peynircide durup peynir aldık. Bilirsiniz Ezine bu işin kompetanlarından…

Truva… Belki de adını ilk duyduğum, arkeolojiye ilgi duymama neden olan antik şehir. Rehberimiz pek bir şey göremeyeceğimiz söylediğinde bu kadarda çıplak bir yer göreceğimi ummuyordum. Almanlar gerçekten iyi çalışmış.

Şehre giderken yolun solundan toprak bir yol Çıplak Köy denilen bir yerleşime gitmekte. Rehberimizin dediğine göre buradaki cami ve evlerde çok miktarda devşirme madde kullanılmış. Asıl Truva ‘nın burası olduğu söylenmekteymiş.

Truva kalıntılarından çok Homeros ‘un hikayesi birde Schlimann ‘ın çaldığı hazinesi ile anılmakta. Aslında tek bir hikaye de yok.  Aslında Truva Savaşı ‘na dair ciddi bir kanıtta yok.  Sadece 6. katmanda yanık buluntular ve silah parçaları bulunmuş.

Deniz tanrıçası Thetis o denli güzeldir ki Zeus olsun Poseidon olsun onunla evlenmek ister. Kahinler Thetis ‘in doğuracağı çocuğun babasından daha güçlü ve akıllı olacağını söyleyince bu iki tanrı aradan sıyrılıp Teselya Kralı Peleus ‘un başını yakarlar. Hatunun güzelliği ve kehanetten bir haber olması nedeniyle Peleus olaya balıklama atlar.

Düğün başlar Pelion Dağı ‘nda ,herkes oradadır. Sadece bir kişi , nifak tantıçası Erins çağrılmamıştır. Erins buna oldukça bozulur ve sessiz sedasız gelip masaya, üzerinde ” tanrıçaların en güzeline ” yazan bir elma bırakıp sıvışır. Nifak tohumları ekilmiştir ve masada gerilim artar. Kimdir en güzel kadın?

Olimpos ‘un efendisi Zeus devreye girmek zorunda hisseder kendini. Üç aday koyar. Hera, Athena ve Afrodit ‘tir adaylar. Seçimi yapacak olan Truva Kralı Priamos ‘un oğlu Paris ‘tir. Paris, bir kral oğlu olduğundan habersiz günümüzde Kazdağı olarak anılan İda Dağı ‘nda sürülerini otlatır, kavalını çalar dolaşır. Yine kahinler Priamos ‘a da oğlunun büyüyünce başına bela olacağını söylemiş , oda çocuğu öldürsün diye bir çobana teslim etmiştir. Çoban bebeğe kıyamamış birde büyütmüştür. Görülüyor ki antik devirlerde kahinlerin her zaman doğacak çocuğun başa bela olacağına dair bir kehanetleri var. Birde öldürülsün diye verilen hiçbir çocuğunda öldürülmemesi durumu. Neyse Paris yine mesai saatleri içerisinde koyunları otlatırken her üç tanrıçada karşısına çıkıp elmayı önüne bırakıp ayartmaya, kendini seçtirmeye çalışır.Paris bir türlü seçim yapamaz çünkü üç kadında gerçekten çok güzeldir. ( Burada hayal güçlerinize destek için Hera ‘yı Aida Yespica yada Monica Belluchi, Athena ‘yı Anna Falchi, Afrodit ‘ide Elena Santarelli ‘ye oynatırdım ) Rüşvetin bini bir paradır. Hera Paris ‘i dünyanın efendisi yapacağını söyler, Athena dünyanın en bilge insanı yapacağını söyler. Ama Afrodit dünyanın en güzel kadınını vadedince Paris duraksamaksızın elmayı Afrodit ‘e verir. (Eh, onca yıl dağlarda çobanlık yapan genç napsın krallığı, napsın felsefeyi ) Afrodit memnundur ama Türk filmlerinden de öğrendiğimiz gibi dünyadaki en tehlikeli kadın reddedilmiş bir kadındır (ki burada bunlar hem iki tane hemde tanrıça )

Paris bir şekilde babasının yanına döner. Oradan da bir bahane ile savaşçılıkları ile ünlü Spartalılara ,Sparta kralı Menelaos ‘a ,aslına bakarsanız Menelaos ‘un karısı ve hemşerisi Truvalı Helen ‘i görmeye gelir. Gelir gelmesinede giderken yanında gelen Helen ‘dir.

Aslında Yunanistan ‘da Truva ‘lıları seven kimse yoktur. Truvalılar zengindir ,boğazı tutarlar. Priamos ‘un şehrini saran surlar öyle güçlüdür ki hiçbir gücün kendini alt edemeyeceğine inanır. Yunanistanda da birlik yoktur. Agamemnon Truva ‘ya saldırmak ister ama Menelaos hep savuşturur kardeşinin taleplerini. Bu kez savaş kaçınılmazdır.

Ordular karaya çıkar,şehri kuşatır. Ama gerçektende surlar güçlüdür. Hera, donanma ilerlerken rüzgarları uygunlaştırarak destekler saldırıyı .Ama on yıl olur bir gelişme olmaz. Artık kuşatmayı kesmek, geri dönmek ister istilacı güçler. Bir Menelaos diretir kuşatma için. Tanrılar ,yarı tanrılar, kahramanlar çıkmaza dönmüş kuşatmada bir şey yapmanın peşinde koşarken Aka ordusundan Odysseus tahta at fikri ile gelir.

Donanma geri çekilmiş gibi yaparak Bozcaada ‘nın arkasına saklanacaktır. En iyi savaşçılar ve generaller tahtadan yapılmış bir atın içine binecek ve bu at geri çekilmenin hediyesi olarak Truvalılara bırakılacaktı. Bu işin başarılması için biraz daha gerçekçilik katılması gerekmekteydi.

Ertesi sabah Truvalı askerler yıllardır gördükleri kuşatmacıların hiç birisini göremediler. Aslında sadece büyük, tahtadan bir atın etrafında bir grup askerle karşılaştılar. Tüm askerler kaçarken içlerinden birisi ,Sinon adında olanı esir düştü. Fazla bir işkence bile gerekmedi konuşması için. Akaların yenilgiyi kabullendiklerini, ama dönüş yolunda başlarına bir bela gelmemesi için tanrıça Athena ‘ya sunak olarak bu tahtatı yaptıklarını ve Truvalıların sur kapılarından bu atı ganimet olarak sokamamaları için bu kadar büyük yaptıklarını anlattı. Bu at Akaları koruyacak ve Truvalıları tanrılar kendileri yok edeceklerdi. 

Truvalılar bu korumayı kendi şehirlerine almakta tereddüt etmediler ve binbir güçlükle şehre soktular. Gece herkes zafer sarhoşluğu içinde kendinden geçmişken, atın gövdesinden bir kapak açıldı ve savaşçılar teker teker, sessizce dışarı çıkarak önce nöbetçileri ortdan kaldırıp, şehrin kapılarını açtılar. Dışarıda bekleyen yandaşları ile şehirde katliam yapıp herkesi öldürdüler. Menelaos on yıl sonra karısına kavuştu ve tüm şehri arkalarında bir kül ve harabe halinde bırakıp Sparta ‘ya döndüler.

Aslında bu savaşın –yapıldığı bile şüpheli- yapıldığı sırada deprem olduğu ve bunun sonucunda surların yıkılması sonucu Akalaraın şehre girdiği söylenmekte. Ayrıca at ‘ın Poseidon ‘un simgesi olduğu ve Poseidon ‘un hem denizlerin hemde depremlerin tanrısı olduğu biliniyor. Ama Homeros ‘un konuyu etkili kılabilmesi de bu versiyonda daha çarpıcı olmuş.

Bugün şehre girerken bunun anısına yapılmış tahtadan bir at giriş kapısının önünde görülür. Merdivenle bir bölmeye çıkılır. Buradan pencerelerden sağı solu izlemek güzeldir,zevklidir. Bu atlardan bir tane daha da Gelibolu trafında bir yerlerde varmış. Bu atta Troy filminde ( Truvanın ingilizcesi ) oynayan orjinali imiş.

İçeride pek bir şey yoktur günümüzde. Dokuz katlı bir höyük olan Truva Almanlarca o denli iyi temizlenmiştir ki pes dersiniz ancak. Aslında burada ilk araştırmaları İngilizler başlatır ama elde tutulur pek bir şey çıkmayınca British Museum parayı keser. Oysa Almanlar bu tip işler için ta o zamanlardan sponsorluk sistemi geliştirmiştir. Schliemann bu sistemle buraları doya doya , güle oynaya kazabildi.

Netten bu adamı aradığınızda üzerinde türlü mücevherin , kıymetli eşyanın olduğu gudubet bir kadın ile karşılaşırsınız. Kadın Schliemann ‘ın karısı ,mücevherler ise Priamos ‘un.

Göremediğim aslında pekte bir şey kalmadığı döylenen 10,000 kişilik bir tiyatrosu varmış. Bununla beraber odeon olarakta kullanılan küçük ama sağlam bir tiyatrosu daha var. Standart olaral Bluterion gibi yapılardan (yada ne kalmışsa geriye) yanlarından geçtik.

 İki güzel nokta var.İlki, dokuz katmanında kesit olarak gösterildiği bir toprak tabakası. Burada tarihsel süreç ve yığılma izlenebilmekte. Bu dokuz dönemle ilgili bilgielimde var ama sıkmamak için yazmıyorum burada.  Diğerinde ise 4000 yıllık bir sur parçası sergileniyor. Yelken şeklinde bir tente tarafından üstü örtülmüş ,kırmızı pişmiş topraktan kalın bir sur.

Buradan Eceabat ‘a geçmek için Çanakkale ‘ye doğru ilerliyoruz. Merkeze yaklaşırken yolun sağında Çanakkale müzesi görülebilir. Truva ‘dan çıkarılanlar (Almanların taşıyamadıkları yada taşımaya değer bulmadıkları parçalar herhalde ) önce 1911 ‘de Çanakkale ortaokulunda saklanmış. 32 ‘den  1984 ‘e dek kiliseden çevrilme bir binada sergileme yapılmış. O yıldan beri bu binada. Yakınından hızla geçtik. Ama okul binası gibi göründüğünü söylemeden geçemeyeceğim.

Çanakkale merkezde araçtan inecek vaktim olmadı. Güzel, hatırladığım kadarıyla ahşap bir saat kulesi var. Var ama bizim şuursuz zihniyetimiz önüne ondan daha uzun , uçube apartmanlar dizerek bu anıtı perdelemiş.

Çanakkale rüzgarı ile meşhur , küçük bir şehir. Kasaba irisi denilebilir ama İstanbul gibi bir şehirden sonra her yerin biraz küçük göründüğü de bir gerçek.

Çanakkaleden arabalı vapurla yarım saat kadar bir sürede Eceabat ‘a geçilmekte. Eceabat ‘ta sahilde pek çok restoran var. Fiyatları makul. Yoğurtları harika. Benim gibi kaymak denilen nesneden haz etmeyen birine  bile hapır hupur yedirtebildi kendini. Birde bir tabak şekilsiz, ince biber getiriyorlar tadımlık. Oldukça acı. Pek bozuntuya vermesemde epeyce canımın yandığı bir gerçek.

Eceabat ismini Süleyman Bey ile beraber Rumeli ‘ye geçen akıncılardan biri olan Ece Bey ‘den almakta. Tarihimizin pek bilinmeyen, anlatılmayan bir sayfası  Rumelinin fethi. 100-150 kişi ile alınan toprakların, kalelerin haddi hesabı yok. Ece Bey de bunlardan birisi.

Eceabat halkı gayet organize olmuş. Çanakkale savunması ile ilgili haritalar vb her yerde görülebilmekte. Keşke yurdumun başka köşelerinde de insanlar en azından yörelerinde yaşadıklarından haberdar olsa.

Birde Ağustos ayı içinde sanırm domates festivalleri var.

Buradan Gelibolu yollarında milli parka doğru ilerliyoruz. Karşı kıyıda Fatih ‘in yaptırdığı Kilitbahir Kalesi alışılmadık yonca şekliyle dikkat çekmekte.  Dar , dolambaçlı bir yoldan ilerleyerek milli parka giriyoruz. Parkın girişi bir kale girişini andırmakta ki tahminende öyle olmalı.

Solda Edirnedeki tahkimatlar gibi onarılmış tabyalar var. O kadar güzel onarılmış ki sanki bugün dahi savaşa hazır gibi. Yolun sağı hemen hemen her tepede ,her yamaçta şehitliklerle bezeli. Türk ordusu manga manga yok oluşu ve ölümü umursamaksızın direnmiş.

İlerilerde yolun solunda, deniz kıyısında Havranlı Seyit Onbaşı ‘nın devasa bir heykeli var. Detaya girmeyeceğim. Tüm arkadaşları top atışı sonucunda şehit düşen onbaşı,yaralı bir arkadaşı ile beraber 300 küsur kiloluk mermileri topa sürer ve üçüncü denemede zırhlı gemilerden birini ağır yaralar. Gemi kontrolden çıkarak mayın hattına sürüklenir ve batar. Seyit onbaşı bir daha o mermileri kaldıramaz hiç. Nasıl ateş ettiği sorulduğunda ise “subaylarımızı izledim hep ” der.

Yola devam. Mütemadiyen yangın çıksa da yeşil, çam bir örtü kaplı. Seddülbahirdeki anıt ve şehitliğe gidiyoruz. Ben çocukken Uğur Dündar buraların durumunu ,rezaletini göstermiş ,halkı harekete teşvik etmişti. Ender olarak gerçek gazetecilerde ülkemde çıkmakta. Bugün ise buralar bakımlı mekanlar. Gıyabi bir şehitlik yapılmış. Hızlıca dolaştım. Ülkenin ve imparatorluğun her yerinden ,hatta artık Osmanlı toprağı olmaktan çıkmış yerlerden bile Türklük için savaşmaya gelip şehit olmuş atalarımızn mezarları arasında dolaştım. Süperman ,Spiderman (örümcek adamda artık spiderman oldu ya,pes ) gibi hayallere karşın bu gerçek kahramanlar nedense artık unutulmaya yüz tutmuş. Yaş en fazla 26.

Çatalca taraflarından pek çok rum, çeşitli yerlerden musevi ve ermeni askerlerde bizimkilerle beraber yatmakta. Allah onlardan da razı olsun ,ne diyelim.

Savaşların tarihçesinden bahsetmeyeceğim. Gençlerimizin alacakları cep telefonu için yaptıkları araştırmanın yarısını bu konuda yapsalar alim olurlar. Neyse…

57.Alay Şehitliği ‘ne gelmeden solda Lone Pine denilen düşman mezarlığı var. Adamların mezarlıkları düzenli, bakımlı . Her yıl Avustralya ve Yeni Zelanda ‘dan buraya geliyorlar. Şafak Ayinlerini hatırlarsınız. Burada yabancı bir araç gördük. Bizim için önemli olan 57.Alay Şehitliği tabii ki.  Mustafa Kemal ‘in ihtiyat kuvvetlerini asıl çıkartma noktasının burası olabileceğinden şüphelenmesi nedeniyle Saros Körfezi yerine burda tutması nedeniyle yarımadanın düşmesi engellenmişti. Askeri deha olmak bu demek. Bu şehitlikte hekim Dimitroyati de yatmakta. Ailesi Bizans hayalleri içindeyken, Türk arkadaşlarına destek olmak için herşeyi bırakıp dostlarının yanına giden bu asil insan olmak istediği yerde ,arkadaşlarının yanında yatmakta. Benimde atalarımın geldiği Mudurnu ve Kırım ‘dan  gelip şehit olarak yatanlarda var burada. Her yerden gelenler var.

Sadece şaşırdığım şu oldu. İnsanlar Şam, Sofya yazan mezartaşlarına bakınca şaşırıyorlar ne ilgisi var diye. Buraların bir zamanlar bizim olduğu ,buralarda bir zamanlar (kısmen kimi yerlerde hala) bizden birileri olduğu ne kadarda çabuk unutulmuş. Yazık.

Buradan Conkbayırı ‘na gidiyoruz. Burada Mustafa Kemal ‘in saatinin gelen bir şarapnelle parçalandığı yerde iki anıt var. Ama buradan bakıldığında savaşla ilgili okunanlar yerine daha net oturuyor. Burasının düşmesi pek çok yere hakim, önemli bir mevkiinin kaybının telafisi mümkün olabilir miydi? Aşağıda ,sağ tarafta meşhur tuz gölü. Askeri hartalarda defalarca gördüğüm göl. Çıkartma yapmak için oldukça müsait bir sahil. Burada düşmanı değil durdurmak, oyalamak bile imkansıza yakın. Sonrasında ise savunanların iyi pusular kurabileceği yer şekilleri görülüyor. Restore edilmiş siperlerde görülebilmekte.

Alan aslında çok geniş. Detaylı bir şekilde gezmek günler alacaktır. Bu konuda Askeriyenin kalın bir kitabı var bildiğim en detaylı kaynak olarak. Bundan sonra ise Erol Mütercimler ‘in Gelibolu 1915 isimli araştırması bu konuda en iyi eser.

Artık dönüyoruz. Henüz Gelibolu ‘dan çıktık çıkmadık bir benzin istasyonunun arkasında mini bir hayvanat bahçesi görüyoruz. Rehberimizin en büyük sürprizlerinden biri bu oldu. Gezilebilecek, bir onbeş-yirmi dakika ayrılabilicek bir yer.

Sonuçta İstanbul ‘a dönüyoruz.

 

Ağustos 19, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

Kuzey Ege Turu 2008 – bölüm 1

Ayvalık - Eski Gümrük  Ayvalık   Ayvalık - Tavuk AdasıCunda Adası  Cunda Sokakları  Cunda SokaklarıCunda Sokakları  Tavuk Adası - Ayvalık  Cunda Tepesinden manzaraŞeytan sofrası  Gayikli Sahili  Bozcaada - Rüzgar gülleriBozcaada - Ayazma Plajı  Bozcaada - Ceneviz Kalesi  Bergama Bergama  Bergama  Foça -Siren KayalıklarıFoça -Atatürk Adası  Foça   Foça

Tüm çok geceli turlarda olduğu gibi gece yarısı Ayvalık ‘a ,daha doğrusu Akçay ‘a doğru yola koyulduk.

Sabahın epeyce erken saatlerinde Akçaydaki otelimize giriş yaptık. Normalde sabahın kör saatinde otellere girebilmek mümkün değildir ama şansımız yaver gitti. Otel eski  tip. Öyle kart takınca çalışan elektrikler falan yok burada.

Turumuza Ayvalıktan başlıyoruz. Ayvalıktan tekne turu ile Cunda Adası ve çevre adalara gidilecek ilk aşamada. İskeleye gidene dek kasabanın zengin bir rum yerleşimi olduğu farkediliyor. Nasıl olmasınki uçsuz bucaksız zeytinlikler inanılmaz bir servet bağışlamış rumlara. Mübadele ile yerli rumlar Yunanistan  ‘a  göçerken ,Midilli ve Girit ‘in Türkleri buraya yerleştirilmiş.  Rumlar buralardan giderlerken “nasıl olsa birgün döneriz,yolda haramiye ,hayduta çaldırmayalım”  diye servetlerinin büyük bir kısmını buralarda bırakmış. Kuyulardan ,sarnıçlardan ,bilimum duvarlardan zamanla küçük hazineler bulunur olmuş. Mübadelede adı geçen hemen hemen her yerde var olan benzeri hikayeler burada da geçerli.

Yunanlılar Aivali derlermiş ama ne demektir bulabilmiş değilim.  Biz gidemedik ama etrafı otellerle, pansiyonlarla dolmuş bir Sarmısaklı Plajı var. Onun dışında sahilde pek çok restoran bulunmakta.

Ayvalık ‘ın içinde daha önceden de değindiğim gibi rumlardan kaldığı aşikar pek çok bina var. Şu an Tansaş olarak çalışan eski zeytin yağı fabrikası gibi pek çok yapı uzun bacaları ile dikkat çekmekteler. İskelenin sağındaki eski gümrük binası da görülmeye değer. Vakit olsa Ayvalık sokaklarını arşınlamak vardı .Olmadı. Ama tekne ile kıyıdan açılırken Ayvalık ‘ı seyretmenin tadı apayrı. Kiliseden dönme camisi (hele minaresi) ,zarif binaları ve Heybeliadadaki değirmenleri hatırlatan gözetleme kuleleri ile bende çocukluğuma ait günlere kısa bir geçiş hissi uyandırdı.

Önce şöyle bir Cunda Adasına uğradık. Teknede çalışan ihtiyarca bir amca Ayvalık ve civarı için sağlam araştırmalar yapmış. Notlarını gösterdi ama kesinlikle çoğaltmaya yanaşmadı. Verdiği ilginç bilgilerden aklımda kalanları paylaşmaya çalışacağım.

Adanın tepesindeki şapel ve değirmen şu an Rahmi Koç ‘a aitmiş. Daha ileride şu an Komili ailesine ait rahip okulu bulunmakta. Amcamın notlarında yapılış tarihleri ,oda sayıları herşey vardı. Yine bu notlara göre Taksiyarhis Kilise ‘sinin altından bu okula dek uzanan geçitler olduğu da yazmakta. Ayvalık ‘ın efsanelerinin biride ,Ayvalıklı papazların gitmeden önce kiliselerin arasındaki tünellerin bir yerine kiliselerinin paralarını sakladığı şeklinde.

Cunda ‘nın tam karşısında küçük bir adacık var. Üzerinde küçük bir kilise kalıntısı olan bu adanın adı Tavuk Adası. Zamanında rahibelerin kullandığı birde ikiyüz küsur odalı manastır vb varmış adada.  Daha da ileride bir başka adaya , çakırkeyiflerin kendilerine gelmeleri için bırakılmaları nedeniyle tımarhane adası adı verilmiş.

Ötelerde adlarını unuttuğum iki üç ada daha var. Sağ çaprazda üzerinde bir kule kalıntısının zorlukla seçilebildiği bir ada var. Sanırım Mezomorto paşanın güçlükle sığındığı ada bu. Sağ taraftaki bir adanın ismi Yunanca misk kelimesinden türediği rivayet edilen Moisinos adası. Adanın üzerindeki çiçekler ,kekikler bir kokarmış sormayın.  Yüzme molası verilen adanın adıda çok yakalanan bir balık olan medino benzeri bir şey.  Ötedeki ada ise Yunanın artık. Su çok derin ve her giren çok soğuk olduğunu söyleyince açıkçası  girmeye üşendim.

Tekne yolculukları 20 YTL. Buna sınırsız balık ve salata servisi olan yemekte dahil. Yörenin balığı papalina. Fakat mevsimi olmadığında hamsi veriyorlar.

Dönüşümüz Cunda Adasına oldu. Büyüme evrem askeri darbeye geldiğinden midir  Cunda yı oldum olası cunta olarak algılamışım o dönemler. Gerek Türk gerekse rum korsanlarının cirit attığı yöre Piri Reis ‘in kitab-ı bahriyesinde yunda olarak geçmekte. Ada kısa bir köprü ile günümüzde lale adası denilen ama eskiden soğan yada dolap adası olarak bilinen başka bir adaya bağlanmakta. Bu ada da ince bir yol ile anakaraya bağlanmakta. Köprünün, adayı anakaraya bağlayarak anlaşmalar gereği Yunanlılara kaptırılmasını engellemek için bir gecede yapıldığı yazmakta bazı kaynaklarda. Ülkenin ilk boğaz köprüsü olarak anılan yapı kimi modern çevrecilerce Ayvalık ‘ın kirliliğinin kaynağı olarak görülse de sanırım Cunda adasına vizesiz çıkabilmelerini sağlayanında bu köprü olduğunu hatırlatmakta fayda var.

Cunda Adası ‘nda sahilde pek çok kafe bulunmakta. Bir tanesi –ki biz gitmedik ama kardeşim gitmiş- ince borulara açılan küçük deliklerden su damlacıkları fışkırtarak serinlik sağlamakta. Dondurmacılar genelde sakızlı dondurma satmaktalar. Çeşit çok. Ayrıca 2 YTL ‘ye karadut suyu içebiliyorsunuz ki değişik bir lezzet.

Oturmaktan sıkılarak kendimi sokaklara attım. Yaklaşık altı tane değirmen yada kule benzeri yapı var. Adanın tepesine giden yolların hepsini düzensizce ama merakla bir istila ordusunun yağmacı askerleri gibi bir anlayışla gezdim. Burada da Taksiyarhis kilisesinin etrafında epey güzelce rum evleri görebiliyorsunuz. Bazı evlerde mimarlarının ( belki de evsahiplerinin ) ad ve soyadlarının ilk harflerinin kazındığı işaretlerden burada da var. Bir nevi aidiyet duygusunun yansımaları bunlar.  Başta kiliseden bahsedelim. 1873 yapılı ,küçük kubbeli son dönem rum kiliselerinin tipik bir örneği. Avlusuna giriş yapılan kapının solunda ,yol kenarında bir çeşme vardı ama tüm susuzluğum a rağmen içmeye cesaret edemedim. Suyun içilip içilmediğini sorupta yanıt alamadığım ihtiyarında bir etkisi olmuş olmalı bunda.  Hali hazırda tamirat görmekte ve içinden çıkan türlü ikona vb de ağırlıklı olarak Bursa Arkeoloji Müzesinde. Kaçakta olsa girecek bir delik falan aradım ama bulamayınca yine arnavut kaldırımı sokaklara yöneldim.  Tepedeki şapel ve değirmene gelmeden sağda bir kilise ve birde şapel  kalıntısı çıkıyor. Kilisenin sadece apsis duvarı sağlam; şapelin ise bir duvarı yıkık ama içlerinin viran olduğunu söylemem gereksiz.

Tepeye ulaştığınızda güzel bir manzara ile karşılaşıyorsunuz. Önünüzde, Tavuk  Adası başta olmak üzere ardında Şeytan Sofrası  ve bilimum sırtlar sizi karşılıyor. Arkanızda ise yine bir iki küçük ada bulunmakta. En yakın adanın ortasında kulübemsi bir yapı var. Buna benzer küçük ve yalnız yapıları kimi koylarda tekne yolculuğu sırasında da görmüştüm.

Tepede, bir değirmen ve buna yaslanan bir şapel görülmekte demiştim. İçine girdim. Türlü ıvır zıvır ,bir iki sütun başlığı ile bahçesi süslenmiş.  Kulenin içine girdim ama üst kata çıkılmamasını ikaz eden bir yazıyı görünce üstlemedim.  

Buradan ayvalık sahilini takip ederek Şeytan Sofrası ‘nda gün batımı izlemeye gittik.  Önce ülkenin ilk boğaz köprüsü olduğu iddia edilen kısa bir köprüden ilerleyerek adı Soğan adası, lale adası ve dolap adası olan bir adaya oradan da sevgi yolu denilen daracık bir yoldan anakaraya ulaşılıyor.

 

Gün doğumu ve batımı işin esprisi .Ama koya tamamen hakim bu noktadan bu saatlerde gözlem yapmak başka bir haz. Tabii ki bu güzelliği baltalayan birkaç sene önce bölgenin atlattığı yangın olmuş. Gerçektende tepeden bakıldığında açısı iyice azalan güneşin gittikçe turuncuya dönüşen ışıkları kelleşmiş tepelere yansıyor. Neyse tekrar güzelliklere dönelim.

Şaytan Sof rası ‘na ulaşmak için küçük bir tuz gölünü solunuzda denizi sağınızda bırakarak bir tepeye çıkıyorsunuz. Reklamı iyi yapıldığından mı , manzarası iyi olduğundan mı yoksa her iki nedenden mi bilinmez oldukça kalabalık bir mekan. Almancı yoğunluklu kalabalığı aşarak şeytanın ayak izine ulaşmak epeyce sorunlu.

Şeytan sofrası dedikleri yer demir bir kafesin içerisinde korumaya alınmış bir kayanın üzerindeki şekilsiz bir yarık. Efsanesine göre şeytan bir ayağı burada diğer ayağı karşı tepede dururmuş. Dururmuşta bir Allahın kulu çıkıpta bu şeytanın ayaklarında ciddi sorun varmış , o bacaklara bu ayak pek bir minyatür kaçıyor dememiş. Bir başka rivayeti de ki bence ilki kadar palavra olmalı, buraya çıkan çobanlar buranın manzarasından etkilenerek durumu muhtara haber vermişler. Muhtarda bakıp bu güzelliği görünce, bu güzellikten bihaber tek bir Allahın kulu kalmasın ama bunu nasıl yapalım derdine düşmüşken bu taşı oyup bu söylentiyi yaymış.  Bence işin gerçek yanı ayakizi olduğu söylenen çukurun içine para atan zihniyet. Onca yer dolaştım ,türlü geleneği izledim, gözledim. Ama şeytandan ne dilek dilenir anlayabilmiş değilim. Hatta bana bunu soran bir arkadaşa da parayı atanların satanist olabileceklerini de söyleyerek günü kapadım.

Burada birde dilek ağacı var. Üzerine o kadar bez vb  takılmış ki ağaçta şaşırmış olmalı hangi dileği gerçekleştireceğine. Son zamanlarda bu tip ağaçlara birde kağıt mendil bağlamak moda oldu ki aman aman.

Ama yine de buranın manzarası ,gün batımında bürünülen renkler seyredilmeye değer. Kolay ayrılmak pek mümkün değil.

Ayrıca  bu tepe ile yakınında üzerinde verici olan bir tepe (hiç dikkat etmemişim ) aynı yükseklikte imiş. Fakat bu tepelerden hangisinden diğerine bakarsanız bakın diğeri daha alçakta görülürmüş. Buna tavşan kulağı denmekte ve buna benzer değişik varyasyonlarda coğrafi kuraldışılıklar mevcut.  Benim dikkatimi sadece yanan ağaçların olduğu bölgedeki kalıntı benzeri  taş yapı çekti.

 

Bir sonraki günün durağı Bozcaada. Ama Akçaydan Bozcaada ‘ya gidiş solunuzda yüksek yarların yanıbaşından çamlarla kaynaşan deniz manzarası ile bezeli. Sol tarafta yine çam ormanının devamı  görülmekte.

Bozcaada ‘ya gidiş Çanakkalenin Geyikli iskelesinden yapılmakta. İskelenin sağında ve solunda geniş kumsallar bulunmaktaysa da suyun tabiri yerindeyse “çivi” gibi olması nedeniyle pekte açılamadım. (Ne açılması diz kapaklarımı bir kere belki geçtim ) .İzlenimim olarak söyleyebileceğim Geyikli küçük bir köy. Pek gelişmemiş ,bence de bu daha da güzel bir hava katıyor.

Bozcaada ‘ya feribotlar yaklaşık yarım saatlik bir yolculuk ile varmakta. Her yerde Bozcaada için bilimum deniz ürününü bulabileceğiniz ,yiyebileceğiniz bir yer olduğu yazmakta. Halbuki karidesler ,adı geçen bilimum balıkta feribotla size eşlik etmekte. Zaten adada ciddi bir balıkçı barınağı falanda göremedim.

Adaya yaklaştıkça adanın neden Bozca ada olduğu iyice anlaşılıyor. Ege de pek çok ada gibi sert kuzey rüzgarı ve kızgın güneşin acımasız ittifağı pekte canlı bir bitki örtüsü sunmamakta. Bununla beraber rüzgardan korunaklı yerlerde çam ağaçları vb görülüyor içlere gittikçe. En belirgin yapı iskelenin sağında kalan Ceneviz Kalesi. Ayrıca sol tarafta Alay Camii ve Köprülü Camii ‘nin minareleri size sessizce hoş geldin diyor.

Bozcada ‘yı gezmeden biraz olayın mitolojisine dalalım. Herodot ‘un “Tanrı insanlar uzun ömürlü olsun diye Bozcadayı yaratmış” dediği iddia ediliyor. Tabii ki Herodot ‘un Tenedos dediğini ekleyelim.  Poseydon ‘un oğullarından Kyknos Lapseki de otururken bir oğlu olur. Thenes isimli oğlam büyüyedursun annesi ölmez mi. Zaman herşeyin ilacı elbette. Tabii eskilerin çivi çiviyi söker sözünün kanıtı olarak Kyknos başka bir kadında bulduğu aşk ile Thenes ‘in annesi olan eski karısının acısını da unutur. Fakat üvey ana da üvey anadır hani. Bir kavalcının yalancı şahitliği ile bir iftira atarak oğlanı kovdurur. Oğlan bir şekilde bu adaya ulaşır. E dede tanrı ,baba kral olunca eğitimde sağlam oluyor. Türlü fikri ,konuşması ile halkın zamanla lideri olur. Adanın adı da bundan dolayı Thenedos olur.

Sonra baba pişman olur adaya gelir ama heyhat. Thenes babasının gemisine ait halatı keser ve babasının adaya gelmesini engeller tıpkı kavalcıların gelmesini engellediği gibi.

Çocuk için akıllı falan dedik ama Truva savaşına katılmak için giden Aşil ‘in donanmasına Bozcaada ‘dan taş attığıda bir başka efsanenin parçası.

Bir başka efsanede de olay Thenes ‘in kundağının denize bırakılması ,oğlanın kundağının kıyıya vurunca Bozcaadalıların onu büyüttüğü şeklinde kendine yer bulmuş. Pek çok farklı kültürde kendin edeğişik isimler yer edinmiş standart hikaye.

Feribot adaya yanaşadursun gerçek tarihine dönelim.

Adanın bilinen en eski sahibi Pelaglar. Ama sonrasında türlü Yunan kökenli kavmin ve korsan tayfasının elinde gelir gider ada. Elbetteki Roma ve ardılı bizansta sahibi olur adanın. Ardından Cenevizliler gelir ve sahilde görünen kaleyi yaparak boğazın girişinde (bir başka deyişle aynı zamanda çıkışında ) sağlam bir üs kurarlar. Sıklıkla da hristiyan korsanlarda buradan istifade eder. Taki Fatih buralara gelene dek Türkler için bir fesat yuvası olur. Fatih gelir ve alır. Sonrasında bir kezde Venedikliler adayı ele geçirirlerse de Osmanlılar adayı kurtarmayı başarırlar.

1.Dünya Savaşının hemen başında Çanakkale ‘yi kuşatan devasa donanma üs amaçlı olarak Bozcaada ve Gökçeada ‘yı işgal eder. Halkın büyük bir çoğunluğu zaten Rumdur. Bozcaadanın ardındaki koylarda donanma demirler ,buraya bakan tepelerin arkasındaki düzlükler genişletilir ve uçaklar için pistler inşa edilir. Ama Osmanlı daha doğrusu ittihatçılar boş durmamışlardır. Bozcaada müftüsü ve oğlu gizlice Çanakkale ‘ye haber uçururlar. Öyle ki Liman Paşa İngiliz donanması yola çıkmadan nereye gideceklerini bilir bu sayede. Ama hıyanet savaşın olmazsa olmazlarındandır. İhbar edilirler ve İngilizlere yakalanırlar. Mahkeme kurulurda karar zaten bellidir. İdam edilirler.

Rivayettir dar ağacına giderlerken müftünün oğlu korkar panikler ama müftü çok rahattır. Oğlunun gözlerine bakmasını ister. Oğlu bakar ve o andan itibaren korkmaz artık. Derler ki babasının gözlerinde şehitlerin gideceği mertebeyi gördü. Mümkündür, binlerce yıldır özgürlük ve doğruluk için milyonlarca can veren bir ırkın gideceği neresi varki başka…

Sonrasında Osmanlı yıkılır ama tekrar Türkler dirilirler. Yokluklar ve katakulliler neticesinde Ege adalarının neredeyse tamamı yitirilsede Bozcaada ve Gökçeada bizde kalır.

Gelelim günümüze… Ada da ilk ziyaret ettiğimiz yer tamamen çevreci bir anlayışın sonucu kullanılan rüzgar gülleri.  Toplamda on yedi rüzgar gülü çalışmakta. Bunların sadece bir tanesi bile adanın enerji gereksinimini karşılamaya yetmekte. Üretilen enerji kablolarla Çanakkale ‘ye dek iletiliyor.

Burada birde Polente Feneri olacak.1861 yapımı 32 metrelik bir fener diye el kitabımda bahsi geçmekte.  Nerede olduğunu göremedim. Romantik arkadaş çevremden adaya daha önceden gelenler burayı daima övmüşlerdi. Benim dalgınlığım yada dikkatsizliğim nedeniyle göremedim.

Burayı fotoğrafladıktan sonra denize girmek ve birşeyler yemek için Habbele plajının biraz ilerisindeki Ayazma plajına gittik. Güzel bir kumu var ve derinlik gayet hoş bir şekilde ağır ağır artmakta. Hatta ilerilerde bir yerlerde kıyıdan yaklaşık yüz metre kadar uzakta sanırım bir kayalık bile var. Dolayısıyla az yüzme bilenler ve çocuklar için ideal. Yemek için ise çok büyük hayaller ile gelinmemesi gerekir.   Ayazma Plajına adını veren ayazma tepede yer almakta ve her sene 26 Temmuzlarda debdebeli kutlamaları olan bir de yortusu bulunmakta.

Ayazma Plajına merkezden minibüslerde işlemekte. Ama motosiklet yada bisiklet kiralayarak adayı ( elbetteki dağ bisikleti olmalı ) tek başına gezmenin her bir koyu ziyaret etmenin ayrı bir güzellik olduğunu düşünüyorum. Akvaryum koyu, Tekirbahçe plajı da gidenlerin önerdiği yerler arasında.

Merkeze dönüldüğünde ilkin Ceneviz Kalesi ‘ni gezdik. İç kale ve dış kale olmak üzere iki bölümü var.  Çanakkaleye bakan kısmında top mevzisi görülüyor.  İç kale kısmınada ise kapının girişinin solunda üzerince yunanca birşeylerin yazdığı geniş uzun mezar taşları (başa dikilenlerden değilde mezarın üzerine kapak gibi yerleştirilenlerden) görülüyor. Ayrıca sağda solda parçalanmış mezar taşları ,sütun başlıkları gibi bu tip yerlerin olmazsa olmaz parçaları gözünüze takılıyor mutlaka. Bir duvarın dibinde zamanla paslanmış ve hırpalanmış gülleler kendi aramızda yaptığımız gülle atma yarışmasının parçası olmaktan kurtulamadılar.

İç kalede tahminen eskiden sarnıç yada cephanelik olarak kullanılan ,yüzeyin altında kalan bir odacık deniz müzesi gibi bir amaçla kullanılmakta. Kale bilen için söylüyorum Kavala Kalesi ‘ni epeyce andırmakta.

Ardından müdavimlerince tanınan bir şaraphanenin üretim yapılan bölümünü gezdik. Ardından da başta hatunların şarap alma attraksiyonu başladı. Bu arada Bozcaada ‘nın kendi başına bir şarap ekolü olduğunu eklemek lazım. Kıraçlığından dem vurduğumuz adanın kızgın toprağında dört tür üzüm yetişmekte. Rehberimizin kaliteli ve bilgili olması sayesinde aldığım notlar bu konuda yeterli oldu ve fazlaca bir araştırma yapmam gerekmedi.

Kırmızı şarap için kuntra, beyaz şarap için vasilaki ,yemek yada ucuz şarap için çavuş üzümü ve karalahna isimli türlerde üzüm bağları adada yer alıyor. Bazı zevk ehli zatların son zamanlarda merlot,seuvenion gibi fransız menşeeli şaraplar için özel bağlar oluşturdukları da arkadaşların bana yetiştirdiklerinden.  Adada bağbozumu şenlikleride yapılmakta ve bu dönemde zaten pahalı olan pansiyonlar ücretlerini arttırmakta ve feribotlarda uzun süren bekleyişler söz konusu olmakta. Bu nedenle adaya erken saatlerde gelmeli , gün batmadan ( eğer kalmayacaksanız ) dönmeli.

Serbest zamanda kendimi burada da sokaklara attım. Ailem yöresel nesnelerin alışverişini yapa dursun ben sokaklardayım. Anlatmamak olmaz burada salto marka domates reçeli satılmakta. Domates reçeli nasıl bir şey diye sormayın evde duran kavanozu ne bir kere açtım nede tadına birkez baktım. Ayrıca karpuz ve akasya reçeli gibi alternatif reçeller üretilmiş bu adada.

Ben kendi yoluma gideyim. Talay Şarapevinin yakınındaki sokakta özel bir müze var. İçerisini gezmek büyük 5, öğrenci vb 2,5 YTL. Bozcaada sevdalısı Kadıköylü bir genç tarafından yönetilmekte. İçinde çok gezmediysemde hızlıca görüntüleri aklıma yazdım . Ada ve tarihi ile ilgili çizimler ,fotoğraflar yer alan eski tarz bir rum evi bu.

Buradan parke taşların üzerinden yürümeye devam ederek Pantaleimon kilisesine ulaşıyorsunuz. Yine 19.yy tipi bir rum kilisesi. Kapısı kapalı olduğundan girip gezemedim. Dolayısıyla yöre rumları ile istanbul rumları arasındaki ikonografik fark ve benzerlikler üzerine bir yorum yapma şansım olamadı. Adanın güzel ve zarif sokakları var. Rumlar ve Türkler -ki her ikisinde de yerli olduklarını yaşlılıklarına bağlamaktayım- bir arada huzurla yaşamaktalar. Kendimi pek çok kez Heybeliada da gibi hissettim.  Kimi sokaklarda evlerin diplerinden çıkıp kah pembe kah mor çiçeklerini dökülürcesine sergileyen begonviller,renkli çiçekleri ile sarmaşıklar bu güzelliği katmerlemekte.

Rum mahallesinden çıkıp öteki yakada gezmeye başladım. Burada 1702 yılı yapımı Alaybey Camii ‘ne geldim. Şortlu olduğum için yapının içine girmedim ama açık kapıdan görüntü aldım. Kesme taştan, kubbesiz ,ahşap çatılı bir yapı. Tek şerefeli bir minareye sahip. İç süslemeler kalem işi . Bahçesinde küçük bir hazirede ada için önemli kişiler yatmakta.

Buradan biraz daha ötede yer alan ve biraz daha eskice bir tarihe sahip Köprülü Mehmet Paşa Camii ‘ne ulaştım. Bunun kapısı kapalıydı ve bende tan bahçeye girerek görüntü almaya çalıştım. Bu yapıda diğeri gibi özelliklere sahip ama yapım tarihi  1655. Her iki camininde sıkı bir şekilde restorasyan geçirdikleri belli olmakta.

Bence ada topu topu bu kadar. Ama bir kez olsun uğranıp gezilmesi gereken güzel bir yer.

 

Yeni bir gün yeni bir mekan .Sırada Bergama var. Akçay ile Bergama arası epeyce bir yol gidilmekte. Ama Bergama ‘ya daha ilk girişte bir farklılıkların söz konusu olduğu farkediliyor. Beylikler döneminin hafif Bizans öykünmeli mimarisindeki hamamlar, cami kubbeleri  kendini gösteriyor.

Daha çok siyanür ile altın aranması faaliyeti ve buna karşı kimi kesimlerin protesto hareketleri ile bilinen kasaba aslında tarihi ve turistik açıdan da bir hazine. Kasabanın içerisinde kızıl kilise de denilen günümüzde bir kısmı müze bir kısmı da cami olarak çalışan büyükçe bir yapı var. Kiliseden öncesinde paganist bir tapınak olduğu görülmekte. Selanik ‘teki rotundanın bir benzeri.

Bahçesinde türlü antik parçacık ,türlü Türklere ait mezar taşının kırılmış parçası lalettayn bir şekilde yatmakta yada duvarlara yaslanmış durumda.

Dediğim gibi Bergama farklı bir şehir. Şehrin yollarında ilerlerken evlerine bakıldığında da bu kendini belli ediyor. Pek çok yerden farklı olarak değişik bir taş işçiliği ve kapı girişleri görülmekte. Yörede halıcılık vb de gelişmiş. Kasabanın içinde ,içindeyken dikkat çekmese de antik tiyatrodan bakıldığında rahatlıkla görülebilen bir iki tümülüs de var.

Kasaba çıkışına doğru da birde müzesi bulunmakta.

Kasabanın içinden dar, virajlı ama rahatsız etmeten bir yolculuk ile tepeye, antik kente varılıyor. İlerideki zamanlarda kasabadan buraya bir teleferik sistemi kurulması düşünülse de destekçilerinin ve muhaliflerinin oldukça hararetli tartışmaları söz konusu.

Bergama Pergamon şehrinin adının zamanla bozulmasıyla ortaya çıkmış. İsim kökeni olarak Luvice Parga(u)ma kelimesine dayandığı Bilge Umar tarafından söylenmekte. Anlam olarak yüksek yerin halkı olduğu aynı yerde belirtilmiş. Antik şehrin tamda tepede olduğu görülünce hak veriyoruz.

Pergamon sözcüğü her ne kadar Bergama ‘ya dönüşmüşse de parşömen kelimesinin kökeninde de bir yeri var. Yörenin kadim sakinleri, Mısırlıların papirüsüne karşın kendileri başka türlü bir kağıt üretmiş ve devasa bir kütüphane kurmuş. 40 ila 220 bin tomar parşömenden oluşan bir kütüphaneden bahsedilmekte.  Muhtemelen gelen geçen fatihlerin yakıp yıkması sonucu kitaplar yitirilmiş olmalı. Yine bir rivayet kitapların Antonius ‘un Kleopatra ‘ya hediye olarak verildiği; kraliçenin de bunları İskenderiye ‘ye naklettiği şeklinde.

Ama Bergama ‘yı aklımıza sokan, arkeolojiden bihaber kitlelerin bile adını bilmesini sağlayan anıt şu an yerinde yeller  esen Zeus sunağı.

Tapınak, Bergama kralı II.Eumenes tarafından MÖ 197 ile 159 arasında inşa ettirilmiş. Zaten kısa ömürlü krallığın krallarının adı ya eumenes yada attalos. Neyse Almanlar tarafından yapılan kazılarda 1865 ‘ten itibaren Almanya ‘ya parça parça taşınmaya başlanmış. Berlin ‘de 1871 ‘de sergilenmeye başlanan anıt tam anlamıyla on yılda birleştirilmiş. Bunda Osmanlının umursamazlığı , üst düzey yetkililerin rüşvete açık zihniyeti kadar “altın çıkarsa bizim ,alın taşlar sizin olsun ” anlayışıda yatmakta.

İnternetten kıt almancam ile anladığım kadarıyla Bergamalıların Galatlara karşı aldıkları zafer ile ilgili kabartmalar olan yapı sanılanın aksine sadece Zeus ‘a değil tüm olimpos tanrılarına adanmış. Mermerlerin tek bir usta tarafından değilde pek çok ayrı usta tarından yapıldığı belirtiliyor.

Mütemadiyen bir sonuç çıkmayacağı belli olsa da arada sırada anıt Almanlardan istenir. Almanlar ya duymazdan gelir yada utanmadan anıtın bir dünya mirası olduğu şeklinde açıklamalar yapıp konuyu geçiştirir.  Almanların bu derin ve zarif anlayışını alkışlıyorum. Dünyanın ortak tarihine çeşitli toplama kamplarını sokan ve sanki bunu uzaylılar yapmışcasına görmezden gelebilmeyi başaran bir ulustan başka birşeyi de beklemek bedbahtlık olabilirdi ancak.

Antik kenti gezelim artık. Zamanın ,hırsızların ,Karl Humann önderliğindeki ihtisaslı alman hırsızların epeyce şehri düzlediği görülüyor ilk bakışta. Hadrianus ‘un Trajan adına yaptırdığı tapınağın birkaç sütunu ayakta durmakta.  Yanılmıyorsam Sultanahmet yada Süleymaniye Camilerinin yapımında buradan da bir sütun alınmıştı. Ama Aya Sofya daki iki devasa mermer küp bu civarlarda bulunup İstanbul ‘a getirilmiş.

Şehrin sokaklarında dolaşmak keyifli ama güneş insanın tam tepesinde güç gösterisinde bulunurken zorlu olmakta. Eski bir tapınağın içerisindeki kemerli bir koridordan ilerlerken tıpkı Kemerburgazdaki su kemerinin içerisinde ilerlediğim gibi hissettim kendimi. Yazması, bu şekilde anlatması çok güç. Ancak gidildiğinde ,görüldüğünde farkına varılabilecek bir duygu.

Rehberimiz her yeri detaylıca anlattı ama o kadar çok yol gezdik ki çoğu uçtu gitti kafamdan. Tiyatronun önünde giden bir yol var. Stoa ile bağlantılı bir adı vardı. Tiyatro genelde de görüldüğü gibi bir yamaca sırt vermiş bir şekilde inşa edilmiş, 5000 kişi kapasiteli bir yapı. Ama ilginçliği tribünlerinin ( ki antik tiyatrolarda tribün yerine cavea terimi kulanılmakta ) inanılmaz dik olması. Gösteriler sırasında üzerine tentelerin gerildiği, sesin dağılmaması için tribün kenarlarına su güğümleri konulduğu da söylenmekte.

Tiyatronun basamaklarına oturup Bergama şehrine bakmak lazım. İyi bir zumu olan bir kamera yada fotoğraf makinası ile kasabanın detayları daha net görülüyor. Beylikler yada Osmanlı döneminden kalma yapılar, kasabanın nispeten dışında kalan su kemerine benzer kalıntılar, kasabadaki tümülüsler hepsi ne varsa gözlerinizin önünde.

Biz buradan Foça ‘ya geçtik ama eğer Bergama ve yöresini gezmek niyetiyle yola çıkarsanız uğrayabileceğiniz iki yerden daha söz etmek istiyorum.

İlki Asklepsion. Sağlık tanrısı asklepios ‘a adanan tapınakların ve sağlık merkezlerinin adı olduğunu görüyoruz. Burasa da aslında Bergama ‘nın bir parçası olmasına rağmen neredeyse pek çok antik kent kadar büyük bir alanı kaplamakta.

Eski Yunanlılar Bergamadaki Asklepion için “ölümün yasaklandığı ve vasiyetnamelerin açılmadığı yer ” derlermiş. Burya gelen hastalar mutlaka şifa bulurmuş. İnanılmaz bir reklamcılık, halkla ilişkiler örneği. Süreci anlatayım göreceksiniz.

Hastanız avludan tek başına, destek almaksızın yüzyirmi adımlık yolu geçmek zorundaydı. Bunu geçemeyenler ise tedavi edilemez denilerek alınmamaktaydı.

Sonrasında hasta, kutsal olduğu iddia edilen bir su kaynağında yıkanıp temizlenir ;dua edip  adak adar ve rüya görmesi için uyku odalarına gönderilirdi. Hastanın gördüğü rüyanın yorumlanması için uyuması gerekmekteydi. Uyumaya destek olmak için haşhaş benzeri ilaçların verildiğide biliniyor.

Ardından moral motivasyon ağırlıklı terapiler başlardı. Çamur banyoları, güneş, müzik,taiyatro gibi aktiviteler tedaviye destek olurdu.

Anlayacağınız antik çağın sağlık sitesiydi Bergama ‘nın asklepsion ‘u.

Bir başka antik kentte son zamanlarda yakınlarında yapılacak bir barajın altında kalıp kaybolması söz konusu olan Allianoi.

Yortanlı barajının yapımı ile sular altınca kalacak kent zaten Roma zamanında da bir ılıca olarak hizmet vermekteydi. Ani bir sel sonucu meydana gelen heyelan şehri kaplamış ve istilacıların yağmasından da korumuş.

Allianoi intikaları oynadığı için gittiniz, gittiniz…

http://www.allianoi.org

Artık Foça ‘ya vardık.  Bergama ‘dan Foça ‘ya dek uzanan yol kuraklığın çatlatığı topraklar,susuz akarsu yatakları , yangından hasar almış orman kalıntıları ile eşlik etmekte yolculara.  Hatta yol üzerinde sağ tarafta bir Pers generaline ait ,tel örgüler arkasında duran birde anıt mezar var.

Foçada uzun süre kalmayacağız ,kısa süreli bir tekne turu yapıp birkaç koyda yüzeceğiz. Foça ‘nın limanına giderken kasabanın meydanında limana sapan yolda, sol köşede turizm ofisi var. Oraya uğrarasanız size Foça da görebileceğiniz tarihi mekanları gösterir bir harita temin edebiliyorsunuz. Foça tarihi açıdan oldukça zengin. Sağda solda pek çok tarihi kalıntı var haritaya göre. Fakat bizim hedefimiz denizde.

Ama kasabayı anlatmamak olmaz. İnanılmaz derecede sakin  bir tatil yöresi.Denizden tekneyle açılırken ardıma baktığımda sanki Burgazada ‘yı görmüş gibi oldum. Rumlardan kalma olduğu aşikar kesme taştan inşa edilmiş evleri ve binaları oldukça şirin. Kasabadan ordumuzun en vurucu birimlerinden amfibi birliklerinin eğitim gördüğü bir de üs mevcut.

Coğrafya ve manzara anlatımına geçmeden biraz tarihi ukalalıklar yapayım.Aslında yörenin ilk sahibi Aeolililer.  Foça , phokeia isminin bozulmuş hali. Yöredeki kimi adalarda da Akdeniz foklarının yaşaması ,yunancada fok balığına phokea denmesi bunun delilleri olarak gösterilmekteysede tarihçilerin babası Heredot akla yatkın başka bir tezle geliyor karşımıza. Buna göre Yunanistanın Dor istilasına uğramasıyla Phokos önderliğinde birleşen Yunanlılar burada karaya çıkarak bir şehir kurmuşlar. On iki ion şehrinden biri olan bu şehir kurucusuna atfen Phokeia adını almış. Çevre şehir ve devletlerle iyi ilişkiler kurarak denizcilik yeteneklerininde etkisiyle sağlam ve geniş bir ticaret ağı kurup hızla zenginleşirler.

Bu arada Persler batıya doğru ilerlemektedir.  Kısa sürede Persler Phokeia surlarının yakınlarına ulaştılar. Phokeialılar teslim olup esir olmaktansa tüm mallarını alarak şehri boşaltırlar. Önce Sakız Adasına ardından Korsikaya yerleşip ticarete başlarlar.  Hatta bu sırada Marsilya şehrini de kurarlar. Rivayete göre Fransızların ulusal dimgesi olan horoz aslında Phokeia kökenlidir, çünkü Phokeialılar gemilerine , evlerine uğur getirmesi için horoz resimleri vb asarlarmış. Neyse Korsika pekte uğurlu gelmez ve bu kezde Kartacalılar başlarına bela olup savaş açarlar ve tüm Phokeia donanmasını yok eder. Kalan Phokeialılar ise çoktan tüm direnişlerine rağmen Pers yönetimi altına girmişlerdir. Ta ki İskenderin Anadoluya girip Persleri alt etmesine dek.

Sonrasında Roma ve Bizans hakimiyetine geçer. Bizans menfaatleri icabınca burayı Cenevizlilere verir. Onlarda burada var olan kaleyi iyice berkitip limanı büyütürler. Başlangıçta Selçuklulara, Saruhanlılara ve Osmanlı ‘ya vergi vererek ayakta dururlar. Ama Fatih buraya gelir ve bu süreci sonlandırır.

Kasabayı ele geçiren Fatih bugün denizden bakıldığında sağ tarafta kalan kaleyi onartıp birde kendi adıyla anılan camiyi yaptırır.

Küçük, sevimli teknelerle Foçanın etrafındaki adalarda turlanmakta. Eşek Adası,fener ve incir adası alalade, kıraç adalar. Hayırsız ada denilen ada ise belirli bir açıdan bakıldığında profilden atamızı andırmakta. Bu konuda gerçekten ciddiyim, benzerlik şaşırtıcı.

Ama en meşhur,en büyük ve en etkiliyici ada Orak adası. Gerçektende bir orağı andırmakta. İnce bir sırt denizi yarmış. Adanın açık denize bakan tarafı ise rüzgarın ve dalgaların etkisiyle zımparalanmış gibi hafif pembemsi bir duvara sahip. Meşhur fok balıklarının yuvaları burada. Fakat tekne sahibi  ile yaptığım konuşmada bu hayvanların çok seyrek görülebildiği ve görebilmek için uzunca bir süre sessiz ve hareketsiz beklemek gerektiğini öğrendim. Bana göre değil demekki.  Bu seyretmeye doyamayaağınız kayalıkların bir adı da Siren Kayalıkları…

Ege mitolojisiz anlatılamaz. Denizkızları bu kayalıklarda uzanır açıktan geçen gemilere doğru akılçelen bir sesle haykırır denzicilerin akıllarını başlarından alırmış.  Yoldan geçen denizciler  bu sese kapılıp denizkızlarına ulaşmak için yaklaşırken kayalıklara çarpıp denizin dibini boylarmış. Sanırım Argonotlar mitolojik seferlerinden geriye dönüşlerinde buradan geçmek zorunda kalmış. Baş kahraman ( adamın adını unuttuğum epey belli oldu sanırım )( Odyseus, geçte olsa hatırladım ) tüm adamlarının kulağını balmumu ile tıkamış kendisinide geminin seren direğine sıkı sıkaya bağlatmış. Her ne olursa olsun damlarının kendisini çözmemesini de emretmiş. Yelkenli geçerken deniz kızları feryatlarına başlamış. Kahramanımızın içi gitmiş ama nafile; sucuk gibi bağlıymış. Gemi uzaklaştıkça deniz kızlarının feryatları tizleşmiş ve derinleşmiş.

Buradan varaağımız sonuç uzun süre kadınsız kalan denizci milletinin gözüne fok balıklarının bile ne kadar alımlı göründüğü. Ya Yunan denizcilerinin ciddi göz problemleri  vardı yada gerçekten kadınsızlık başlarına vurmuştu.  Aman diyorum. J

Tekne ile bir kıyıya yaklaştık ama biraz açığında demir attık. Temiz, dalgalı, kumluk bir yer. Tabii boyu geçince kum olsun ,yosun olsun pek farketmemekte. Fakat kıyı sanki Lost adası. Kıyısa bembeyaz ince bir kum güneşin altında parlak bir şerit oluşturmuş, ardında ise palmiye mi hurma mı çözemediğim büyücek ağaçlar sıralanmış. Foça değilde Havai deseler burası için inanmamak, kanmamak mümkün değil.

Dönüşe geçildi. Ağaçlık kıyıda kimi noktalarda çok büyük tatil köyleri var. Ama Bodrumdaki , Marmaris gibi yörelerdeki gibi coğrafyadan bağımsız değil. Keşke tepelerde ağaçlarla kaplı olabilseydi.

Orak Adası ‘nın arkası açık denizin etkisine korunaklı bir durumda. Burada da açıkta demirledik ve bu kez denize girdim. Rüzgarın hızlı esmesi pek çok sörfçü ve yelkenciyi buraya çekmiş. Sörflerin rengarenk yelkenleri ,sürekli yer değiştiriyor olmaları adeta rüzgarda savrulan çiçek yapraklarını andırmakta. Adanın arkasında olmamıza rağmen sudaki akıntının oldukça güçlü olduğunu belirtmeliyim. Teknenin kaptanı ile konuşurken Foça hakkında epeyce bilgi edindim ama bu esnada akıntının da beni tekneden epeyce açığa savurduğunu gördüm. İyi yüzme bilmeyen birisi için pekte uygun değil.

Dönüşün son aşamalarında yani Orak Adasının arkasından çıkıpta Foça ‘nın korunaklı koyuna girene dek kısa bir süre açıktan gelen sert dalgalar epeyce hırpalamakta. Teknenin en önünde dururken tüm direnmeme rağmen dalgalar nedeniyle deniz tuttu. Oğlum ve eşimin bu durumdan hiç rahatsız olmadığını görünce rahatladım.

Foça da iskeleye yanaştık. Artık gitme vakti. Foça da iskan zorlu imiş. Çünkü her nereyi kazarsanız kazın tarihi birşeyler çıktığından bu yola gidilmiş. Sahildeki eski okulun yıkılıp yerine bir arkeoloji parkı yapılacağını da öğrendim.

Rivayete göre Foça da bir taş mı, bir toprak parçası mı bir şey varmış. Rastlantı eseri üzerinden bir kez geçtiğinizde Foça ‘ya bir daha gelmek istermişsiniz. Tahminen ben basmış olmalıyım, çünkü Foça ‘nın kara tarafını gezmek için tekrar gelmeyi düşünüyorum.

Birde biraz daha kuzeyde Yeni Foça diye bir yer var. Tekirdağdaki ruhsuz yazlıklarla kaplı bölge gibi bir izlenim bıraktı bende. Ama eski Foça ‘dan Yeni Foça ‘ya giden yolda tekneyle aralarında gezdiğiniz adaları ,o muhteşem koyları tepeden izleme şansına sahip oluyorsunuz. Biraz daha kuzeye giderek Aliağa rafnerisinin yakınından doğuya saparak Akçay ‘a dönüyoruz.

 

 

Ağustos 19, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

Ionya Turu

Priene Priene Priene MiletMilet Milet Milet İsa Bey CamiiDidim ( Dydima) Didim ( Dydima) Didim ( Dydima)Didim Camii Bafa Gölü Bafa GölüAphrodisias Aphrodisias AphrodisiasPamukkale Pamukkale KuşadasıEfes Efes Şirince

Kapsamlı ve yorucu turlardan birisi de iyonya turları. Bu turların içeriğinde İyonya medeniyetini oluşturan Milet, Efes gibi antik kentler gezilmekte. Bu tur normal dönemlerde olan turlardan değil ne yazık ki. Ama turun içerisindeki Şirince ,Efes gibi yöreler başka turlar içerisinde de varsa da Priene, Didim,Afrodisyas gibi yerler için bu tura katılmak gerekmekte.

Tur için yine gece yarısı ailecek yola koyulduk. Güneye giden tüm turlarda olduğu gibi yaş ortalaması oldukça düşük. Çok sayıda da, öğrenci değişim programı ile ülkemize gelen Polonyalı ( önceleri Rus sanmıştım ) bir öğrenci grubu vardı turda.

İlk dinlenme molasını sabaha karşı Selçuk kalesinin yakınlarındaki ,tren yolunun yanından geçtiği büyükçe bir tesiste alıyoruz. Yöresel incik boncuk,sabunlar ve Şirince şarapları vb satın alma imkanınız var.

Selçuk Kalesi geniş bir alanı kaplamakta. Sanırım Ayasuluk diye bir ismi daha var. Bizans yapısı bir kale alma Selçuklular tarafından alındığında ve sonraları Osmanlı zamanında da iyice tahkim edilmiş. Selçuk ,Malazgirtten sonraki ilk çeyrek yüzyıl içerisinde ele geçirilmiş sonrasında da bu yakınlarda Bizansla yapılan bir savaş sonrasında alınan ağır bir yenilgi karşılığında bırakılmak zorunda kalınmış.

Buraya yakın ,tepelerin üzerinde (Kalealtı denilen mevki ) bir kale daha var. Bu kale her yöne çekilen efsanesiyle Keçi Kalesi olmalı. Kızılhisar da denilmekte. Öyle bir zirvede ki ne buralarda dolanan bir işgal ordusu bu kaleyi kuşatabilir nede kaledekiler ta o tepeden inip rakip orduya saldırabilir. Gelelim efsanesine. Fakat peşinen söyleyeyim hikayenin her versiyonunda kuşatanlar ve kuşatılanların isimleri değişmekte. Neyse kale alınmaz bir yerde olmasının avantajı ile bir komutanı cezbeder (bazı versiyonlarda da kale komutanının güzel bir kızı da vardır. ) Kalabalık bir ordu ile dağın eteklerinde kamp kurar. Oysa kaledekilerin uzun bir kuşatmayı yada inatçı bir saldırıyı göğüsleyebileceği bir askeri gücü yoktur. Ama denildiği gibi bir ordunun gücü düşmanının bildiği kadardır; kaledekiler ,kalede tutulan keçilerin üzerine fenerler ,meşaleler bağlayıp gün doğumuna yakın alacakaranlıkta yamaçtan aşağıya sürerler. Kuşatanlar uyku sersemliği içinde ,karanlığında etkisiyle bu gürültücü kalabalığı görünce paniğe kapılıp dağılırlar. Bunun ardından kaledeki atlılar bir huruç hareketi deneyerek kuşatanları bozgunu uğratıp kaçırırlar.

Neyse İzmir üzerinden Priene antik kentine geliyoruz. Hava oldukça sıcak ama yapacak bir şey yok. İki bin yıl önce deniz kıyısında olan bu şehir onca zaman Menderes Nehri ‘nin taşıdığı alüvyon ile oluşan ovanın gerisinde kalmış.Önce bu kentlerle ilgili bilgiyi verip gözlemlerime geçeceğim.

Priene (şimdiki ismi. Samsun Kale) Mycale Samsun Dağı eteklerinde kurulmuş bir İyon şehridir. Şehir Menderes nehrinin 10 km kuzeyindedir. Şehir kurulduğunda deniz kıyısındaydı. Menderesin alüvyonu nedeniyle şehir şimdi kilometrelerce kara içerisindedir.

Belus un oğlu Aegyptus yönetiminde İyonlar tarafından kurulduğu kabul edilir. Şehir sonra Lidya lı Ardys tarafından alınır.MO 6. yy in ortalarında şehrin "Bilge"si Bias yönetiminde, şehir tekrar canlandı ve zenginleşti. MO 545 yılında Pers Kralı Cyrus (Kurash) tarafından ele geçirildi. Şehir Perslere karşı İyon Başkaldırısı na (MO 499) 12 gemi ile katildi. Komşusu Samos (Sisam) ile ortaya çıkan anlaşmazlıklar ve Büyük İskender in ölümünün ardından çıkan karışıklar dolayısıyla şehir güçsüzleşti. Roma 155 yılında şehri, Bergama (Pergamon) ve Kapadokya krallarının elinden kurtarmak durumunda kaldı.

Kapadokya kralının asi oğlu Orophernes, Romalıların şehri alması ile Priene’e gömdüğü hazinesine ulaştı ve adak olarak şehirdeki Athena tapınağını onardı. Roma ve Bizans yönetimi altında zengin bir şehir olarak kaldı. 13. yyda şehir Türklerin eline geçti.

İngiliz (sanat ve eski eser ticareti yapan ve Francis Dashwood tarafından kurulan) Dilettante Sosyetesi 1765 ve 1868 de, taraçalanmış planlı şehrin kalıntılarını araştırma ile görevli bir grup gönderdi. Bu grubun çalışmaları ve daha sonra Berlin Müzesinden Theodor Wiegand (1895-1899) ın çalışmalarından sonra şehrin tamamen soyulduğu ve harap edildiği görülüyor.

Şehir, 4. yy da tekrar kuruldu. Şehrin yeni planı, yolların birbirini dik açı ile kestiği bir dikdörtkendir. Bu plan günümüzün modern şehir planı Grid in öncüsünü oluşturur. Şehrin üzerine kurulduğu dik yamaç güneye bakar. Şehrin Akropolis’i 230m yukarıdadır. Şehir güvenlik kuleleri olan 2 metre kalınlığında taş duvar ile çevrilidir. Şehre giriş, üç ana kapıdan yapılır.

Akropolisin aşağısındaki yamaçta Demeter tapınağı bulunmakta idi. Şehrin, 7m genişliğinde doğu-batı doğrultusunda altı ana yolu ve buları dik kesen genişliği 3.5m olan 15 tali yolu vardır. Şehirdeki tüm kavşaklar arasındaki mesafe aynıdır. Dolayısıyla şehir 80 eşit alanlı bloğa ayrılmıştır. Özel evler, her bloğa sekiz ev seklinde düzenlenmiştir. Şehirde temiz su ve kanalizasyon yapıları açıkça görülebilir. Priene evleri ile eski Pompei evleri arasında benzerlikler vardır. Athena Polias tapınağı, şehrin bati yarısında, ana yolun kuzeyinde yüksek bir terasa kurulmuştu. Yüksek bir isçiliğin eseri bir merdivenle çıkılan bu tapınak ön yüzünde 6 kolonu bulunan (hexastyle) bir yapıya sahiptir. Tapınağın mimarı aynı zamanda Dünyanın Yedi Harikasından biri Mausoleumun da mimari Pytheostur. 1870 te Athena heykelinin kaidesinin altında, Kapadokya tarafından yapılan restorandan kalması olası, Orophernes resimli gümüş yirmi-drahmiler ve bazi mücevherler bulunmuştur.

Ana yolun bir yanında, yüzü yola bakan bir seri toplantı binaları diğer yanında ise güzel bir alışveriş merkezi vardır. Kuzeyde, Belediye binaları, Roma tipi gymnasium ve iyi korunmuş bir tiyatro vardır. Şehir planının ortasındaki tüm yapılar gibi, Isis ve Asclepius tapınakları tamamen harap haldedir. Büyük bir stadyum, şehrin en alçak yerinde, güneyde duvarların içinde kurulmuştu ve İyon zamanından kalan gymnasium ile bağlantısı vardı.

Küçük ama güzel bir tiyatrosu var. Küçük diyorum ama 5,000 kişilik. Küçük bir anekdot vereyim. Yıllar önce Zeki Alasya – Metin Akpınar filmlerinden birinde kahramanlarımız evlerinden atılınca İskender ‘in evine taşınmışlardı. İşte o evde burada girişe göre saat 11 yönündeki yamacın aşağısında kalmaktaymış. Mış diyorum ben bir türlü göremedim.

Buradan bir sonraki durağımız Milet (Miletos )

Milet’ ismi mitolojik açıdan "Apollon" ile ilgilidir. Apollon ile Girit Kralı `Minos’ un kızı `kakallis’ Akakallis’in üç çocuğundan biri olan `Miletos’a, Minos’ un kötülük yapmaması için onu dağa bırakır. Çocuğa kurtlar bakar. Daha sonra çobanların büyüttükleri Miletos, Anadolu’ya , gelerek Menderes Nehri’nin kızı `Kyane’ ıle evlenerek `Miletos’ şehrini kurar. Milet M.Ö 7 ve 6 yy.’da en parlak dönemini yaşamıştır. Miletliler, özellikle M.Ö.  6.yy.’da deniz ticaretini ele geçirmelerinden sonra Akdeniz ve Karadeniz’de kurdukları koloniler sayesinde etkinliklerini çoğaltmış ve zenginleşmişlerdir. Giderek Milet, İyon dünyasının başkenti haline gelmiştir. Milet, döneminde Anadolu’nun en önemli bilim, kültür, ve ticaret merkeziydi. Kendisi bir koloni şehri olarak kurulmuşken Milet, Karadeniz kıyısında Plinus’ un bildirdiğine göre Milet Kenti yaklaşık 90 koloni kurmuştur. Bunların arasında "Sinop" , "Trabzon"; Giresun’ gibi şehirler vardır Milet . Lade Deniz Savaşı’na 80 gemi ile katılmış tüm donanmasını yitirmiş ve zaferi kazanan Persler M. Ö. 494’de kenti bu arada Apollon Mabedi’ni de yakıp yıkmışlardır. Klasik dönemde önemi büyük ölçüde azalmış olmasına karşın Milet Hellenistik Dönem’in ticaret,  sanat ve bilim alanında başta gelen merkezlerden biri olmuştur. Roma çağında bağımsız bir kent olarak `Asia Eyaleti’ nin yani `Batı Anadolu’nun belli başlı metropollerinden biri sayılmıştır. `Laimos Ktirfezi’nin, M.5.3 yy.’da dolması üzerine körfez çevresindeki Priene’, `Myus’ `Herakleia’ gibi kıyı kentleriyle birlikte Milet de sönükleşmiş ve küçülmeye başlamıştır. `Bizans  çağında küçük bir köye dönüşmüştür.

 Bizans Mileti kendi sınırları içine almış ise de Karia’daki `Menteşeoğulları Beyleri’nden `Orhan’ Milet’de kendi adına sikke bastırarak şehrin adını `PLATA’ (Bugünkü BALAT) diye yazdırmıştır. Osmanlı Padişahı II. Murat, Menteşeoglu Beyliği’ ne son verince Platia `Osmanlı idaresıne geçmiştir. Balat da 1369 yılına kadar bir bağımsız ‘Metropolit vardı Bu yıldan sonra Metropolit, `Afrodisias’a taşınmıştır.

Günümüzde görülen kalıntılar daha çok Roma Dönemi’ne ait. 15.000 seyirci alabilen tiyatrosu, Anadolu’nun en büyük Roma hamamı, şaşırtıcı büyüklükteki pazar yeri Milet’in görkemini gözler önüne serer.

Tiyatro binası inanılmaz deredece etkileyici.Özellikle tiyatronun seyircilere ayrılan kısımlarının altında kalan koridorlar modern bir stadyumu aratmayacak şekilde inşa edilmiş. Düzenli, hafif loş koridorlar bir uçtan bir uca uzanmakta.

Bu uçlardan birine ulaşığınızda onca hamamlık arazinin ötesinde hafiften üzerini otların kapladığı bir kubbe görülüyor. Başlangıçta bunu da hamam kompleksinin bir parçası sanabilirsiniz. Dikkatlice baktığınızda aleminde birde leylek yuvası göreceğiniz bu yapı meşhur Menteşoğlu İlyas Bey ‘in camii. Aslında külliye iken depremler ve zamanın darbeleri ile bunların çoğunu yitirmiş. Ellili yıllarda yaşanan son depremde minaresi de yıkılmış. Bir bayan ile beraber camiye gittik. Restorasyon yapılmakta. Ama acıdır ,bahçede bulunan 5-6 yüzyıllık mezartaşları kırılmış, bir yerlere savrulmuş yatmakta. Bizim milliyetçiliğimiz, geçmişe saygımız bu kadar.

Caminin tek bir kubbesi var. Tamirat nedeniyle kubbenin altına girilemiyor. Bununla beraber cami kapısında ve pencere pervazlarındaki gometrik desenli işlemeler görülmeye değer.

Buradan sonra yolumuz günümüzde bir tatil beldesi olarak tanınan ama İyonya ‘nın kehanet merkezlerinden Didim. Burada turun ilk öğle yemeğini yedik. Didim ‘in koyları da övülen yerler arasında. Altınkum, gümüşkum, akkum bunların başlıcaları. Bir de Akbük diye bir yer var . Neyse Didimde gezeceğimiz yerlerin arasında Apollon Tapınağı ve yanıbaşında Rum kilisesinden devşirilen bir cami var. Görülen o ki yerleşim tüm bu antik kentin üzerine kurulmuş.

Şehir Milet ‘liler tarafından kurulmuş. Efes ile Milet arasındaki ticari ve kültürel bazdaki çılgın rekabette Miletlilerin Efeslilerin Artemis tapınağına karşı ellerindeki kozları olmuş bir bakıma.

Sonrasında Karya toprakları içerisinde görülen yöre Arap ve ardından Osmanlı akınları sonucunda 1.Haçlı seferine dek Türklerde kalmış. Menteşeoğulları kesin olarak yöreyi ele geçirince 1950 ‘lere dek yoranda adıyla anılmış. Anlatılanlara göre mübadeleye değin Rum nüfus daha baskın bir orandaymış. Alman ve İngiliz arkeologların nakliyele işlemlerinde bir köprü başı olarak kullandıklarıda ayrı bir detayı yörenin.

Elde kalan en sağlam yapı Apollon tapınağı. Apollon bildiğiniz gibi Artemis ‘in ikiz kardeşi ve sevgilisi. ( Yunan mitolojisi ,doğal karşılamalı ) İon şehirlerininde kehanet işlemleri için kullanılmış merkezi tapınaklarından birisi. (Oracle olarak anılan tapınaklar ) Tapınak tam anlamıyla bitirilememiş . Ama her bir sütunun işlemesi ,her bir ayrıntı büyük bir zevkin ve zenginliğin işareti. Tapınağın arkasına geçen her iki koridorda da duvarlarda ,tapınak yapımına destek veren köle sahiplerine ait olduğu söylenen işaretler var.

Tapınağın bahçesinde bilicilik (kehanet ) kuyuları bulunmakta. Buraya toplumun en altından en üstüne ,her kesimden geleceği merak eden vatandaşlar gelmekteydi.

Arka tarafta pek çok monoblok taş var. Zamanın şamarını yemiş bu taşlarında üzerlerindeki işlemeler zarif.

Tapınağın çevresinde meşhur medusa başlarından birkaçını görmeniz mümkün.

Ben boş durmadım ve tapınağın karşısındaki camiye de girdim.

1850 sonrası yapılan Rum kiliselerinin bir benzeri bu da. İçerisi beyaz badana ile kutsanmış ve islamlaştırılmış. Bununla beraber sütunların dibinde bir yerde hayal gibi bir görüntü seçilebilmekte. Büyük bir hacmi var ve iki katlı.

Buradan da Herakliae anti kentini gezmek için Bafa Gölü ‘ne uzandık. Bodrum ‘a giderken yolun solunda bize eşlik eden sevimli gölde kirlilikten payını fazlasıyla almakta. Etrafındaki zeytin işleyen fabrikalar ve yem fabrikası size bu yolculukta kokularıyla eşlik etmekte. Katı ve sıvı atıklar ne yapılmakta sorusunun cevabı tahmin edilebilir.Fakat eskiden yılan balığı rekoltesinin yüksekliği ile anılan gölde konuştuğum balıkçılar aynı cevabı vermekte. “Tek tük, arada sırada.”

Neyse güzelliklerden bahsedelim. Göl etrafındaki antik kalıntıları , Kapadokya ‘yı andıran yamaçları ve önemli bir kuş gözlem merkezi olmasıylada anılmakta. Ay tanrıçası Selene ile çoban aşkı endymion burada buluşurmuş. Bundan dolayı mehtaplarda gölün muazzam bir güzelliği olduğu anlatılıyor. Gün batımı ve doğumu sırasında çekilen pek çok fotoğrafını gördüm. İnsanın romantizmi azıyor , idiller ,egloglar yazacağı pastoral düşlere sürüklüyor manzara.

Gölde yarım saat kadar süren bir tekne turu yaptık. Göldeki bir iki adada olsun etrafındaki bazı yerlerde olsun , her yerde antik kalıntılar var. Adaların birinde tam su sathında sadece bir kapının kaldığı kalıntılar var. Sanki Nasrettin Hoca türbesi. Ayrıca her yalçın kayanın üzerinde bir kale bulunması da ayrı bir enteresanlık. Üç kadar kaleyi rahatlıkla sayabildim. Yıkılanlar ve göremediklerimi Tanrıya emanet ediyorum.

Bu günlük tur bu kadar. Gecelemek için Kuşadası ‘na dönüyoruz. Kuşadası ‘na çocukluğumdan beri gitmemiştim. İlginçtir içerisinde Fethiye gibi antik kalıntılar olmadığından olsa gerek hiç bir şey de hatırlamıyorum. ( Yürümeye başladığım andan beri ülkeyi gezdiren ,pek çok antik kenti görmemi sağlayan anne babama tekrar teşekkürler )

Kuşadası ülkenin en önemli kruvaziyer limanı. Bunu kısmen Efes ‘ yakınlığına tamamen ise Meryem Ana ‘ya bağlayabiliriz. Öte yandan konum olarak İzmir ‘e yakınlığı ,Bodrum ve Ayvalık gibi gözde mekanların aşağı yukarı ortalarında bir yerde olması bunu arttırmakta.

Üzerinde Osmanlı kalesi olan Güvercinada tarihi mekanlardan biri. Rivayete göre Türkler burayı ele geçirdiğinde adadaki güvercin sayısı o kadar fazlaymış ki Burasını Kuşadası olarak adlandırmışlar.

Ayrıca merkezde Osmanlının renki şahsiyetlerinden Öküz Mehmet Paşa ‘nın yaptırdığı bir kervansaray da görülebilir.

Onun dışında merkeze biraz uzakta kalan Kadınlar Denizi yüzmek için önerilmekte. Sahil boyunca da pek çok güzel tesis var.

  Bir sonraki günün ilk durağı Afrodisyas.

Afrodisyas ‘a gidiş yolu Kuşadası ‘ndan çıkınca epeyce sürmekte. İçlere girildikçe köy hayatı daha belirginleşiyor. Hatta yol kenarındaki direklerin pek çoğunda leylek yuvalarını görmekte enteresan oldu.

Afrodisyasa giderken yolumuzu kaybettik. Aslında fena da olmadı. Fakir bir köyü geçtik ve daha da fakir bir köye ulaştık. Fakat daha da ilginci yol üzerinde iki mezarlıkta oldukça eski döneme ait epeycede hasara uğramış mezartaşlarını gördüm.

Neyse yolda yanılmamış olsak yeni yapılan bir müzenin yanından geçip epeyce giderek Afrodisyas ‘a ulaşmış olacaktık. Nette ne yazıkki afro yerine aphrodisias şeklinde yazım söz konusu. Yunanca da F sesi olduğu ph kullanılmasına gerek yok. Afrodisyas varken İngiliz diye bir millet yoktu ki dili olsun. Neyse…

Ören yerinin girişi sanki kurtarılmış bir bölge. Adeta çöldeki bir vaha. Hemen girişte sağ tarafta lahitlerden oluşmuş bir çemberin sergilendiği bir bahçe var. İşçilik oldukça zarif. Girince meydanda gene pek çok lahit göreceksiniz. Sağda ise en sonda mutlaka uğramanızı önereceğim (sonra anlatacağım zaten ) küçük müze binası görülebilir.

Afrodisyas tanrıça Afrodit için kurulmuş bir kent. Dolayısıyla şehrin en büyük tapınağıda aynı tanrıçaya adanmış. Sanat ,özellikle de heykelcilik çok gelişmiş. Kuruluşu MÖ 5. Yüzyıllara dek uzanmakta.Ama tiyatronun kurulu olduğu tepenin bir höyük olduğu ve bununda yaşının 7000 yıllık olduğu son buluşlardan.  3.yüzyılda Karya eyaletinin başkenti oldu ve bir yüzyıl sonrada surlarla kaplandı. 7.yüzyılda önemi azalan kentin ismide paganist dönem esintilerinden arındırılarak Stavropolis (haçkent) ‘e dönüştürülmüş. Sonrasında Karya diye anılan bölge Türk fethinden sonra Geyre olarak aınlmaya başlamış.

Burada çalışmaların önemli bir bölümü Türk araştırmacılar tarafından yapılmış. Gerçi ilk kazmalar 1904 ‘te vurulmuşsa da 60 ‘lı yıllarda Amerikalılarla beraber derin bir araştırma faaliyetine girişilmiş. Türk tarafında bugün mezarını tetrafilionda da görebileceğiniz Kenan Erim çalışmalara başkanlık etmiş. Ara Güler ‘inde biraz parmağı var.

Menderes zamanında fotoğraf çekmesi için gönderilen sanatçı otobüs şöförüyle kavga eder ve yakınlarda bir köye kalmaya gider. Köyde insanların antik taşların üzerinde iskambil vb oynadığını görünce sorup soruşturur ve Afrodisyas ‘ın fotoğraflarını çeker. Yazısını eşine tercüme ettirip yabancı dergilere resimleri gönderir. Yabancı basının üzerine detalı bilgi almak için İstanbul Arkeoloji Müzesine gelir ve orada Kenan Erim ile tanıştırılır.

Şimdi de gezmeye başlayalım. Girişteki küçük meydancığın bitiminde yol ikiye ayrılıyor. Soldan giderseniz önce solunuza bakın. Çıplak sütunlar tek başlarına göğü taşırcasına dururlarken kemerli duvar benzeri yapılarsa onların yakınlarında durmakta.Buradan devam edip hafif bir bayırı çıkarak antik tiyatroya ulaşıyorsunuz. Yaklaşık 7000 kişilik bir kapasitesi var. Sağlamca sayılır ama Miletteki tiyatrodan sonra pek göz kamaştırmıyor.

Buradan yolunuza devam ederseniz belinize kadar gelen otların arasından geçerek hamam kalıntılarını ve onlara su taşıyan künk ve su kemerlerini görebileceğiniz bir alana ulaşıyorsunuz. Burada iki büyük havızda var.Otlar kesilse harika olur ama bunu bir ben mi düşünüyorum anlamış değilim.

Şehir ızgara planlı. Yani New York ‘tan farkı yok. J Yola devam ederek piskopos sarayı denilen yere ulaşıyorsunuz. Aslında burası Roma valisinin rezidansı ama hristiyanlıkla beraber burası piskopasa tahsis edilmiş. Tıpkı Afrodit tapınağının kiliseye çevrilmiş olması gibi. Afrodit Tapınağından geriye beş –altı sütun kalmış sadece. Buranın sağlam sütunları Roma olsun ,Bizans olsun hatta Osmanlı olsun pek çok ardıl hükümdarlığın eserlerini inşa eden sanatçılarca değerlendirilmiş.

Sonraki durağınız Afrodisyas ‘ın en meşhur yapısı olan stadyum. Yapı 1.yüzyılda yapılmış , 4.yüzyılda ise genişletilerek 30,000 kişilik bir hale getirilmiş. Başlangıçta sadece atletizmin dallarında yarışılırken Roma dönemi bu sporlara gladyatör dövüşleri ve vahşi hayvan gösterilerine ev sahipliği yapmasını eklemiş. Dev bir yapı. İnsanın sahaya inip bir uçtan diğerine koşası geliyor. (Sahaya indim elbette ama sıcak nedeniyle koşmadım ) Sporcuların giriş yaptığı tünelin bile insanda bıraktığı haz bambaşka. O tünelden çıkan sporcular farklı olduklarını mutlaka hissediyor olmalılar.

Buradan çıkarak tören kapısına ulaşılabilihyorsunuz. Yapımı 2. Yüzyıl ama tekrar dikilmesi 1991 yılında gerçekleşmiş. Tetrafilion da denilmekte. Bu isim giriş kapısının dört bacağı olmasından gelmekte. Ana tapınak bölümünün giriş kapısı burası.

Afrodiyas ‘ı genel olarak bu şekilde gezebiliyorsunuz. İstenirse daha da derinlere inilebilir ama bunların hepsi zamana bağlı.Son olarak müze gezilmeli. Küçük bir müze. Oğlum koşa koşa girdiği için görevlilerin sevgisini dolayısıyla her yere rahatça girebilme ayrıcalığını kazandı . Karşınıza çıkan ilk oda da bulunan heykeller görülebilir.Ağırlık Afroditlerde tahmin edersiniz. Ama heykellerde sanat had safhada.

Çeşitli filozoflara ait büstler ,yine heykeller derken kazı alanlarnda buluna türlü eşya ve sikkelerin sergilendiği kısma ulaşıyorsunuz. İnsan sikkeleri görünce yerleri biraz eşelemediğine bin pişman olmuyor değil. (Müze küçük ama yinede dağınık gezmişim ) Filozof büstlerinin yanından küçük bir bahçeye çıkılıyor. Burada da çeşitli heykeller,lahitler,frizler türlü antik parça görülebilir. Şirin bir yer…

Buradan otobüslerin park ettiği yere kadar traktörlerin çektiği üstü kapalı romörkler ile taşındık. Değişik bir deneyim J

Günün diğer yarısında Hieropolis yani Pamukkaleye uğradık. Aslında Hieropolis ile Pamukkale hem aynı yer hem farklı yer .Açıklamaya çalışacağım. Otuz yıl kadar önce ailecek pamukkale ‘ye gitmeye çalıştığımızı hatırlıyorum hayal meyal. Günün şartlarında saatlerce yol kenarında sıcakta bir taşıt aracı geçmesini beklemiş;sonunda bir tanesine bindiğimizde ise tavuklarla beraber yolculuk etmiştik. Sonrasında babam şoförle kapışmış adamı gırtlaklarken zorlukla adamı ellerinden almışlardı. Dolayısıyla pamukkale gitmeye yeltenipte gidemediğimiz tek yöre olarak aile tarihimizdeki yerini almıştı.

Neyse Pamukkale ‘ye giderken iki köyden geçilmekte. Standart rehber palavralarından değilse bu köyün evlenecek yaşta kızı olan hanelerinin çatısına testi ,şişe vb konulmaktaymış. Tek bir çatıda bile testi olmasın?

Pamukkale uzaklardan beyaz bir örtü gibi yamaçta beliriveriyor. Beyaz olmasının nedeni yer altındaki bazı gazların yüzeye çıkarken sudaki oksijen ile tepkimeye girmesi ve kalker tabakası oluşturması. Yakınlarda Karahayıt ilçesinde de  sudaki demir oranının fazla olması pamukkalenin kızılımsı versiyonunu oluşturmuş. Gidip göremedik ama kaplıcalarınında namını biliyoruz.

Pamukkale güzelliğinin cezasını da çekmedi değil. Bu güzeliği görmeye gelen turistlerin konaklaması için neredeyse travertenlerin içerisine oteller inşa edildi ve travertenlerden akan su otellere verildi. Doğal olarakta su travertenlerden akmadığı için olması gereken tepkime olmadı ve beyazlıklar yerini kararmaya yüz tutan kayalıklara bıraktı.

İçeri girerken yolun sağında hierapolis antik kenti ,solunda ise pamukkalenin beyazlaşmakta olan travertenleri görülmekte.Yol boyunca epey bir kalabalık ile karşılaşıyorsunuz. Genelde Rus hatunlar kafileler halinde bikinilerle etrafınızdan geçip gidiyor.

Önce hierapolis ile başlayalım. Aslında bir nevi şifa merkezi olarak kurulmuş bir yerleşim burası. Bergama kralı Eumenos tarafından isadan iki yüzyıl önce kurulmuş. İsmi kutsal şehir anlamına gelmekte ama yine efsaneye göre bu kralın karısının adı olan Hiera ‘dan da türediği söylenmekte. Fakat zamanla etrafındaki Tripolis, Laodikia gibi diğer antik kentleri geçmiş. Fakat bu yörenin en büyük afeti olan depremlerden biri olan dek sürmüş ancak. Ardından Ankara ‘da da epeyce bir şey yaptırmış olan imparator Karakalla zamanında burası iyice geliştirilmiş ve Roma zenginlerinin sayfiye mekanlarından birisi haline gelmiş. Yörede Yahudi nüfusun yüksek olduğu ve hristiyanlığın yükselen değer olduğu bir dönemde havarilerden birisi burada yakalanır ve işkence ile öldürülür. Bu da yörenin hristiyanlıkça önemli bir mekan olmasına sebep vermiş. Romalılar aziz için nekropolis alanında sekizgen bir martiryum yaptırmışlar.Fakat en çok bilinen yanı antik dünyanın en büyük mezarlığı olması. Her türlü mezar tipinden iki bin kadar mezardan bahsedilmekte.

Girişte sağ tarafta yaklaşık 10,000 kişilik büyükçe bir tiyatro mevcut.  Yakınlarına gidemediysekte yapının oldukça sağlam göründüğünü söyleyebilirim. İleri de yöre ile pek uyuşmayan,epeyce sırıtan bir müze binası var.Aslında yapı Roma Hamamı üzerine kurulmuş ama pek uyuşmamış bence.

Daha da ilerlendiğinde antik havuz var. Girişi oldukça pahalı. Bir daha gidişte kutsal müzekart ile gireceğim yerlerin başında burası da.

Pamukkale kısmına dönelim. Hemen girişin solunda ince bir suyun süzüldüğü genişçe bir alan bulunmakta. Alanın kenarındaki menfezlerden su daha yoğun akmakta. Burası da ana baba günü. Her türlü insan var. Ama elinizde kamera ile dolaştığınız zaman Rus kadın gruplarındaki hatunlar erotik pozlar vermeye başlıyorlar. Ama gene de ölümsüz güzelliğin peşinde koşarak manzaraya dönelim. Sağ tarafta içlerinde su olmayan ama pamukkale tanıtım fotoğraflarında suların kat kat döküldüğü beyaz travertenler görülüyor. Ta aşağılarda bir yerlerde küçükçe bir göl ,epeyve uzaklarda güneşin tüm haşmetine karşı hala tepesinde buzları açıkça belli olan Honaz Dağı var.

Travertenlerde yürümek hoş. Çıplak ayakla ılık suyun içerisinde dolaşmak , özellikle başımın üstünde beni eritmeye niyetli güneşin tüm işgüzarlığına rağmen insanın rahatlamasını ve yorgunluğunu atmasını sağlıyor.

Kalabalığın dolaştığı yerin biraz daha ötesinde de bir bölüm daha var ama burada gezilmesine yada dolaşılmasına izin verilmiyor.Ama sanki bu kısımdaki su biraz derin gibi geldi bana.

Son gün ise Selçuk taraflarını gezerek dönüş yoluna geçtik. İlkin Kuşadası sahillerini dolanarak yola koyulup meryem ana evine uğradık. Aslında meryem ana ‘nın israilden kaçışı sırasında uğradığı iddia edilen pek çok yer var. Hemen hemen akdenize sahili olan tüm hristiyan devletlerde bir iki sahil kenti yada kasabası bu konuda bir şeyler ortaya atmış durumda. Bunun rivayetinde meryem ananın öldüğü yerin deniz kıyısında bir tepede olduğu yatmakta. Elbette bir iki detayı daha var unuttuğum. Stigmatalardan bir rahibe kadın Anna Katerin Emerick öllürken burayı tarif etmiş. Papazlarda önceleri gizlice sonraları da Osmanlının aczinden dolayı aleni etrafı kazabilmişler.

Çıkışı zor. Turla gelmiyorsanız merkezde taksiye binmek dışında bir şansınız yok. Dini bütün hristiyanların tepeye yürüyerek çıktığını duydum. Ama çıkışınız sırasında Efes ‘inde yanından geçip gidiyorsunuz.

Aslında pek bir numara yok. İki odalı küçük bir şapel. Oldukça yaşlı bir rahip ile neredeyse meryem ana ile çağdaşmış gibi görünen bir rahibe var. Bunlar bu küçük mekanda fotoğraf çektirmiyorlar. Zaten fotoğraflanacak bir şey de yok. Sadece isterseniz mum yakabileceğiniz yerler var.

Dışarıda ise insanların dileklerini yazıp astıkları bir duvar var ki kağıt kaplanmış gibi görünüyor. Ayrıca içene para, aşk, sağlık verdiği söylenen bir çeşmedeki üç ayrı musluktan su içebiliyorsunuz. Rivayete göre meryem ana döneminden kalma bir su bu. Güncel rivayetler ise belediye tarafından döşendiğine dair.

Buradan Efes ‘ e doğru dönerken yolun solunda büyükçe bir Meryem Ana heykeli daha var.

Şimdi Efesteyiz. Roma zamanında uzunca bir süre dört büyük kentten biri olan Efesteyiz. Daha İstanbul bile bir kasaba iken Roma,Antakya ve İskenderiye ile birlikte en büyük dört kentten biri burası. Defalarca başına felaketler gelen bir kent. Tarihi MÖ. Üç binlere dek inmekte. İonyalılarca geliştirilmiş ,Romalılarca limanı dolana dek gözde bir kent olarak kullanılmış.Sonrasında Aziz Yuhanna ( kimi St. Jean demekte direniyor ) ‘nın yaşadığı söylenen noktada Justinianos ‘un günümüzde Selçuk Kalesi taraflarında kalan Ayasuluk tepesinde yaptığı bazilikanın etrafına taşınmışlar. Sonrasında da bir iki kez Selçuklular ve Bizanslılar arasında gidip gelmiş yöre.

Büyükçe bir yer olduğu için yanılma imkanım var . Bununla beraber girişte küçük bir tiyatrosu var. Tabi bu küçük tiyatro en az 5,000 kişilik. Burada bouletarion ve çeşitli agoralarda görülebilmekte.En ünlü agora devlet agorası. Burada devlet kontrolü altında dini ve politik tartışmalar yapılabilmekteymiş.Agoranın ortasında bir tapınak ,batısında da Pollio çeşmesi ve çeşmeye ait bir havuzun olduğu biliniyor. Bouletarion yani meclis binası zamanla konserlerin verildiği bir odeon ‘a dönüşmüş.

Buradan limandaki agoraya değin uzanan caddeye Kuretler Caddesi denilmekte.

Sağda solda korint tarzı sütun başlıklarının üzerinde durmakta olan taşlar ve bunları taşıyan sütunlar sizleri selamlamakta.

Yolun sonunda birbirlerine yakın evlerin yanından geçiyoruz. Önlerinde zemini mozaikli yollar var. Bu yollara Roma döneminde plaza denilmekte. Allahtan günümüzde bu yollarda yürünmesi yasaklanmış durumda. Bu yolların alttan ısıtması olma ihtimali var. Ama en azından bulduğum bilgiler evlerin alttan ısıtmalı olduğu yönünde. Bu da şehrin altının tünellerle bir ağ gibi örülü olduğunu gösterir. Evlerin orjinali üç katlı.

Efes ‘in meşhur mekanlarından birisi de umumi tuvalet. Kadınlı erkekli grupların toplu halde sosyalleştikleri mekanlar. Ayaklarının altından ince bir oluktan su akmakta ve Romalı arkadaşlar bu suyyu süngerleri ile ıslatarak temizliklerini yapmaktalarmış. Pek steril değil. Salgınların neden bu bölgelerde oldukça ölümcül olduğunun bir göstergesi.

Dağınıkta olsa anlatayım. En önemli yapılardan biri Celcus kütüphanesi.1.yüzyılda Aquila tarafından yaptırılmış. Bir kütüphane olduğu kadar Aquila ‘nın Partlara karşı başarılarıda üstlerde gösterilmekte. Girişte dört kutsal olguyu simgeleyen kadın heykelleri var. Sophia (bilgelik), Episteme (bilgi), Ennoia (kader) ve Arete (erdem). Ne yazıkki bu heykeller imitasyon. Orjinalleri Viyana da.  Kütüphanenin zamanında en zengin kitaplıklardan biri olduğu ve rafların kitap tomarlarının en az zarar göreceği şekilde hava sirkülasyonuna izin verebilecek şekilde dizayn edildiği aldığımız bilgiler arasında. Kütüphaneniz karşısında genelev binası var. Çift katlı.Alt kat kadınlara üst kat ise erkeklere hizmet veren odalara sahip. İşin ilginci kütüphanenin altından geneleve giden gizli bir geçidin olması.

Bir şehrin büyüklüğü imparator adına bir tapınak yapılıp bunun bekçiliğininde şehrin kendisince yürütülmesinde saklı. Efes bunu dört kez yaşamış.  Domitian ,Hadrian ve Trajan (dördüncüyü bulamadım ) adına yapılmış tapınaklar mevcut. (Hadrian için yapılmış büyük bir çeşmede mevcut )

Buradan liman tarafındaki tiyatroya ulaşılıyor. Bu oldukça büyük bir tiyatro ve kapasitesinin 25,000 kişilik olduğu söylenmekte. Turistlerin önünde hoplayıp zıplayarak yeteneğimizin karşılığını alkışlarla da aldık. Şaka bir yana bu tiyatroda gladyatör dövüşleride yapılan gösteriler arasında. Geçen on yıl içerisinde Efes ‘te bulunan gladyatör mezarlığıda mekanın ilginçlikleri arasında.

Tiyatroya doğru ticaret agorasından dik gelen bir cadde var. Bu caddeye doğru giderken yolun solunda tarihin ilk reklamı olduğu iddia edilen bazı işaretler var. Reklam genelevin reklamı. Parayı veren düdüğü çalar gibi mesaj taşıyor olmalı.

Ticaret caddesinin diğer adı Arkadiene Caddesi olarakta geçmekte. Uzunca bir cadde. Boyu üç stadion (1800 ayak) kadar. Geceleri de kandiller ile aydınlatılmakta olan bu cadde daha öncede dediğim gibi ticaret agorasına gitmekte.

Efes dediğim gibi çok büyük  bir yer. Gez gez bitecek bir yer değil aslında. O nedenle ne kadar gezerseniz gezin ,unutacağınız pek çok ayrıntı olacak.

Buradan turların klasiği olan yöresel çömlekçi dükkanlarından birisine uğrama olgusunu yaşamak için girdik. Kapadokyada tabakların üzeri verniklenirken burada tabaklar önce cam tozu ile kaplanarak fırınlanıyor. Cam tozu fırında eriyerek tabağı kaplayınca güzel parlak bir görünüm oluyor.

Buradan yediuyurlar mağarasına gidiyoruz. Anadoluda pek çok yerde de olduğu gibi burada da bir yedi uyurlar mağarası var. Burada kapalı bir mekan var ama kapısı parmaklıklarla çevrilmiş.Aradan makinayı uzatarak bir iki çekim yaptım .Sağda hoş bir lahit var. Yukarılarına çıkıp üstten bir poz almaya çalıştım.Fakat yüksek otlarda olabilecek kene (ödleklik ) saldırısı nedeniyle cesaret edemedim.

Ama yamaçlarda çok sayıda mezar var. Girilmedik yağmalanmadık bir tane bile olduğunu sanmıyorum. Hatta Maria Magdelenanın mezarının bile burada olduğu söylenmekte.

Son durak Şirince. Selçuklu fethinden sonra yerleştirilen Bizanslılar yöreyi başkaları ile paylaşmak istemediklerinden nasıl bir yerde yaşadıkları sorularına “çirkince” diye yanıt vermişler. Ama eski adı kirkince. 1930 ‘larda İzmir valisinin talimatı ile adı Şirinceye çevrilmiş. Şimdilerde pek anlatan olmasa da Yunan işgali sırasında köyün rum ahalisi pek bir memnun pek bir mutlu olmuş. Neyse işgalciler sepetlenince büyük bir kalabalıkta kendilerinin yaptıkları başlarına gelir korkusuyla Yunanistan ‘a kaçmış. Kalanlarda mübadele sırasında Kavalalı ve Selanikli Türkler ile yer değiştirmiş.

Selçuktan yaklaşık on dakikalık bir yolu varsa da yol oldukça dolambaçlı ve kaza olduğunda da manevra yapılma ihtimali düşük olduğundan epeyce beklenmek zorunda kalınıyor.

Şu sıralar şaraplarıyla meşhur bir yer. 1-9 Eylül arasında şarap festivalleri yapılmakta. Yörede her türlü meyve şarabı yapılmakta. Gezimiz sırasında eski rum okulu olan şarapevine uğradık. Şarap tadımı yapılıyor elbette. Ben bilindiği gibi şarap gibi alkollü içkilerden uzak bir insan olmama rağmen özellikle karadut şarabının kokusu epeyce beni ikileme düşürdü.

Bu yapının terasından klasik Şirince manzarası alınabilmekte.

Buradan alışverişimizi yaparak köyün çarşısına süzüldük. Benzeri pek çok yer gibi Şirince çarşısında da yöresel sabunlar, el işi örgü çanta ,elbise gibi giyim eşyaları ve zeytinyağı vb satılmakta. Evler genelde beyaz. İki kilisesi var. Gidemediğim için net bir şey diyemiyorum ama Aziz Dimitrios ortodoks ,vaftizci yahya ise katolik kiliseleri imiş. Bir rum köyünde iki karşıt kilisenin bir arada durması bana gerçekdışı göründü.

Yoksa benim gözümde İstanbuldaki Polonezköy gibi bir yer. Fazlaca bir farklılığı yok ama reklamı oldukça iyi yapılmakta. Sit alanı kapsamında olduğu için binalarda tamirat ve tadilatlar özel izne bağlı.Halkta bundan epeyce bezmiş. Yapılaşmanın serbest olmasını istemekteler. Acaba yapılaşma serbest bırakılsa burada da ipin ucu kaçacak mı yoksa  yerli halk turizmin yaşayabilmesi için gerekli dengeyi kurabilecek mi?

Sonuç olarak bu gezi oldukça yoğun ve bir o kadar da yorucu idi. Sadece Selçuk  ve etrafının gezilmesi başlı başına bir etap. Selçuk ‘un içerisinden geçerken bile pek çok Selçuklu ve ilk dönem Osmanlı tarzı hamam ,cami vb görülebilmekte. Fakat bunların içerisinde en ünlüsü Aydınoğlu İsa Bey ‘in yaptırdığı cami.

Temmuz 16, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

Ankara 2008

Kocatepe Camii Kocatepe Camii  Anıtkabir Anıtkabir 

Anıtkabir Anıtkabir - Aslanlı Yol Atatürk Orman Çiftliği - Hayvanat Bahçesi

Atatürk Orman Çiftliği - Hayvanat Bahçesi Anadolu Medeniyetleri Müzesi Anadolu Medeniyetleri MüzesiAnadolu Medeniyetleri Müzesi Ankara Manzaraları Ankara Kalesi

Ulus Atatürk Heykeli Roma Hamamı August Mabedi Juliaus Sütunu

Etnografya Müzesi Etnografya Müzesi

Ankara ‘ya gitmek için kardeşimle yola çıktık.

23:30 ‘da Haydarpaşa ‘dan kalkan Fatih ekspresi pek çok yönden avantajlı bir araç. Ankara Garı ‘na 07:30 gibi varıyorsunuz. Kompartımanların solunda çiftli sağında ise tekli koltuklar var. Tekli koltuklarda 220 V. luk prizler ve internette mevcut. Bu lükse yalnızca 26,50 YTL  ödeyerek ulaşabilmeniz , aracın bir nevi öğrenci servisi niteliğinde olması da artıları.

Bununla beraber tüm gece tepenizde ışığın açık olması ve klimaların yaptığı buz gibi soğuk ise eksileri. Hoş,tüm pulmanlarda gece yolculuklarında ışık açık olmaktaymış  ama soğuk için tedarikli olmak gerekiyor. Zaten yolculuğumuz Ankaraya. Tedariksiz olmaz denilen yerlerin başında gelen bir şehre doğru.

Yolculukta biz Türklerin çabucak kaynaşma ,bir bütün olabilme yeteneğini gözlemleme fırsatı bulduk. İlk yarısını seyrettiğimiz Hırvatistan karşılaşmasının son anlarında gelen gol ile kenetlenme başladı. Penaltılar ile bu durum iyice belirginleşti. Maçı dinleyebilenler simultane bir şekilde bizleri sonuçlardan haberdar etti.

Işığa rağmen arada dağınık bir şekilde uyuyakaldık. Kardeşimin gözlerinin sıklıkla kesilen uykudan kaynaklanan kırmızılığını görünce kendi halimi düşünmek bile istemedim. Ankaraya yaklaştıkça bozkır içerisinde sabahın ilk ışıkları değişik ortamlara vurduğunu izliyorsunuz. Değişik vahşi bir coğrafta bu. Tümülüsvari tepeler,kolaylıkla kazılabilmesi mümkün yamaçlar tren yolu boyunca size eşlik etmekteler.

Tren ile Polatlı ‘dan geçerken insan düşmanın Ankara ‘ya ne kadar da çok yaklaştığını daha net anlayabiliyor.

Ankara Garı ‘na vardığınızda sizi yeni bir bina karşılıyor. Geçmiş zamanlarda eski tip bir bina mevcutken modernleşme sürecinde yıkılarak yerine bu ucube inşa edilmiş. Gardan çıktığınızda ya sola doğru yolunuza devam ederek Tandoğan ‘a varır ve metroya biner Kızılay yada Kolej duraklarında inersiniz yada kendinize ve ekibinize güveniyorsanız bu yolu yürürsünüz. Tandoğandan gidelim. Solunuzda ,büyük ölçekli kamu yapıları tren yolu ile aranıza giriyor. Hemen çıkışta paraşüt kulesi ve Kore Evi de görecekleriniz arasında.

Tandoğan ‘dan metroya binebileceğinizden bahsetmiştim. Gezi süresince kullanabileceğiniz 12 ‘lik abonmanlarda mevcut. Otobüs, metro,ankaray üzerinde kullanılan kart ayrıca bir yıllıkta geçerlilik süresine sahip. Metro rahat ama çokta geniş bir ağa sahip olduğunu söylemek güç.

Kızılay ‘da inip güzel bir pastane de kahvaltı yapmak iyi bir seçim olabilir. Cumartesi sabahı dersanelere yada işlerine giden kalabalıkları izlemek tren yolculuğunun  yorgunluğunu ve yeni bir şehre gelmenin sersemliğini atlatmanıza yardımcı oluyor.

Dinlence ve kahvaltının ardından ilk önemli noktamız olan Kocatepe Camiine gidebiliriz.

Hakkında pek çok spekülasyon yapılan bu camiye bende oldukça ön yargılı gittim. Yirmi yılı aşkın inşa süresi ve İstanbul tipi bir cami olması nedeniyle epeyce bir eleştiri  almakta. Özgün olmalıydı diyen ve Dalokay ‘ın planını tercih eden kitleninde istekleri de tasvip etmediğimi söylemeliyim. Faysal Camiini andıran posmodern camiler bana pek sıcak gelmiyor.

Yapı dışarıdan bakıldığında heybetli,temiz bir görünüme sahip. 88 m. uzunluğundaki dört minarede kesinlikle ana kütleden ayrı olarak düşünülemeyecek kadar bütünle barışık. Sadece altında bir market ve otopark olmasını yadırgadım. Birde bazı densizlerin çevre duvarlarıdaki graffitileri rahatsız edici.

Mimarı Hüsrev Tayla olan caminin içi tahminlerimin ötesinde bir ferahlıkta. Bildiğim kadarıyla 26,5 m kadar çapı olan ve dört fil ayağının taşıdığı kubbeden sarkan bir tonluk topta değişik bir hava katmakta. Gönül modern imkan ve tekniklerle Aya Sofya, Süleymaniye boyutlarını aşan bir camiyi Cumhuriyet Türkiyesinin  inşa edebilmiş olmasını istiyor elbette. Ama ne yazık ki olmamış. Bununla beraber kesinlikle söylendiği gibi kötü bir cami kesinlikle değil. İşlemeleri ,süslemeleri yinede zarif bir anlayışın ürünü olduğunu göstermekte.

Buradan tekrar Kızılay ‘ a çıkıp Mado ‘nun önündeki duraklardan 221 numaralı otobüslere binerek Anıtkabir ‘e ve Atatürk Orman Çiftliğine gidebilirsiniz. Genelde bu duraktan halk otobüsleri geçtiği için abonmanlar bir işe yaramamakta. ( Gerçi belediye otobüsü geçtiğini görebilmiş değilim )

Ankara ‘nın geniş ve İstanbul ‘a nazaran boş caddelerini aşarak eski adı Rasattepe denilen Anıttepe ‘ye dolayısıyla Anıtkabir ‘e ulaşıyoruz.

Atatürk ‘ün sağlığında kendisi için bir mezar yeri belirtmediği biliniyor. Günümüzdeki yerine gelene dek Anıtkabir için pek çok yer önerildi. Orman Çiftliği ,Ankara Kalesi, Kabatepe, Etnografya Müzesi gibi seçenekleri Çankaya elemişken Aydın Milletvekili Mithat Aydın Rasattepe ‘yi önerir ve öneri kabul görür. Rivayete göre Atatürk ,ölümünden yıllar önce bölgede gezerken Rasattepe için çok güzel bir anıt yeri olacağını söylemiş.

1941 yılında açılan yarışmaya 49 proje katıldı. ll.Dünya savaşının zor şartlarına rağmen Alman işgali altındaki ülkelerden bile başvuru gelmiştir. Ödül vermeye gerek görülen üç projeden hükümet ,Emin Onat ve Orhan arda ‘ya ait olan projeyi seçer. Başlangıçta iki kat olması düşünülen yapı içine düşülen maddi sorunlar nedeniyle günümüzdeki haliyle bitirildi. Yapımı Ağustos 1944 ‘te başlayarak dokuz yıl sürdü. 1953 ‘te açılan anıtmezar 750,000 m2 ‘lik bir alan üzerine kurulu.

Giriş noktasında çanta,tripod gibi nesneler alınıyor ve ancak bu şekilde yola devam edebiliyorsunuz. Kısa ve hafif meyilli bir yolu aşarak anıtkabirin önündeki geniş meydana ulaşılıyor. Anıtkabir ‘e bakarken ardınızda porfir benzeri bir taştan yapılmış İsmet İnönü ‘nün mezarı kalıyor.Solunuzda Aslanlıyol ,sağınızda ise harika bir Ankara manzarası ve müze girişi yer almakta. Bu kısımları birazdan anlatacağım zaten.

Anıtkabir ‘in içi öyle devasa bir yer değil. Kesinlikle insanı küçülmüş hissi uyandırmamakta. Öyle de olması lazım. Çünkü orada istirahat eden yüce insan bizim küçülmememiz için herşeyini ortaya koymuş bir kişi. Tavanlarda altın varaklı İtalyan çinileri kaplı. Duvarlarda ,zeminde insana duygusal bir sıcaklık,güven hissi veren mermerler var.İlerledik abi kardeş. Ağırlığınn 40 ton olduğu söylenen yekpare mermer lahtinin önünde durup dua ettik. Sonrasında yere diz vurarak kurduğu devleti ,bayrağı , vatanı ve ırkı sonuna dek canım pahasına koruyacağıma dair yeminimi tekrarladım.

Devasa meydana çıkıp müze kısmına girdik. Sağ kanattan girildiğinde atamızın kullandığı eşyalar,aldığı madalyalar, fotoğraflarının yer aldığı ilk galeriyi geçiyorsunuz. Burada fotoğraf çektirilmiyor. Flaşlı çekim yapılmamasını anlayabilirim de müze modu,iç mekan modu varken neden çekim yaptırılmıyor bilemiyorum. Bu ilk kısımda Türkiye Cumhuriyeti ‘nin hem eski hemde yeni yazıyla düzenlemiş olduğu iki nüfus kağıdı ,kendisine hediye edilen kılıçlar,hem baston hem tüfek olarak kullanılabilen özel silahı da görülebilmekte. Ayrıca çokta zarif saatler var. Neyse sola kıvrıldığınızda ata tarafından kullanılan kişisel eşyaların yanısıra inanılmaz derecede gerçekçi görülen bir de mumyası görülebilir.

Yola devam ediyoruz. Çanakkale ‘den başlamak üzere milli mücadelenin çeşitli aşamaları, Atatürk ‘e eşlik eden yerel ve askeri liderler, din adamları, askeri techizat hakkında bilginin verildiği odacıklar ana koridora bir cep teşkil edecek şekilde uzanmakta. Son bir oda da atamızın sevdiği köpeği Fox doldurulmuş bir halde korunmuş. Ayrıca  pek çok dilde çok sayıda kitaptan oluşmuş bir de kitaplık kısmı var. ( Araştırdım 3118 kitap varmış.)

Buradan çıkınca küçük bir oda da hatıra eşyalar alabiliyorsunuz. Güzel ve alınabilecek kaliteli eşyalar bulunmakta.

Müze kısmından çıkıp aslanlı yolda ilerledik. Yirmi dört aslan sağlı sollu size eşlik etmekte. Bunlar yirmi dört oğuz boyunu temsil etmekte. Yatar durumda olmaları barışseverliği simgelemekteymiş.

Buradan ayrılıyoruz. Anıtkabire gelirken kullandığımız otobüse binerek Atatürk Orman Çiftliğine gidiyoruz.

Atatürk Orman Çiftliği bataklık,verimsiz ,mikrop saçan bir yer iken Mustafa Kemal ‘in inatçı kişiliği ile karşılaşarak bu hale gelmiş. Çiftliğin açılışı ile ilgili olaylar için ilknur Güntürkün Kalipçi’nın içimizden biri Atatürk eserinden şu kısmı alıntı olarak kullanmayı tercih ediyorum.

Tahsin Coşkan o zamanın genç bir ziraat mühendisi. Atatürk, "gel Tahsin seni bir yere götüreceğim fikrini almak istiyorum" der. Giderler, gösterdiği yere bakar Tahsin bey. bataklık, sivrisinek salgını, hayvan leşlerinin olduğu berbat bir arazidir. "ya paşam hayrola" der.

Atatürk, "buraya bütün masrafı cebimden olmak üzere bir orman çiftliği yapmak istiyorum" der.

"Ya paşam buranın ıslahı ya sizin paranızı tüketir ya da zamanınızı, neden bu kadar mümbit topraklar varken gelip de burayı tercih ettiniz?" der.

Atatürk’ün cevabı Atatürk’çedir. derki "ben en zor olanı yapayım da siz arkamdan kolayları nasıl olsa yaparsınız."

Ne bilsin ki en kolayları bile çabuk yıkabildiğimizi ama, bu arada Tahsin Çoşkan "Paşam burda hiçbir şey yetişmez, pek uğraşmayın" der. Ama dinleyen kim. derki "Tahsin buraya ziraatçileri getir ve incele bana resmi bir yazı getir burasıyla ilgili". Biraz sonra Tahsin Coşkan çok mutlu, kendi dediği çıktı, üzerinde "burada hiçbirşey yetişmez" yazılı, altında da ziraatçilerin imzasının olduğu bir belgeyi Mustafa Kemal’in önüne koyar.

Atatürk biraz mütebbessim okur bu yazıyı. kalemi alır, bu kağıdın yanına aynen şunları yazar "burası vatan toprağıdır, kaderine terk edemeyiz".

Etmez de. Aynı Sakarya savunması gibi akasya savunmasını ele alır, çam ve köknarı oraya 30 ağustos olarak tamamlar ve hiç unutmayacağımız bir gün, lütfen hiç unutmayın, tarihte atladık bu günü, 25 mayıs 1933. ne yapar biliyor musunuz? Hani 5 haziranlarda kutladığımız bir gün var, çevre günü değil mi? çevre günü ne zaman kutlanmaya başladı? 1980 den sonra.

Peki 25 mayıs 1933, atatürk ne yaptı? ilk çevre günü kutlamasını yaptı.

Hem de bugün okullara soruyorum diyosunuz ki ne yaptınız diye "Ya ağaç diktik diyorsunuz ya çöp topladık" öyle falan değil. Bütün Ankara halkını bedava trenlerle buraya getirtiyor, ağaçlar boy vermişler, altında dinlenmektedirler, havuz yapılmıştır, Çocuklar yüzmektedirler. Hatta bütün masrafı cebinden ödemiştir ama kârı da almamıştır, buraya bir fabrika yaptırmıştır, Süt ürünleri üretilmektedir, herkes yemektedir. Herkes çok mutlu ama en mutlusu Mustafa Kemal Atatürk.

Nebizade diye bir arkadaşı var, Nebizade’nin kafa çok karışık. "Yahu paşam senden başka bir tek kişi burada bir ağaç yetişeceğine inanmadı. peki sen nasıl anladın burda orman olacağını?" der.

"Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Hani Tahsin Çoşkan’ın burda birşey yetişmez dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım, burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, ağalar dedim burda ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz dedim. "Al dediler", bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. "Kaz orayı iki gün sonra gel biz sana ne olacağını söyleriz" dediler. Ah o iki  gün çankaya’da nasıl geçti birAllah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Dediler ki bana "Ağa testide su kalmamış, toprak su emiyor, bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş burda ne ekersen biçersin". Ve hani Tahsin Coşkan’ın o raporu bana getirdiği gün ben çoktan projeye başlamış epey de ilerlemiştim" diyecektir.

Dünya lideri olmak öyle kolay değil biliyor musunuz. hani Atatürk’e kimdi en çok karşı çıkan, evet Tahsin Coşkan’dı. Onu da Atatürk buraya müdür tayin eder.

 

Dönelim günümüze . Orman Çiftliğinin devasa toprakları adım adım istimlak darbeleri yemiş. Gazi mahallesi ile ilk yara alındı ardından gerisi geldi diyor Ankaralı dostlar.

Devasa alanda Atatürk döneminden kalma fabrikalarda süt ve süt ürünleri ,şarap,turşu vb üreten fabrikalar ,Atatürk Evi ve Hayvanat Bahçesi gibi pek çok yapı yer almakta. Üzerinde AOÇ yazan süt şişelerini hayal gibi hatırlamaktayım. Ama aradan otuz yıla yakın zaman geçsede ,zaman hafızamdan ne hayvanat bahçesini nede sade dondurmasını sildirememiş.

Abi,kardeş 4 ‘er YTL ödeyerek çiftliğin hayvanat bahçesi kısmına girdik. Hayvanat Bahçesi dediğimizde aklınıza Berlindeki gibi bir hayvanat bahçesi gelmemeli. Mütevazı bir yapı. Bekli İstanbulda Gülhane Parkındaki hayvanat bahçesini hatırlayanlar olacaktır. Gülhane ‘den kat be kat daha büyük ve kapsamlı.

 Oklar size gideceğiniz yolları göstermekte. İlk önce akvaryumların olduğu kısmı geziyorsunuz. Devasa kedi balıkları,piranalar ve büyükçe bir arowana havuzun içinde yüzmekte. İki gün önce Bağdat Caddesinde bir akvaryumcuda gördüğüm on santimlik bir kedi balığının burada bir metreye yakın bir versiyonunu ve belki de benim bile kafamı alabilecek ağzını görünce dehşete kapılmadım değil. Ama akvaryumcularda gördüğümüz avuç büyüklüğündeki piranalar ile buradaki dev boyuttaki gri piranalar arasında dağlar var. Bir sığırı iki-üç dakikada iskelet haline getirme efsanesi doğru olabilir.

Galerinin devamında çeşitli sürüngenler yer almakta. Tembel tembel kıvrılıp duran yılanların güzelliği su götürmez. Şimdilerde de içinden cam bir koridorla geçilip gezilen küçük bir deniz akvaryumu yapılmakta. Zaten dışına çıktığımızda gördük ki dev bir köpekbalığının içinde geziyormuşuz J

Sırasıyla (ki sırayı karıştırabilirim affola ) tembelce uzanmış bir timsahı geride bıraktık. Sanki saç kıran ‘a yakalanmış devasa sıçanlara benzer yabandomuzları ve pis kokularına ve yanlarına sanki mahsus konulmuş tilki ve kurtlara uğradık. Tam kurtların kafeslerindeyken ezan okunmaya başladı ve bunu duyan kurtlar canhıraş bir şekilde ulumaya koyuldu. Öyle böyle değil. Ormanlarda bu hayvanlar özgürken bu sesi duymak istemem. İnsanın kanını donduruyor gerçekten.

Bir sonrası maymunların olduğu kısım. Özellikle şempanzeler insanlara o kadar alışmışlar ki isteklerini işaretlerle zaten talep ediyorlar. Zaten halkta hayvanlara su şişeleri atmakta. Sigara atan ve aslında kafesin öte yanında olması gereken kitleyi de duydum ama Allahtan görmedim.

Buradan sonraki durak çeşitli yırtıcı kuşların olduğu kafesler. Akbaba denilen leş yiyen hayvanın devasa boyutları görülmeye değer.  Kartal ise kafes içinde esaretten olsa gerek gözüme ufak tefek göründü. Halbuki Beypazarı ‘nda uçarken gördüğüm planör misali kartalı unutamıyorum.

Sonrasında köpeklerin olduğu bölüme geliniyor. Aslında Avrupaki hayvanat bahçeleri gibi kaliteli türler üretilerek satış merkezide kurulabilir burada.

Bu kısımdan sonra biraz dağılıyorsunuz. Deve ,sığır gibi hayvanlardan sonra devekuşları ,ayılar ,ibis , kelaynak gibi kuşlar ,zebra,zürafa ,kanguru kafesleri göülebilmekte. Kuğuların ,ördeklerin olduğu kısmın yakınlarında yemek yiyebileceğiniz mekanlar var. Yemekler güzel ve oldukçada hesaplı. Yüklü bir ödeme beklerken oldukça hesaplı bir ödeme yaptık ve doyduk. Yıllar sonra dondurmadan da yemiş olmanın mutluluğu da cabası.

Karnımızı doyurmanın ve az hesap ödemenin mutluluğu ile önce flamingoları seyretmeye koyulduk. Pembe, beyaz bildiğim bu kuşların kanatlarının alt kısmında siyah tüyler olduğunu gördüm.

Ardından bir kayanın üstünde gayet miskin bir şekilde uzanmış, arada sırada kuyruğunu isteksizce sallayarak sinekleri kovalayan bir aslan ve yanındaki kafeste bu miskin aslana nazire yaparcasına  sinirli ve enerjik bir tavırla turlayan Bengal Kaplanı; hemen yanındaki iki kafeste pinekleyen başka tür kaplanlar ,çaprazdaki kafeslerde ise pumalar kapıya doğru ilerlediğiniz yolda karşınıza çıkacak son hayvan türleri.

Ataürk Evi uzak kaldığı ( yada bize öyle söylendiği ) için gidemedik. Ama sonuçta şehrin yakınında yer alan güzel, gidilmesi gereken bir yer . Ankaranın belki de İstanbul ‘a galip geldiği tek nokta.

Şehre dönüş için yine gelirken kullandığınız otobüs hattından faydalanarak merkeze ,Kızılay taraflarına ulaşabilirsiniz.

 Bizde böyle yaptık ve Kızılay ‘a gittik. Sonra bir otobüse daha atlayarak önce Ulus ‘a ardından da Ankara Kalesi ‘ne çıkmayı kararlaştırdık. Fakat vaktin müsait olduğunu görünce son bir gayret ile Anadolu Medeniyetleri Müzesine gidip gezmeyi de ekledik.

İlginçtir Ankara devasa ve güzel binaları, ortalama üstü müzeleriyle güzel bir kentken ,Ankaralı bunların varlıklarından bihaber bir kitle gibi göründü gözüme. Belediye otobüslerinin şoförlerinin polislerin bile “Anadolu Medeniyetleri Müzesi nerede? “ sorusuna cevap verememeleri şaşırtıcı ve düşündürücü…

Önce Ulus ‘a geldik. 1925 yapımı,büyük Atatürk heykelinin önünden geçip yolun karşısındaki Roma Yolu ‘ndan ne kaldıysa şöyle bir bakıp yolumuza devam ettik. Çok sayıda vatandaşa müzeyi sorup nihayetinde de müzeye ulaştık. Heykelden kaleye doğru ilerleyin. Yol ikiye ayrılıyor. Sola sapan yol Bentderesi denilen ve pekte güvenli olmadığı söylenen mahalleye giderken ,müze ve kale için soldakinden gidilmesi gerekmekte. Epeyce bir yol yürüyorsunuz. Kalenin altındaki parkın kapısının önünde yol sağa bükülüyor. Buradan devam ederek müzeye ulaşıyorsunuz.

Eskiden Atpazarı denilen bölgede iki Osmanlı yapısı olan Mahmut  Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han isimli yapılarda tahmin edeceğiniz gibi atamızın emriyle bir Eti müzesi kurulması çalışmalarında düzenlenmiştir. Bedesten İstanbuldaki Mahmut Paşa Camiinin ,Kurşunlu Han ise Rum-i Mehmet Paşa ‘nın Üsküdarda bulunan ve yine kendi adıyla anılan külliyeye irad sağlamak için inşa edilmiştir.

Müze 1997 ‘de Avrupa ‘nın en iyi müzesi seçilmiş. Müze girişine 16:00 gibi ulaştık. Müzekartlarımızı çıkarttık ki bu taş çatlasın üç dört dakika sürdü. Görevliler rahat gezelim diye girişte çantalarımızı almayı teklif ettiler ki bu bizim candan istediğimiz birşeydi.

Müze güzel ,zengin ama İstanbul fanatikliğimizden midir bilinmez bizim Arkeoloji Müzesi ile kıyaslamam bile. Yine de mutlaka gezilmesi gereken bir yer. Biz biraz hızlıca dolaştık ama yine de sakin kafayla gezdiğimizi de söyleyebilirim.

Müzede ağırlıklı olarak Hitit ve Frigya dönemi eserlerin ağırlığı hissedilmekte. Sonrasında sıra Roma ‘ya ait. Çorum Hattuşa ‘dan pek çok rölyef bu müzede saklanmakta. Giriş katında büyük bir odayı çevreleyen büyükçe bir salon gözünüzde canlandırın ve buna bir de içerisinde Roma ve Bizans döneminde bulunan sikkeler ve Ankara içerisinden çıkarılan eserleri yerleştirilmiş bir  alt kat ekleyin. İşte müze bu.

Ayrıca güneş kursları ,ana tanrıça figürleri içeren heykeller görüyorsunuz. Hafızalarda yer alan pek çok antik eseri bu  müzede görebilirsiniz. Özellikle giriş katındaki güneş kurslarından birinin içindeki svastikalar ve alt katta bulunmuş bir tümülüsün içinin canlandırması güzel nüanslar olarak anılmaya değer.

Yapının giriş katındaki koridorlarının çatıları oldukçe değişik. Çatılarda birbirine açıl ve iç içe yerleştirilmiş başka karelerin oluşturduğu bir derinlik hissi oluşturulmuş.

Müzenin bahçesinde genellikle büyük boylu küpler ve mezar ştelleri görülebilir.

Sonraki durağımız meşhur Ankara Kalesi. Aslında kalenin kapladığı bölüm oldukça büyük. Eskiden tekin olmayan bir yöre olarak anılırken günümüzde rahat gezilebilir bir hale gelmiş. Yine de sur içi kısımlarda fakirliği ve bakımsızlığın evlere yansımasını görebiliyorsunuz.

Kale için Galatların yapıldığı iddaa ediliyorsa da kimi yerlerde üzerinde latince yazılan devşirme malzemeden Romalılarında burayı kullandığını gözlemleyebiliyoruz. Kale iki parça. ZindanKapı denilen yerden baktığınızda gördüğünüz diğer kısım yılda sadece 26 Aralıklarda Atatürk ‘ün Ankara ‘ya geliş yıldönümlerinde açılmaktaymış.  Dönelim çıktığımız tarafa o zaman. Önce arena benzeri ,yuvarlak bir alanı geçip merdivenlerle duvarların üstüne çıkıp burca ulaşıp Ankara ‘yı tepeden izleyebiliyorsunuz.

Ulus ‘u karşınıza alın . Yakınınızda tuğladan tek bir minare var. Sultan Alaaddin Camiinin minaresi. Solunuzda kiminin eski kilise, kiminin saat kulesi dediği bir yapı solda kalmakta. Daha da sola bakındığınızda kaleiçindeki evlerin aslında oldukça ihtişamlı ama günümüzde bir o kadar sefil ve bakımsız olduğunu göreceksiniz. Biraz ileride meşhur Samanpazarı ve aslanhane camii. Caminin solundaki kümbet –türbe yapının olduğu yapıya tamirat nedeniyle girilememekte. Daha da uzaklarda Kocatepe  Camii ve Atakule.  Çaprazınızda ise Anıtkabir. Bilmediğimiz bir şehrin her yeri kısaca.

Ankaranın gün doğumu ve gün batımında manzara seyretmek için en ideal yeri burası diyerek burçtan indik. Kale ‘ye girilen yerden çıkıp düm düz ilerlediğinizde 1211- 1236 yılları arasında inşa edilen Sultan Alaaddin Camiine varılmakta. Cami kubbesiz, tavan düz ve ortaada bir ahşap işleme var. En dikkat çekici kısmı minber. Cami imamı iki ilgili kişiye camiyi anlatırken üçüncü olarak aralarına karıştım. Minber üzerindeki geometrik şekillerin her birinin bir anlamı bulunmakta. Ortadaki kare içerisindeki yıldız kabeyi ,karenin kenarları kabenin duvarlarını betimlemekteymiş. Şu an unuttuğum her birinin bir anlama sahip olduğu detaylar. Öğrendiğime göre minber camidende eski.

İlk onarım sultan Orhan zamanında yapılmış. 15. yy oryasında ve 19.yy sonlarında başka onarımlarda geçirmiş. Yakınlarda büyük bir restorasyon yapılacağını imamdan öğreniyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi defalarca hırsızlarında uğradığı bir mekan olmuş. Duvarda asılı 999 ‘luk bir zikir tespihi var. Bu tespihlerin camide kalan son örneği bu. Diğerleri soygunlarda götürülmüş.

Bir sonraki durağımız Arslanhane Camii olarakta bilinen Ahi Şerafettin Camii. Ama buraya doğru giderken kaleiçinin konakları arasından geçiyoruz. Bu kısımda konaklar bakımlı ve pansiyon olarakta işletilmekte. Lokanta kısımlarınında fiyat listelerinden gördüğümüz kadarıyla normal bir seviyede hizmet verdiğini söyleyebiliriz. Ahşap minareli bir caminin olduğu meydanı da aşarak kalenin bir başka çıkış kapısına ulaşıyoruz. Haritalara göre burada bir kilise ,bir de havra olmalı. Kilise olabilir diye şu an saat kulesi gibi duran yapının girişini aradık ama bulamadık. (Bileni de bulamadık )

Kapıdan çıkıpta saat on yönündeki yola saptığınızda sağda (ki meydan aslında zamanında at pazarı olarak anılan bölge oluyor ) Çengel Han görülüyor. 1552 yapımı han ,Çengel Han adını pekte hoş bir anıdan almamakta. Çıktığımız kapı Ankara Kalesinin ana kapısıydı. Bu küçük meydanda Safran Han ve Çukur Han da bulunmakta. (Bunları bulmak için bir çaba göstermedik ) Burası Ankara ‘ya gelen kervanların uğradığı ana merkez olduğu için suçluların idam edilip çengellere asıldığı bir ibret mekanı. Belki de Osmanlının Çengel çiçeği cezası uygulanıyordu, bilemiyorum.

Günümüzde Koç grubunun elinde . Müze olarak işletilen yapı da restoranlarda var.Pazartesi hariç her gün açık sanırım. Üç katta da birşeyler sergilenmekte. Burada Vehbi Koç ‘un ilk bakkal dükkanı da bulunmaktaymış. Nereden nereye. Allah yürü ya kulum dediğinde kim tutabilir ki…

Bizimde içimizde bir ses yürü demiş olmalı ki ta Ankaralara gelmiş geziyoruz. Nihayet Arslanhane Camiine ulaştık. Bu da Selçuklu devrine ulaşan bir geçmişe sahip. Caminin minaresinde devşirme malzeme görülüyor. Taç kapısında firuze parçalarda döneminin nişaneleri. Kardeşim dışarıda bekledi. Caminin içinde kimse yoktu ve oldukça da karanlıktı. Ankara Camilerinin en sevdiğim yanı girişlerinde camiyi tanıtan ve rahatlıkla alabileceğiniz broşürlerin olması. Bu zarif düşünce İstanbulda bile yok, düşüneni kutlamak gerek.

Cami tavanı kubbesiz ve tavanın yükü ahşap direklerce sırtlanmış. Ama en ilginç detay tavan ve direklerin arasında Roma dönemi sütun başlıkları yerleştirilmiş. Zarif bir de mihrabı var.

Samanpazarındayız. Üniversitedeki Ankaralıların küçümsedikleri ,hor gördükleri semt. Evet halkı lordlardan ,baron ve baroneslerden oluşmamakta. Çingeneler ,taşradan geldiği her halinden belli fakir çehreler sizin karşınıza çıkanlar.Fakat bu sokaklar tarih dolu. Kızılay ‘ın ,Bahçelievler ‘in yapay havasından ,dünyevi zevklere ev sahipliği yapan ortamından farklı gerçekten yaşayan ama gerçekten yaşayan bir organizmada olduğunuzu hissediyorsunuz. Ahi Elvan Camiine doğru ilerlerken bakır üzerine sabırla işlemeler yapmaya çalışan bir ustayı ve sergilediği ,emeğiyle can verdiği numuneleri seyrediyoruz selam verip. Beride tabutcu yazan bir dükkan son yolculuğun ekipmanlarını dizmiş dükkanına . İç açmıyor ama gerekli. Burada bir de Pirinç Han var bulamadığımız. Duvarlarına bakıp şairin Han Duvarları şiirini yazdığı… Giremedik ama biliyoruz Ankara ‘nın nostaljik havasını yaşatan Osmanlı yapılarından biri olduğunu.

Ahi Elvan Camii de dışarıdan sıradan görünümlü bir yapı. İçerisinde ahşap çatıyı taşıyan ahşap direkler bu kez işlemesiz devşirme sütun başlıklarıyla desteklenmiş. Minber ve mihrap güzel ama namaz kılan bir iki kişiyi de rahatsız etmemek için incelemedim detaylı olarak.

Yolumuza ,Ulus Meydanındaki Atatürk Heykelini hedef alarak devam ediyoruz. Yol boyunca Ankara ‘nın geçmişine tanıklık eden ,bir şehrin yükselişini ve çöküşünü ardından büyük bir lider tarafından tacın pırlantalarından birisi haline getirilişini seyreden ama bugün hatırlanmayan ,dikkat çekmeyen binalar ,küçük mescitler görüyoruz.

Ulus Meydanında yemek yemek için tüm yorgunluğumuza rağmen iyecek satan bir yer aradık ama bir şey bulamayınca Roma Yolunun yanındaki alışveriş merkezindeki yemek satan yerde birşeyler atıştırdık. Ulusta da güzel ve heybetli yapılar var. Bunlardan birisi de İş Bankasının mimar Mongeri tarafından yapılmış şubesi. Ertesi günkü gezimizde detaylıca anlatacağım zaten. Ulus büyük mimarların hünerlerini sergilediği bir açıkhava müzesi. Anlayana ,anlamak isteyene.

Otel odası sevimli. Pencereden Roma Hamamının olduğu kalıntıların yer aldığı bölge görünmekte. Sanki taşlar beni çağırıyor ama uyku o denli davetkar ki…

Pazar sabahı gezmeyi planladığımız Anadolu Medeniyetleri Müzesini gezmiş olmamızın verdiği gevşeme ve bir gün öncesinin bizi epeyce yıpratmış olması nedeniyle ne uyanmayı tasarladığımız saatte uyanabildik ne de dışarı çıkabildik. Yine de bir gün öncesinden zaman kazancımız olduğundan rahat hareket edebildik.

İlkin otelin yakınlarında bulunan Roma Hamamı kalıntılarına uğradık. Müze kart ile giriş yaptık ve iyi karşılandık. Tahmin edeceğiniz gibi Japon turist vardı ama yerli turist yoktu.

Burası için bir höyük olduğu da söylenmekte. Roma,Bizans,selçuklu döneminde de mezarlık olarak kullanıldığına dair işaretler var. Hatta içeride yakın dönem bir rum mezartaşı da var. Aslında burası 3.yy dayanan bir geçmişe sahip hamam ve jimnastik alanları ile bir sosyal kompleks.

Hamam frigidarium (soğukluk ) ve sıcaklıktan oluşan iki kısımdan ibaret ama oldukça büyük. Alan olarak İstanbuldaki Osmanlı dönemi hamamlarının hepsinden büyük gibi görünüyor. Zeminde tuğladan birbirine eşit mesafede duran yükseltiler var. Bunlar Roma merkezinde de olduğu gibi alttan ısıtma görevini üstlenmekte. Odacıklarda yakılan ocakların ısıttığı hava bu boşluklarda dolanarak zemindeki mermerleri ısıtmakta imiş. Bir nevi antika kalorifer.

Palaestra yani jimnastik sahası da burada. Geniş bir alan kaplıyor burası. Kimi zaman yapılan kazılarda çeşitli parçalar ,heykeller hala bulunabilmekte. İleri de bu alanı çevreleyen tel örgülerin dışında da birkaç sütun devrik yatmakta. Nedenini Tanrı bilir.

Birde burada Pazar sabahı ayin yapan yabancı ,Avrupalı bir grup vardı. Küçük bir evin önünde toplanıp ilahi okuyan grup bizi kaale almaksızın işine devam etti bizde bu grubun fotoğraflarını çektik. Böyle aleni yapılan ayin için izin alınmış mı acaba? Sanmıyorum .

Buradan Hacı Bayram Camii ‘ne gitmek için ara sokaklara girdik. Pavyonlar ,kapalı çeşitli mekanlar Pazar gününün ölgünlüğü içindeki sokaklara gölge vermekte.

Hacı Bayram Camii büyük ve modern bir görünümü var. Ama ilk yapım tarihi 1427 .Tavan ahşap ve güzel süslemeleri var. Bununla beraber gerek mihrap gerekse minber zarif. Zaten caminin orijinal iç ve dış kapıları günümüzde etnografya müzesinde sergilenmekte.

Döneminin önemli sosyal tesislerinden birisi bu yapı. İslama yeni geçen kalabalıklara dini öğreten ve sevdiren ,gazalara giden gazilerin geride kalan ailelerinin bakımını üstlenen kuruluşlar bütünü bu. Hacı Bayram Veli ‘nin türbesi de burada. Tek minareli caminin hemen yanında bu kez Rma dönemi bir tapınak olan Augustus Mabedi görülebilir.

Mabed imparator Augustus ‘a ithafen yapılmış. Yazıtların üzerinde imparatorun başardığı işler ve bunlar için yaptığı harcamalar anlatılmakta. Kala kala iki duvar ve bir iki taş parçası kalmış.

Yolumuzun üstünde başka bir Roma dönemi eser olan Julianus Sütunu görülebilir. Eskiden günümüzdeki valilik binasında olan sütun her nasılsa kırılmadan,parçalanmadan buraya nakledilebilmiş. Üzerinde üstü tellerle kapatılmış bir leylek yuvası var. Tabii ki artık orada o teller varken yuvaya gelen leylek olduğunu sanmıyorum.

Justinien ‘in 362 yılında Ankara ‘ya yaptığı ziyaretin nişanesi üzerine dikilmiş. Tuğladan yapılmış. Defterdarlık ,İş Bankası gibi 1900 lü yıllara ait büyük kamu binalarının arasında kendine bir yer bulmuş olan bu anıt Belkıs Sütunu olarakta halk arasında bir isim bulmuş kendine.

Ulustaki işimizi bitirmek için son olarak Roma Yolu ‘na uğruyoruz. Yol aslında ilk defa 30 ‘lu yıllarda bulunmuş. Ama üstü örtülmüş ve 90 ‘lı yılların ortasında tekrar bulunana dek unutulmuş böylece. Yolun Roma Hamamı ve kaleye dek uzandığı sanılmakta. Altından kanalizasyonunda geçtiği sanılmakta. 2007 yılında yapılan son kazılarda Osmanlı ve Selçuklu dönemine ait kap kaçak bulunmuştu. Zeminde geniş yüzlü, irice taşların kullanıldığı görülmekte.

Yolun yanında Ankara ‘nın eski camilerinden Zincirli Camii ‘de var. Vakit az ne yazık ki ve gezecek daha çok yer var.

Yürüyoruz. Şu an müze olarak kullanılan ama tadilatta olduğu için içerisine giremediğimiz II.meclis binasının önünde oyalanıyoruz. Aşağı yukarı yolun karşısında Ankara Palas var.

Yeni kurulan başkentin çehresini modern bir hale sokmak ,yabancı heyetleri Avrupa standartlarında konaklamalarını sağlamak için inşa edilmiş. Yapının inşasına Vedat Tek başlar ama parasal sorunlar nedeniyle yarım bırakır. Bunun üzerine Acıbadem ‘li büyük mimar Mimar Kemaleddin Bey ile anlaşılır ve inşaata devam ederek bu yapıyı bitirir. Atatürk döneminin meşhur balolarına ev sahipliği yapan binada merkezi ısıtma,her daim sıcak su sistemi gibi döneminin modern unsurları bulunmaktadır.

Yanılmıyorsam ,Mimar Kemaleddin Bey inşaat sırasında ayağına batan bir çivi nedeniyle tetanoza yakalanıp hastalanır ve nihayetinde vefat eder.

Gençlik Park ‘ı yeniden düzenleme çalışmaları nedeniyle kapalıydı. İki yılı aşan bir düzenleme. Sanırım piramit yapıyorlar.

Etnografya Müzesi ‘ne doğru gidiyoruz ama müzeyi bulamadığımız gibi müzeyi bilen birini de bulamıyoruz. Bununla beraber yol üzerinde güzel binalar var. Tiyatro binasını Gaudi ‘nin Barselona ‘daki binalarına benzettim. Garanti ve Ziraat Bankalarının binalarına sözünü etmeye değer tarihi yapılar. Velhasıl kelam Ankara gezilmesi gereken bir şehir.

Sonunda sora sora Bağdat bulunur misali Resim ve Heykel Müzesi ve Etnografya Müzesini bulduk.Elimde ,Pamukkale ‘den temin ettiğim İtalyanca bir Ankara haritası vardı. Haritaya göre aslında yanyana olan binalar ayrı sokaklarda gibi görünmekte.

Ankara müzelerinin en büyük handikabı öğle tatilleri. Bizde tam öğle saatine denk geldik ve nereye gideceğimizi bilemediğimiz için bahçede oyalanıp sağı solu izlemeye koyulduk. Eskiden namazgah tepesi olarak anılan bu tepe bir mezarlık imiş.

Neyse biraz oyalandıktan sonra önce resim ve heykel müzesine girdik. Beuaz bir kuğuyu andıran yapı iki katlı. İlk olarak Türk Ocaklarının merkez binası olarak kullanılmış. Üst katında ,sol tarafta çok hoş bir salon var. Tavanlarının,duvarlarının sedef kakma süslemelerinden tutun ,içindeki artık antika olmuş eşyaları ile anılmaya değer bir oda.

Bir kat boyunca pek çok odada gayet güzel aydınlatılmış çok sayıda tabloyu izleyebiliyorsunuz. İbrahim Çallı ,Osman Hamdi Bey gibi pek çok önde gelen Türk ressamın eserleri arasında rahmetli Bülent Ecevit ‘in annesine ait bir iki resimde görülmekte.

Ayrıca girişin üst katındaki odada ise Osmanlı dönemi hat ,seramik ürünleri görülebilir.Alt kata sağ taraftaki mermer merdivenlerden inerseniz sizi birde Zonara tablosunun uğurlayacağını da hatırlatırım. Güzel bir yapı.

Nihayet Etnografya müzesine de giriyoruz. Yapı 1925-27 yılları arasında Arif Hikmet Koyunoğlu ( Mongeri ‘nin öğrencilerinden olan mimar Bursa ‘daki Tayyare Kültür Merkezinin de mimarıdır ) tarafından inşa edilmiş ve nedense 1930 ‘da açılmış. Yapının önce Arkeoloji Müzesi olarak kullanılması düşünülmüş, sonra resim heykel okulu olmasına karar verilmiş ama nihayetinde şimdiki amacıyla kullanılması amacıyla açılmış.

Müzenin giriş kapısının önündeki Atatürk Heykeli de restorasyonda. Rivayete göre Fikriye Hanım ‘ın mezarı da burasıymış. Kim bilir…

Müzenin merdivenlerinden çıkıp içine giriyoruz. Tam karşımızda atamızın onbeş seneliğine istirahat ettiği bölüm görülüyor. Duvarlarda o günleri gösterir fotoğraflar asılı. Toplumun her kesiminden insanların bu kaybın karşısında yaşadıkları yıkım ,çaresizlik yüzlerinden okunuyor.

Gezimize sağ kanattan başladık. Burada yöresel kıyafetlerin sergilendiği camekanlar bulunmakta. Mankenlerden oluşturulmuş kompozisyonlar yöresel yaşantılardan kesintiler sunmakta.

Saat yönünün tersine yapacağınız tur sırasında bu kez kullanılan türlü günlük eşyayı ,kap kacak ve mutfak eşyalarını göreceksiniz. Biraz daha gittiğinizde çeşitli silahlar vb bulunan camekanları geçerek el yazması kitapların ,Kuran ‘ların ,rahlelerin olduğu sol kanada geçmiş olacaksınız.

Burada son iki oda da Ankara ve çevresindeki camilerin kapı,pancere kanadı ve minberlerini görebilirsiniz. Hacı Bayram Camiinin iç ve dış kapıları ,Ürgüpteki Selçuklu dönemi bir caminin pek çok  parçası görülebilir. Birde oldukça büyük ahşap bir sanduka var ortada.

Müze güzel ama oldukça küçük. Fotosellerde pek düzgün çalışmamakta. Özellikle sol kanatta ,ahşap eserlerin olduğu kısım oldukça loş.

Buradan da çıkınca Kızılay ‘a gittik. Birşeyler atıştırabiileceğiniz ,çeşitli yönlere gidebileceğiniz bir merkez burası.

Bu Ankara turumuzda şehrin güney kısımlarına inemedik.Çankaya ve Atakule ‘ye uğrayamadık. Bir sonraki tura kaldı diyerek şehre veda ettik.

Temmuz 8, 2008 Posted by | Seyahat, Travel | , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | Yorum yap

Kurtoğlu Müslihiddin Reis

Kurtoğlu Müslihiddin

 

Kurtoğlu Müslihiddin Reis 1487-1535 yılları arasında yaşamış Bir Türk korsanıdır. Yaşamı süresince Osmanlı donanmasında amirallik ve Rodos sancakbeyliği de yapmıştır. Osmanlıların 1517 ‘de Mısır’ı ve 1522 yılında ise Rodos’u fetihlerinde Osmanlı deniz kuvvetleri yöneterek galibiyette de önemli bir paya sahip olmuştur.Ayrıca Osmanlıların Hind okyonusu filosunun Süveyşte kurulmasında önemli etkisi vardır. Bu filo daha sonra oğlu Kurtoğlu Hızır Reis tarafından yönetilmiştir.

 

Kurtoğlu İtalya,Fransa ve İspanya ağırlıklı olmak üzere Avrupa da Curtogoli olarak bilinmektedir. Bununla beraber yöreden yöreye  Cadegoli, Cadoli, Gadoli, Kurtog Ali, Kurdogli, Kurdogoli, Kurdoglou, Cartugli, Cartalli and Orthogut isimleriyle de tanınmaktadır.

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi Kurtoğlu Muslihiddin Reis Osmanlı Hind Okyonusu filosunun baş amirali Kurtoğlu Hızır Reis’in babasıdır.Kurtoğlu Hızır 1568-69 yıllarında Osmanlıların Sumatra ’ ya yerli halkı Portekiz saldırılarından korumak için düzenledikleri seferi yönetmiştir. 1569 da Osmanlı filosu Aceh bölgesine ulaşmamışken bölgenin efendisi Sultan Alaaddin Osmanlı İmparatorluğuna biat ettiğini 1565 yılında bildirmişti. Bu olay Osmanlıların doğudaki en uç noktasına ulaşabilmelerini sağlamıştı. Aceh 18. yüzyılın sonlarına dek Osmanlıların etkili bir şekilde koruduğu bir yöre oldu. 1904 yılında Hollandalıların adanın büyük bir kısmını ilhak edişine değin Osmanlıların bir parçası ve müttefiği olarak yönetildiler.

 

Dönelim Kurtoğlu Muslihittin Bey’ e. İsmini babası Kurt Bey’den almaktadır.Kurt Ahmet Beyde Fatih döneminde denizlerde dolaşan bir Türk korsanı idi. Pek çok kaynakta Hızır Reis’e bağlı bir reis sanılsa da aslında Hızır Reis’in çok yakın bir arkadaşıdır. Bu yakınlığı oğluna da Hızır adını vermesinden görebilmekteyiz.

 

Kurtoğlu, Oruç,Hızır,Kemal ve Piri Reis gibi diğer korsan reisleriyle beraber Akdenizde pek çok faaliyet göstermiştir. 1517 ‘de Osmanlıların Mısır seferine destek vermek için gidişi Barbaros’un Gazavatnamesinde de anlatılmaktadır. 1522’deki Rodos seferinde Hızır Reis kendi filosunu Kurtoğlu’na destek olarak Rodos’a göndermiştir.

 

Kurtoğlu 1508’de Batı Akdenizdeki faaliyetlerinde Bizerte’yi üs olarak kullanmak amacıyla Hafsid Sultanı Ebu Muhammet Abdullah ‘tan izin istedi. Ganimetin 1/5 ‘i sultana verilecekti. Kurtoğlu 30 gemi ve 6000 korsandan oluşan bir filo topladı ve aynı yılın yaz aylarında İtalyanın Liguria bölgesindeki Diana Marina şehrine saldırarak şehri yağmaladı. Ertesi sene 2.Bayezıd’ın St.John şövalyelerine karşı düzenlediği seferde 17 gemisi ile adaya yeniçerileri nakletti. Bununla beraber kuşatma başarısız oldu ve kaldırıldı. Ağustos 1509’ta Orta İtalyadaki Tiber Nehrinin ağzında Baldassarre di Biassa idaresindeki iki papalık kalyonu ile karşılaştı ve birini ele geçirdi. 1510 yılının Eylülünde 9 fustadan oluşan kuvvetiyle Venedik yönetimindeki Andros adasına çıktı ve düzinelerle esir aldı. Aynı ay içerisinde bu kez 6 fustayla Cenevizlilerin elindeki Sakız adasına çıktı ve şehrin valisinden adadan çıkmaları karşılığı 100,000 aspri haraç istedi. (Aspri gümüş para demek )

 

 1510 -14 arasında Tiran denizi ve İspanta sahillerinde sıklıkla faliyetlerde bulundu. Sicilya,Sardinya    civarlarındaki deniz trafiğinin yoğunluğu Kurtoğlunun bu yörelere yaklaşmasına neden oldu.1514 yazında bir  kalyon ve üç fustayla Korsika yakınlarındaki bir Ceneviz filosunu kaptanları Matteo Trucco ile beraber zaptetti.

Şubat 1515’te tekrar Rodos’a saldırdı.Temmuzda ise Sakız adasına çıktı. Buradan tekrar Sicilya sahillerine doğru yelken açtı. Sonraki yıl Liguria açıklarında bir Ceneviz kalyonunu daha ele geçirip mürettebatıyla beraber Bizerteye döndü.

 

1516 Şubatında Korfu Adası açıklarında görüldü. Sultan 1.Selimden bir mesaj geldi. Bu mesaj ile Kurtoğlu Osmanlı donanmasına hizmet etmeye davet edilmekteydi. 

1516 Nisanında 20 gemilik donanması ile Liguria’nın sahil kesimlerini vurdu ve yağmaladı.Ayrıca birde kalyonu ele geçirdi. Nisan ortalarında Cenovaya gitmekte olan 18 gemilik ticari bir filoyu ele geçirdi ve bu gemileri üssü olan Bizerteye gönderdi. Buradan Toskanya yöresine yelken açtı ve Civitavecchia limanı yakınlarındaki neredeyse tüm deniz araçlarına el koydu.  Papalık Giovanni di Biassa ve Paolo Vettori yönetimindeki bir filoyu Kurtoğlunu yakalaması için peşine gönderdi. Halbuki aynı ayın sonlarında Kurtoğlunun donanması Katalonya sahillerini yakmaktaydı.

    Mayıs 1516 ‘da Hızır Reis ve Piri Reis ile beraber bir kez daha Liguria sahillerine çıktılar.Papalık ve  Ceneviz donanmaları 6 galeri ve 3 kalyon ile Kurtoğlunu aramaya koyuldular. Oysa Kurtoğlu arkadaşları Hızır ve Piri Reislerin gemileriyle birlikte 28 gemilik bir güce ulaşmıştı. Piombino Kanalına doğru giderken Civitavecchia limanına tekrar saldırdı, Giannutri ve Elba adalarına çıkarak pek çok kaleyi kuşattı.

 Haziran ayında Puglia’ya çıktı ve 800 ‘e yakın esir aldı. Tiran denizinde İngiltereden yeni gelip yükünü  Cenova limanını boşalttıktan sonra Sicilyaya dönmekte olan bir gemiyi daha yakaladı ve Cebre Adasına döndü

Cerbedeyken Sultan Selimin Kapucubaşı padişahın Mısır seferine çıkacağını ve deniz kuvvetlerinin başına amiral olarak katılması şeklindeki fermanını tebliğ etti. Kurtoğlu bu teklifi kabul etti ve hemen hazırlıklara başladı. Fakat Bizerte ve La Goulette ‘ye yapılan Fransız-İspanyol saldırısı nedeniyle gecikti.Fransız ve İspanyol donanmaları Salerno başpiskoposu Federigo Fregoso komutası altında birleştirildi. Başpiskopos ayrıca bin kişilik birde kuvvet getirmişti yanında. Filo,Paolo Vettori eskortluğundaki bir başka filo ile birleşti.Bu filoda ise Paolo Vettorinin beş,di Biaasa’nın dört Papalık galerisi, Andrea Doria’nın yönettiği sekiz Ceneviz galerisi bulunmaktaydı. Filoda ayrıca çeşitli prensliklere ait altı galeri ve üç kalyon daha vardı. Birleşik donanma Kurtoğlu ’nu Elba,KApraia,Korsiko ve Sardinya arasındaki bölgede Tunus’a varmadan yakalamak için aramaktaydı. Birleşik donanma Bizerteye doğru yola çıktı. Fransız ve Ceneviz gemileri kendilerini Galitta Adasının arkasına Bizerte Limanına ertesi sabah erken saatlerde saldırmak için sakladılar. Kurtoğlunun çok sayıda gemisi limanda demirliydi ve yok edildiler. Ama tüm bu hengamede Kurtoğlu altı Fransız galerisini ele geçirdi ve bu gemileri Mısır seferi boyunca kullandı. Cenevizliler karaya çıkıp limanı ele geçirmeye çalıştılarsa da Türklerin ve Tunusluların direnişi sonucunda geri çekilmek zorunda kaldılar.

Kurtoğlu sonunda Bizerteden ayrılarak Osmanlı donanmasına katılmak için Mısır’a yelken açtı.Bu yolculuk sırasında Arnavutluk’a çıktı ve Adriyatik girişinde bir Venedik gemisini ele geçirdi. Eylül 1516 ‘da Osmanlı donanması ile buluştu.

Eylül sonlarında  dört kalyon ve 18 fusta ile Sakız’a vardı ve gemilerinin başta su olmak üzere gereksinimlerini karşıladı. Ardından Venedik idaresindeki Girit’in Kandiye şehrini yağmaladı. Rodos yakınlarında karşılaştıkları iki Venedik gemisinden biri mürettebatını karaya çıkarıp kendini batırdı.Diğeri ise kaptanıyla beraber ele geçirildi. Bu esnada kurtoğlu biri kalyon diğeri karavel olmak üzere iki Venedik gemisi daha ele geçirdi. Ardından çeşitli Girit limanlarını basarak pek çok gemiyi ele geçirdi. Giritten ayrılınca Venedik kontrolündeki Mikonos,Skyros,Serifos ve Milos adalarına saldırdı.Buradan onbeş gemi ile Kalabriya ‘ya ( Calabria ) yelken açtı ve Kroton’a çıktı. Kaleyi topa tuttu. Buradan Puglia’ya yöneldi ve önce Salento ardından Supersano’yu yağmaladı. Çok sayıda esir aldı ve 1200 duka altınına özgürlüklerini sattı.

Adriyatikte peşine filosunu gözleyen iki Venedik gemisi takıldı. Santa Maria burnu civarında diğer Türk korsanlarıyla birleşti.Donanma gücü 22 gemiye çıkmıştı.  Otranto yolunda iki papalık fustasını ele geçirdikten sonra birde Venedik gemisini yakaladı. Venedikliler Adriyatikte Kurtoğlunun filosunu durdurabilecek bir gücü kendilerinde göremeyecek kadar korkuya kapılmışlardı. Ekimde Kurtoğlu Lavinio’ya 18 fustalık donanmasıyla bir çıkartma yaptı. Bir av eğlencesine katıldığını öğrendiği papa 10.Leo’yu kaçırmayı umuyordu. Fakat papanın habercileri durumu papaya iletince papa Romaya döndü. Kurtoğlu adamlarını riske etmedi ama Lavinio ve Anzio arasındaki her bir yerleşime saldırdı ve yağmaladı. Ardından geri döndü ve Elba dasını yağmalamak için yelken açtı ve istediğini de yaptı. Kasımda Bizerteye dönerken Sardinya adasına çıktı ve yağmaladı.

Mart 1517’ de Bozcaada da otuz gemilik filosu ile tekrar Osmanlı donanmasıyla birleşerek Mısır’a yöneldi. Yavuz Sultan Selim,Memluk sultanı Tomanbayın kaçmaması ve yardım almaması için Mısır sahillerinde devriye gezme görevini verdi.

Osmanlı donanmasının İstanbula dönmesinin ardından Kurtoğlu otuzbeş gemilik bir filoyla Rodostaki St.John şövalyelerine saldırdı. Ardından Sakız ve Anadoluya uğrayarak filosunun ihtiyaçlarını temin etti. Buradan Pşanosa’ya yöneldi ve burada Andrea Doria ‘nın filosu ile karşılaştı. Çok sayıda Ceneviz gemisi uzakta belirince kendi gemisi ve beş fusta ile beraber  Andrea Doria’nın amiral gemisine taarruz etti. Filosundaki diğer gemiler öteki Ceneviz gemilerini oyalamaktaydı. Mücadelenin bir galibi olmadı ama iki tarafta yüzlerce kişiyi kaybetti.

Haziranda İskenderiye limanına 170 gemilik dev bir filo ile girdi. Yol üzerinde 100,000 duka altını taşıyan iki Ceneviz gemisine de el koymuştu. İskenderiyeden Nil içerisinde güneye doğru hafif gemilerle ilerleyerek Kahireye ulaştı. İskenderiyeye döndü ve burada Ragusalılara ait bir gemiyi yakaladı.

Temmuzda, kendisini Osmanlı Mısır Filosu komutanı ilan eden Yavuz Sultan Selim ile beraber bu yeni Osmanlı topraklarını gezerken buldu. Nil nehrinden aşağılara doğru bu kez aralarında büyük gemilerinde olduğu yirmibeş parçalık bir filo ile ilerledi. Süveyşte Osmanlılar için bir üs oluşturdu. Bu üs Portekizlilerin Goadaki üslerinin karşı kıyısındaydı. Bu dönemde Kurtoğlunun günlük geliri 80 aspri idi. Ayın sonunda beşyüz yeniçeriyi İskenderiye’den Çanakkale’ye nakletti. Ekimde Rodosta göründü,Aralıkta Venediklilere ait Naksos ( Naxos ) adasını yağmaladı. Fakat bu esnada Piri Reis ,sultandan Venedikli esirleri karşılıksız serbest bırakmasını bildiren bir fermanı getirdi. Osmanlılar Venediklilerle barış imzalamıştı.

Ocak 1518’de  Venediklilere gözdağı vermek için Venedik balyosunun tüm protestolarına rağmen İstanbulda büyük bir filonun başına getirildi.

Mart ayında Midilli Adası yakınlarında bir Venedik gemisi daha ele geçirdi ve o ay tekrar Neksos’a saldırdı. Venedik elçisi Ekim ayında Bab-ı Ali’ye Kurtoğlunun Anadolu limanlarına çıkarttığı 3000 Venedikli esiri istemek üzere başvurdu. Aralık ayında Kurtoğlunun filosu Piri Reis ile birleşerek Gökçe ada ve Sakız arasında devriye yaptı.

Mart 1519’da Kurtoğlu İstanbul’a döndü. Ve aynı yılın Eylül ayında Yavuz tarafından Rodos adasının fethi için hazırlıklara başlaması için görevlendirildi. Fetih Yavuz’un ölümü üzerine oğlu  1.Süleyman tarafından sonlandırılacaktı.

1521 yılının Mayıs ayında Kurtoğlu İstanbuldan büyük bir filoyla fetih için yola çıktı. Filoda 30 galeri ve 50 fusta yer almaktaydı. Kurtoğlu Rodostaki şövalyelerden öldürülen iki kardeşi ile adada esir tutulan başka bir kardeşinin intikamını da almak istiyordu. Filosuyla adanın Maleo burnuna vardı ve şövalyelerin üstad-ı azamı Philippe Villiers de L’Isle-Adam ‘ ı kaçırmayı denediyse de şövalyelerin başı kaçmayı başardı.  Kurtoğlu Rodos Kanalının girişini tuttu,limandaki bir Venedik gemisini ele geçirdiği gibi pek çoğunu da batırdı. Elindeki asker sayısıyla adayı ele geçiremeyeceğinin farkındaydı. Bunun üzerine kuşatmayı daha sonraya erteledi.

Bu sırada, Kara Mahmut Paşa’nın ordusuna katıldı ve denizden Dobruca’ya gitti. Bu şekilde Osmanlıların karadan yürüttükleri Eflak seferine destek vermekteydi.

1522 ‘nin başlarında Kurtoğlu tekrar Rodos’a geri döndü ve Rodos limanına girerken Marsilyadan dönen büyük üstadın gemisini ele geçirmeye çalıştı. Başarılı olamadı.

Mayıs ayında 30 galerisi ile Sn.Angelo burnu dolaylarında görüldü. Haziran ve Temmuz arasında en son ve başarılı olan Osmanlı kuşatmasını Kara Mahmut Paşa ile beraber yöneterek Rodos’u ele geçirdi. (28 Temmuz 1522 ‘de Sultan ordunun yönetimini tamamıyla üzerine almıştı) Osmanlılar Aralık ayında adayı tam anlamıyla ele geçirmişlerdi.

Osmanlı fethinin ardından 1522 sonlarında Kanuni Sultan Süleyman tarafından Kurtoğlu adanın Sancak Bey’i olarak atandı. Mart 1524 ‘te Kurtoğlu Anadolu’dan büyük bir kuvvet topladı,filosunu Rodosta birleştirerek Mısır’a doğru yöneldi. Ayaz Paşa ile beraber yeniçerilerin İskenderiye ve Lübnandaki ayaklanmalarını bastırarak Nisan ayında Mısır’a döndü.

Ağustos’ta Euboea Adasına 1 galeri,2 kalyon ve 15 fustalık bir güçle vardı. Buradan Puglia ‘ya yöneldi. Otranto ve Gallipoli’de karaya çıktı. Burada biri büyük sekiz gemiyi daha ele geçirdi. Ardından Taranto Körfezine yöneldi, Sicilyada çok sayıda limana askerleriyle saldırdı ve yağmaladı. Seferinin sonunda Kuzeybatı Afrika’ya yöneldi.

Mayıs 1525’te Girit sahillerinde dört Venedik gemisini ele geçirdi. Ağustosta kendi gemisiyle İstanbul’a döndü. Diğer gemilerini Tinos ‘ta bırakmıştı. Bu bölgede kısa sürede çeşitli boylarda  27 gemi ele geçirmişti. İstanbulda padişah, hizmetine 10 galeri ve 3 büyük gemi daha verdi. Yeni gemileriyle Hospitallerin Rodostan sonra üslendikleri Sicilya adasındaki merkezlerini vurmak için yola çıktı. (1530 ‘da şövalyeler Maltaya taşındı ve Maltalı korsanlarla beraber Osmanlı gemilerine saldırmaya devam etti.) Nisan 1527  de hristiyan korsanları yakalamak için 10 galeri ile yelken açtı. Maleo Burnuna vardığında iki Venedik gemisini ele geçirdi ve Grimana isimli bir diğerini batırdı. Gemilerin yüklerini Modon’da satıp Rodos’ a döndü.

Nisan 1530’da Kurtoğlu Çanakkaleden 36 galeri ile Rodos’a gitmek üzere çıktı. Haziranda Sicilya sahillerinde görüldü. Dönemin Osmanlı gemilerine zarar veren,ünlü Fransız korsanı Formillon’u takip etmek için 20 galeri ile takibe koyuldu. Ardından İstanbul’a döndü ve Rodos’a gitmek için ayrıldığı 1532 Martına dekte burada kaldı. Ağustos ayında Zanteed Venediklileri baş amirali Vincenzo Capello ile görüştü. (Bu isim karşımıza Preveze Savaşında Venedik filosunu yönetirken tekrar çıkacak) .Burada Venediklilerle alışveriş yaptıktan sonra dönüş yolunda Zena isimli bir Venedik gemisini ele geçirdi.  Zantenin Venedikli valisi geminin geri verilmesini istediyse de Kurtoğlu bu tklifi geri çevirdi.İki taraf bunun üzerine karşılaştı, çarpışma sırasında bir Venedik kalyonunu yaralayan Kurtoğlu Rodos’a geri döndü.

1533’ün Mayısında Barbaros Venediklilerden ele geçirdiği bir gemiyi Kurtoğluna gönderdi. Bunun üzerine Venediklilere ait bir filo gemiyi takip etti ve bombardımana başladı. Uzaktan bombardıman seslerini işiten Kurtoğlu gemiyi kurtarmak için bölgeye vardı. Ve gemiyi çekerek Finike limanına dek getirdi.Geminin kendisini,mürettebatını ve değerli yükünü de kurtarabilmişti. 1533’te 25 gemi ile Koron’a ulaştı. Türk korsanlarının ele geçirdiği bir Venedik gemisini Rodos’a götürdü. Haziranda altı gemilik küçük bir filo ile Samos yakınlarında iki Venedik gemisini daha ele geçirdi. Bu gemilerde Koron yakınlarındaki Venedik kalelerinde Türk saldırılarına karşı kullanılacak silahlar vardı. Bu yöreyi Türklere karşı savunmak ile görevlendirilmiş Venedikli amiral Francesco Nicardo üzerine yelken açtı.  Bu sırada St.John şövalyelerince esir alınmış bir Türk gemisini kurtardı ve Rodos’a götürdü. Ardından Koron’a 40 gemiyle bölgenin kuşatmasına devam etmek için döndü. Amacı Venedik donanmasının destek için bölgeye gelmesini engellemekti.

1533 ‘te tekrar Rodos’a döndü. Eylülde Milos ve Maleo burnu arasında devriye gezdi ve Ekim 1533 ile öldüğü 1535 yılına dek Rodosta kaldı.

 

Haziran 3, 2008 Posted by | Hobbies | , , , , , , , , , , | Yorum yap

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.